| Bize Ölüm Yok
Üyelik tarihi: 29.07.2005 Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| 2. BÖLÜM
Merhaba! Bu sayımızda geçen hafta başladığımız "islamcılık" sohbetimize devam edeceğiz.
Geçen sohbetimizde islamcılığın 12 Eylül'e kadarki gelişimini ele almıştık. Özet yerine kısaca sonucu hatırlatayım. Manzara şudur: İslamcı hareketler sistemle bütünleştikleri, emperyalizmin ve oligarşinin konjoktürel ihtiyaçlarına cevap verdikleri, başka bir deyişle bu güçler tarafından kullanılmaya rıza gösterdikleri dönemlerde gelişip güçlenmişlerdir. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Mazlum: İslamcılar açısından asıl dikkat çekici gelişme, '80'li yıllardadır. Bu gelişmenin dönüm noktası ise, generallerle, başta Süleymancılar, Nakşiler'le olmak üzere tarikatlar arasında yapılan pazarlıklarıdır. 12 Eylül Anayasası'na ve genel olarak 12 Eylül rejimine destek verme karşılığında tarikatların önü açılmıştır. 12 Eylül Cuntası'nın "geliş nedenleri" arasında hatırlanacağı gibi sürekli sayılan olaylardan biri de "yeşil bayrakların açıldığı Konya mitingi"dir. Cunta şefleri bu örneği vermekle "irticaya, şeriatçılığa" karşı oldukları mesajını da veriyorlardı. Keza Milli Selamet Partisi'nin yöneticileri de tutuklanmıştı. Bu cunta açısından bir çelişki değil miydi? Aslında durum MHP'lilerin tutuklanmasından çok da farklı değildi. Cunta, "tarafsız" görünümünü sağlamak üzere tutuklamıştı MSP'lileri. Biraz da oligarşi bu kesimlere uymaları gereken sınırları göstermiş oluyorlardı. İslamcılar bu sınırları kabul etmeye dünden hazırdılar zaten.
Generaller ve tarikatlar arasında yapılan pazarlıklara ek olarak, cuntanın Türk-İslam Sentezi'ni adeta resmi politika haline getirmesi, din dersini zorunlu kılması, cuntanın şefinin her fırsatta ayetlerle konuşması gibi politika ve uygulamalar, islamcılara oldukça rahat hareket edebilecekleri bir zemin yaratmıştır. Cuntanın amacı bellidir; ılımlı, düzeniçi ve işbirlikçi çizgide bir İslamcılığı geliştirerek, düzenin kitle temelini genişletip bunlarla devrimci mücadelenin önünde güçlü bir set oluşturmak. Bu "islamcı set", aynı zamanda ABD'nin "yeşil kuşak" projesine de hizmet edecektir; ki Amerikancı 12 Eylül yönetimi, her konuda olduğu gibi, islamcılara karşı izleyeceği politika konusunda da ABD'nin onayını almıştır.
Geçen hafta hatırlarsanız, islamcı akımların DP dönemindeki gelişmelerinde iki hamileri vardı demiştik. ABD ve DP... Durum yine benzerdir. '80'li yıllardaki gelişimlerinin hamisi de "yeşil kuşak" projesinin sahibi ABD ve 12 Eylül Cuntası'yla sivil uzantılarıdır. Ve yine hatırlarsınız, DP dönemindeki gelişmenin bir diyeti vardı. '80'lerdeki bu gelişmenin diyeti de içte 12 Eylül Cuntası'nı, dışta yeşil kuşağı desteklemek olmuştur ve islamcı akımlar, hiçbir politik, ahlaki sakınca görmeksizin bu diyeti de ödemiştir.
Kemal: Evet bu son cümledeki bir vurgu önemli. İslamcılar, nasıl bir politikayı, nasıl bir ahlakı savunuyorlar ki, emperyalistleri, cuntaları desteklemekte "politik ve ahlaki bir sakınca görmüyorlar?"
Mazlum: İslamcıların "politikası"na bakalım önce. Birçok gruba, tarikata bölünmüş olan islamcılar arasında, en genelde iki temel düşünce vardır: Birincisi devletin yönetiminde dini esaslar daha fazla dikkate alınmalı görüşüdür. Bu görüş, temelde düzene karşı değildir. Sadece düzen içerisinde dini reformlar yapılmasını savunur. İkinci görüş ise, bu düzenin şu yada bu şekilde yıkılarak yerine islami esasların mutlak hakim olduğu bir düzen kurulmasını savunur. İslamcılığın reformistleri ve radikalleri diye de adlandırabiliriz bunları. Fakat bunları sık sık aynı siyasi zeminlerde görmek mümkündür. Mesela, "radikal" olmaları, emperyalizmle veya düzenle daha sert bir çatışma içinde olmaları anlamına gelmez. Örneklemek gerekirse, mesela El Kaide, islami düzen konusunda en radikal, en uç görüşü savunur; toplumsal yaşamın tümüyle peygamber döneminde olduğu gibi düzenlenmesini savunan bir anlayışa (Selefi diye adlandırılıyor) sahiptir. Ama kapitalizmin ağa babası Amerika'yla ittifak içinde olmakta bir sakınca görmemiştir. Veya ülkemizden örnek verelim; Hizbullah da "şeriat" düzenini uygulama konusunda en radikallerden biridir ama "laik düzenin" generalleriyle, polisiyle içiçe olabilmiştir pekala.
İster yasal parti şeklinde örgütlenmiş olsun, ister diğer şekilde örgütlenmiş olsunlar, islamcı hareketler, genel olarak mesela bir "ayaklanma", "dişe diş bir savaş" perspektifiyle değil, devleti yavaş yavaş ele geçirerek, egemenlerle çeşitli ittifaklar yapıp güçlenerek iktidar olma perspektifi hakimdir.
Erbakan'ın "kanlı mı olacak, kansız mı" dediğine bakmayın siz. Ülkemizdeki islamcılar, hiçbir zaman öyle bir siyasi cürete sahip olmamışlardır. Tam tersine, siyaset arenasında genellikle siyasi olarak korkaktırlar. Yukarıdaki sözü söyleyen Erbakan'ın 28 Şubat kararlarının altına kuzu kuzu imza atması bunun bir göstergesidir.
Ülkemizde MSP-RP çizgisinin dışında örgütlenmeye çalışan "radikal" islamcı örgütlenmelerin birçoğu 1980'lerin ikinci yarısında kurulmuştur. Bunda İran Devrimi'nin etkisi oldukça önemlidir. Fakat İran islamcılarının bakış açısı da yukarıda belirttiğimiz "strateji"den çok farklı değildi. (İran Devrimi'ne daha farklı bir hava veren daha çok bu devrime katılan ilerici, devrimci güçlerdir.) Keza yine dünya çapında çeşitli islamcı hareketlerin silahlı mücadeleyi benimsemiş olmalarından da etkilenmeler olmuştur. Ama ne ilginçtir ki, silahlı mücadele vermeye soyunanlar bile, aslında direk düzeni, sistemi hedef alan bir eylem çizgisine yönelmemişlerdir. İBDA-C, İslami Hareket gibileri, "laik" özelliğiyle bilinen aydınlara yönelik birkaç eylemden, birkaç kilise, sinagog bombalamaktan öteye geçememişlerdir. Daha doğrusu geçmemektedirler. Nedeni, yukarıda sözünü ettiğimiz anlayıştır. "Devletle çatışma" ne geleneklerinde, ne stratejilerinde pek yoktur. Devletle çatışmaya girmeden toplum içinde yavaş yavaş güç olma, adım adım devlette kadrolaşma stratejisi, "takiyyecilik" denen politik kültürün de temelidir.
İşte 12 Eylüller'i desteklemekte, emperyalizmle işbirliği yapmakta, düpedüz kontrgerilla politikalarının uygulayıcısı olmakta sakınca görülmemesinin, bunların doğal karşılanmasının nedeni bu kültürdür.
Kemal: Yani şöyle düşünüyorlar; biz devrimcilere karşı savaşırsak, devlet bizim gelişmemize göz yumar. Gerçekten de bir noktaya kadar öyle olur. Kendilerini kullandırma karşılığında belli bir süre çeşitli konularda, alanlarda güç kazanırlar. Ama unuttukları şudur; kullanılma karşılığında birilerinin icazetiyle kazanılan gücün ipleri hiçbir zaman kolay kolay o kullanılan güçte olamaz. İcazetle geliştiren, o gücün önüne set de çekebilecek durumdadır zaten. İslamcılar açısından bu da sık sık yaşanan bir şeydir zaten... Peki, islamcı ideolojinin, politikanın bu özelliği, mesela, haklar ve özgürlükler mücadelesi alanında, propagandada, ahlak ve adalet anlayışında nasıl yansıyor? Bunları ele alarak devam edelim. Buyur Özlem, bugün henüz sözalmadın.
Özlem: Önce şunu belirteyim, bilindiği gibi, islamcılar "ahlak" deyince bundan çoğunlukla "namus" meselesini anlarlar. Oysa ahlak o alana sıkıştırılamayacak kadar geniş bir olgudur. İslamcılar, biraz önce sizin de belirttiğiniz takiyyecilik kültürü nedeniyle siyasi ahlak açısından zayıftırlar. Bu yüzden mesela sık sık islamcı basının yalan söylemekte, çarpıtmakta, kontra haberler yapmakta burjuva medyayı bile geride bıraktığını görüyoruz.
Esasında bu mantığın ve kültürün yansımalarını, her alanda görürüz. İslamcıların propaganda tarzları da bu takiyyecilikten, pragmatizmden fazlasıyla nasibini alır. Keza büyük çoğunluğunun, eleştirdikleri düzenden besleniyor olmanın doğal sonucu olarak, bu propaganda derin bir riyakarlık da taşır çoğu zaman.
Mevcut devlet için "küfür devleti" derler mesela, ama birkaç istisnası dışında bu devletle işbirliği yapar, desteklerler. İktidar olup bu devletin politikalarını sürdürürler. "Bu düzende müslümanlara zulüm uygulanıyor", "bu düzen din düşmanlığı yapıyor", "bu düzen batı taklitçisi" gibi söylemleri çok kullansalar da, devrimcilere karşı hep bu düzenin yanında olurlar. Bu düzenin ekonomik politikalarına, emperyalizmle ilişkilerine genellikle karşı çıkmazlar... CHP, ANAP, DYP gibi düzen partilerine "batının uşağı" derler ama oligarşinin bu "sağ"cı düzen partilerinin seçimlerdeki en büyük oy hazinesi yine tarikatlar, islamcı kesimlerdir. Çok da hesapçıdırlar. Hemen her tarikatın değişik düzen partilerinde milletvekilleri vardır. "Zulüm düzeni" derler ama "zulüm"den anladıkları yalnızca kendilerine ilişkin baskılardır. Mesela "zulme direneceğiz" sloganının karşılığı, türban yasağına direnmedir, fazlası değil.
Devletin yani bugünkü oligarşik devletin solcuları, komünistleri himaye edip, müslümanları ezdiğini söyleyecek kadar ipini koparmış bir riyakarlık, yalancılık vardır islamcı propagandada. Ben Vakit gibi gazetelerde bu türden şeyleri okuduğumda bir insan nasıl bu kadar arsızca yalan söyleyebilir diye şaşarım. Sanki bu ülkede onlar yüzlerce infaz edildi, binlerce kaybedildi, sanki bu ülkenin hapishanelerinde her zaman devrimciler olmamış gibi... Ama kendilerini abartılı bir şekilde "mazlum" göstermek, islamcı hareketlerin özelliğidir; böylelikle şeyhlerinin, mücahid liderlerinin, tarikat önderlerinin, islamcı parti yöneticilerinin düzenle işbirliğini, halka karşı uygulanan baskı ve zulümde sorumlulukları olduğunu perdelemek isterler.
Kemal: Yani aynı zamanda adaletsizdirler...
Mazlum: Evet, adalet anlayışları da, pragmatizmin hizmetindedir ve duruma göre değişir. İslamcıların adalet anlayışına birkaç noktadan bakabiliriz: Birincisi, islam dini, hiç kuşkusuz kendi içinde bir adalet anlayışına sahiptir.
Mesela "Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır" der Muhammed Peygamber. Veya şu söz de ona aittir. "Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır."
Evet, kölelik vardır, sömürü vardır, eşitsizlik vardır ama bu düzen içinde de kendine özgü bir adalet anlayışı öngörülür. Köleci Roma Devleti'nin bir demokrasiye sahip olması gibi... İslamdaki adalet anlayışı, daha çok yönetenlerin yönetilenlere adil davranmasını içerir. Bu anlayış, islamcı kültüre ve oradan da toplumun kültürüne "Hazreti Ömer adaleti" kavramıyla geçmiştir. Haklılığı ve doğruluğu yücelten bir anlayıştır bu. Adaletin haklı ve doğru olandan yana tecelli etmesini emreder. Günümüz islamcılığının "Hazreti Ömer adaletiyle" de bir ilgisi yoktur.
Çünkü adalete, haklılık, doğruluk penceresinden değil, düzen ve devlet penceresinden bakarlar. Eğer kendilerine yönelik değilse, devletin her uygulamasını savunmuşlardır. Fazilet Partisi Erzurum Milletvekili Aslan Polat, yasalarda yapılan yeni bir düzenlemenin (TCK'nın 312. Maddesi) islamcıları da tehdit etmesi üzerine şöyle diyordu: "Geçmiş dönemlerde bu maddeden komünistlerin tutuklanması hoşumuza gidiyordu, ancak şimdi aynı durum başımıza geldi. 1970'li yıllarda tutuklandıkları için sevindiğim bütün insanlardan özür diliyorum."
Tabii bu sözün son bölümü istisnai bir örnektir. Böyle birkaç yakınma, özeleştiri olsa da islamcıların bu tür şeylerden köklü dersler çıkarmış olduğunu söylemek mümkün değil. Bugün de zaten -birkaç grup istisnası dışında- devrimci düşmanlıkları, anti-komünizmleri, haklının, doğrunun yanında değil, oligarşinin devletinin adaletinin yanında duruşları sürüyor.
Bu anlamda da islamcı hareketler, haklar ve özgürlükler mücadelesinde, zulme karşı mücadelede yokturlar esas olarak. Zulmü sadece kendilerine yönelik baskılarla sınırlı tuttukları gibi, hak ve özgürlük istemleri de kendileriyle sınırlıdır. "Dini eğitim" yapabilme hakkı istiyorlar diyelim; ama sadece kendileri için, ne alevilerin, ne süryanilerin ne de farklı inançlardaki halkın dini eğitim hakkından hiç bahsetmezler. Bahsetmedikleri gibi, böyle bir şey gündeme gelecek olsa, ilk karşı çıkanlar da onlar olur. Kuran kursları, İmam Hatipler, camiler yaygınlaşsın isterler, ama cemevlerinden bahsetmezler. "Dini propaganda"nın serbest olmasından yanadırlar; ama sadece kendilerinin dini propaganda yapması serbestliğidir istedikleri. Diğer dinlerin mezheplerin propaganda hakkına karşı çıkarlar. Yani kısacası, inanç özgürlüğü, sadece kendi inançlarıyla sınırlıdır çoğunlukla.
Onyıllardır devrimcilerin önderliğinde sürdürülen haklar ve özgürlükler mücadelesine karşı tavırsız kalışları, hatta zaman zaman bu mücadelenin karşısına çıkmaları, bu mantığın sonucudur. Oruç tutma özgürlüğünden sözeder, oruç tutmama özgürlüğünü tanımazlar; oruç tutmuyor diye işçisini işten atan patronlar, üniversitelerde her ramazan ayında oruç tutmayan öğrencilere saldıranlar, yönetimde oldukları belediyelerde örtünmüyorlar, oruç tutmuyorlar diye memurlarını cezalandıran, sürgün edenler bu mantığın sahipleridir ve bu genel olarak islamcı camiada normal karşılanır. (Bu arada haklarını yememek, bir adaletsizlik yapmamak için belirtelim, ülkemiz somutunda Özgür-Der, kısmen Mazlum-Der çevresi gibi birkaç dar çevre, bu sınırları kırma, haklar ve özgürlükler mücadelesine daha geniş bakma eğilimindedirler.)
Özlem: İslamcıların eylem anlayışının da onların adalet anlayışını yansıttığını ekleyebiliriz burada. Biliyorsunuz, evvelki gün, Hindistan'ın Bombay Şehri'nde trenlere 7 bomba konuldu, 200'den fazla kişi öldü, yüzlerce de yaralı. Henüz üstlenen yoktu, islamcı örgütlerin yaptığı yorumları yapılıyordu. Kim yapmış olursa olsun, halka karşı bir eylem olduğu açık. İslamcılar İspanya'da, Londra'da, ülkemizde ve Irak'ta da bu tür eylemler yapıyorlar. Haklıyla haksızı, doğruyla yanlışı, suçluyla suçsuzu ayırdeden bir adalet anlayışına sahip olan hiç kimse bu tür eylemler yapmaz. Ben bu eylemlere baktığımda, bunları yapan islamcı hareketlerin bir adalet anlayışının olmadığı sonucunu çıkarıyorum.
Mazlum: Bunlar da islamcı ideolojinin nasıl bir adaletsizlik kaynağı haline dönüşebildiğinin örnekleri tabii. Ancak bunlar sonuç, temelde adaletsiz olmaları, sömürücü ve baskıcı bir düzeni savunmalarından kaynaklanır. Halk'ın kıymeti yoktur bu anlayışta. O nihayetinde dini liderlerin dediği her şeye uyacak bir "kul"dur.
İslamcılar zaman zaman kapitalizme karşı olduklarını söyleseler, hatta "kapitalizm dinsizliktir" gibi sözler de etseler, başka bir anlayışları yoktur. İslamcılığın iktidarda olduğu, şeriatın geçerli olduğu ülkelere bakın, hepsinde kapitalist üretim ilişkileri hakimdir. Bu çelişkinin farkında oldukları için "kapitalizm karşıtlığı"ndan çok sözetmez, onun yerine "batı karşıtlığını" öne çıkarırlar. Osmanlı döneminden başlayan ve "Batılılaşma" adı verilen yarı-sömürgeleşme süreci aynı zamanda yaşam biçimi, kültür, eğitim vb. gibi hayatın birçok alanında bir- çok değişim yaratmıştır. Bu değişimler ise, islamcılığın toplumsal yaşam içindeki etkinliğini şu ya da bu ölçüde sınırlayan değişimlerdir. Bu anlamda islamcılık, tarihsel olarak "batıcılık" karşıtıdır. Ancak bu karşıtlık "batıcılık" denen olgunun kaynağına, yani kapitalizme ve emperyalizme yönelmemiştir.
İslamcılar bir anlamda kapitalizme itiraz etmeyip, kapitalizmin sonuçlarıyla uğraşır görünümdedirler. Onyıllarca televizyon seyretmeyi, kravat takmayı günah ilan ederek o kültürle güya "savaşmışlar"dır. Ama kendisine karşı çıkmadıkları için sonuçta adım adım o kültüre uyum sağlamakta, sadece giyim kuşamda kendilerine ayrı bir alan oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ki onda bile "moda"ya teslim olmaktadırlar.
Özlem: Hayatın birçok alanında alternatifsiz, politikasız durumda olmaları, sanırım temelde bu sorundan kaynaklanıyor. Sağlık, eğitim, konut bu konularda ne yapar mesela islamcı bir iktidar? Biz sosyalist ülkelerdeki iktidarlardan sözederken, okuma yazma oranını ne kadar yükselttiğinden, bebek ölüm oranlarını ne kadar düşürdüğünden, konut sorununa getirdiği çözümlerden bahsedebiliyoruz. Emekçilerin iktidarın sahibi olarak sahip oldukları haklardan sözedebiliyoruz. Fakat islamcıların iktidarda olduğu ülkelere ilişkin hiçbir yayında "bebek ölüm oranını şu kadar düşürdük" veya "cahilliği şu kadar ortadan kaldırdık" diye bir şeye rastlanmaz pek.
Mazlum: Tersine, kapitalizmin yolsuzlukları, yoksulları olduğu gibi sürüyor. Hatta biraz önce sen değinip geçmiştin, "namus" anlamında bile kapitalizmin namussuzluklarını, ahlaksızlıklarını da, kimini "dini kılıfla" sürdürmektedirler. Fuhuşu bile. Mesela İran'da Siğalık denilen bir kurum vardır. Bu kurum aracılığıyla geçim sıkıntısı çeken kadınlar "geçici evlilik" yapıyorlar. Bir mollaya başvurup pazarlık yapılıp dini nikah kıyılıyor. Daha sonra istediği zaman tekrar bir mollanın huzurunda "evlilik" bitiriliyor. Yani mollaların denetiminde devlet yasal fuhuş yaptırmaktadır.
Kemal: İslamcıların bugün en büyük çelişkileri de buradadır zaten. Bu çelişkiyi daha iyi kavramak için islam dininin şu özelliği gözönünde bulundurulmalıdır: İslamiyet sadece Allah'la kul arasındaki ilişkiyi belirlemez, bununla birlikte insanların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğine de müdahale eder. Keza, sadece dini değil, devletin işleyişine, hukuksal kurallarına ilişkin de düzenlemeler getirmiştir. Bu yanıyla da mesela hıristiyanlıktan farklı olarak toplumsal yaşamı düzenleme iddiasında bir dindir.
Fakat işte tam bu noktada sorun şu ki; hayatın birçok alanını kapitalizm düzenliyor zaten. Sen eğer kapitalizme karşı bir alternatife sahip değilsen, yapabileceklerin, toplumsal yaşamın müdahale edebileceğin alanları bellidir ve çok sınırlıdır. İşte bu yüzden bugün ülkemizde islamcılık denilince veya İran'daki islamcı iktidar denilince, hep türban, burka gibi şeyler öne çıkıyor. İslamcıların çoğunluğunun islamcılığı sadece GİYİM KUŞAMDA kalmıştır çünkü, kalmak zorundadır. Bunun ötesindeyse, faşist yönetimleri hiç aratmayacak bir baskıcılık, dayatmacılık siyaseti yürürlüğe konulmakta şeyhlerin, dini liderlerin Karun gibi zenginleştirildiği bu düzenleri sürdürmek için halk cahil bırakılmakta, eğitim sistemi buna göre düzenlenmektedir. Bir kez kitleler sindirilip dini otoritelere boyun eğmesi sağlandıktan sonra da yoksulluktan, beslenme yetersizliğinden, hastane yetersizliğinden, iş cinayetlerinden ölümleri "takdiri ilahi" diye kabul ettirmek kolaylaşır zaten. Şunu da yeri gelmişken ekleyim: "İslamda ruhban sınıfı yoktur" denir hep. Bunu da islamın diğer dinlere göre bir üstünlüğü olarak sayarlar. Bu görüş artık geçerli değildir. Bugünkü gerçeği ifade etmemektedir. Ortalık şeyhlerden, çeşitli isimlerdeki dini liderlerden geçilmemektedir. Bunlar düpedüz ayrıcalıklı bir ruhban sınıfıdır. Düpedüz Kilise gibi, dini yetkilerini kullanarak elde ettikleri mal mülk sahibi bir aristokrat sınıfını oluşturmaktadırlar. Resmi olarak bunun adının konmamış olması önemli değildir.
Mazlum: Burada kısaca da islamcıların "ümmetçilik" anlayışından sözedebiliriz. İslamcılar, ümmetçiliği mesela kapitalizmin yarattığı sınıfsal farklılıklara, ulusal sorunlara karşı da bir çözüm olarak sunarlar. "Ümmetçilik birleştirir" derler. Ümmetçiliğin "sınıfsal farkları" ortadan kaldırmayacağı, ulusal sorunları (mesela Kürt sorununu) çözemeyeceği bir yana, islamcılar bugün "ümmetçi" bile olamayacak kadar sisteme angaje olmuşlardır.
İslama göre bütün müslümanlar (hatta tüm insanlar) Hz. Muhammed'in ümmeti durumundadır. Her müslüman milliyeti ne olursa olsun önce ümmetin bir parçasıdır. Birleştirici olan din bağıdır.
Bu düşüncede tutarlı mıdırlar? Müslüman Irak halkına karşı emperyalizmin saldırısı sürerken onlarca "müslüman ülke"nin, AKP dahil, "islamcı" bir sürü iktidarın ABD'yi desteklemesine bakmak yeterlidir. Aynı şey müslüman Filistin halkına onyıllardır kan kusturan İsrail devletiyle ilişkilerde de görülür.
Kuşkusuz, müslümanlık bir inanç sistemi olarak, her din gibi belli bir ortaklık kültürü taşımaktadır. Ancak bu tek başına dini inancın birleştirici olduğunun göstergesi değildir. Kaldı ki bugün islamın çeşitli mezhepler şekilde bölünmüş olması da kendini dahi tek bir bütün olarak tutamamış olmasının göstergesidir. "Ümmet" ideolojisi, sınıflar, ezenler, ezilenler ve tarih boyunca süren iktidar savaşları karşısında fiilen yokolmuştur. Bugün sadece dilde vardır.
Bunun ötesinde islamcılık, başka inançtan ya da inançsız insanları "kafir" diyerek küçümser, reddederek, birleştiren değil, ayıran bir rol oynar. Kendi içindeki Alevi-Sünni çatışmaları bile, islamcılığın birleştirici bir ideolojik olmanın ne kadar uzağına düştüğünü gösterir.
Kemal: Sohbetimizi burada bitirelim. Burada islamcılığın genel olarak mevcut sistemlere bir alternatifinin bulunmadığını ele aldık. Fakat buna rağmen mevcut sistemlere karşı mücadele eden islamcıları, emperyalizmin oligarşinin işbirlikçilerinden ayrı bir yere koyduğumuzu da belirtelim. Gelecek hafta başka bir sohbette buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın.
__________________ Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler. |