Üyelik tarihi: 05.10.2003 Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Tele-Hapishane Tele-Hapishane SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
BİLGİSİZLİK KUVVETTİR...
VE BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE ... George Orwell’ın 1984 adlı romanı nın bir çok yerinde geçer bu dizeler. Bunlar, Okyanusya’yı yöneten partinin sloganlarıdır . Ve Okyanusya’da büyük biraderin gözü her yerdedir. Orwell’ın 1984 adlı romanı hakkında bir çok yazı yazıldı, eleştiri yapıldı. Günümüzde yaşananlarla bağlantıları, benzer yanları saptandı. Orwell’ın gelecek görgüsüne övgüler düzüldü...
Bu yazının "1984"den alıntılarla başlamasının nedeni ise, kitap hakkında yapılacak eleştiriler değil. Roman sayfalarında oldukça iyi betimlenen big brother’ ın, korkunç gerçekliği ve onlarca kolu ile hayatımızda ki yıllardır reddedilen, sinsi varlığıdır. Okyanusya’da bilmek ve düşünmek dünyanın en büyük suçuydu... Henüz düşüncelerimiz okunamıyor. Aklımızdan geçenler yüzünden suçlanmıyoruz. Ancak iletişim kanalları yoluyla açıkladığımız düşüncelerimiz , her an big brother’ın kepçe kulaklarına yakalanabilir. Aman dikkat!!! Sivil halkı da denetimi içine alan bu büyük istihbarat mekanizmanın tarihsel süreç içindeki gelişimi nasıl oldu? Bu sistemin temelleri 2. Dünya Savaşına dek uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşında Nazi Almanyasına karşı ittifak yapan Amerika ve İngiltere bu işbirliğini istihbarat alanında da sürdürdüler. Alman şifre sistemiEnigma’nın şifresini çözen İngiliz ekip şifreyi Amerika’ya verdi. Japon askeri şifre sistemini çözen Amerikalılar ise şifreyi İngilizlere verdiler. Bu yolla, düşmanların radyo haberleşmeleri dinlendi ve gizli mesajlar çözüldü. Savaşın bitimiyle 1947 yılında İngiltere ve Amerika arasında UKASA anlaşması imzalandı. Böylece Echelon sistemi oluşturulmuş , savaş sırasında başlamış olan işbirliği, resmi bir anlaşmaya dönüşmüş oldu. Daha sonra İngiliz uluslar topluluğuna üye Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda da elektronik istihbarat birliğine katıldı. Zaman içinde Batı Almanya, Danimarka , Norveç ve Türkiye'de UKASA sistemine üçüncü ülkeler olarak eklendiler. Yıllarca reddedilen bu sistemin varlığı ilk olarak1960 yılında, Rusya’ya iltica etmiş NASA görevlileri tarafından açıklanmıştı. Bernon Mıtchell ve William Martin NSA’nın (Ulusal Güvenlik Dairesi) 2000 dinleme istasyonu ile , 40 ülkeyi dinlediğini açıklamışlardı. Yıl 1960. Aradan 42sene geçmiş. Bu günkü istihbarat ağının büyüklüğünü düşünmek zor olmasa gerek. Echelon’un varlığı yıllarca tartışıldı. 1993 yılında BBC’de bir Echelon belgeseli yayınlanmasına, İngiltere de bulunan ve Echelon'un kalbi olarak anılan dev bir tesisten söz edilmesine rağmen, varlığı hala inkar ediliyordu. Ta ki 23. Mayıs 1999 tarihinde Avustralya Canbera'daki Savunma Sinyalleri Müdürlüğü başkanı Martin Brady bir açıklama yapana kadar. Brady Avustralya’nın Echelon sistemini işleten ülkelerden olduğunu kabul ediyordu. Varlığının temelleri 2. Dünya Savaşına dek uzanan,resmi olarak ise varlığı ancak 1999'da kabullenilen bu sistem ne işe yarıyor?
UKASA anlaşması İngiltere’nin savaş sırasında kullandığı telsiz dinleme istasyonlarını, ABD’nin kurduğu binlerce dinleme istasyonunu, Yeni Zelanda, Kanada ve Avustralya’nın Pasifik’teki istasyonlarını biraraya getirdi. Bunların yanı sıra müttefik ülkelerde bir çok yeni istasyon açıldı. Amaç Sovyetlerin haberleşmesini izlemekti.
*1960’lı yılların ortalarında bir çok istasyona yerleştirilen 500 metre genişliğinde FLR-9 diye tanınan dev dizgeler, her yüksek frekanslı radyo sinyalini hangi açıdan gelirse gelsin zaptedebildiği gibi, sinyalin çıkış yerini de anında belirleyebiliyordu. Bu antenlerin ilk örnekleri İngiltere, İtalya, Filipinler, Japonya ve Türkiye ’de bulunuyordu.
*1970’ler ile haberleşmelerdeki hedef kelimeleri tarayabilen bir filtre sistemi kullanılmaya başlandı. 70’lerde yaşanan tek gelişme bu değildi; artık dost ülkelerin diplomatik, sivil ve ticari haberleşmeleri de istihbarat hedefleri arasına girmişti. Birçok Amerikalı izlenmeye başlanmıştı.
*1980’ler ile bilgisayarları da kapsayan yeni bir sistem geliştirildi. Artık online olarak da izleniyorduk. Bu sistem ile her gün trilyonlarca Byte hacminde yazılı arşiv taranabiliyor, on binlerce online kullanıcı ile temas kurulabiliyor, milyar Byte mertebesinde veri içinden hedef bilgiler ayıklanabiliyordu. 'Global bir network sistemi' olarak tanımlanan Echelon telefonların yanı sıra teleks, faks ve internette 'hedef sözcükleri' tarayabiliyor. Milyonlarca mesaj arasından aranan sözcüklerin kullanıldığı elektronik mesajları tespit edebiliyor. Echelon sözlüğünde bulunan hedef sözcükleri tarayan bilgisayarlar, aynı anda gelen mesajları sıraya koyarak taramayı sürdürebiliyor. Üye ülkeler (ve hatta üye olmayanlar) içinde gerçekleşen bütün telefon görüşmeleri , sisteme bağlı "filtre" bilgisayarların içinden geçiriliyor. Bu, bütünüyle otomatik bir işlem. Her an, yüz binlerce telefon görüşmesinin ses kayıtları, Echelon’un "trol ağları"na yakalanıyor yani. Burada, benzeri görülmedik bir hassasiyete sahip "speech recognition" , yani "ses tanıma" yazılımları otomatik olarak devreye giriyor. Söylenen bütün cümleler, bütün sözcükler, hızla taranarak dijital ortama "metin" biçiminde aktarılıyor. Ardından, sistem içinde "Dictionary" olarak adlandırılan dev bilgi bankaları giriyor devreye. Bu bilgisayarlarda, istihbarat örgütlerinin kripto uzmanlarınca uzun araştırmalardan sonra belirlenmiş, her dilden, yüz binlerce "anahtar sözcük" depolanmış durumda . Bunların neyin anahtarı olduğunu söylemeye gerek var mı? Politik içerik taşıdığı ya da "suç"la ilişkili olabileceği varsayılan her sözcük, "Dictionary"lerde hazır ve nazır. Oluşturulan metinler, sözcük sözcük taranarak içlerinde "anahtar sözcük" olup olmadığı sınanıyor. Eğer bir ya da birkaçına rastlanırsa, bilgisayarlar otomatik olarak o görüşmeyi hem ses (analog) hem de metin (sayısal) olarak dosyalayıveriyor hemen! Ardından, bir başka "süzgeç" işlemeye başlıyor: Görüşmeyi kim yapmış? Intelsat uydularıyla birbirine bağlı echelon bilgi ağı, görüşmenin yapıldığı ülkenin kayıtlarına ulaşarak o insanların kimliklerini belirleyip, açılan dosyaya bu "yeni bilgileri" ekliyor. Genel elektronik istihbaratın bir parçası da IMINT ( görüntü istihbaratı). IMINT, fotoğraf uydularıyla resim çekerek ve radar uydularıyla karaları, denizleri tarayarak dünya ölçeğinde gerçekleştirilen bir casusluk sistemi. Bu görevi yürüten Ulusal İstihbarat Ofisi ( NRO) Amerikan gizli servisleri içinde en küçüğü. 2000 kadar görevli uyduları yörüngelerinde tutmak ve yönlendirmekle sorumlu. Küresel düzen Ortadoğu’dan kuruluyor. Dünyanın en büyük ikinci petrol rezervi için Mobil-Exxon, Shell, BP, ChevronTexaco şirketleri şerefine düzenlenen bu operasyonda, kadehlere arap çocukların kanı dolduruluyor. Bu operasyonla, toprağın kanı olan petrolün paylaşımından çok daha fazlası hedefleniyor. Küresel imparatorluğun iktidarını tesis etme ihalesi, petrol müzayedesinin tam ortasında açılıyor. Dünyanın efendileri, küreselleşme dedikleri sürecin yüzündeki sırıtkan maskeyi indiriyor. Sunuculuğunu Clinton’ın yaptığı “iletişiyoruz, kaynaşıyoruz, refahlıyoruz, ferahlıyoruz” masallarının yerini, gerçeğin bunaltıcı kabusu alıyor. Sırıtkan maskenin dişleri uzuyor, dudaklarının arasından sızıyor içtiği kan. Programın bu bölümünde sunuculuğu ebleh oğul Bush yapıyor. Artık, küresel imparatorluğu kafalara kazımanın ötesine geçmek gerek. Ötesine geçiyorlar. ABD, küresel imparatorluğu tesis ihalesini kapmaya oynuyor. Alman-Fransız konsorsiyumunun ve Çin-Rusya flörtünün çelmelerine rağmen, ABD, gücünü yitirmediğini ispatlamaya uğraşıyor. Bağdat’ta bir Pazar yerine atılan iki ABD füzesi en az 36 insanın canını alıyor. Bu olay üzerine İngiliz ve ABD hükümet sözcülerinin yaptığı açıklamalar, ne denli vahşi bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzun göstergesi. Dünyanın kanını emen bu zorbalar, gerekirse sivilleri öldürmekten çekinmeyeceklerini açıklıyorlar. Uygarlık masalı buraya kadar . Bu kimin savaşı? Biz bu savaşın neresindeyiz? Masallar diyarından gelen fotoğraflar ve televizyon görüntüleri ne kadar uzağımızda çekiliyor? Ve protesto etmekten başka bir şansımız yok mu? Bu bizim savaşımız. Bush’un ya da Saddam’ın yanında olduğumuz için değil. Ki ABD’ye karşı olmak, Saddam diktatörlüğüne sessiz kalmak anlamına gelmiyor. Bu bizim savaşımız; çünkü küresel iktidar, yoksul emekçilerin ceset tepeleri üzerine dikiyor rezil bayrağını. Küresel köyün başıbozuk yerel güç odaklarını dize getirmek de pazar yerlerine atılan füzelerle sağlanıyor. Bu bizim savaşımız. Bugün Irak halkı füzelerin hedef tahtasına oturtulurken, yarın İran halkı olacak namlu ucunda. Sonra Venezuella, Kore, Küba ve kimbilir başka hangi halklar…
Bugün protesto ediyoruz savaşı. Bize açılmamış gibi. Bir tarafı değilmişiz gibi. Çünkü füzeler masal diyarında bir yerleri vuruyor. Bunun bize karşı açılmış bir savaş olduğunu anladığımızda, protesto etmenin yetersizliğini de daha iyi anlayacağız. Ve herhalde o zaman, savaş karşıtı bildirilere “her türden savaşa karşı olmak” gibi saçmalıkları sokuşturmaya çalışanlar da olmayacak. Küresel iktidarın kuruluş savaşına karşı, yerküre ezilenlerinin özgürlük savaşı!
__________________ meseldir sözümün onda dokuzu
eski ustalardan onda yedisi
bir yudum su kadar gündelik sözler
Gök'ün uyumundan gelir büyüsü |