Üyelik tarihi: 27.08.2005 Teşekkür etti: 67
43 Teşekkür 30 Mesaja aldı
| Değerli Kardeşlerim... :) Değerli Kardeşlerim… Şu an bizler bu satırları cümlelere dökerken, dünyanın dört bir yanında savaşlar devam ediyor, insanlar ölüyor, sakat kalıyor, evinden, yurdundan çıkmak zorunda bırakılıyor. Yağmur, kar altında yüzlerce kilometreyi yürüyerek kateden mülteciler açlıkla, susuzlukla ve salgın hastalıklarla mücadele ediyor, fakat bu zulmü yapan kişiler vicdan rahatlığı içinde hayatlarına devam edebiliyor, yemek yiyor ve sıcak yataklarında huzurlu bir şekilde uyuyabiliyorlar. Şu an dünyadaki bazı ülkelere baktığımızda, adaletin, maddi gücü elinde bulunduran azınlıklar tarafından, eğer canları isterse uygulattırdıkları bir prosedür haline gelmiş olduğunu görüyoruz. Eğer; amaçları doğrultusunda kendilerine fayda sağlayacaksa ihtiyaç içinde olan bu insanlara bazen yardım eli uzatıyor, yada hiç yardım etmiyorlar. Dünyanın dört bir yanında kendilerini seçilmiş olarak gören bazı insanlar haksız kazançlar elde ediyor, fakirlerin hakkını yiyerek refah içinde yaşıyorlar. Suçsuz insanlar cezalandırılırken gerçek suçlular itibar ve iltifat görüyorlar. Kısacası dünyadaki birçok ülkede adaletsizlik hüküm sürüyor. Peki neden? Sizce kardeşlerim; insanlar adaletin gerekliliğine inanmıyorlar mı? Herkes için genelleştirilecek bir ifade olarak bunu söyleyemeyiz. Fakat şu gerçek mutlaka bilinmelidir ki; Batı medeniyetinin genel adalet anlayışı; menfaat mantığı üzerine şekillenmektedir..Mesela; Uluslararası ilişkilerde yaygın bir öğretiye göre; “uluslararası ilişkilerde menfaat esas alınır” denmektedir. Daha da kötü olan yanı bu olguyu insan ilişkilerinde dahi geçerli saymaktadırlar.Halbuki; İslam medeniyetine göre; Her ilişkide olması gerektiği gibi, (kişiler arası olsun, milletler arası ilişkiler olsun…) ADALET esas alınmalıdır. Bu adaleti tesis edecek olan yegane güç ise; İslamdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S.) döneminden itibaren günümüze kadar İslam medeniyetini uzun seneler inceleyen, gayet iyi takip eden ve o dönemden itibaren ardımızda bıraktığımız 14 asır süresince iyi örgütlenmiş, güçlenmiş bulunan bir takım batıl organizasyonlar İslam’ın adalet anlayışını ve uygulamasını çok iyi bilmektedirler. Ve kendi bencil tutkuları için Allah’ın gönderdiği hak kitabı bile değiştirebilen bu topluluk, bu yüzyılda islamı hedef almış, islam’ın temel ilkelerini ve dünya üzerindeki her kavrama ilişkin Allah’ın yüklediği manayı kalplerden ve zihinlerden silmeyi hedeflemektedir. Bu amacını gerçekleştirmek için; Armağan kardeşimizin bahsettiği şekilde fiziksel olarak neredeyse; her ilde teşkilatlandığı gibi aynı zamanda esas büyük manevi yıkımı basın ve yayın yoluyla yapmaktadır. Tefekkür edecek olursak; Mesela Allah’ın Adalet kavramına yüklediği manayı ele alalım(Adalet denilince kuran’ı Kerim’in, hadislerin ışığında anlaşılması gereken şey) sadece ülkemizde değil, neredeyse tüm dünyada dejenere olmuştur. Aslında; adalet dendiğinde herkes temelde aynı kavramları anlar ve bu kavramlar çoğu insan tarafından kabul görür. Bu, hiçbir farklılık gözetmeden tüm insanları kapsayan, insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi tüm ayrımlara rağmen, imkanları hakka uygun bir biçimde paylaştıran, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir adalettir. Değişen ise; İnsanları adaletten uzaklaştıran temel etken, prensipte kabul ettikleri bu adaleti, kendi çıkarları ile çatıştığında reddetmeleridir. Örneğin rüşvetin kötü bir yol olduğunu, rüşvet yiyerek adaletsizlik yapmanın ahlaksızlık olduğunu sözde herkes kabul eder. Ama kendilerince cazip bir rüşvet teklifi ile yüzyüze gelen bazı insanlar, birtakım "gerekçeler" uydurarak, sözde kabul ettikleri bu kıstasları hiç düşünmeden çiğnerler. Aynı şekilde, mahkemelerde şahitlik yapan insanların mutlaka doğru konuşmaları, gerçeği anlatmaları gerektiğini de herkes bilir ve kabul eder. Oysa bir mahkemede şahit olarak ifade veren bazı insanlar, kendilerinin veya yakınlarının çıkarları söz konusu olunca hemen tavır değiştirir ve kolaylıkla yalan söylerler. Bu kişiler adaleti prensipte kabul etmekte, ama kendi çıkarlarıyla çatıştığı anda tereddütsüz olarak çiğnemektedirler. Kamuya açık malların eşit paylaşılması gerektiğini de yine herkes prensipte kabul eder. Ancak bir "yardım kampanyası" olduğunda, dağıtılan mallardan daha fazla, hem de hakkından fazla alabilmek için birçok insan birbirini ezer. Yine, çıkarlar adalete karşı üstün gelmiştir. Peki; neden acaba Grunburg kardeşimizin ifade ettiği gibi insanlar inandıklarını çoğu zaman haykırarak, mertçe söyleyebildikleri gibi uygulamaya gelince İslam’ın temel prensiplerinden sapıyorlar? Onlara Adalet denilince, çıkarların kollanması gerektiğini kim öğretti, Bu öğretiyle ne zaman tanıştırıldılar? Zihninize takılan bir çok sorular…. Derin tefekkür devam … J Oysa; Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için, insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir ahlaka ihtiyaç vardır. Bu ahlak, Allah'ın bizlere öğrettiği ve emrettiği Kuran ahlakıdır. Çünkü Kuran ahlakı insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adaleti emretmektedir. Aslında; Allah’ın Adalet kavramına yüklediği mana da budur. Nitekim; Allah Nisa Suresi'nde inananlara, kendi aleyhlerinde de olsa adaletli davranmalarını şöyle emreder: Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135) Ayette de bildirildiği gibi insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan korkarak sağlanan adalet gerçek adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarında etki edemeyecek, sadece ve sadece haktan yana karar verilecektir. Kuran ahlakının yaşandığı toplumlarda gerçek adaletin, gerçek huzurun ve güvenin de yaşanacağı mutlaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan, hesap gününde tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceğini bilen bir insan gerçek adaleti sağlayabilir. Tarih bunun delillendirecek bir çok olayla doludur. Allah'ın"Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır." (Araf Suresi, 181) şeklinde bildirdiği gibi, tarih boyunca adaletin hakim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta peygamberler ve sonra da onların yolunu izleyen pek çok adil yönetici yaşadıkları dönemlerde toplum içerisinde güven ve barış ortamı oluşturmuşlardır. Örneğin Müslüman Türk milleti, geçmiş yüzyıllarda gerçek adaletin nasıl sağlanabileceği konusunda tüm dünya ülkelerine örnek olmuştur. Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde, çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan, farklı toplumlar aynı bayrağın altında, birarada huzur içinde yaşamış ve toplumsal adalet sağlanmıştır. Müslüman Türkler ayak bastıkları her yerde adaletli uygulamalarıyla tanınmışlar, hoşgörülü, barışçıl ve merhametli tavırları nedeniyle fethedilen ülkelerin halkları tarafından dahi sevinçle karşılanmışlardır. İslam’ın kavramlara yüklediği mana gayet nettir. Allah koyduğu her hükümle insanlığın huzurunu esas almaktadır. Fakat; Bu ve bunun gibi Adalet, cinsellik, aile, arkadaşlık gibi toplumsal olgu ve olaylara yüklenen hak manaları planlı ve düzenli olarak, aşama aşama bozan, çevremizdeki insanları saptıran, nefislerine yönelmelerini teşvik eden bu batıl güce karşı, bir şeyler yapmalıyız. Huzur ve güven dolu bir hayatı yaşamak, gelecek nesillere yaşatmak istiyorsak; Sizce; 1. Ben (kişi) olarak ne yapmalıyız? 2. Biz Olarak ne yapmalıyız?(Sizce…)
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. |