| Bir dem daha...
Üyelik tarihi: 15.10.2005 Teşekkür etti: 2
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
| 2. Gün... Cumartesi... Ukusuzluğun verdiği rehavetten mi yoksa tek başına kalmışlığın çaresizliği mi bilmiyorum...
Otelin giriş lobisinde ordan oraya koşarak 25 kişilik ekbimi toparlamaya çalışıyorum.
Aklıma Pakistanda bir defasında emirimiz olan ve ismini hatırlayamadığım bir abimin bana söylediği cümle gelmişti.
Otobüs yolculuğumuzun en yorucu bölümünde kendisine doğru dönerek “Kea hal he?” (nasılsınız?) diye sorduğumda bana şunu demişti:
“Bir kadının tek kocası olur... İtaati unutan müslüman bir topluluğa seçilen bir emirin ise cemaat ferdi sayısınca kocası olur.”
Vallahi haklıymış o güzel insan...
Akıl verenim okadar çok ki, kendi aklıma danışmaya fırsat dahi bulamıyorum. Verilen saate riayetsizliğe mi yanayım, yoksa vaktinde gelenlerin geç kalanlardan beni sorumlu tutmalarına mı?...
Toparlanmak hayli vaktimizi aldıktan sonra apar topar tramvay durağına doğru yol alıyoruz.
Hedef Yenibosna/Sefaköy...
TV 5/Milli Gazete binası...
Topkapı da yol bilmez iz bilmezliğin huzursuzluğu ile kime yol sorduysam başka bir uca doğru yönlendirildim...
Çalışan bir İstanbul...
Bitmez bir inşaat meydanı...
Okadar çok projeler geliştirilmekte ki İstanbulda, insanlara bu projelerin inşaatinden yaşamaya fırsat kalmıyor.
Aklıma yengemin bana anlattıkları geliyor...
“Projelerin maksadı İstanbulu güzelleştirmekten ziyade, koltuk sahiplerin akrabalarının ve tanıdıklarının şirketlerine mümkün mertebe çok para kazandırmak.”
Yengemin İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü mü öyle bişeydi... Orada çalıştığınıda belirteyim. Kendisi Kontrol Mühendisi...
“Bazen imzama sunulan öyle tuhaf projeler geliyor ki...”
Topkapı Projesi hangi kategoriye giriyor bilmiyorum...
Tek bildiğim dolmuş bulmanın verdiği o rahatlığı yaşamak çok güzel di.
Her defasında ayakta kalmak bile dokunmuyor bana...
TV binasına vardığımızda canlı yayına çıkacaklarını ilk defa diyorum gençlere.
“Heyecan yok... Harikasınız gençler...” diyor ve dediklerime birazda şaşıyorum.
Genç Birikim...
Yusuf bey... (İnşaAllah ismini yanlış hatırlamıyorum.)
Yönetmen yine aynı sima...
Mekan farklı olsada dekor aynı dekor...
Arkadaşın “abi sen çıkmazsan bu programı çektirmem” itirazlarını “ceketimi çıkarmadım henüz” bahanesiyle son saniyede geçiştiriyorum.
Yüzünde ki “abi ne yaptın” ifadesine ilk defa tebessüm edebiliyorum o an...
İlk defa bir Reji odasına giriyorum o gün.
Bir programın nasıl yönetildiğini ilk defa izliyor ve gülümsüyorum.
Yönetmenin “aptalca” bulduğum şakalarına dahi gülümseyebiliyorum.
Bazen “hay Allah... ne diyor bu gençler.” gibi cümleler kullanabiliyorum kendime yönelik, seslice...
Ama ilk defa tuhaf karşılanmıyor bu tavrım. Sanırım burada herkes ben kadar garip...
Program çekimlerine 5 dakika reklam arası verildiğinde tekrar stüdyoya geçip gençlere “harikaydınız” övgüleri sıralıyorum.
Aklıma O’nun bir cümlesi geliyor...
O’nun adını dahi anımsamak içimi bir hoş etmeye yetiyor...
“Senin güzel bulmadığın birşey var mı diye merak ediyorum...” diyor.
Emek sarf edilen herşey güzeldir... Hayat güzel olmasada hayata dahil olan herşey güzel...
Çelişki mi var bunda?
Ben zaten çelişkiler diyarının başkenti değil miydim?
Program çekimleri devam ederken ben tekrar Reji odasındayım. Programın akışını takip etmekten ziyade İstanbulu yaşıyorum...
Şiirler sıralıyorum içimden...
Bir an gözlerim doluyor yine...
Tuhaflıklarım tükenmiyor işte...
Program çekiminden sonra eleştiri yağmuruna tutulan gençleri savunma ihtiyacını hissediyorum kendimde. İkinci bir program çekimi iptal ediliyor ve tesisleri geziyoruz hep birlikte.
Yanımda yine bir dost var...
Kırgınlıkları bertaraf ettiğimiz... yada sadece unutmaya karar aldığımız bir dostum.
Dönüşümüz pek heyecanlı geçmesede o günün gecesi yine dolu dolu geçiyor.
Sultanahmet – Beyazıt - Fatih... Fatih – Beyazıt – Sultanahmet...
Gel gitler...
Med cezir gibi...
29.Ekim 2005 - İstanbul
__________________ Rabbim... Katından gelecek her hayra muhtacım! |
| |