Tekil Mesaj gösterimi
  #2
Alt 31.07.2006, 21:52
ibrahimem

 
Üyelik tarihi: 24.07.2006
Mesajlar: 303
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
devam

İmam-ı Suyûtî Hazretleri
Rivayet Ettiği Hadis-i şerif'leri
Mânevî Âlemde Resulullah Aleyhisselâm'a Danışan
Büyük Bir Zât-ı Âlî, Müfessir ve Muhaddis İdi.


Hazret-i Mehdî ve Hâtemü'l-Velî Hakkındaki Hadîs-i şerif'leri "Kitâbu'l-Arfi'l-Verdî fî Ahbâri'l-Mehdî" adlı eserinde toplayan İmâm-ı Suyûtî meşhur "Celâleyn Tefsiri"nin müellifi olan büyük bir âlimdi. Birçok "Tefsir" ve "Hadis" eserleri neşretmişti.

İmâm-ı Şa'rânî Hazretleri "Mîzânü'l-Kübrâ" adlı eserinde İmâm Celâleddîn es-Suyûtî'nin Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i uyanık bir hâlde yetmiş beş defâ gördüğünü, rivâyet ettiği Hadis-i şerif'leri bizzat kendisine sorup tasdik ettirdiğini haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Kitap ve Sünnet'ten idrâk ettiklerini kitaplarına kaydetmeden ve onlarla ibâdet etmeden önce, her şeyi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den sorar; 'Yâ Resulellâh! Biz bu âyet'ten böyle anladık, filân kimsenin bildirdiği Hadîs-i şerîf'inizden şöyle anladık! Siz bunu beğeniyor musunuz, beğenmiyor musunuz?' der, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- sözü ve işâreti ile hareket ederdi." (Mîzânü'l-Kübrâ)

Eserinin başka bir yerinde ise, Suyûtî'nin üzerindeki bu Peygamberî destekle ilgili şöyle bir hâtırasını nakleder:

"Talebelerinden Abdülkâdir eş-Şâzelî'nin yanında, Celâleddîn es-Suyûtî'nin el yazısı ile yazılmış bir kâğıt gördüm. Kendisinden, Sultan Kayıtbay'dan istediği bir şey için aracılık etmesini isteyen bir şahsa yazılmıştı.

Suyûtî bu yazısında şöyle diyordu:

'Ey kardeşim!
Bil ki şu güne kadar, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile uyanık ve karşı karşıya olduğum hâlde yetmiş beş defâ bir arada bulundum.
Hükümdarların yanına gittiğim taktirde Resulullah'ı -sallallahu aleyhi ve sellem- göremeyeceğimden korkmasaydım, kaleye gidip Sultan'dan senin için elbette yardım dilerdim. Ancak ben, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in Hadîs'lerinin hizmetine koşan bir kimseyim, muhaddislerin rivâyet ettikleri Hadîs'leri ona arzederim ve onun desteğine her zaman muhtâcım
!'"
(Mîzânü'l-Kübrâ)

Avamın "Hâtemü'l-Evliyâ" Hakkında
Doğru Haber Vermesi Mümkün Değildir:


Size Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Avam" diye hitap ederek gereken cevabı veriyor, bizim vermemize bile gerek yok. Çünkü siz avamsınız!..

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ'-i Mugrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserinde; bu hususta avâm kimselerin boş iddiâlarına değil, ancak keskin görüş ve basîret ehli velilerin sözüne itibar etmek gerektiğini haber vermiştir:

"Bil ki Allah-u Teâlâ, kendisine tâbi olunan en büyük imamı; velâyet bayrağının ve mühürünün taşıyıcısı, cemaatin ve hikmet ehlinin öncüsü olan bu kerem sahibi 'Hatm'i zikretmiş; Azîz Kitab'ının pek çok yerinde ondan haber vererek, bir ayırım ortaya koymak için, onun mertebesiyle ilgili olarak tenbihte bulunmuştur.

İmam Mehdi, kendisine tâbi olunan bir imam olduğu vakit, Peygamber Aleyhisselâm'ın ehl-i beyt'ine mensup olacaktır. İşi duyanlar kimi zaman (onu), onun sıfatı üzere bir şahsa benzetirler ve ondan dolayı onun kim olduğunu karıştırırlar.

'İsa Aleyhisselâm'a gelince; onun alâmetleri hususunda ise herhangi bir ortaklık ortaya konulmaz. Zira onun bir peygamber olduğunda hiçbir şüphe ve karışıklık yoktur.

'Hatm' ve 'Mehdi' ortaya konulduğu vakit, kimi zaman her iki velinin ikisinin birden karıştırıldığı vâki olur ve nefsin hastalıkları nedeniyle bir taassup husule gelir. Zira bu büyük işle ilgili olan şeyleri haber verebilmek, ancak keskin görüş ve basîret ehli olan için geçerlidir. Avâm'a gelince; onların sözü bizimkiyle bir değildir. Dolayısıyla onların parçaları birleştirip genişletmeleri de mümkün değildir."
("Ankâ-i Mugrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib", s. 72, bas.: Mısır, 1954.)

"Hâtemü'l-Evliyâ"nın Nesebi:

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Hatmü'l-evliyâ ile ilgisi bulunan bir kimsenin, Kur'an ve Hadis'e dayanarak bu zât hakkında kuvvetli bir çözüme kavuşacağını haber verdiği gibi; Hatmü'l-evliyâ olan zâtı diline dolayanları da "Hastalığı bol olan kimse"olarak bize tanıtmıştır:

"Onun (Hatmü'l-evliyâ'nın) ilim ve taatinin zenginliğine işâret eden kimse işâret ettiği vakit; daha önceki şerefli nüktede zikri geçen, onun en ulu nesebten oluşunu bilen kimse bilir, bilmeyen kimse bilmez. O da öyle bir kimsedir ki; işlere mülâkî olmuş ve gönlü açılmıştır, bu nüktenin tâyini sâyesinde de ondan haberdâr olur. Ona yetişmek artık ona, tıpkı saat (kıyâmet) gibi gelir. Bu hususta hastalığı bol olan kimsenin ise, onunla ilgili olarak kulağı da hastadır, buna rağmen onu diline dolamaktan da aslâ geri durmaz!

Halbuki onunla ilgisi bulunan bir kimse, bu 'Hatm' hakkında; gerek Allah-u Teâlâ'nın Kitab'ında zikretmiş olduğu sırlardan, gerek Peygamber Aleyhisselâm'dan onun hakkında vârid olan haberlerden; gerekse Azîz Kitab'a dayanarak, onun makamları ve alâmetleri ile ilgili olarak zikredilenlerle ve isimleri ve sıfatları hakkında geniş biçimde izâh edilenlerle meydana gelen işten, (onu) kuvvetli bir biçimde çözebilir." ("Ankâ'-i Mugrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib", s. 71, bas.: Mısır, 1954.)

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinin "317. Mektub"unda: "Bu ilimlerin ve mârifetin sahibi, bu binin müceddididir. Ki bu, ona bakanlara gizli bir mânâ değildir." buyururlar.

Onu görmüyorsan, ona Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiğini de mi görmüyorsun, oradan da mı tanımıyorsun?

İsmâil Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'n-Netîce" adlı eserinde, Hâtem'ül evliyâ olan zâtın kitaplarının Hazret-i Kur'an'la dolu olacağını, bu ilmin has bir ilim olduğunu iki asır öncesinden haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Ve bu bir kitapdır ki, kütüb-ü ilâhiyye umumen bunda mündericdir. (İlâhî kitaplar bunun içine dercedilmiştir)." ("Kitâbu'n-Netice"; Genel, nr.: 1136, vr. 248a.)

Bütün İlâhî kitapların hülâsası Kur'an-ı kerîm'dir. Kur'an-ı kerîm'in bütün Âyet-i kerime'leri girdiğine göre "Kütüb-i ilâhiyye" bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir!

Muhyiddîn-i İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye"nin 18. Bâb'ında yer alan bir ifşaatında, bu Hâtemü'l-velâye'nin Araplar arasından seçilecek en şerefli bir kimse ile gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Buyururlar ki:

"Velâyet-i Muhammedî'nin Hâtem'i bu Arap soyundan bir kişidedir ki, o bu milletin en asillerinden bir zâttır." (s. 214)

Diğer bir beyanları ise şöyledir:

"İşte bu sona getirecek ve bizim beklediğimiz Mehdî değildir. Bu ancak kendi Ehl-i beyt'inden olacak birisidir." (Fütûhâtü'l-Mekkiyye)

Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, husûsiyetle Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın makâmını, alâmetlerini ve ayırt edici hususiyetlerini tespit etmek için yazdığı "Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ'" adlı kitabındaki ifâdesine göre;

Hâtemü'l-evliyâ' batı tarafından zuhûr edecektir. Bu, "Cüz'î Muhammedî imamlığın Hâtem'i" olan bu zâtın apaçık bir alâmetidir. (s. 15)

O'nun "Hâtemü'l-evliyâ"lığının tasdik edici alâmeti, Sıddîk-ı Ekber -radiyallâhu anh-in halîfelerinden biri olarak gönderilmesi ve onun zikrini tâlim ve telkin etmesidir. (s. 48)

O uzuna çok yakın orta boylu, pembe tenli bir kimsedir. Görünümü, pırıl pırıl parıldayan bir ay gibidir. (s. 75)

En şerefli Arap soyuna ve nesline mensuptur; fakat görünüş itibâriyle daha çok Acem'leri anımsatır. (s. 75)

Önünde neşredilmiş, açılmış bir bayrak vardır. (s. 16)

Fesad ateşinin sönmesi, ümmetin başı ile sonunun birleşmesi gibi kâziyeler onun zuhûru ile meydana gelir. (s. 16, 18, 74)

O'nun ilmi râsih, nasîbi yüce, Nûr'u apaçıktır; o, sırrı ve nasihati dile getirilir bir kimsedir. (s. 73)

Tıpkı resul ve nebîlerin diliyle söylediği gibi, Allah kullarına Hakk'ı onun diliyle söyler. (s. 73)

Allah-u Teâlâ bütün muhteşemliğine rağmen onu halkın nazarından gizler. (s. 16)

Belâların ve hâinliklerin ortalığı sardığı fitne zamânında, ihvânı ile birlikte Hakk'a bağlılığı gözetir ve bu hususta onlara öncülük eder. (s. 22)

O, hiç bilmezken "Hatemiyyet" mertebesiyle kemâl bulur. (s. 71)

O'nun Hatemiyyet'i "Nûrun alâ Nûr"; yâni "Nûr üstüne Nûr"dur. (s. 15-16)

Doğup büyüdüğü memlekette, Resulullah Aleyhisselâm'ın sülâlesinden olduğunu, Şeyh Ahmed Efendi Hazretleri'nin torunu olduğunu bilenler var ve bu kimseler bugün hayattadırlar. Sen de aslını ortaya koyuver! Aslın nedir, neslin nedir? Beşeriyeti tenvir için ne gibi bir faaliyette bulundun, ne gibi eserlerin var; bunları da bildir!..

Kimseye Garazımız Yoktur,
Kimsenin Küfrüne Rızâmız da Yoktur!


Sifil yalan, yanlış ve çarpıtmalarla dolu "avam" üslûbunu "ilim" kisvesi altında saklamaya çalışıyor. Şu kadar var ki görünen köy kılavuz istemez, çünkü bir söylediği bir söylediğini tutmuyor. Bir yerde "ne hizmetleri, ne de başka konulardaki görüş ve değerlendirmeleri üzerine dile getirilen hususlarla ilgileniyorum. Dikkat edilecek olursa yazılarımda bu hususlarla ilgili tek kelime etmiş değilim." diyen Sifil, hemen öncesinde lâubali bir avam üslûbuyla şunları söylüyor: "Bu ülkede "zat-ı muhterem"in "tekfir makinesi"ne uğratılmaktan sıyrılabilmiş kalburüstü kaç isim sayılabilir?.. Ve "zat-ı muhterem", tekfir edip cehennem gayyasına yuvarlamadan önce..."

Bir cümlede iftirayı, kibri, lâubâliliği, hükm-ü ilâhî'yi küçük görmek gibi bir sefâleti cem etmek her câhilin yapabileceği bir iş değildir! Sifil'in kalbinde gizlediği, kalemini dolaştırmış, böylece içyüzü ortaya çıkmış.

Sifil bu sözleri ile Muhterem Ömer Öngüt'ün, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle delilli ve mühürlü; İslâm dinindeki ve vatandaki bölücülerin içyüzünü ortaya koyan eserlerini diline dolamaktadır.

Doğru sözlü olsaydın, "Başka konuyla ilgim yok." deyip de dolanmazdın. Madem bu sözü söyledin; ilmin varsa hangi Âyet-i kerime'yi, hangi Hadis-i şerif'i yersiz bulduğunu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'le ortaya koyardın.
Bir çamur attın; "Tutarsa tutsun, tutmazsa izi kalsın."
Bu ancak senin gibilere yakışır.

Küfrü söndürmek, iman kurtarmak gayesiyle yapılan bu cihadı sefil bir sözle söndürebileceğini mi sanıyorsun?

Bu cihadı yapanları Resulullah Aleyhisselâm "Siyah Bayraklılar" olarak vasıflandırmıştır. Siyah bayrak Resulullah Aleyhisselâm'ın cihad bayrağıdır.

Nûr-i ilâhî'yi saçmak için, zulümâtı dağıtmak için, Hakk ile bâtılın arasını ayırmak için, Allah'lık dâvâsında bulunan putları kırmak için, Hazret-i Allah bu vazifeyi bu "Bayraklılar"a vermiştir.

Bunlar hiçbir menfaat beklemeden, kitaplardan hiçbir kuruş almadan fîsebîlillâh çalışıyorlar. Bu nûr, bu ilim sadece Türkiye'ye değil, dünyaya yayılıyor. Bu kitaplar, bu nûr Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer birçok devletlere, tâ Avustralya'ya kadar yayıldı. Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın kudreti ile oluyor. Bunu O'ndan başka kim yayabilir? Bunları hiçbir tahsili olmayan bir beşerin Hazret-i Allah'ın lütuf desteği olmadan yapması mümkün müdür?

Son asırda yaşamış olan velîlerden Bedîüzzaman Hazretleri "Emirdağ Lâhîkası" isimli eserinde Mehdi Aleyhisselâm'ın vazîfesinden bahsederken, Mehdî Aleyhisselâm'dan evvel gelecek bu zâttan haber vermiş; bu ilmin, bu kitapların Mehdî Aleyhisselâm'a hazır bir program olarak hazırlandığına işâret ederek şöyle buyurmuştur:

"Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyyûn ve tâbiiyyûn tâunu beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyûn fikrini tam susturacak bir tarzda imânı kurtarmaktır.

Ehl-i imânı dalâletten muhâfaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktizâ ettiğinden, Hazret-i Mehdi'nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade etmez. Çünki hilâfet-i Muhammediyye (Aleyhisselâm) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.

Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar."
("Emirdağ Lâhikası", s. 259)

Bir düşün! Allah için ne yaptın? Beşeriyeti tenvir için ne gibi faaliyetlerde bulundun, ne gibi bir hizmette bulundun, ne gibi eserlerin var?
Yıkılmış damın köşesinde mi kaldın?..

"Bizi küfürle itham ediyor!" demek istiyorsun. Biz ancak Allah-u Teâlâ'nın beyanlarını önünüze koyuyoruz. Kur'an-ı kerim'de müslümanların birleşmelerini emreden; tefrikayı, bölücülüğü şiddetle yasaklayan pek çok Âyet-i kerime mevcuttur.

Ezcümle;

Hucurât sûre-i şerif'i:
10. Âyet-i kerime,
Mâide sûre-i şerif'i: 2. Âyet-i kerime,
Âl-i imrân sûre-i şerif'i: 103.ve 105. Âyet-i kerime'leri,
Rûm sûre-i şerif'i: 32. Âyet-i kerime,
Enfâl sûre-i şerif'i: 46. Âyet-i kerime,
Yunus sûre-i şerif'i: 19. Âyet-i kerime,
En'âm sûre-i şerif'i: 153. ve 159. Âyet-i kerime'leri,
Şûrâ sûre-i şerif'i: 13. 14. ve 15. Âyet-i kerime'leri,
Zuhruf sûre-i şerif'i: 65. Âyet-i kerime,
Enbiyâ sûre-i şerif'i: 92. 93. ve 94. Âyet-i kerime'leri,

Müminûn sûre-i şerif'i: 52-56. Âyet-i kerime'leri, dinde ayrılık yapmanın mesuliyetinin, suç ve cezâsının ne kadar ağır olduğunu beyan buyurmaktadır. Bu Âyet-i kerime'ler bölücülere hitap ediyor.

Bu hükümler Allah-u Teâlâ'nın sizin hakkınızda verdiği hükümdür, bunu beşere atfetmeyin. İlâhî hükümleri hiçe mi sayıyorsunuz? Bu Âyet-i kerime'leri görmüyor musunuz? Yoksa görmek işinize gelmiyor da mı bu zâta isnad ediyorsunuz?

Bu Âyet-i kerime'ler Allah-u Teâlâ'nın kelâmı mı, yoksa bu zâtın beyanı mıdır?
El-cevap; Allah kelâmıdır! Şu halde niçin bu zâta isnad ediyorsunuz? Allah-u Teâlâ'nın bölücüler hakkında verdiği küfür hükmünü niye bu zâta atfediyorsunuz?

Meğer size söylenenler Hakk sözü imiş, halk sözü değilmiş!..

Konu ibrahimem tarafından (02.08.2006 Saat 14:45 ) değiştirilmiştir..
ibrahimem isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla