Tekil Mesaj gösterimi
  #4
Alt 14.06.2007, 08:47
musabbinumeyr

 
musabbinumeyr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 23.03.2007
Mesajlar: 2.041
Teşekkür etti: 0
10 Teşekkür 7 Mesaja aldı
Varsa Göster

Bir grup filozof Mevlana Celaleddin Rumi’ye (k.s) gelerek birkaç sual sormak istediklerini bildirdiler. Niyetleri, bir şeyler öğrenmek değil, Müslümanları dinleri hakkında şüpheye ve fitneye düşürmekti. Hz. Mevlana, adamların halini hiç beğenmedi, onları üstadı Şems-i Tebrizi’ye(k.s) gönderdi. Bunun üzerine gruptakiler onun yanına gitti.

Şems-i Tebrizi mescitte talebelere ders veriyordu. Konu teyemmüm abdestiydi; talebelere bir kerpiçle teyemmüm abdestinin nasıl alınacağını gösteriyordu. Gelen grup üç sual sormak istediğini belirtti. Şems-i Tebrizi,

“Sorun” dedi. Adamlar içlerinden birini sözcü seçtiler. Ada ilk olarak şunu sordu:

“Siz Müslümanlar Allah var dersiniz, ama Allah2ı göstermezsiniz; varsa gösterin, görelim ki inanalım” dedi. Şems-i Tebrizi (k.s),

“Öbür sorunu da sor!” dedi. Filozof,

“Sizler şeytanın ateşten yaratıldığını söylüyor, sonra da onun ahirete cehenneme atılıp ateşle azap edileceğine inanıyorsunuz. Hiç ateş ateşe azap eder, acı verir mi?” diye sordu. Şems-i Tebrizi,

“Peki, diğer sorunu da sor!” dedi. Filozof,

“Sizler ‘Herkes dünyada yaptıklarının cezasını ahirette çekecek, orada mahkeme kurulacak, hesap sorulacak’ diyorsunuz. Bırakın insanları, nasıl isterlerse öyle yaşasınlar, ne istiyorlarsa yapsınlar. Ayrıca mahkemeye ne gerek var?” dedi.

Adam sorularını tamamlamıştı. Şimdi bunların cevabını istiyordu. Kendine göre cevap verilmeyecek sorular sormuştu. Herkes Şems-i Tebrizi Hazretlerine bakıyordu. O ise gayet sakindi. Yerinden kalktı, Filozofun yanına geldi ve elindeki kerpici adamın başına vurdu. Filozof “Vah başım” diyerek başına sarıldı. Şems-i Tebrizi Hazretleri çok şiddetli vurmamış olsa da adamın canı yanmış ve başı biraz şişmişti, Adam bir sağa bir sola baktı, bu kadar insana birkaç kişi ile yapacağı bir şey yoktu. Hemen dışarı çıktı, başını tutarak o bölgedeki mahkemeye gitti. Şems-i Tebrizi’yi hâkime şikâyet etti.

Hâkim, “Bu nasıl olur” diyerek Şems-i Tebrizi’yi mahkemeye çağırttı. Durumu sordu. Şems-i Tebrizi,
“ Ben ona kötülük etmedim, sadece sorduğu sorulara cevap verdim” dedi. Hâkim,
“Bu nasıl cevap vermektir. Adam acı içinde kıvranıyor, senden şikâyetçidir, işin aslı nedir, diye sordu.
Şems-i Tebrizi şöyle anlattı:
“ Efendim, bu adam bana ‘Allah varsa göster, göreyim ki inanayım’ dedi. Ben de buna, ‘Olan her şey baş gözü ile gözükmez, işte misali’ dedim; başına darbe vurup acıttım. Şimdi bu felsefeci, başındaki acıyı göstersin de görelim. Eğer başında bir acı yoksa niçin beni şikâyete geldi? Varsa göstersin!” dedi. Filozof, şaşırarak,
“Başımda acı var ama gösteremem” dedi. Şems-i Tebrizi de, ‘İşte bu acı gibi, Allah Teala da vardır, fakat kafa gözüyle görülmez, O ancak akılla bilinir, kalple tanınır, ruhla sevilir, ahirette nurla görülür” dedi.

Şems-i Tebrizi ikinci soruya verdiği yanıtı şöyle açıkladı:
“Bu adam, sizler ‘ Şeytan ateşten yaratıldı, ahirette ateşe atılacak ve ateşle azap görecek’ diyorsunuz; ateş ateşe ne zarar verir ki?’ dedi. Ben de topraktan yaratılan bu insana topraktan yapılmış bir kerpiçle vurdum. Ona, ‘Bak toprak toprağa nasıl acı veriyor, biraz daha hızlı vursaydım öldürürdü, demek ki ateş ateşe azap eder demek istedim’ dedi.

Şems-i Tebrizi üçüncü sorunun cevabını şöyle açıkladı:
“ Bu adam bana, ‘ Bırakın insanları dünyada herkes istediğini yapsın, niçin ahirette mahkeme, hesap ve ceza var?’ dedi. Ben de onun başını vurmak istedim ve vurdum. O niçin hemen mahkemeye koştu? Ben ona şunu demek istedim:

“ Bu dünya da herkes istediğini yaparsa âlemi zulüm kaplar. Kendisine zulüm yapılan çok insan var ki zayıftır, zalimden hakkını alamaz. Herkes mahkeme bulamaz. İşte Allah ahirette mahkeme kurup herkese yaptığının hesabını soracak, zalimden mazlumun hakkını alacak, gereken cezayı verecek ve adalet yerini bulacak” dedim.


Felsefeci bu güzel cevaplar karşısında hayret etti, mahcup oldu söz söyleyemez hale düştü. Hâkime dönüp,
“Ben sorduğum soruların cevaplarını şimdi anladım” dedi.

KISSADAN DERSLER

Görülmeyen şeyler yoktur demek, tam bir cehalettir. Var olan her şeyi görmeye çalışmak da tam bir gaflettir. Çünkü böyle bir görevimiz olmadığı gibi, kabiliyetimiz de mevcut değildir.


Mesela, normal bir insanda akıl vardır, fakat görülmez. Görülmüyor diye aklı inkâr etmek, ilme ve hakikate terstir. Bunu hiçbir akıl da kabul etmez.

Yaşayan her insanda ruh vardır. Ruh, insanın hayat sebebidir, gözlerden saklı latif bir cisimdir; ölümle bedenden ayrılır. O da baş gözüyle görülmez. Sevgi, merhamet, ilim gibi manevi şeyler de baş gözüyle görülmez. Bütün bunlar ancak nurlanmış kalp gözüyle görülür; o da herkeste yoktur. Biz bu tür şeylerin varlığını alamet ve sonuçlarından anlarız.

Sonra, ‘Mevcut olan her şey baş gözü ile görülür’ demek de, yanlıştır. Baş gözünün bir görüş alanı ve sınırı vardır; ötesi önünde olduğu halde göremez. Görmesi için ya insan ya da o şey yakına gelmeli, görüş alanı içine girmelidir. Yani göz, maddeyi de her şartta göremez.

Bazı şeylerin bizden gizlenmesi, baş gözümüzle onları göremeyişimiz aslında bir rahmettir. Eğer etrafımızda bulunan bütün mikropları, cinleri, şeytanları, melekleri, karşımızdaki insanın içinde yerleşmiş kötü huylarını, kabirdeki azaplar veya az sonra başımıza gelecek şeyleri görecek bilecek olsaydık hayatımız kararır, düzenimiz bozulur, tadımız kaçardı.

Yüce Allah dünyada baş gözüyle görülmez sadece kalp gözüyle görülebilir. Bu saadet de O’na layık temiz kalplere nasip olur. Ahirette ise bütün müminler cennette yüce Allah’ı görme nimetiyle şereflenecektir.

Küfürle kararmış kalp, iman nuru ile temizlenmeden dünyada da ahirette de yüce Allah’ı göremez.
musabbinumeyr isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla