Tekil Mesaj gösterimi
  #1
Alt 08.01.2005, 19:43
M. Ali Saral

 
M. Ali Saral - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 31.08.2002
Mesajlar: 5.570
Teşekkür etti: 26
162 Teşekkür 82 Mesaja aldı
Elveda, tatlı dünya

Elveda, tatlı dünya / George Monbiot

The Guardian / 20 Ağustos 2004

Gerçek Hayat / Sayı 202

Çeviren: Tayfun Salcı

Spectator dergisinin kapak yazısı “İnsanlık tarihinin en mutlu, en sağlıklı ve en barışçıl döneminde” yaşadığımızı söylüyor. Dünyanın zengin kısmında yaşayan hangi Allah’ın kulu bunu inkar edebilir? Belki aristokratlar, kardinaller, Prens Charles ve Ulusal Cephe… Yani, eski toplumsal hakimiyetleri zamanla aşınmış olanlar. Peki ya biz diğerleri? Modern tıbbın yerine koca karı ilaçlarını, dikiş makinesi yerine iğne ipliği, çamaşır makinesinin yerine çamaşır teknesini, Avrupa Birliği yerine Avrupa savaşlarını, nispi demokrasi yerine mutlak monarşiyi tercih eden kadın veya erkek varsa, bir adım öne çıksın! Pek kimse yok galiba…

Ama eğlence bitti. Spectator, 2.000 kelimelik yazısıyla ilk iddiasını destekleyen bir sürü kanıt getiriyor: “Bugün iyidir”. Ama ikinci iddiasını destekleyecek hiçbir kanıtı yok: “Gelecek daha iyi olacak”. Bizim neslimiz, gelmiş geçmiş en talihli nesil. Fakat aynı zamanda, gelecek nesiller içinde de en talihlisi!

Üç kanıtım var. İlki şu: Biz, önceki nesillerin biriktirdiği siyasi sermayeyi harcayarak yaşıyoruz. Bu sermayeyse tükenmek üzere. Yeni Anlaşma’dan (New Deal) sonra işçi sınıfının yaşam standartları yükseldi, gelir büyük çapta yeniden dağıldı. Ama bunun sonuna gelindi. Eşitsizlik neredeyse her yerde yükselişte. Kaynaklar, küresel çapta, zenginlerin eline geçti. İngiltere, Avrupa ve ABD coğrafyası üst-orta sınıfın yaşam biçimine uygun biçimde yeniden tasarlandı. Başkalarının bir tane evi bile yokken, bu sınıfın mensupları, ikinci ve üçüncü evlerini satın alıyorlar. Oyun sahalarının yerini sağlık kulüpleri, kamu ulaşım bütçelerinin yerini karayollarına ve havaalanlarına verilen sübvansiyonlar aldı. Gider eşitsizliği kaçınılmaz biçimde fırsat eşitsizliğine yol açıyor.

İkinci kanıt şu: Toplumsal kayıplarımız, ekonomik kazançlarımızı götürüyor. Yeni Ekonomi Vakfı’nın bu yakınlarda yaptığı bir çalışmaya göre son elli yılda suçların maliyeti 13 kat, çöken ailelerin maliyetiyse 4 kat artmıştır. Böyle felaketlere harcadığımız para, insan mutluluğunun resmî ölçümünde de hesaba katılıyor: Milli Gelir. Bu maliyetleri çıkartınca görüyorsunuz ki, çalışmaya göre, yaşam kalitemiz 1976 senesinde zirveye ulaşmış.

Ama bunların hiçbiri şu üçüncü sorunun yanına bile yaklaşamıyor: İklim değişikliği tehdidi. Felaketler hakkında düşünmüş bütün nesillerle ortak bir noktamız, bizim de önümüzdeki tehlikeyi anlamak konusunda yetersiz kalışımız.

Beklenmedik bulguların gösterdiği şu: Sorun, herkesin hayal ettiğinden çok daha vahim olabilir. Nobelli Paul Crutzen’in araştırmaları, is ve duman parçacıklarının atmosferde yol açtığı perdeleme etkisinin iklimbilimcilerin düşündüğünden daha güçlü olduğunu söylüyor. Yani, insan yapımı pisliğin bir çeşidi, bizi, bir diğerinin etkilerinden koruyor. Eski bacalar kapatıldıkça veya yerini daha temiz bir teknolojiye bıraktıkça, iklim değişikliği, paradoksal biçimde, daha da şiddetlenecek.

Artan karbondioksit seviyesi dünyanın bataklıklarını çözüyor. Bangor Üniversitesi’nden Chris Freeman’ın araştırması, gazın, bataklıkları çözen bakterileri harekete geçirdiğini gösteriyor. Bataklıklar az, çok katı karbondur. Çözüştüklerinde, karbon, karbondioksite dönüşüyor; bu da daha çok bataklığın çözüşmesine neden oluyor. Avrupa, Sibirya ve Kuzey Amerika’nın bataklıkları, New Scientist dergisinin bildirdiğine göre, küresel sanayinin 70 senede yaydığı karbon miktarına denk karbon içermektedir.

Daha da kötüsü, bulut örtüsündeki değişimlerin etkisidir. Yakın zamana kadar, iklimbilimciler, yüksek ısıların buharlaşma hızını arttıracağını ve daha çok bulutun oluşacağını varsayıyorlardı. Bunlar da, Güneşten gelen sıcaklığın birazını engelleyerek küresel ısınmanın hızını düşürecekti. Ama şimdi görünen o ki yüksek ısı, tam tersine, bulutları yakıp yok edebilir. NASA’dan Bruce Wielicki’nin araştırmaları, tropiklerin bazı kısımlarının bugün 1980’lerdekinden daha az bulutlu olduğunu ortaya koyuyor.

Bütün bunların anlamı şu: 2001 senesinde yapılan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panel’inin öngördüğü azami ısı artışı, vahim bir yanlış hesaplamanın sonucu olabilir! Bu yüzyılda 5.8 derecelik bir artış yerine, 10-12 derecelik bir ısınmayla karşılaşabiliriz. Elveda, tatlı dünya!

Kapıda bekleyen her felaket gibi (Hitler’in ortaya çıkışını veya Roma’nın düşüşünü düşünebilirsiniz), bu da ağzı kalabalık bir reddiye endüstrisi üretti. İnsan eliyle iklim değişikliği olmadığını öne sürecek kadar aptal olan pek az kimse var, ama bunlara kamuoyu önünde kendilerini budala durumuna düşürebilecekleri geniş bir alan bırakılıyor hâlâ. Geçen ay bunlara eski çevreci David Bellamy de katıldı.

Daily Mail gazetesinde yazan Bellamy “fosil yakıtı kullanımı ile küresel ısınma arasında kurulan ilişki efsaneden ibarettir” diyor. İklim değişikliğini reddeden hemen herkes gibi o da, bu iddiasını, 1998’de Oregon Bilim ve Tıp Enstitüsü’nün yazdığı ve “18.000’den fazla bilim adamınca imzalanan” dilekçeye dayandırıyor. Bellamy bu imzacıların kimler olduğuna bakmış olsaydı, bunların arasında Ginger Spice gibi şarkıcılar ve M*A*S*H filminin kadrosu gibi sinema oyuncularının da bulunduğunu keşfederdi. Oregon Enstitüsü’nün başında fundamentalist bir Hıristiyan olan Arthur Robinson bulunuyor. Dilekçesi, Ulusal Bilim Akademisi’nin formatında basılmış sözüm ona bilimsel bir incelemeye iliştirilmişti. Aslında bu inceleme ne bir hakem kontrolünden geçmiş, ne de bilimsel bir dergide yayımlanmıştı. Dilekçeyi herkes imzalayabilirdi, nitekim imzaladı da; imzacıların arasında belki bir avuç kadarı iklimbilim uzmanıydı ve bunların da ancak pek azı gerçek bir bilimsel yazıya imza attıkları inancındaydılar. Yine de, altı sene sonra, bu dilekçe hâlâ iklimbilimcilerin küresel ısınma olmadığını söylediklerine delil olarak ortaya sürülüyor.

Eylemsizliği teşvik edenlerin çoğu bilimi reddetmekten vazgeçtiler gerçi; şimdi, iklim değişikliğinin cereyan ettiğini kabul ediyorlar, ama bunun büyük bir sorun olmadığını söylemekteler. Bunların şampiyonu da Danimarkalı istatistikçi Bjorn Lomborg. Times gazetesine geçen Mayıs ayında yazdığı makalede Lomborg, küresel ısınmanın yol açacağı hasarın maliyetini 5 trilyon dolar, onarımın maliyetini ise 4 trilyon dolar olarak hesapladığını söylüyor. Ona göre bu para başka yerlere harcansa daha iyi olacak.

Küresel ısınmanın maliyetini tek ve anlamlı bir figürle izah edebileceğimiz fikri çok komik. İklim değişikliği doğrusal olmayan bir süreçtir ve muhtemel etkileri de, maliyeti de hesaplanamaz. Öngörebileceğimiz giderler bile karşılanması imkansız olabilir.

Mesela bugün biliyoruz ki Ganj, Brahmaputra, Mekong, Yangtze ve diğer büyük Asya nehirlerini besleyen Himalaya buzulları muhtemelen 40 sene içinde yok olacaklar. Bu nehirler sulama mevsiminde kurursa, bugün insanlığın üçte birini besleyen pirinç üretimi çöker ve dünya gıda bunalımına girer. Lomborg bu felakete bir fiyat biçebileceğine inanıyorsa eğer, hesap makinesinin başında gereğinden çok vakit harcamış, insanlar arasında pek az bulunmuş demektir. Ama insanlar bu saçmalıkları dinliyorlar, çünkü bunun alternatifi hiç kimsenin inanmak istemediği şeyleri kabul etmek anlamına geliyor.

İnsanlık tarihinin en mutlu, en sağlıklı ve en barışçıl döneminde yaşıyoruz. Ama bu dönem uzun sürmeyecek.
__________________
" M a k s a d l a r ı n A n a s ı S a b ı r d ı r . "
M. Ali Saral isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla