Tekil Mesaj gösterimi
  #5
Alt 12.11.2002, 12:02
ledunn

 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.335
Teşekkür etti: 0
19 Teşekkür 17 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

KURÂN-I KERÎMİN EDEBÎ ÜSTÜNLÜĞÜ

Her peygamberin mûcizesi, kendi zamanlarında gelişen-ilerleyen sanatlara, beğenilen ve takdir edilen şeylere benzer şekilde tezâhür etmiş; fakat, onların üstünde ve farklı bir mâhiyette meydana gelmiştir. Bu sûretle peygamberlerin, peygamberlik dâvâsındaki doğrulukları anlaşılmıştır.

Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında sihir, Hz. Îsâ (a.s.) zamanında tıp ilmi çok yükselmiş olduğundan bu iki zâtın mûcizeleri de bunlara mümâsildir... Asânın ejderha şekline dönmesi, hastaların derhal şifa bulması gibi. İşte o iki ülûl-azm peygamber, bu mûcizeleri ile sihirbazları, doktorları âciz bırakmışlardır! Hâsılı onlar, peygamber olduklarını isbat için, İlâhî bir hârika mâhiyetinde olan mûcizeler göstermiş, alelâde sebeplere tevessülden uzak bulunmuşlardır.

İşte Asr-ı Saâdette de fesâhat ve belâğat (edebiyâtın bütün dalları) çok ilerlemiş ve itibar bulmuştu. Bu cihetle edebî sanatların en yüksek noktalarında bulunmak üzere Kurân-ı Mübîn âyetleri, sûreleri nâzil olmaya başlamış; bunun benzerini getirmek, ortaya koymak ise kabil olmayıp, semâvî bir mûcize, edebî ve ilmî bir hârika olduğu anlaşılmıştı.

Asr-ı Saâdette edebî ilimler adını alan sarf, nahiv, iştikak, meânî, beyan, bedi, vazı gibi dallar, tedvin olunarak kitap hâline konulup bir araya getirilmiş değildi. Fakat Araplar, konuşma ve yazışmalarındaki mükemmeliyet, lisanlarındaki talâkat itibariyle en edebî eserleri bile anlayıp, onların üstün vasıflarına vâkıf olabiliyor, hatta bu gibi eserler bile vücuda getirebiliyorlardı. O bakımdan, bu hususta tedvin edilmiş ilimlere muhtaç bulunmuyorlardı.

Nitekim bir bedevî, Ondan ümitlerini kesince, (meseleyi gizli görüşmek üzere) fısıldaşarak (bir kenara) çekildiler (S. Yûsuf, 80) mealindeki âyet-i kerimeyi işitir işitmez hemen yere kapanmış; Bu kelâmın belâğatine secde ediyorum demişti.

İşte ashâb-ı kirâm da kendilerindeki o fevkalâde fıtrî-edebî kabiliyet sayesinde Kurân-ı Azîmi mükemmel bir şekilde anlıyor, onun hakikatine, meziyet ve işâretlerine nüfuz edebiliyorlardı. Kendi zamanlarına ait olduğu için âyetlerin nüzûl sebeplerine, nâsih ve mensûh olanlarına (hükümleri kalkanlara) da muttali olabiliyorlardı.

Hatta Veda Haccı esnasında, Bugün size dîninizi ikmâl ettim, üzerinize nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâma râzi oldum (S. Mâide, 3) mealindeki âyet-i celile nâzil olunca, Hz. Ebû Bekir (r.a.)in pek ince ve yufka olan kalbi çarpmaya başlamış, mübârek gözlerinden şeffaf damlalar serpilmiş, sebebini soranlara da şöyle demişti:

Bu âyet-i celile, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)in irtihal buyuracaklarını gösteriyor. Demek ki din işleri tamam olmuş, artık Resûlüllah (s.a.v.)ın kudsî vazifesi yerine getirilmiş, Kerîm olan Mâbûduna kavuşacağı zaman yaklaşmış...
İşte Hz. Sıddîk (r.a.)ın bu intikali, Kurân-ı Kerimin delâlet ve işâretlerine olan nüfûzunun en ulvî bir derecesi demekti. (Kaynak: Ö. N. Bilmen, Tabakâtül-Müfessirîn, 1/41-108)

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla