evet ibni keir tefsiri:
119 — Ey îmân edenler; Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. tevbe
Yeryüzü Kendilerine Dar Gelen Üç Kişi
İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'kûb İbn İbrahim'in... Kâ'b İbn Mâ-lik'den rivayetine göre; o, Tebûk gazvesinde
Allah Rasûlü (s.a.) nden geri kalması hususundaki hadîsi şöyle anlatıyor : Tebûk gazvesi dışında hiç bir gazvede
Allah Rasûlü (s.a.) nden geri kalmamıştım. Bir de Bedir gazvesinde geri kalmıştım. Ancak bu gazveden geri kalan hiç kimse ayıplanmamıştı.
Allah Rasûlü (s.a.) (Bedir gazvesinde) Kureyş kervanına doğru (onu hedef alarak) yola çıkmış ve
Allah Teâlâ onlarla düşmanlarını umulmayan bir şekilde biraraya getirivermişti. Akabe gecesi; İslâm üzerinde ona el verdiğimizde
Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bulundum. Bunun yerine insanlar arasında daha çok anılır ve daha çok meşhur olsa da Bedir'de bulunmuş olmamı istemezdim. Tebûk gazvesinde
Allah Rasûlünden geri kalmam hususundaki haberime gelince; bu gazveye katılmayıp geri kaldığım zaman kadar güçlü, kuvvetli ve bolluk içinde olmamıştım. Allah'a yemin olsun ki bu gazveye gelinceye kadar hiç iki binitim olmamıştı. Tebûk gazvesine gelin- ' ceye kadar
Allah Rasûlü'nün çıkmış olduğu gazvelerde nereye çıkacağı bilinmesin diye onu gizlemediği (sanki başka bir tarafa gazveye çıkı-lıyormuş hissini vermediği) gazveler son derece azdır. Tebûk gazvesinde ise
Allah Rasûlü (s.a.) şiddetli sıcakta gazveye çıkmış, çölde uzak bir sefere ve kalabalık bir düşmana karşı yönelmişti. İşte bu gazvede, düşmanları için hazırlansınlar diye müslümanlara durumu açıklamış ve yöneldiği tarafı onlara haber vermişti.
Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında müslümanlar çoktu. Onların isimleri bir kitabda —Râvî dîvânı kasdediyor— toplanmamıştı. Gizlenmek isteyen çok az kişi, hakkında Allah'tan bir vahiy inmedikçe durumunun gizli kalacağını sanmıştı.
Allah Rasûlü meyvelerin ve gölgenin insanlara sevimli geldiği bir zamanda savaşa çıktı. Ben de bu gazveye çıkmaya niyyeüi idim.
Allah Rasûlü (s.a.) ve onunla birlikte mü'minler bu harbe hazırlandılar. Ben de onlarla birlikte harbe hazırlanmak için döndüm. Ama hiç bir hazırlık görmedim. Kendi kendime : İstediğim zaman ben bunu yapabilirim, diyordum. Ben bu şekilde devam ederken insanlar, ciddiyetle işe sarıldnar"ve bir sabah
Allah Rasûlü ve yanındaki müslümanlar yola çıktılar. Ben hiç bir hazırlık yapmamış ve : Bir veya iki gün sonra hazırlanır, sonra onlara iltihâk eder, yetişirim, demiştim. Onlardan ayrıldıktan sonra hazırlanmak üzere çıktım, ama hiç bir hazırlık yapmamış olarak döndüm. Sonra tekrar çıktım ve hiç bir hazırlık görmemiş olarak döndüm. Ben bu şekilde devam ederken onlar, sür'atle yol almış oldukları için savaşa geç yetişmiştim. Yola çıkıp onlara yetişmeye niyetlendim. —Keşke bunu yapmış olaydım— Sonra bu benim için mukadder değilmiş.
Allah Rasûlü (s.a.) nün harbe gitmesinden sonra insanların yanına çıktım, aralarında dolaştım. Sâdece münafıklığı için ayıplanan veya Allah'ın özrünü kabul buyurduğu bazı kimseleri görmüş olmam beni hüzünlendiriyordu. Tebûk'e ulaşıncaya kadar
Allah Rasûlü (s.a.) beni hatırlamamış. Tebûk'de halkın arasında otururken : Kâ'b İbn Mâlik ne yaptı? buyurmuş. Selime oğullarından birisi: Ey Allah'ın elçisi, kendisini beğendiği ve iki cübbeye sâhib olduğu için geri kaldı, demiş. O kişiye Muâz İbn Cebel: Ne kötü söyledin, Allah'a yemîn olsun ki ey Allah'ın elçisi, biz onun için hayırdan başka bir şey bilmeyiz, demiş ve
Allah Rasûlü (s.a.) susmuşlar. Kâ'b İbn Mâlik devamla şöyle anlatır :
Allah Rasûlü (s.a.) nün Tebûk'ten ayrılıp dönüşü haberi bana ulaştığı zaman beni bir üzüntü aldı ve bir yalan düşünmeye başladım. Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım, diyordum. Bu hususta ailemden aklı eren herkesten yardım istedim.
Allah Rasûlü (s.a.) geldi, denildiğinde bütün bâtıllar benden uzaklaştı ve hiç bir şekilde kurtulamayacağımı anlayıp doğru söylemeye karâr verdim. "Allah Rasûlü (s.a.) sabahleyin teşrif buyurdular. Bir seferden geldikleri zaman önce mescide gider ve orada iki rek'at namaz kılar, sonra orada otururdu. (Bu seferinden dönüşünde de) böyle yaptığında geride kalanlar kendisine gelip ondan özür dilemeye ve ona yemîn etmeye başladılar. Seksen küsur kişiydiler.
Allah Rasûîü (s.a.) onların açıkladıkları özürlerini kabul buyurup kendileri için mağfiret diliyor ve içlerinde sakladıkları şeyi Allah'a havale ediyordu. Nihayet ben geldim. Kendisine selâm verdiğimde öfkeli bir tebessümle tebessüm etti, sonra bana : Gel, buyurdu. Yürüyerek geldim ve önüne oturdum. Bana : Seni geri bırakan nedir, bineğini satın almamış miydin? diye sordu. Ey Allah'ın elçisi, eğer senin dışında dünya halkından birinin yanına oturmuş olsaydım, bir bahane beyân ederek onun öfkesinden kurtulmayı düşünürdüm. Bir mücâdele verdim. (Kendi kendime çok düşünüp mücâdele ettim.) Fakat sonunda inandım ki bu gün, sana hoşnûd olacağın bir yalan söylersem muhakkak
Allah Teâlâ seni bana (daha sonra) mutlaka kızdıracaktır. Şayet sana doğruyu söylersem, bu hususta bana sen kızacaksın. Fakat ben bunun
Allah katında affa mazhar olmam için elverişli olcağmı umarım. Allah'a yemîn olsun ki benim bir özrüm yoktur. Yine Allah'a yemîn olsun ki (bu gazvede) senden geri kaldığımda hiç bu kadar boş (meşgûliyetsiz) ve eli bol durumda olmamıştım, dedim.
Allah Rasûlü (s.a.) : Muhakkak ki bu, doğru söylemiştir. Senin hakkında
Allah hüküm verinceye kadar kalk, git, buyurdu. Kalktım, Selime oğullarından bazıları koşup peşimden geldiler ve : Allah'a yemîn olsun ki bundan önce senin bir günâh işlediğini bilmiyoruz. Geride kalanların beyân ettikleri gibi
Allah Rasûlü (s.a.) ne Özür beyân etmekten âciz kalcın. Halbuki
Allah Rasûlü (s.a.) nün senin için mağfiret dilemesi bu günâhın için sana yeterdi, dediler. Allah'a yemîn ederim ki bana o kadar serzenişte bulundular ki dönüp kendi kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara : Benim bu yaptığımı kimse yaptı mı? diye sordum. Onlar; evet dediler, iki kişi daha penin gibi yaptı. Ve senin söylediğini söylediler. Sana söylenenler onlara da söylendi. Ben kim bu iki kişi? diye sordum. Mürâre İbn Rebî' el-Âmirî ve Hilâl İbn Ümeyye el-Vâkıfı, dediler. Ve Bedir'de bulunmuş güzel ahlâk sahibi, sâlih İki kişiyi zikrettiler. Bana o ikisini söyledikleri zaman dönüp gittim.
Allah Rasûlü müs-lümanların (Tebûk gazvesinden) geri kalan üç kişiyle konuşmasını yasakladı. İnsanlar bizden uzaklaştı ve bize karşı değiştiler. O kadar ki yeryüzü bana garib gelmeye başladı. Sanki burası benim tanıdığım yeryüzü değildi. Bu şekilde elli gece kaldık. îki arkadaşım evlerinde ağlayarak oturup kaldılar. Ben o topluluğun en genci ve güçlüsü idim. Müslümanlarla beraber namazda hazır bulunuyor, çarşılarda dolaşıyordum. Kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra
Allah Rasûlü meclisinde otururken ona varıyor, selâm veriyor ve kendi kendime : Selâmımı almak için dudaklarını hareket ettirdi mi, hareket ettirmedi mi? diyordum. Sonra ona yalan bir yerde namaz kılıyor, ona gizlice bakıyordum. Namaza döndüğüm zaman bana bakıyor, kendisine döndüğüm zaman ise yüz çeviriyordu. Müslümanların benden uzaklaşmaları bu şekilde uzayınca, yürüdüm ve Ebu Katâde —amcam oğlu olup bana insanların en sevimlisidir— nin duvarına tırmandım, ona selâm verdim. Allah'a yemîn olsun ki selâmımı almadı. Ona : Ey Ebu Katâde,
Allah için söyle, benim
Allah ve Rasûlünü sevdiğimi biliyor musun? dedim. Sustu. Tekrar Allah'ın adını vererek sordum. Yine sustu. Üçüncü kere Allah'ın adını vererek sordum :
Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedi. Gözümden yaşlar boşandı, geri döndüm ve duvara tırmandım. Ben, Medine çarşısında yürürken Şam Nabatîlerinden Medine'ye satmak üzere yiyecek getirenlerden biriyle karşılaştım. Kâ'b İbn Mâlik'i kim gösterir? (Bana Kâ'b İbn Mâlik'i kim gösterir?) diyordu. İnsanlar beni ona göstermeye başladılar. Geldi ve bana Gassân kralından bir mektup getirdi. Ben (okuma yazma bilen) olduğum için mektubu okudum. Şunlar yazılıydı: Bundan sonra; bize ulaştığına göre
Allah seni horluk, hakaret yurdunda kılmamışken arkadaşın sana cefâ ediyormuş. Bize iltihâk et, seni rahata erdirelim? Mektubu okuduğumda : İşte bu da imtihandır, dedim. Ve onu fırına atıp yaktım. Nihayet elli gecenin kırk gecesi geçtiği zaman bir de gördüm ki
Allah Rasûlü (s.a.) nün elçisi bana geliyor:
Allah Rasûlü senin karından ayrılmanı emrediyor, dedi. Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım? diye sordum. Bilakis ondan ayrıl, ona yaklaşma, dedi. İki arkadaşıma da bu emrin bir mislini göndermişti. Hanımıma: Ailene git ve bu hususta
Allah hüküm verinceye kadar onların yanında kal, dedim. Hilâl İbn Ümeyye'nin hanımı
Allah Rasûlü (s.a.) ne varıp : Ey Allah'ın elçisi, muhakkak ki Hilâl güçsüz, kuvvetsiz bir ihtiyardır. Hizmetçisi de yok. Ona hizmet etmemi kerîh görür müsün? diye sordu da : Hayır, fakat sana asla yaklaşmasın, buyurdu. Kadın : Allah'a yemin olsun ki onda hiç bir şeye karşı bir hareket yok. Vallahi senin bu emrin vuku bulduğundan bu yana bu güne kadar devamlı ağlıyor, dedi. Ailemden bazısı bana : Hanımın konusunda
Allah Rasûlü (s.a.) nden keşke izin isteseydin. Hilâl İbn Ümeyye'nin hanımına, kendisine hizmet etmesi için izin verdi, dediler. Ben : Allah'a yemin olsun ki bu hususta
Allah Rasûlü (s.a.) nden izin istemeyeceğim. Ben genç birisiyim, kendisinden izin istediğim zaman
Allah Rasûlü (s.a.) nün bana ne söyleyeceğini bilmiyorum, dedim. Bundan sonra on gece kaldık ve bizimle konuşmayı yasaklamasından itibaren bizim için elli gece tamâm oldu. Sonra ellinci gecenin sabahında bizim evlerin birinin üstünde sabah namazını kıldım.
Allah Teâlâ'nın bizim hakkımızda buyurduğu gibi bütün genişliğine rağmen yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken Sel' dağına çıkmış birinin en yüksek sesiyle : Ey Kâ'b İbn Mâlik, müjde, diye bağırdığını duydum. Secdeye kapandım ve anladım ki bir ferahlık (keder ve üzüntüden kurtuluş) gelmiştir.
Allah Rasûlü (s.a.) sabah namazını kıldığı sırada Allah'ın bizim tevbemizi kabul buyurduğunu ilân etti. İnsanlar bana ve iki arkadaşıma müjde vermeye geldiler. Birisi bana doğru at koştururken Eşlem (kabilesi) den birisi de koşup .dağa çıkmıştı. Zîrâ ses, attan daha sür'at-liydi. Bana müjdeyi veren sesin sahibi bana geldiğinde elbisemi çıkardım ve müjdesine karşılık üzerimdeki iki elbiseyi ona giydirdim. Allah'a yemîn olsun ki o gün, benim o iki elbisemden başka verecek bir şeyim yoktu. İki elbise ödünç aldım, onları giydim ve
Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru yola çıktım. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor ve tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik ediyor: Allah'ın tevbeni kabul etmesi kutlu olsun, diyorlardı. Nihayet mescide girdim.
Allah Rasûlü (s.a.) mescidde etrafında insanlar olduğu halde oturuyordu. Talha İbn Ubey-dullah kalkıp bana doğru koştu ve beni kucaklayıp tebrik etti. Allah'a yemîn olsun ki muhacirlerden onun dışında kimse kalkmadı. —Kâ'b Talha'nın bu hareketini hiç unutmazdı.— Kâ'b devamla şöyle anlatır:
Allah Rasûlü (s.a.) ne selâm verdiğimde sevinçten yüzü panldayarak: Annenin seni doğurduğundan beri üzerinden geçen şu günde sana hayrı müjdelerim, buyurdu. Ben : Ey Allah'ın elçisi, senin katından mı, yoksa
Allah katından mı? diye sordum.
Allah Rasûlü (s.a.); bilakis
Allah katından, buyurdu. Râvî der ki:
Allah Rasûlü (s.a.) sevindiği zaman yüzü aydınlanır ve sanki bir ay parçası olurdu da sevinci bundan bilinirdi. Önüne oturduğum zaman : Ey Allah'ın elçisi, tevbemin kabulü nedeniyle
Allah ve Rasûlü için malımdan bir sadaka vermek istiyorum, dedim. Malının bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlıdır, buyurdu. Ben : Hayber'deki hissemi tutuyorum, deyip şöyle devam ettim : Ey Allah'ın elçisi,
Allah Teâlâ beni yalnızca doğruluğumdan dolayı kurtarmıştır. Kaldığım sürece yalnızca doğruyu söylemem muhakkak ki benim tevbemin kabul olmasının nedenidir, dedim, Allah'a yemîn olsun ki
Allah Rasûlü fs.a.) ne doğruyu söylediğimden beri
Allah Teâlâ' nın hiç bir müslümana bana verdiğinden daha güzelini verdiğini bilmiyorum.
Allah Rasûlü (s.a.) ne bu sözleri söylediğimden beri Allah'a yemin olsun ki şu günüme kadar asla yalana teşebbüs etmedim. Bundan sonra da Allah'ın beni bundan koruyacağını umanm.
Allah Teâlâ : «Andolsun ki
Allah, peygamberin ve güçlük anında ona uyan muhacir ve ansârın tevbelerini kabul etti. İçlerinden bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü O, kendilerine Rauf ve Rahîm'dir. Geri bırakılan üç kişiye de yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş ve nefisleri de kendilerini sıkıştırmıştı da, Allah'tan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki
Allah Tevvâb, Rahîm olandır. Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.» âyetlerini indirdi. Kâ'b der ki: Allah'a yemîn olsun ki
Allah Teâlâ bana İslâm hidâyetini verdikten sonra, o gün Allah'ın Rasûlü (s.a.) ne doğru söylemiş olmaktan daha büyük bir nimet bahsetmemiştir. Zîrâ o gün yalan söylemek suretiyle helak olanlar gibi
Allah Rasûlü'ne yalan söyleyip helak olmamıştım. Zîrâ
Allah Teâlâ vahyi indirdiğinde,
Allah Rasûlü'ne yalan söyleyip helak olmamıştım. Zîrâ
Allah Teâlâ vahyi indirdiğinde,
Allah Rasûlü'ne yalan söyleyenler hakkında şu âyeti indirmişti: «Kendilerine döndüğünüz zaman onlardan vazgeçmeniz için Allah'a yemîn edeceklerdir. Öyleyse onlardan yüz çevirin, çünkü murdardırlar. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Size yemîn ederler ki, kendilerinden hoşnûd olasınız. Siz onlardan hoşnûd olsanız, şüphesiz ki
Allah fâsıklar güruhundan hoşnûd olmaz.» Biz —üç kişi—
Allah Rasûlü (s.a.) ne yemîn ettiklerinde
Allah Rasûlü'nün yeminlerini kabul buyurup bîat aldığı, haklarında mağfiret dilediği kimselerden geriye bırakılmıştık.
Allah Rasûlü (s.a.),
Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar bizim işimizi te'hîr etmişti. İşte
Allah Teâlâ bu hususta : «Geri bırakılan üç kişiye de...» buyurmuştur. Bizi geri bırakması ve durumumuzu te'hîr etmesi, daha önce zikredilen gazveden geri kalmamızla geri bırakılmamız değildir. Bu,
Allah Rasûlü'ne yenıîn edip ona özür beyân ederek
Allah Rasûlü'nün yeminlerini kabul ettiği kimseler içindir.
Bu; sahîh, sabit ve sıhhatinde ittifak edilmiş bir hadîstir. Buhâri ve Müslim hadîsi Sahîh'lerinde Zührî'den yukardakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir. Bu hadîs-i şerif, bu âyetin en güzel ve en geniş bir şekilde tefsirini içermektedir. Hadîs, seleften birçoğu tarafından da bu âyetin tefsiri sadedinde rivayet edilmiştir, Hadîsi «Geri bırakılan üç kişiye de...» âyeti hakkında A'meş. Ebu Süfyân'dan, o da Câbir İbn Abdulalh'tan nakleder. Bu üç kişi; Ka'b İbn Mâlik, Hilâl İbn Ümeyye ve Mürâre İbn Rabîa olup hepsi de ansârdandır, der. Mücâhid, Dan-hâk, Katade, Süddî ve birçokları da böyle söylemişlerdir. Bunlar : Mürâre İbn Rabîa, demişlerdir. Saîd İbn Cübeyr'den gelen bir rivayette ise : Rebî' îbn Mürâre, denilmiştir. Hasan el-Basrî ise : Rebî' İbn Mürâre veya Mürâre İbn Rebî', demiştir. Dahhâk'dan gelen bir rivayette : Mürâre İbn Rebî', denilmiştir. Buhâri ve Müslim'in Sahîh'lerinde de böyle kaydedilmiş olup, doğru olanı da budur.
Hadîste geçen : Bedir'de bulunmuş iki kişinin ismini verdiler, kısmı hakkında : Bu, Zührî'nin yanılgısıdır. Bu üç kişiden birinin bile Bedir'de hazır bulunduğu bilinmiyor, denilmiştir. En doğrusunu
Allah bilir.
Allah Teâlâ (bu âyet-i kerîmelerde) bu üç kişiyi sıkıntı ve kederden kurtardığını zikrediyor. Müslümanlar, onlardan elli gün ve gece ayrılmışlar, nefisleri onları sıkıştırmış, bütün genişliğine rağmen yeryüzü kendilerine dar gelmiş, çıkış yolları kapatılmış, ne yapacaklarını bilmez hale gelmişler ve fakat Allah'ın emrine sabredip boyun eğmişler, geri kalmaları hususunda
Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru söylemeleri sebebiyle
Allah Teâlâ onları sıkıntıdan kurtanncaya kadar sebat etmişlerdir. Onların savaştan geri kalmaları, bir özürden dolayı değildir. Bu sebeple bir süre cezalandırılmışlar, sonra
Allah Teâlâ onların tev-besini kabul buyurmuştur. İşte doğru söylemelerinin akıbeti, onlar için bir hayır ve tevbelerinin kabulü olmuştur. Bu sebepledir ki
Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.» buyurmuştur. Yani doğru söyleyiniz, doğruluğa yapışınız, doğru söyleyenlerle olunuz ki helâktan kurtulasınız ve
Allah Teâlâ sizin işlerinize bir ferahlık ve çıkış yolu kılsın. İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâvi-ye'nin... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) den rivayetine göre,
Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Doğruluğa sarılınız. Muhakkak ki doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi, doğru söylemeye ve doğruluğu aramaya ve tercih etmeye devam ederse sonunda
Allah katında sıddîk
olarak yazılır. Yalandan sakının. Muhakkak ki yalan günâha, günâh da ateşe götürür. Kişi, yalan söylemeye ve yalanı arayıp tercih etmeye devam ederse,
Allah katında yalancı olarak yazılır. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde tahrîc etmişlerdir. Şu'be'nin Amr İbn Mürre kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetlerine göre;- o şöyle demiştir : Ciddî de olsa, eğlenmek için de olsa yalan hiç doğru değildir. Dilerseniz : «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklardan olun.» âyetini okuyun. İbn Mes'ûd âyeti: «Sâdıklarla beraber olun.» şeklinde değil de «sâdıklardan olun.» şeklinde okumuş ve : Bunda herhangi bir kimseye bir ruhsat görüyor musunuz? demiştir. Abdullah İbn Ömer' den rivayete göre o, âyeti şöyle anlamıştır: Allah'tan korkun ve sâdıklarla (Muhamnıed (s.a.) ve ashabı ile) beraber olun. Hasan el-Basrî der ki: Eğer sâdıklarla beraber olmak istersen, dünyada zühde ve (diğer) din sahiplerinden geri durmaya koyul.