Üyelik tarihi: 13.11.2006 Teşekkür etti: 1
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Kabir ziyareti ve ölçüsü İbn Habîb'in (Ebû Mervân Abdülmelik İbn Habîb (238/853) - Endülüslü büyük âlim ve Mâliki fakîh. Tarih ve edebiyatta da büyük bir vukufu vardı. Matbu ve yazma birçok eseri vardır. «el-Vâdıha» adlı yazma eseri, Kâtip Çelebi'ye göre Kur'ân i'râbıyla, Ziriklî'ye göre ise fıkıhla ilgilidir (Bkz. Kâtip Çelebi, Keşfü'z-Zunûn ll /1966; Ziriklî, Â'lâm lV/157). )«el-Vâdıha» adlı eserde kaydettiği ve diğerlerinin belirttiği üzere İmâm M â l i k 'in ashabının bu konuda zikrettiği her «dua» lâfzı, hep bu mânâya gelmektedir. İbn Habîb der ki: «el-Mebsût'ta İmâm Mâlik 'in şu görüşü vardır; 'Medine halkından mescide girip çıkan kimsenin Hz. Peygamber'in kabrinin başında durması gerekmez. Ancak yabancılar bunu yapabilir', 'Bir yolculuktan gelen veya bir yolculuğa çıkan kimsenin Hz. Peygamber'in kabri başında durup O'na salâvat getirmesi, O'nun için, Ebû Bekir ve Ömer için duada bulunmasında bir mahzur yoktur'. İmâm Mâlik'e: 'Medine halkından bâzı kimseler bir yolculuktan gelmedikleri veya bir yolculuğa niyet etmedikleri halde günde bir veya birkaç kez bunu yapıyorlar. Belki de Cuma günleri veya başka zamanlar, bir-iki defa veya daha fazla gelip kabrin başında duruyor, selâm veriyor ve bir süre dua ediyorlar' denmişti, o şöyle cevap verdi: 'Ülkemizdeki fıkıh âlimlerinden böyle yapılabileceğine dâir birşey duymadım; bunu terketmek daha iyidir. Bu ümmetin sonra gelenlerinin ıslâhı ve kurtuluşu ancak ve ancak önce gelenlerini ıslâh edip kurtuluşa erdiren şeylerle mümkündür.Ben bu ümmetin önce gelenlerinden ve efendilerinden böyle yaptıklarına dâir hiçbir şey bilmiyorum. Şu halde Resûlüllah'ın kabri başında durmak bir yolculuktan gelen veya yolculuğa niyetlenen kimselerin dışında diğerlerine mekruhtur'». İbnü'l-Kâsım da şöyle diyordu: «Medine halkının Medine'ye girerlerken ve çıkarlarken Hz. Peygamber'in kabrine gelip selâm verdiklerini gördüm. İşte bu sebeple... şu görüşe sahipti...»(Burada asıl nüshada siliklik vardır. ) Ebü'l-Velîd el-Bâci şöyle bir değerlendirme yapar: «İmâm Mâlik, Medine halkı ile yabancıları ayrı tutmuştur. Çünkü yabancılar, Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret amacıyla gelmektedirler. Medine halkı ise zâten orada oturmakta olup, mescide gelişleri kabri ziyaret ve selâm vermek için değildir. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: 'Ey Allah'ım, benim kabrimi, kendisine ibadet edilen bir put hâline getirme' (Muvatta', Kasru's-Salât fi's-Sefer 85) . 'Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen kimselere Allah'ın gazabı şiddetlidir' (Muvatta', Kasru's-Salât fi's-Sefer 85.). 'Benim kabrime ikide bir gelip orayı bayram yerine döndürmeyin' (Ebû Dâvûd, Menâsik 100). Ahmed b. Şu'be 'nin kitabında, Hz. Peygamber'in kabri yanında duran kimsenin oraya fazla yaklaşmaması, el sürmemesi ve uzun süre, orada kalmaması gerektiği ifâde edilir. 'el-Utbiyye'-de (Bu eser, İmâm Mâlik'in mezhebine ait mes'elelerle ilgili olup 254/868'-de vefat eden Endülüslü fakîh Muhammed b. Ahmed b. Abdilazîz el-Utbî .el-Kurtubî tarafından kaleme alınmıştır (Kâtip Çelebi, Keşfü'z-Zunûn, İstanbul 1971, 11/1124). ) ise İmâm Mâlik: 'Ziyaretçi Mescid-i Nebevî'ye girdiğinde Hz. Peygamber'in kabrine selâmdan önce Tahıyyetü'l-Mescid namazı kılmalıdır. Burada nafile kılınacak en iyi yer, eski sütunun yanında Hz. Peygamber'in namaz kıldığı yerdir; farz namazlarda ise ön saflara geçmek daha faziletlidir. Yabancıların nafileleri orada kılmaları, bence evlerinde kılmalarından daha hayırlıdır' der. İşte İmâm Mâlik ve ashabının bu sözleri ile sahabeden naklettikleri, onların Hz. Peygamber'in kabrine sâdece O'na selâm vermek ve O'nun için duada bulunmak üzere yöneldiklerini açıkça göstermektedir. İmâm Mâlik, selâm ve dua sırasında kabrin yanında uzun süre durmayı da doğru görmemiş, aynı şekilde Medine halkının mescide girip çıktıkça kabre yönelmelerini de uygun bulmamıştır. İmâm Mâlik'e göre Hz. Peygamber'i selâmlama mâhiyetinde olmak üzere Medine'den bir yolculuğa çıkanlarla bir yolculuktan dönenler ve bir de yabancılar ancak gelip kabrin başında kısa bir süre durabilirler. Kişi bizzat kendisi için duada bulunmak istediği zaman, Hz. Peygamber'in Mescidinde, O'nun ashabının yaptığı gibi, ancak kıbleye yönelerek dua edebilir. Resûlüllah'ın kabri yanında, kabre dönerek ashabın kendileri için dua ettiklerine dâir hiçbir rivayet yoktur. Hattâ kabri başında Resûlüllah için dua etmek üzere uzun süre duruş dahî doğru görülmemişken, kişinin kendisi için dua etmek üzere bunu yapması nasıl kabul edilebilir?! Kabri başında, vefatından sonra Resûlüllah'a dua etmek, O'ndan bir takım ihtiyaçların karşılanmasını istemek ve şefaatini talep etmek ise seleften hiç kimsenin yapmadığı bir şeydir. Bilindiği üzere Hz. Peygamber'in kabri başında duaya durmak meşru olsaydı, elbette sahabe ve tâbiûn orada durup dua ederdi. Resûlüllah'ın zâtıyla tevessülde bulunmak bu şekilde meşru olmayınca vefatından sonra O'ndan istemek ve O'na dua etmek nasıl meşru olabilir?! İşte bu husus işaret etmektedir ki, yukarıdaki senedi kopuk hikâyede geçen: «O'na yönel ve O'ndan şefaat iste» sözü, İmâm Mâlik adına uydurulmuş bir yalandır; onun görüşlerine, sahabe ve tâbiûnun sözleri ile diğer âlimlerin nakledip îmâm Mâlik'in ve ashabının da uyguladığı sahabe ve tâbiûnun uygulamalarına aykırıdır. Çünkü sahabe ve tâbiûndan hiç kimse, kabre yönelip Hz. Peygamber'den şefaat istemek, «Ya Resûlâllah, bana şefaat et veya benim için dua et» demek, dünya ve din işlerinde uğradığı çilelerden O'na şikâyet etmek, Hz. Peygamber'den veya görmediği melekler, peygamberler ve sâlihler gibi vefat eden diğer zevattan kendisine şefaatçi olmalarını talep etmek veya bunlara uğradığı musibetlerden şikâyette bulunmak şöyle dursun, kendileri için dua etmek üzere bile kabre yönelmemişlerdir. Çünkü bütün bunlar, hıristiyanların, müşriklerin ve durum itibariyle onlara benzeyen bu ümmetin bid'atçılarının yaptıkları şeylerdir. Ve yine bütün bunlar, yakındakinin selâmını duyup, uzaktaki şahsın selâmı da kendisine iletildiği için Peygamber Efendimize her ne kadar selâm veriyorlardıysa da, ne önce gelen Muhacirler ve Ensâr ile hakkıyla onlara tâbi olanların yaptığı, ne de herhangi bir İslâm âliminin emrettiği birşeydir, Resûlüllah'a selâm konusunda İmâm Ahmed ve bir başka zât, İmâm Ahmed'in ve Ebû Dâvûd 'un «ceyyid» (sağlam) bir senedle rivayet ettikleri Hayve b. Şurayh el-Mısri hadisini delil olarak almışlardır. Bu hadis şöyledir: Ebû Sahr, (Yezîd b. Kusayt tarikıyla) Ebû Hüreyre 'den Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etti: «Bana selâm veren hiç kimse yoktur ki, Cenâb-ı Hak bana ruhumu iade edip de, ben de onun selâmını almamış olayım» (Ebû Dâvud, Menâsik 100; İbn Hanbel l l / 527). Kabri başında Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize selâm konusunda müctehid imamlar bu hadisi esas almışlardır. Resûlüllah'ın kabrini ziyaretle ilgili diğer bütün hadîsler ise «zayıf» olup, herhangi bir dinî mes'elede delil teşkil etmezler. Bu sebeple de «Sahih» ve «Sünen» sahibi imamlar bu hadîsleri rivayet etmemiş, sâdece Dârakutnî ve Bezzâr gibi zayıf hadîslere yer veren hadisçiler rivayet etmişlerdir. Bu konudaki en sağlam hadîs, yalanı bilinen ve «zayıf» bir râvî olan Abdullah b. Ömer el-Amrî'nin şu sözleridir: «Vefatımdan sonra beni ziyaret eden kimse, sağlığımda, beni ziyaret etmiş gibidir» (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, Beyrut 1352 H., l l / 251). Burada da onun yalanı besbellidir ve söyledikleri İslâm'a zıttır. Çünkü O'nu sağlığında ziyaret edip O'na inanan kişi, özellikle O'nun için hicret edip gelen ve O'nunla beraber cihâda katılanlardan ise O'nun ashâbındandır. Ve Buhâri ve Müslim'in Sahîh'lerinde kaydettikleri bir hadîse göre Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun, O şöyle buyurmaktadır: «Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, sizden birisi Uhud dağı kadar altın tasadduk etse onların yaptığı bir 'müdd', hattâ yarım müdd kadar hayrın derecesine ulaşamaz» (Müdd = Eskiden kullanılan bir ölçek olup, takriben 850 grama tekabül etmektedir.)(Buhârî, Fedâilü'l-Ashâb 5; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe 221, 222). Sahabeden sonra gelen bir şahıs, hac, cihâd, beş vakit namaz ve Resûlüllah'a salâvat gibi farz olan amellerle sahabe derecesine ulaşamazken, farz olmadığında müslümanların ittifak ettiği ve hattâ onun için yolculukta bulunmak meşru kılınmayıp bilâkis yasaklanmış olan bir amelle nasıl ulaşabilir?! Yalnız içinde namaz kılmak üzere Mescid-i Nebevî'ye ve Mescid-i Aksâ'ya gitmek müstehaptır; hac için Kabe'ye gitmek ise farzdır. Herhangi bir şahıs farz ve müstehab olan bu yolculukları gerçekleştirse, sağlığında bu yolculukları yapan ashâbtan bir şahıs derecesine ulaşamayacağına göre, yasaklanmış bir yolculukla bu nasıl mümkün olabilir?! Âlimler, Hz. Peygamber'in veya diğer bir peygamber ya da sâlih bir zâtın kabrini gidip ziyaret etmek üzere adakta bulunan bir kimsenin bu adağını yerine getirmek zorunda olmadığını ve hattâ onun bu yolculuğu yapmasına engel olunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Hz. Peygamber'in Mescid'ini veya Mescid-i Aksâ'yı ziyaret etmeyi adayan bu kişi hakkında İmâm Şâfiî 'ye ait iki fetva vardır. Bu iki fetvadan daha tanınmış olanı, bu nezrin yerine getirilmesinin gerekli olduğu şeklindedir. İmâm Mâlik ve Ahmed 'in görüşleri de bu merkezdedir. İmâm Şafii 'nin ikinci fetvası ise bu adağın yerine getirilmesinin gerekli olmadığı tarzında olup, İmâm Ebû Hanîfe'nin fetvası da böyledir. Çünkü onun usûlünde, yalnızca Şeriatın farz olarak belirlediği bir şey nezrolunduğu zaman önün yerine getirilmesi gerekli olur. Bu iki Mescid'e gelip ziyarette bulunmak ise Şeriatın belirlediği bir fariza değildir. Dolayısıyla bu adağın yerine getirilmesi, İmâm Ebû Hanîfe'ye göre gerekli değildir. Çoğunluk ise bu adağı yerine getirmenin Allah için bir tâat olduğunu ve Sahîh-i Buhârî'de Hz. Peygamber'e ait şöyle bir hadîsin bulunduğunu ifâde eder: «Kim Allah'a itaat etmek üzere adakta bulunursa Allah'a bu itaatini yerine getirsin. Kim de Allah'a isyanı ihtiva eden bir nezirde bulunursa Allah'a isyan etmesin» (Buhârî, Eymân 28, 31) . İmdi, peygamberlerin ve sâlih kulların kabirlerini ziyaret etmek üzere nezrin ifâsı için yolculuğa çıkmak, mezheb imamlarının hiçbirine göre gerekli değildir. Çünkü bu, herhangi bir tâatı içermemektedir. Peki bu durumda herhangi bir tâatı da içine almayan böyle bir işi yapan kimse nasıl olur da Resûlüllah'ın ashabından birine denk olabilir?! Bizzat İmâm Mâlik, kişinin: «Resûlüllah'ın kabrini ziyaret ettim» demesini mekruh görmüş ve bunu vahim bir mes'ele telâkki etmiştir. İmâm Mâlik 'in bu mütâlâasının, kabir ziyaretini mekruh görmesinden ileri geldiği söylenmiş; ziyaret eden, ziyaret edilenden daha faziletli olduğu için onun bu fikre sahip olduğu da ifâde edilmiştir. Ancak her iki husus da Mâliki fukahâsına göre zayıf kavillerdir. Oysa ki bu konuda sahih olan husus, «kabir ziyareti» lâfzının mücmel bir ifâde olup bu ifâdenin şümulüne şirk türünden olan bid'at ziyaretlerin de girmesi sebebiyle İmâm Mâlik'in böyle davrandığıdır. Peygamberlerin ve diğer mü'minlerin kabirlerini ziyaret, daha önce de belirttiğimiz gibi «şer'î ziyaretler», «bid'at olan ziyaretler» olmak üzere iki kısımdır. Şer'î ziyaretten, vefat ettiği zaman bu zevattan birisi için nasıl namaz kasdedilip cenaze namazı kılmıyorsa, aynen o şekilde onlara selâm ve onlar için dua kasdedilmektedir. İşte bu şer'î ziyarettir. Bid'at olan ziyaret ise, kişinin kabirleri, aynen müşriklerin ve bid'at ehlinin yaptığı gibi ölüye yakarmak ve onlardan bir takım ihtiyaçların karşılanmasını istemek üzere veya bu zevattan herhangi birinin kabri başında yapılan duanın, cami ve evlerde yapılan duadan daha üstün olduğuna, veyahut da bu kimselere yemin ederek Allah'tan talepte bulunmanın ve onlar aracılığıyla Allah'tan istemenin, duaya icabeti gerektiren meşru bir husus olduğuna inandığından dolayı ziyaret etmesidir. Ve bu tür ziyaret bid'at olup yasaklanmıştır. Böylece «ziyaret» kelimesi hak ve bâtıla ihtimali olan mücmel bir ifâde olduğu için, «selâm» gibi karışıklığa mahal vermeyecek bir ifâdenin kullanılması tercih edilmiştir. Hiç kimsenin de, vefatından sonra Hz. Peygamberi veya kabrini ziyaret konusunda yapılan rivayetleri İmâm Mâlik'in aleyhine delil olarak çıkarması mümkün değildir. Çünkü bu rivayetlerin tamamı «zayıf», hattâ «mevzundur. Şer'i ahkâmda bunlardan hiçbirisi delil olamaz. Hz. Peygamber'den sabit olan husus, şöyle buyurduğudur: «Evim ile minberim arasında Cennet bahçelerinden bir bahçe vardır» (Buhârî, Fadlü's-Salât fi Mescid-i Mekke 5, Rikâk 53; Tirmizl, Menâkîb 67) . Evet, bu hadîs Hz. Peygamber'den sahih olarak sabit olmuştur. Yalnız bâzıları hadîsi mânâ ile rivayet edip «kabrimle minberim arasında...» demişlerdir.(İbn Hanbel Ill/64) . Oysa ki Peygamber Efendimiz bu sözü henüz kabri yokken söylemiştir. Bu nedenle de ashâbtan hiçbir kimse, vefatı üzerine Resûlüllah'ın defnolunacağı yer konusunda tartışmaya giriştikleri zaman böyle bir hadîsi delil olarak ileri sürmemişlerdir. Şayet ashâb «kabrimle minberim arasında...» şeklinde bir rivayete sahip bulunsaydı, bu hadis onların tartıştığı noktada nass olurdu. Ama, anam-babam O'na feda olsun, Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun Resûlüllah Efendimiz, Hz.Âişe'nin odasında, vefat ettiği yere defnedildi. Daha sonra Velîd b. Abdilmelik'in halifeliği döneminde mescid genişletilince Halîfe Velîd, Medine valisi Ömer b. Abdilazîz'e Resûlüllah'a ait hücrelerin alınıp mescide ilâve edilmesini emretti. Bu hücreler doğu ve kıble istikâmetlerinde bulunuyordu. Neticede bunlar mescide eklendi. İşte o zaman Hz. Âişe'nin hücresi de mescid içine alınarak etrafı yüksek ve meyilli bir duvarla çevrelendi. Sahîh - i Müslim 'deki Ebû Mersel el-Ğanevî hadîsinde Peygamber Efendimiz buyurmaktadır: «Kabirler üzerine oturmayınız ve oraya yönelerek namaz kılmayınız» (Müslim, Cenâiz 97) . Çünkü oraya doğru kılınan namaz, her ne kadar namaz kılan kimse Allah için namaz kılmayı kasdetse bile, bir noktada orası için secde etmek gibidir. Aynı şekilde namaz kılan kimse Allah için namaz ve Allah için duayı kasdetse bile kabirlerin mescid hâline getirilmesi ve kabirlerin yanıbaşında namaz kılınması yasaklanmıştır. Binâenaleyh yanında namaz kılmak ve dua etmek üzere peygamberlerin ve sâlih kulların kabirlerine yönelen kimse Allah ve Resulünün, yolunu tıkadığı bizzat haram birşeye yönelmiş demektir. Yalnız yukarıda geçtiği üzere kabirdekilere meşru olan selâmı vermek böyle değildir. Süfyân es-Sevrî, (Abdullah b. es-Sâib - Zâzân - Abdullah b. Mes'ûd tankıyla) Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Allah'ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır; onlar ümmetimin selâmlarını bana iletirler» (Nesâî, Sehv 46) . Bu hadisi Nesâî ile Sahîh 'inde Ebû Hatim nakletmişlerdir. Benzer bir hadîs de Ebû Hüreyre 'den rivayet edilmiştir. Bu hadîsten anlaşıldığına göre melekler, Hz. Peygamber'in kabrinden uzakta bulunan kişinin selâmını O'na iletmektedirler. Ebü'l-Eş'as es-San'ânî'nin, Evs b. Evs'ten rivayet ettiği meşhur hadîste Hz. Peygamber buyururlar: «Her cuma günü bana çok çok salâvat getirin. Çünkü ümmetimin getirdiği salâvat bana cuma günü arzedilir. Ümmetimin bana en çok salâvat getireni, mertebece bana onların en çok yakınlık sağlayanıdır» (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ l / 167) . İmâm Ahmed'in Müsned'inde ise şu hadîs mevcuttur: Şurayh bize (Abdullah b. Nâfî' - İbn Ebî Zi'b - Makbürî tarikıyla) Ebû Hüreyre 'den Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletti : «Benim, kabrimi (durmadan gelip gidilen) bayram yerine döndürmeyin; evlerinizi de kabir hâline getirmeyin. Nerede olursanız olun bana salâvat getirin. Çünkü sizin getirdiğiniz salâvat bana iletilir» (İbn Hanbel ll/367; Ebû Dâvûd, Menâsik 100). Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Ayrıca Kadı lyâz şu rivayeti verir: Ebûbekr b. Ebî Şeybe, Ebû Hüreyre'den Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etti : «Kabrimin yanında bana salâvat getiren her kişiyi işitirim; uzaktayken salâvat getiren herkese ise muttali kılınırım» (Kadı lyâz, eş-Şifa bi-Ta'rîfi Hukûkı'l-Mustafa, Mısır 1950, ll/63-64). Bu hadîsi Muhammed b. Mervân es-Süddî de (A'meş - Ebû Sâlih - Ebû Hüreyre tarîkıyla) rivayet etmiştir. Bu sened zincirindeki Süddi, küçük Süddi olup sika (güvenilir) değildir; bu hadîs de A'meş 'in rivayet ettiği hadislerden değildir. Ebû Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned'inde (Musa b. Muhammed b. Hıbbân - Ebûbekr el-Hanefî - Abdullah b.,Nâfi' - Ala b. Abdirrahmân tarîkıyla) Hasen b. Alî 'den Resûlüllah'ın şöyle buyurduğunu nakleder: «Evlerinizde namaz kılınız, oraları kabir hâline getirmeyiniz. Benim odamı da (gelegide) bayram yerine çevirmeyiniz. Bana salât ve selâm getiriniz. Şüphesiz getirdiğiniz salât ve selâmlar bana iletilir»(Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ ll/25 (Hadîs burada kısmen verilmiştir). ). Said b. Mansûr, Sünen'inde Abdullah b. Hasen b. Hasen b. Alî b. Ebî Tâlib'in Hz. Peygamber'in kabrine sık sık gelip giden bir şahsı görüp ona şöyle dediğini rivayet eder: «Ey falanca, Peygamber Efendimiz şüphesiz 'Benim kabrimi bayram yerine çevirmeyiniz; nerede olursanız olunuz bana salâvat getiriniz; mutlaka getirdiğiniz salâvat bana iletilir' buyurmuştur. Peygamber Efendimiz'e göre sen ve Endülüs'teki bir şahıs arasında hiç fark yoktur». Aynı mânâ Alî b. el-Huseyn Zeynülâbidîn'den (Zeynülâbidîn'in babası - Alî b. Ebî Tâlib tarîkıyla) de rivayet edilmiş, ayrıca Ebû Abdillah Muhammed b. el-Vâhid el-Makdisî el-Hâfız da el-Hâkim'-in Sahîh 'inden daha güvenilir olan Muhtar 'ında bu hadîsi kaydetmiştir. Kadı lyâz, Hasen b. Ali'nin şöyle dediğini belirtir: «Mescide girdiğin zaman Hz. Peygambere selâm ver. Çünkü Peygamber Efendimiz: 'Benim evimi bayram yerine döndürmeyiniz; evlerinizi de kabir hâline getirmeyiniz. Nerede olursanız olunuz bana salâvat getiriniz. Şüphesiz getirdiğiniz salâvat siz nerede olursanız olunuz bana iletilir' buyurmuştur». İmâm Mâlik ile Halîfe Mansür arasında geçtiği belirtilen hikâyeye tekrar dönecek olursak, bu hikâyeyi çürüten hususlardan biri de şudur: Rivayete göre İmâm Mâlik: «Hz. Peygamber, kıyamet gününde Allah'a senin ve ceddin Âdem'in vesilesi iken niçin yüzünü O'ndan çevirecekmişsin?!» demiş. Bu söz, sâdece kıyamet günü insanların Hz. Peygamber'in şefaatıyla tevessülde bulunacaklarına delâlet eder ki bu nokta, birçok hadisin bulunmasından dolayı bir gerçektir. Fakat Ashâb-ı Kirâm'ın Resûlüllah'ın sağlığında O'nun duası ve şefaatıyla tevessülde bulundukları gibi insanlar da kıyamet gününde O'nun duası ve şefaatıyla tevessül ettiklerinde yapılan bu iş Hz. Peygamber'in dua ve şefaatini talep etmektir. Bu duruma göre - eğer söz konusu hikâye doğru ise -henüz dünyada iken kabri başında Hz. Peygamber'den dua ve şefaat istemek de aynen buna benzer. Halbuki bilinen birşeydir ki, Hz. Peygamber ne böyle birşeyi emretmiş, ne de ümmetine sünnet olarak bırakmıştır. Ne sahabe ve hakkıyla onlara tâbi olanlardan biri bunu yapmış, ne de ister İmâm Mâlik olsun, ister bir başka imâm, İslâm ulemâsından herhangi biri bunu hoş görmüştür. Şu halde ancak şer'î delilleri de, şer'î delilleri belli edecek olan ahkâmı da, bilmeyen câhil birinin söyleyebileceği böyle bir sözü, yüce mertebesi, büyük üstünlük ve önderliği, sünnete tâbi olma, bid'atları ve bid'atçıları yerme konusundaki sonsuz arzusuna rağmen İmâm Mâlik'e nispet etmek nasıl caiz olabilir?! Bir bid'atçıdan başkası böyle birşeyi emreder veya meşru görebilir mi?! Şayet böyle birşeyi nefyeden İmâm Mâlik'e ait bir söz bulunmasaydı bile onun bunları söylemesinin mümkün olmadığı yine de mutlaka bilinirdi. Sonra aynı hikâyede, güya İmâm Mâlik: «O'na doğru yönel ve O'ndan şefaat iste ki, Allah senin şefaat isteğini kabul etsin» demiş. Bu ibarede geçen lâfzının dildeki anlamı, kıyamet gününde insanların O'ndan şefaat istemeleri ve sağlığında Ashabın kendisinden şefaat istemelerinde olduğu gibi Hz. Peygamber'den şefaat talep etmek demektir. Ashabın, sağlığında Resûlüllah'tan şefaat talep ettiklerine dâir şu hadîs Sünen'lerde yer alır: «Bir bedevi Hz. Peygamber'e: 'İnsanlar kuraklığa mâruz kaldılar; evlâd ü ıyâl aç kaldı, mal-mülk telef oldu. Bizim için Allah'a dua et. Biz sana karşı Allah'tan şefaat diliyor, Allah'a karşı senden şefaat istiyoruz dedi. Bunları duyunca Peygamber Efendimiz, ashabının yüzlerinden durumu vehâmeti anlaşılacak derecede 'Sübhânallah, fesübhânallah!' demeye başladı ve arkasından ilâve etti: 'Yazıklar olsun sana, ne söylediğinin farkında mısın? Allah'ın sânı bundan yücedir. Hiç şüphe yok ki mahlûkâtından birine karşı Allahtan şefaat istenmez...'» (Ebû Dâvûd, Sünnet 19). Görülüyor ki Hz. Peygamber, bedevinin «Sana karşı Allah'tan şefaat diliyoruz» sözünü reddetmiştir. Bilindiği üzere Allah'ın adını anarak yaratılandan istekte bulunmak veya ona karşı Allah'a yemin etmek reddedilmez. Ancak reddedilen husus, Cenâb-ı Hakk'ın bir yaratılan nezdinde şefaatçi olmasıdır. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz bedevinin önceki sözünü takiben: «Allah'a karşı senden şefaat istiyoruz» demesini reddetmemiştir. Şüphesiz Allah Resulü şefaatçidir ve şefaati kabul edilendir. - Şayet hikâye doğru ise - onlar Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şefaatim talep etmek üzere gelirlerdi. Bu sebeple hikâyenin devamında : «Onlar kendilerine zulmettikleri vakit şayet sana gelselerdi...» (4 Nisa 64)diye başlayan âyet zikredilmiştir. Eğer bu zevat için, vefatından sonra Hz. Peygamber'den şefaat ve istiğfar talep etmeleri meşru görülürse Hz. Peygamber onların isteklerine icabet ettiğinde onlar için istiğfarda bulunacak demektir. O'nun istiğfarı ise, Cenâb-ı Hakk'ın onları bağışlaması için dua ve şefaat etmesi demektir. Binâenaleyh lâfzı Hz, Peygamber'in şefatını talep etmek anlamına geldiğine göre bu noktada: «Hz. Peygamber'den şefaat iste ki Cenâb-ı Hak O'nun senin hakkındaki şefaatini kabul etsin» demek lâzımdır; öyle değilse : «Allah O'nun hakkında senin şefaat talebini kabul etsin» demek mümkün değildir. Şüphesiz bu, bilinen bir söz; Resûl-i Ekrem Efendimizin, ashabının ve diğer âlimlerin kullandığı dildir. Bu kabilden olmak üzere yâni: «Falanca şahıs filânca hakkında şefaat etti ve onun hakkındaki şefaati kabul edildi» denilir. Şimdi burada, kendisine şefaat arzedilen tarafından şefaati kabul edilen şahıs, bizzat kendisinden şefaat talep edilip de şefaatkâr olan kişidir; yoksa başkasından kendisi için şefaatta bulunmasını talep edip isteyen değil... Kesinlikle talepte bulunan bu şahıs, şefaati kabul olunan kişi değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) de kendisinden şefaat talep olunup da bu talep dolayısıyla şefaati kabul edilen değil, bizzat şefaatkâr olup da şefaati kabul olunandır. Bu sebeple O, dualarında şöyle derdi: «Ya Rabbi, beni şefaatçi kıl». Şüphesiz Cenâb-ı Hak da O'nun şefaatim kabul edecektir. Böylece O, Allah Teâlâ'dan şefaatini talep eden kimselerin isteğini yerine getirmesini değil, kendisinin şefaatini kabul etmesini istemektedir. Bütün bunlardan sonra İmâm Mâlik'in: «O'ndan şefaat iste ki Allah senin şefaat talebini kabul etsin» dediğini nasıl kabul edebiliriz?! İBN TEYMİYYE
__________________ Ben şüphesiz müslümanlardanım. deyip dürrüstlükle çalışarak Allah'a davet eden kimseden daha güzel sözlü de kim olabilir? FUSSİLET(41) suresi 33. ayet |