Tekil Mesaj gösterimi
  #1
Alt 21.05.2007, 16:33
gençüsküdar

 
gençüsküdar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07.05.2005
Mesajlar: 6.441
Teşekkür etti: 2
15 Teşekkür 9 Mesaja aldı
"Bu millet ölmeyecekse bu Fatih dirilecektir" Nesil Fatih´ini arıyor

Nesil Fatih´ini arıyor
Tarık Yılmaz Bekler / tarikyilmazbekler@anadolugenclik.com.tr
Önce şu soruyu soralım; bugün neden aramızdan bir Fatih çıkmıyor? Kolay değildir elbette ki. O karaların ve denizlerin sultanıydı. O Gazzaliyi de Homerosu da merak ediyordu. Onun fetihleri ileriye ve geriye doğru yırtıyordu zamanın atlasını. O ufukların Sultanıydı. Evvela, bugün Fatih yetiştirecek anne babalar, bu Fatihi eğitecek okullar-öğretmenler, arasından Fatih çıkartacak bir toplum var mı? Bir bitkinin yetişmesi için bile verimli toprağa, suya ve uygun iklime ihtiyaç duyulduğuna göre bir Fatihin yetişmesi için uygun bir ortamın olması gerekmez mi? Şimdi Fatihin yetiştiği ortama bir göz atalım.
Sultan Mehmed henüz 17 yaşında iken, hocası Akşemseddin, başarının en önemli kuralını fısıldadı: "Hedefini tespit et". Hedef belirlendi: "Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir". Akşemseddin devam etti: "Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen yol ol ki dağların bile üzerinden geçesin". Genç Sultan sordu: "Ya şartlar el verişli olmazsa?" Hocası cevap verdi: "Şartlara teslim olmazsan, şartlar değişir sana teslim olurlar".

Öncelikle şunu belirtelim: Sultan Mehmedin doğduğu dünyada bir Fatihin yetişmesi için gerekli maddi ve manevi şartlar hazırdı. Osmanoğlunun elinde, kıble eksenli, Kuran orjinli insan kaynakları vardı. Sultan Mehmed hem Molla Gürani, hem Molla Hüsrev, hem de Akşemseddin gibi ilim ve gönül adamlarından aynı dönemde ders alacak kadar şanslıydı. "Fetih ekseni", birbirini tamamlayan üç abide insandan oluşur: Biri Fatih, ikincisi Akşemseddin, üçüncüsü ise Ulubatlı Hasandır. Fatih adaletli ve liyakatli yönetimi temsil ediyor, Akşemseddin, Kuran ve sünnet gibi dinin temel kaynaklarını temsil ediyor, Ulubatlı Hasan ise toplumsal terbiyenin cihad ruhunu temsil ediyor.1 Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman başarı yolları tekrar önünde açılacaktır.

İdeallerin Sultanı
19 yaşında tahta çıkan Sultan Fatih, sultan olarak doğmuştu ama Fatih olarak doğmamıştı. Fatih unvanını çalışarak, plan yaparak, cihad ederek ve feth-i mübini gerçekleştirerek, bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Tahta çıktığında, kendisine hedef olarak Peygamber (s.a.v) müjdesi olan İstanbulu seçmesi, Fatihin büyüklüğünü göstermektedir. Biliyordu ki; İskendernamelerin, Timurnamelerin yerini Fatihnamelere bırakması ve doğunun ve batının hükümranlığının Osmanoğullarına geçmesi için, İstanbul mutlaka alınmalıydı. "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fetih edilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur."2 Genç Sultan, bu hedefini gerçekleştirebilmek için, sürekli çalışıyor, planlar yapıyor, projeler geliştiriyordu. Geceler boyu herkesin ışığının söndüğü zamanlarda, bir nöbetçilerin bir de genç sultanın ışığının yandığı görülürdü. Sultan biliyordu ki, hedeflere ulaşmak için mutlaka çalışmak gerekliydi. Yine biliyordu ki "Allah çalışanın yanındadır", "kişi için ancak çalıştığının karşılığı vardır." Allah, yatanlara değil çalışanlara yardım eder. Davanızın hak olması yatışınıza mazeret olmamalıdır.

Fatih, bir taraftan büyük toplar döktürüyor, donanma hazırlıyor, Rumeli Hisarını yaptırıyor, fethin gerçekleşmesi için maddi hazırlıkları tamamlıyorken diğer taraftan şeyhleri, dervişleri, alperenleri, gönül sultanlarını İstanbulda topluyor, onların dualarına ve maneviyatlarına sığınıyordu. Macar Urbanla, topların balistik hesaplarını yapıp, maddi âlemleri seyrederken, hocası Akşemseddinle manevi alemleri seyreyliyordu. Fatih madde ile manayı birleştirerek İstanbulun fethini gerçekleştirmiştir.

Akşemseddin ve diğer hocalar ordunun arasında dolaşıyor, onlara cihadın önemini anlatıyordu. Gündüz savaşan askerler, geceleri Allah a yalvarıyor, Ona sığınıyorlardı. Fatih in askerleri, fethin Allahın yardımı ile geleceğini biliyordu. Akşemseddinin Hz. Eyyub el Ensarinin kabrini bulması fethin gerçekleşeceğinin işareti sayılıyor ve kuşatmaya devam ediliyor. Bütün bunlar fethi gerçekleştiren manevi dinamiklerdir.

Fatih, başarının hedefe kilitlenmekten geçtiğini biliyordu.
"Ya İstanbul beni alır ya ben İstanbulu" derken, hedefini gerçekleştirmek için, önüne çıkan tüm güçlükleri aşma kararlılığında olduğunu anlamamız gerekiyor. Fethi gerçekleştirmek için, tüm zorlukları ancak bu inançla aşıyordu. Bu inançla gemileri karadan yürütüyor ve olmazları olduruyor fethi gerçekleştiriyordu. Buna inancın zaferi denir. Sihirli formül şudur: insan + hedef + inanç + gayret = Zafer

Fatih´in ve fetihin gayesi
Fatih´in gayesi, insanlığın yüzünü, doğuya ve batıya çevirmek değil, insanlığın yüzünü, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan, Allah a çevirmekti. Onun görevi toprağı gübrelemek, aşılamak, çapalamak velhasıl zemini hazırlamaktı. Ama bunun içinde uygun bir toprağın olması gerekiyordu ve fetih işte tamda bunu sağlıyordu.3
O ufukların sultanıydı. Yaptıklarını bir üst gayeye ulaşmak için yapıyordu. O, gaye ve ideal insanıydı. Onu Sultan Mehmed iken Sultan Fatih yapan şey işte buydu.

Fatih, İstanbulu yalnız fethedilecek bir toprak parçası olarak değil aynı zamanda bir idealin, asırlardır peşinde koşulan Medine- i Fazılanın gerçekleştirileceği bir medeniyet projesi olarak görüyordu.4 Abdülhak Hamid, Fatihin yapmak istediğini şiirinde şöyle özetliyor:
Tevhid idi meramın İslam ile enamı, (halkı)
Birleşti ol uğurda ilminle iktidarın. Yahya Kemal Beyatlı ise: "Biz İstanbulda mekanı değil zamanı fethettik." demektedir. Fethin kelime anlamı, açmak olduğuna göre, İstanbulun fethiyle, zaman ve mekan, İslam medeniyetine açılmıştır. Bu bakış açısıyla İstanbulun fethi tarihi bir hadise olmaktan çıkar, insanlığın hakikatle arasındaki perdelerin açılması manasını kazanır. Fatih, İstanbulu fethetmekle işin bitmediğinin, asıl fethin yeni başladığının bilincindeydi. Nitekim Fatih, Vakfiyesinde şöyle seslenmektedir:
"Hüner bir şehri bünyad eylemekdür,
Reaya kalbin abad eylemekdür."5 Asıl hüner bir şehir kurmak ve o şehirde yaşayan halkın kalbini imar etmektir. Düşünün, Fatih İstanbulu fethettikten sonra onu imar etmek yerine bizim son elli yıldır yaptığımız gibi tahrip etseydi, biz şimdi hangi yüzle fetih yıl dönümlerini kutlar, hangi yüzle bu şehrin zamanını yani ruhunu fethe talip olduğumuzu söyleyebilirdik? Fatih, İstanbulu imar ederek bu şehri yeryüzüne bir mutluluk kapısı (Dersaadet) yaparak bir madde Fatihi değil bir mana fatihi olduğunu göstermiştir.

Necip Fazıl´ın fatihi
Necip Fazıl, "Fatihten yola çıkıp nereye varamayız ki" diyor. Üstad Fatihin ve fethin zamanı ve mekânı aşan anlamına dikkatimizi çekiyor. Necip Fazıla göre; bugün değirmenimize taşıma da olsa hala su dökülüyorsa, bu Fatihten arta kalanlarladır. 1453 yılında "100 Çerçevenin" 2. cildinde kaleme aldığı, muhteşem makalesinde bakın ne diyor :"Bir gün Fatih dirilecektir! Evet, laf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirilecektir! Bir gün Fatihi kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli kavuğu, Uludağdan daha haşmetli görünecektir."

Üstada göre; İslam medeniyetinin çöküş dönemlerinin birinde Fatih imdada yetişecek ama bu kez dışarıya doğru değil, içeriye doğru kendi toplumunu fethedecektir. Üstadın yeniden dirilecektir dediği Fatih ise, ölümsüz bir davanın, ideal neferini temsil ediyor. Şeyhülislam İbn-i Kemalin deyişiyle; "fetih gülü" açılmıştır. Ancak bu defa gerçekleşecek olan fetih "gülün fethi" olacaktır.6

Necip Fazıl, ruhuyla olduğu kadar, cismiyle de gelecek olan bir Fatihten bahsediyor. Peki bu nasıl olacaktır? Milletimizin içindeki Fatihlerin ortaya çıkmasıyla tabiî ki. Fatihi doğuran bu millet olduğuna göre Onu bir daha doğurması neden mümkün olmasın? Toplum aynı toplumdur ancak bu defa ki fethin farkı mefkurevi bir fetih olmasıdır: "İdealin fethi…"
Bu millet ölmeyecekse bu Fatih dirilecektir.7


İstanbul´un manevi fatihi: Akşemsettin
Fatihe yol gösteren ve başarıya ulaşmasında etkin rol oynayan; mutasavvıf, alim, şair ve tabip olan Akşemseddinin asıl adı Şemseddin Muhammeddir. Genç yaşta ağaran sakalından dolayı Akşemseddin veya Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 792 (1390) yılında Şamda doğdu. Babası Kurt Boğan Evliyası diye tanınmış Avarifül-Maarif sahibi Şeyh Şehabeddin Sühreverdinin torunlarından Şeyh Hamzanın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebubekire kadar uzanmaktadır. Yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadoluya gelerek o zaman Amasyaya bağlı olan Kavak ilçesine yerleştiler. Kuranı ezberleyip kuvvetli bir dini tahsil gördükten sonra Osmancık Osmancık medresesi müderris oldu. Tahminen yirmi beş yaşlarında Hacı Bayrama bağlandı. Akşemseddin sıkı bir riyazet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilafet aldı. Hacı Bayram Veli, Edirneyi ziyaret ettiği zaman Fatih beşikte idi. Sultan Murad, Hacı Bayram Veliye: "İstanbul bize lazım, gönül et de bu şehri alalım" deyince, Şeyh: "Beğim, bu şehri sen alamayacaksın, ben de göremeyeceğim. Beşikteki şehzade ile bizim köse alacaktır" diye Akşemseddini işaret etmiştir. Sultan Murad da şehzadesine: "Mehmed, sen İstanbulu Ak Şeyhle alacaksın" diye telkinde bulunurdu.
Fatih, 1453 yılı baharında İstanbulu muhasara etmek üzere ordusuyla Edirneden yola çıkınca Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Şeyh Ebul-Vefa ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müridleriyle ona katıldılar. Akşemseddin; kuşatmanın en sıkıntılı anlarında, gerek padişahın gerekse ordunun manevi gücünün yükselmesine yardımcı oldu. Araştırmacılar, Akşemseddinin bu sıkıntılı anlarında zaferin yakın olduğu müjdesini vererek, sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fatihe yazdığı mektupların, fethin kısa zamanda gerçekleştirilmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler.
Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaları ve sağında solunda Akşemseddin ve Akbıyık Sultanla birlikte İstanbula girip de Ayasofyaya yaklaştığı zaman, beyaz elbiseli, ak sakallı, heybetli Akşemseddini hükümdar zannederek ellerindeki çiçekleri ona vermek isteyen Bizanslı kızlara Fatihi gösterince, Fatihin: "Veriniz, çiçekleri ona veriniz. Padişah benim ama, o da benim hocamdır" diyerek iltifat etmiştir.
Fatih, Akşemseddinden çok memnun kalmıştı. Kendisini müridliğe kabul etmesini istedi. Fakat Akşemseddin buna razı olmadı. Fatih ısrar ederek "Birisi gelir bir sözle onu halvete alırsın. Beni ne için menedersin" deyince: "Sen halvete girince devleti kim, umurunu kim idare edecek? Halvetten murad adalettir. Hükümdarlıkta adaletten ayrılmazsın. İşte bu suretle arzun yerine gelmiş olur" diyerek nasihat etti. Hocası Akşemseddine olan hürmetinin sebebini soran Mahmud Paşaya: "Benim bu zata hürmetim sonsuzdur. Diğerleri yanıma geldikçe elleri titrer. Benim de Akşemseddini görünce ellerim titriyor" demiştir.

Dipnotlar:
(1) Y.Bahadıroğlu, Biz Osmanlıyız, Nesil Yayınları, 2006, İst., Sh: 82
(2) A. Yardım, Türk ün Şeref Madalyası: Fetih Hadisi, Kubbealtı Akademi Mec., Sayı 3 Temmuz 1979, Sayfa :64
(3) M.Armağan, Ufukların Sultanı, Timaş Yayınları., 2006,İst, sh :18
(4) a.g.e.sh:10
(5) Fatih Mehmed 2 Vakfiyeleri, Ankara 1938, Vakıflar Umum Müdürlüğü Yayını, Nakleden a.g.e sh. 28
(6) M.Armağan, Ufukların Sultanı, Timaş Yayınları, 2006, İst., Sh: 56
(7) a.g.e.sh:135
__________________
Ey İnsan! Kerim olan Rabbine karşı nedir seni aldatan (İnfitar,6)


İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

gençüsküdar isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla