Tekil Mesaj gösterimi
  #2
Alt 18.07.2006, 14:43
kuzgun
Bize Ölüm Yok

 
kuzgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.07.2005
Mesajlar: 673
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
1. Bölüm

Halkın değil, "hak"kın değil, şeyhlerin sömürü düzeni!

Sevgili okurlarımız merhaba! İslamcılık, bugün gerek dünya gerekse de ülkemiz siyasetinde sıkça sözü edilen bir olgu. Özellikle 11 Eylül 2001 eylemlerinden sonra bu sözediş daha da yoğunlaştı. Emperyalizmin hedefindeki ülkelerden birinin islamcılığın iktidarda olduğu İran olması veya Filistin'de Hamas'ın iktidara gelmesi, "islamcılığı" güncelleştiren farklı gelişmeler oldu. İslamcıların ayrı bir güç olarak dünya ve ülkemiz siyasetinde bir rol oynadıkları doğrudur. Fakat ayrı bir güç olmakla alternatif bir güç olmak, elbette birbirinden farklı şeylerdir.
Bu sohbetimizde işte meselenin daha çok bu yönü üzerinde durmak istiyoruz. İslamcıların, ülkemiz ve dünya siyasetinde nasıl bir rol oynadıklarına bakarak, çeşitli konularda savunduklarına bakarak, ne kadar veya nasıl bir alternatif oluşturduklarını da görmüş oluruz.

Mazlum: İslamcı akımları, daha çok MSP-RP-FP-AKP çizgisinin iktidarda halka karşı ne yaptıkları açısından veya Kanlı Pazar'dan Sivas'a kadar faşist katliamlarda oynadıkları rol açısından ele alıyoruz. Hiç kuşku yok ki bu da gerekli, çünkü bunlar, ülkemizdeki islamcılığın niteliğini belirleyen olgulardır. Fakat biz şimdi daha çok mesela, islamcıların ekonomi anlayışı nedir? Sömürüye ne derler? Adalet anlayış- ları nedir? Nasıl bir hukuku savunurlar?.. Bu açılardan ele almak daha iyi olacak.
Bunu yaparken de sanırım en iyi yöntem, islamcılığın gelişimine bakmaktır. Çünkü sadece şu an şu konuda ne diyorlar diye bir ele alış, islamcı akımların rengini tam göstermez. Zaten, klasik deyişle "programatik" olarak da şu konuda şöyle diyorlar diye ele alıp tartışılacak fazla bir görüşleri yoktur. Düşünce üretimi açısından, sahip oldukları "dogmatik" temelden dolayı zaten çok kısırdırlar.

Kemal: Mazlum'a katılıyorum. Özellikle ülkemiz islamcılığı açısından bu çok daha geçerli. Ülkemizde hangi koşullarda ortaya çıktıkları, nasıl bir ortamda gelişip yaygınlaştıkları, islamcı hareketlerin siyasal şekillenmesini belirleyen unsurları da gösterir bize.
Başta sözettiğimiz gibi, İran ve Filistin'de islamcı iktidarlar var bugün. Tüm baskılara rağmen İran'da önemli ölçüde bir muhalefet oluşmuştur, halkın memnuniyetsizliği ise muhalefetten de büyüktür. Hamas iktidarı da iktidara gelmesinin hemen ardından hayatın çeşitli alanlarında dayatmalara başlamış, kısa sürede Filistinliler'i bir iç savaşın eşiğine getirmiştir. Bir demokrasi gelenekleri de, geleceğe yönelik böyle bir düşünceleri de yoktur. Bunlara gerekirse, sohbetimizin akışı içinde değiniriz, ama biz ülkemizdeki islamcı akımları esas olarak devam edelim.

Özlem: Geçmeden "islamcılık"tan ne anlıyoruz, neyi kastediyoruz? Kısaca değinsek...

Kemal: Evet doğru, bu ayrımı koymak iyi olacak. Mesela ülkemizde tarikatlar her zaman var. Ama ülkemizde islamcılığın gelişimi tarikatlarla özdeşleştirilemez. Müslüman bir kitlenin varlığı da değil ele aldığımız. Bu da her zaman var çünkü. İslamcılıktan kastettiğimiz, islamcı ideolojinin iktidara ulaşma aracı olarak kullanılmasıdır. Ele alacaklarımız da bu ideoloji temelinde şu veya bu biçimde iktidar olma hedefi güden örgütlenmelerdir. Şimdi devam edebiliriz sanırım. Buyur Mazlum.

Mazlum: Siyasal bir düşünce veya hareket olarak islamcılığın kökenini Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine kadar uzatabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu'nun ulusal hareketler sonucu "parçalanma"yla yüzyüze olduğu 19. yüzyıl sonlarında, imparatorluğu birarada tutmak için pan-islamizm ideolojisi geliştirildi. Osmanlı'ya karşı ulusal savaşların önemli bir kısmı "müslüman olmayan" halklar tarafından sürdürülüyordu, en azından müslüman nüfusun yaşadığı bölgeleri Osmanlı egemenliği altında tutabilmek için "pan-islamizm" Osmanlı egemen sınıflarına iyi bir seçenek gibi görülmüştü. Ancak "pan-islamizm", Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Paylaşım Savaşı sonunda dağılmasını engelleyecek bir etkinliğe ulaşamadı.
Pan-islamizm ve genel olarak islamcılık Kemalist iktidar döneminde geri plana itildi. Kemalistler Kurtuluş Savaşı döneminde yer yer islami öğeleri kullanıp, dini liderlerle görüşmeler, ittifaklar yapmış olsalar da, Cumhuriyet sonrası dönemde yeni kurulan sistem içinde islamcılık bir engel olarak görülmüştür. Bu dönemde bilindiği gibi, halifelik kaldırılmış; medrese, tekke ve zaviyeler kapatılmış, tarikatlar yasaklanmış, kılık-kıyafetten, dile kadar toplumsal yaşamın kuralları yeni baştan düzenlenmiştir. Bunlar yapılırken, şeriat isteyen bağımsız bir islami gücün oluşması da engellenmeye çalışılmıştır.
Hiç kuşku yok ki, Kemalistler de dini kullanmak amacıyla kendi dinsel kurumlarını oluşturmuş, halkın dini inançlarını, kendi kontrolleri altında iktidarlarını güçlendirmek için kullanmaktan vazgeçmemişlerdir. Fakat dediğim gibi, bu çok öne çıkarılmış bir kullanma değildir, daha çok denetim altında tutmaya yöneliktir.
Bu dönemde Kürt hareketinde, çeşitli gerici ayaklanmalarda din damgası olsa da yaygın, örgütlü bir "islamcı hareket"ten sözetmek pek mümkün değildir.
İslamcılığın yeniden ön plana çıkarılması, islamcı hareketlerin açık olarak örgütlenmesi, çok ilginç bir döneme denk düşer. Bu dönem emperyalizmin ülkemize yeniden giriş dönemidir.

Özlem: Hıristiyan emperyalistler geliyor ve islamcı hareketleri geliştiriyor. İlginç bir nokta gerçekten.

Mazlum: İlginç ama ülkemize özgü değil. Emperyalist ülkelerin büyük çoğunluğu, malum Hıristiyan ülkelerdir. Ve yine bilindiği gibi sömürgeciliğin ilk dönemlerinde ülkelerin sömürgeleştirilmesiyle Hıristiyanlığın yayılması paralel bir seyir izlemiştir. Sömürgeci işgal ordularının yanında hep Hıristiyan misyonerler olmuştur. Ama emperyalizmde işler değişmiştir.
Emperyalizm gittiği her yere gericiliği götürmüştür. Ama bu gericilik, emperyalizmin girdiği ülkenin milliyeti ya da dini üzerine inşa edilmiştir. Emperyalizm girdiği kimi ülkelerde Budizm'i, kimilerinde Museviliği, kimilerinde Hıristiyanlığı ve kimilerinde de islamcılığı geliştirir. Çünkü emperyalizm bilir ki, hangisi olursa olsun, dinler, halkı kaderci yapar, sömürüye karşı gelişebilecek tepkileri yumuşatan bir rol oynarlar. Ülkemizde de islama böyle bir rol biçilmiştir.
Tabii, dinin böyle bir rolü tam olarak üstlenebilmesi, "dini liderler"in de bu politikaya angaje edilmesine bağlıdır bir yanıyla.
1950'lere kadar toplumu denetim altında tutmak için etkin bir araç olarak kullanılmayan islamcılık, bu tarihten itibaren hızla geliştirilmeye başlandı. Kuran kursları, İmam Hatip okulları, Yüksek İslam Enstitüleri gibi dini eğitim veren bir dizi kurum adeta bir bir ağ gibi ülkeyi kuşattı. Tarikatlar alenileşti. Yani somut bir olgu olarak bir kez daha altını çizmek gerekirse, 1945'ler sonrası ülkemizde yeni-sömürgecilik ilişkilerinin gelişmesiyle islamcı akımların önünün açılması birbirine paralel olmuştur.
DP, daha iktidara gelirken tarikatların desteğini almıştır. İlerleyen süreçte muhalefetin güçlenmesiyle, özellikle CHP karşısında güçlenmek için tarikatları daha açık biçimde destekledi.

Kemal: Şunu da eklemekte yarar var sanırım. Mesele tabii sadece DP ile onların ilişkisinden ibaret değil. Bu önemli bir faktör islamcıların gelişiminde. Ama bu ortam içinde islamcı akımlar, yılların bastırılmışlığından kurtularak hızlı bir biçimde siyasal arenaya çıkıyor. Burada aldığım bazı notlar var. 1945-50 yılları arasında kurulan 20'yi aşkın partinin çoğu islami nitelik taşıyan, islamı kullanarak güç olmayı hedefleyen partilerdi. Şu örnekler bu durumu gayet iyi yansıtıyor: 1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisi programına "İslam Birliği-Şark Federasyonu" amacını koymuştu. 1946 yılında kurulan Sosyal Adalet Partisi "Dünya Müslümanları Birliğini" savunuyordu. Arıtma Korunma Partisi'nin tüzüğünün birinci maddesinde "Dinci siyasi parti" olduğu vurgulanmaktaydı. İslam Koruma Partisi ise amacını "İslamın yükselmesi, kuvvet kazanması, dayanışması" olarak belirtmekteydi. Yine 1951'de Cevdet Rıfat Atilhan adlı kişinin liderliğinde bir parti daha kuruldu; bunun adı İslam Demokrat Partisi idi. Bu parti ülkemizde İslam ismiyle kurulan ilk partiydi. Gerek programlarında yazılı amaçlara, gerek adlarına bakarsak görülür ki, islamcılığın en "cüretli" olduğu dönemlerden biridir bu dönem. Sonraki dönemlerde oligarşi içi çelişkilerin gelişmesiyle islamcılar bu kadar "açık" olamayacaklardır. Neyse, yine o döneme dönelim.
İslamcı dergi ve gazeteler de yayınlanmaya başlandı o dönemde: Sebilürreşat, Hür Adam, Serdengeçti, Büyük Cihat, İslamiyet, Fetih, Büyük Doğu bunlardan bazılarıdır. İslamcı kesim ağırlıklı olarak örgütlenmeye kurumlaşmaya yönelirken, bazı radikal gruplar da çıkmadı değil. Mesela Ankara-Çorum ilçelerinde faaliyet yürüten Kemal Pilavoğlu'nun şeyhliğini yaptığı Ticani tarikatı, Atatürk büstlerine saldırılar düzenliyordu.
İslamcılara bu "cüreti" veren belliydi elbette. Fakat, emperyalizmin ve DP iktidarının himayesinde sağlanan bu gelişmenin bir "diyeti" de olacaktı elbette. Diyet; emperyalizme bağımlılığa, faşizmin inşasına karşı çıkmamaları, yeni düzenin "kitle desteği" olmalarıydı.
Gerek tarikatlar, gerekse de parti, dernek, dergi çevresinde örgütlenen islami akımlar, bu diyeti hiç tartışmaksızın ödediler. Yani şöyle diyebiliriz; ülkemizin yeni-sömürgeleştirilmesinde, faşizmin yukarıdan aşağıya inşasında, islamcı potansiyel, destek kitle gücü olarak kullanılmıştır.

Mazlum: Yine bu dönemde, halk muhalefetinin bastırılmasında da islamcılar oldukça kullanılmıştır. DP iktidarının son yıllarında (1958'de) kurulan ve genel olarak Vatan Cephesi olarak bilinen "cephe"nin bir diğer adı da nedir biliyor musunuz? Milli İman Cephesi! Bu cepheye katılanlar, "Ehli İman", katılmayanlar ise "Ehli Salip" (Haçlı gavurları) olarak adlandırılıyordu. Cepheye verilen bu ad ve cephede yeralan ve almayanların adlandırılması, DP ve o çizgidekilerin dine bakış açısını, müslümanlığı nasıl kullandıklarını da açıkça ortaya koyuyor.

Kemal: Bu süreç 1961 Darbesi'yle kısa bir kesintiye uğrasa da, islamcılar, darbenin ardından DP'nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi'nin (AP) İktidara gelmesi ile kaldıkları yerden devam etmişlerdir.
Bugün biliyorsunuz, "islamcı holdingler"den, "yeşil sermaye"den çokça sözediliyor. O kesimin de TÜSİAD gibi, MÜSİAD'ı var. İslamcılığın bu ekonomik zenginleşmesi de yine sözünü ettiğimiz bu DP'li, AP'li döneme uzanır. Sadece siyasal anlamda değil, ekonomik anlamda da bu dönemde palazlanmaya başladı islamcılar. Şimdi islamcı hareketlerin tarihini biraz kesintiye uğratıp, meselenin bu ekonomik yanına bakalım. İstersen, ekonomik açıdan bu dönemi de sen anlat Özlem.

Özlem: Biraz önce sizin belirttiğiniz gibi, Kemalist iktidar dinci örgütlenmeleri büyük ölçüde dağıtmıştır. Bunu yaparken, vakıflar gibi tarikatlara bağlı kurumların mal varlıklarına da el koymuştu. Hem bu nedenle, hem açık örgütlenememeleri nedeniyle ekonomik olarak eski güçlerinde değillerdi. Fakat DP iktidarıyla düzenin imkanları yine açıldı onlara.
Yeni gelişmekte olan burjuvazi ile toprak ağalarının ve tefeci tüccarın ittifakı olarak siyaset sahnesine çıkan Demokrat Parti, aynı zamanda Kemalist iktidara-CHP'ye muhalif bütün sağcı kesimlerin bir arada toplandığı bir çatı örgütüydü. İslamcılar da bu çatı altında yeraldılar.
İslamcılar bu dönemde DP'nin emperyalizm ile işbirliği politikalarına verdiği desteğin karşılığında, ucuz banka kredileri alıp, o güne kadar özellikle gayri-müslim dini azınlıkların elinde olan sanayi mallarının temsilciliklerini almaya yoğunlaştılar.
Bu gelişim artarak sürdü. Ülke yeni sömürgecilik batağına battıkça islamcılar ekonomik olarak da güçlendiler. Küçük ve orta ölçeklerde ticari kuruluşlardan şirketleşmeye, orta boy işletmelere yöneldiler. Örgütlenmelerine paralel olarak gelişen yurtiçi ve yurtdışı ilişkilerini kullanarak ithalat ve ihracata giriştiler.
İslamcılar emperyalizme bağımlılık politikalarına verdikleri desteğin karşılığında kısa sürede ekonomik bir güç haline geldiler. Necmettin Erbakan'ın 1969 yılında TOBB başkanlığına seçilmesi de bu gücün ifadesiydi.
Sonrası malum, emperyalizm ve oligarşi, islamcılara "yürü ya kulum" dedi, onlar da yürüdüler. Asıl büyük sıçramalı gelişim de 1980 12 Eylül Darbesi sonrasındadır. Buna ileride yine değiniriz sanırım.

Kemal: Pek ileriye bırakmayıp, oradan devam edelim aslında. Daha iyi olur.

Mazlum: Ben araya başka bir örnek iliştirip dediğiniz noktaya öyle geleyim. İran biliyorsunuz 1979'dan beri islamcıların yönetiminde. Bugün İran'ın en zengin adamı, dini lider Rafsancani'dir. Geçenlerde onunla ilgili, onun zenginliğini anlatan kısa bir espri okumuştum bir yerde. Rafsancani diyor ki, "bir arsa almıştım, içinde İran varmış!" İran halkının ağzındaki bir başka deyiş de "Eskiden bir şah vardı şimdi 1000 molla var"... İslamcılığın ekonomi politikasını görmek için İran ekonomisini ele alıp inceleyebiliriz. Ama madem biz esas olarak ülkemizdekilerden hareketle bunları ortaya koyacağız, gene ülkemizden devam edelim. Ülkemizdeki islamcıların bugünlerine bakıp, yarınlarını görebiliriz. Yarın eskaza iktidar olsalar, Rafsancaniler'i hazır sayılır...
İslamcı kesimlerin ekonomik gelişmesinin DP döneminde başladığını, '80'lerde ise bu gelişmenin iyice hız kazandığını belirtmişti Özlem. Sonuçta nasıl bir tablo çıktı ortaya?
Dünya nimetlerinde gözü olmayan şeyhlerin, hocaların yerini Mercedeslerden inmeyen tarikat liderleri, münzevi hayatların yerini, en lüks otellerde düğünler aldı. Bu değişimin özeti şudur: Şeyhler patron, müridleri tarikat holdinglerinde işçi, tüm tarikat ise müşteriye dönüştürüldü. Bu noktaya gelirken epey bir aşamadan geçildi tabii ki.
'80 sonrası ilk değişiklik, kitlesel anlamda yaygınlaşmaya bağlı olarak, tarikat, cemaat içi imkan ve ilişkileri kar amacıyla kullanmak oldu. Tarikat şirketleri, tarikat holdingleri böyle oluşmaya başladı. Müslüman kitle, "onların -laik düzen sahiplerinin- karşısında güçlü olmalıyız" sözleriyle imkanlarını seferber etmeye ikna ediliyor, buna bir nevi "ekonomik cihad" havası veriliyordu.
Tarikat holdinglerinin bir diğer özelliği, işçilerini de özellikle kendi müritleri, eğer yeterli değilse bile yine diğer islamcı kesimden seçmeleridir. Tarikat-cemaat ilişkileri temelinde yürütülen işçi-patron ilişkisinde, işçi dinin kuralları gereği "şükretmek" zorundadır. Tarikat holdinglerinin işçileri, en acımasızca sömürülen işçi kesimlerinin başında gelmektedir. Sendikalaşma hemen hemen yok gibidir veya işçi sınıfının mücadelesi diye bir derdi olmayan islamcı sendikalar vardır (ki bu durumda sendikalı olmalarıyla olmamaları arasında öyle büyük bir fark yoktur).
Bu yeni şekillenmenin pek çok yan sonuçları da oldu. Kapitalizme uygun, esasında islami tüketim ve kültürle çok da bağdaşır olmayan ürünleri tükettirebilmek için, cemaatlerin, genel olarak islamcı, müslüman kitlenin tüketim alışkanlıkları, yaşam kültürü de değiştirilmiştir. Bugün artık iş, kapitalizmin cinsel hayasızlığının aynen tekrar edildiği türban-tesettür defilelerine, Peygamber'le ilgili bilboard ilanlarına kadar gelinmiştir.
İslamcı kapitalizmin riyakarlıklarından biri de faizsiz bankacılık, özel finans kurumları, çok ortaklık modeli adları verilen kurumlardır. Her şeyleriyle kapitalizmin işleyişine tabi olan bu kurumlar, Allah adına, din adına kitlelerin nasıl aldatıldığının çarpıcı bir örneğidir.
Çok ortaklı model, aslında tipik bir kapitalist dolandırıcılık mekanizmasıdır. Hani bir ara meşhur "Titancılar" vardı. İslamcıların yaptığı da farksızdır. "Hep yeni iştirakçiler bulma ve yeni katılımcılardan alınan paranın bir kısmını eski ortaklara kar payı olarak dağıtıp geriye kalanını da hızlı dönüşü olan yatırım alanına veya büyük katlamalar yapabildikleri gayri menkul spekülasyonlarına aktarmak" şeklinde süren bu sistem, bir noktada tıkanmakta, "saadet zinciri" orada kopmaktadır.
Ki bunun sonucu da bildiğiniz gibi, bu islamcı holdinglerin peşpeşe batması olmuş, bankerzedeler gibi bir de "yeşilsermayezedeler" oluşmuştur.
Tarikat holdingleri elde ettikleri karı, kapitalist mantığa uygun olarak yeni yatırımlara dönüştürüyor, en irileri, tipik birer tekelci oluyor. Diğer tekellerden, tekelci burjuvalardan hiçbir farkları yoktur nihai anlamda. Özel mülkiyetçidirler, serbest piyasa ekonomisini savunurlar, varlıkları sömürü üzerine kuruludur.
Farklılıkları, tarikat, cemaat üyesi olmalarıdır. Ki bu farklılığı da dediğim gibi, kapitalistleşmede, tekelleşmede bir malzeme haline çevirmişlerdir zaten. Bu sayede kapitalizmin rekabetçi ortamında kendi pazarlarını, kendi tüketici kitlesini yaratmışlardır. Tarikat ilişkilerini, "din temelindeki pazarı", diğer kapitalistlere karşı kendileri için bir avantaj olarak kullanmışlardır. Kurtuluş Dergisi'nin bir sayısında belirtildiği gibi: "İşin asıl ilginç yanı bir zamanlar televizyon seyretmek günah mı değil mi tartışmasını yapan islamcılar artık televizyon kanalı sahibi oldular, faiz haram derken banka sahibi oldular..."
Kuşkusuz, holdingler ve tüm bu kapitalist gelişme, gerçekte islamcıları düzenle daha da fazla bütünleştiren bir işlev görüyordu. Ülkemizdeki islamcı akımları ele alırken, bu nokta son derece önemli ve belirleyicidir. Düzen islamcılığı bu zeminde geliştirilmiştir. Nitekim AKP esas olarak bu kesimlerin temsilcisi olarak çıktı sahneye.

Özlem: Şimdi size, iki islamcı hareketin programından bölümler okuyacağım. Böylelikle kendi deyişlerinden de ne önerdiklerini görmüş oluruz:
Okuyacağım ilk madde İBDA-C'cilerden. Bunlar, kurmayı düşündükleri sistemi şöyle tarif ediyorlar:
"(...) Aydınlar Aristokrasisi rejimi ve Büyük Doğu ideali, ifadesini Yüceler Kurultayı'nda bulur. Yüceler Kurultayı, 'milleti en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanların kadrosunda özleştirmektir."
Kuracakları düzenin yöneticileri seçkin bir kesimi ifade eden "İslam Aristokrasisi" olacaktır. Yine kendi deyişleriyle bu iktidarın "...Halkın seçtiği değil, hakkın seçtiği" bir iktidar olacağını belirtiyorlar. Kısacası, İBDA-C'nin hedeflediği düzende iktidar halkın iktidarı değil, bir avuç islamcı aydının, İslam aristokrasisinin iktidarı olacaktır. Esasında özgün bir şey söylemiyorlar: İran'da Humeyni liderliğinde oluşturulan yönetim, hemen hemen böyle bir yönetimdir. Sonuçları da ortadadır, biraz önce Mazlum arkadaş birkaç deyişle ortaya koydu.
İBDA-C'nin de, pek çok islamcı hareket gibi, kapitalizm, özel mülkiyet, sömürü gibi sorunları yok. Ülkeyi "islam aristokrasisi" yönetecek, mülkiyet de esas olarak onların elinde toplanacak... Halkın değil, "hak"kın da değil, islam aristokrasisinin (yani düpedüz şeyhlerin) yönetimidir savunulan. Sermaye de "yeşilleştirilmiş" olacak ama yine bildiğimiz sermaye olarak kalacak.
Bu da Refah Partisi'nin programından bir bölüm. Biliyorsunuz onların meşhur bir "adil düzen"i vardı. Daha sonra savunmaya, sözünü etmeye bile korktukları adil düzen şöyle tarif ediliyor bu programda:
"Adil düzen bir menfaat çatışması, düzeni değil, bir ortaklık düzenidir, bir barış düzenidir. Mesela bir işçi daha çok kazanmak istiyorsa bunun yolunu ne vergi kaçırmakta ne de işverenle boğuşmakta bulamaz. Paylaşım oranlarının temel esasları anayasa ile belirlendiği için ve paylaşım oranları ilmi kriterlere bağlı olarak uzmanlarca saptandığı için daha çok kazanmanın... bir tek yolu vardır: O da daha çok üretim yapmaktır. Bu durumda ise kendisi de, işveren de, devlet de daha çok kazanmış olacaktır." (Başlangıcından Günümüze Refah'ın Tarihsel Gelişimi, sayfa:127)
Aslında dile getirdikleri en açık biçimiyle Hitler'in savunduğu klasik faşist korporasyon anlayışının bir biçimidir.
Ekonomik anlamda islamcı herhangi bir hareketin çok farklı bir şey üretmesi de sözkonusu olamamaktadır. Çünkü temelde kapitalizm, özel mülkiyet sorgulanmamaktadır. Bu nedenle de yoksulluğa karşı önerebildikleri çözümler mesela "zekat mağazaları zinciri" gibi, aslında yoksulluğu meşrulaştıran, kalıcılaştıran önerilerden başka bir şey değildir.

Kemal: Sohbetimize, aynı konuya haftaya devam etmek üzere, burada bir nokta koyalım. Şimdilik hoşçakalın.
__________________
Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler.
kuzgun isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla