Tekil Mesaj gösterimi
  #47
Alt 21.07.2007, 00:48
derinsular

 
Üyelik tarihi: 28.06.2007
Mesajlar: 871
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız islam davetcisi
Mesajı göster
açıklamalar yapmışsın..tasavvuf alimlerinin dilinden..sahabeden..ve tabiinden bu açıklamaları destekler nitelikte sözler sarfedebilirmisin?
rabıtanın meşruluğunu sünnetten delillerle AÇIKLAYABİLİRMİSİN..?
sahabelerin birbirlerine rabıta yaptıklarını kanıtlayabilirmisin?

ama kanıtlarken açık lafızları kullan..kapalı lafızları tevil yolu ile rabıtaya delil olarak getirme..zira size göre bu çok önemli bir konu..böyle önemli bir kopnunun delillerini bulurken zorlaqnmaman gerekir...bu kadar önemli konu hakkında açık ve seçik bir çok söz ve amel olsa gerekir.....

yukarıda tasavvufculardan yaptığın nakillere karşılık bende tasavvuıfçulardan nakiller hazırlayıp sana suınacağım...karşılaştıracağız..rabıta adı altında tasavvuf şeyhlerinin neler söylediğini göreceğiz. inşaallah...

rabıta insanın kalbinin allah sevgisiyle dolu olması..ve rabbinin huzurunda hesap vereceğini..sorumluluğunu..allahın emir ve yasaklarını..yaratılış gayesini vs vs..insanın devamlı hatırda tutma çabasıdır.. vesselam..
.










islâm'da Râbitanin $er?î Deliller ile isbâti


I. KITAP ILE ISBATI

Hiçbir seyin Kur?an-i Kerim?in disinda kalmasi mümkün olmadigina göre, elbette ki râbita-i serifenin hükmü de onda vardir. Bazi âyet-i kerimelerin ibâre, bazilarinin da isâre mânâlarinda râbita-i serifenin hükmünü bulmak mümkün. Yani bazilarinda açikça, bazilarinda da isâret ve delâlet yoluyla râbita-i serife ifade edilmistir.

Meselâ bu cümleden olarak, ?Ey iman edenler! Allah?tan korkun, ona (kurbiyete-yaklasmaya) vesîle arayin ve onun yolunda mücâhede edin ki, felâha erebilesiniz?(1) âyet-i celilesini zikredebiliriz.

Bilindigi gibi lisânimizda ?vesîle?, kendisi ile maksada-hedefe ulasilan vâsitadir. Müfessirler, burada geçen ?vesîle?ye çesitli mânâlar vermisler... Bunlardan Fahr-i Râzî hazretleri, ?vesîle?yi ?mürsid-i kâmil? ile tefsir etmistir.

Ismail Hakki Bursevî (k.s.) de bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken, ?Vesîle?den murad, sâlih ameller oldugu gibi, Allâh?a yakin olmak için kendisiyle tevessül edilen her seydir, diyor. Sonra da Te?vîlât-i Necmiye?den sunlari naklediyor:

Bu âyet-i kerime, ?vesîleyi arama? emrini açiklamaktadir; bu, elbette ki lâzimdir. Çünkü Allah Teâlâ?ya vusûl yani Hakk?a ermek, seyr u sülûkü tamamlamak, ancak vesîle ile elde edilir. Bu vesîle de, hakîkat âlimleri ve tarîkat seyhleridir.(2)

Hz. Ömer?den (r.a.) rivâyet edilen bir hadîs-i serifte de meâlen söyle buyrulmaktadir:

?Ne zaman ki Âdem (a.s.) hatâsini anlayip,
? Yâ Rabbî, eger beni (hâlen) magfiret etmemis isen, Muhammed (s.a.v.) hakki için afvimi diliyorum, demisti.
Allah Teâlâ ona,
? Ey Âdem! Ben onu henüz yaratmadigim halde, sen Muhammed?i(n kadrini-kiymetini, nezdimizdeki sân ve serefinin yüceligini) nereden ve nasil bildin? diye sordu.
O da,
? Yâ Rabbi, sen beni yed-i kudretinle yarattigin ve rûhundan bana nefhettigin zaman, basimi kaldirip baktigimda, Ars-i A?lâ?nin ayaklarinda, ?Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlüllah? yazilmis oldugunu gördüm... Zâtinin ismine, ancak yaratilmislarin en sevimlisini izâfe edecegini (düsündüm ve bu yolla) bildim, dedi. Cenâb-i Hak ona,
? Ey Âdem, dogru söyledin. Hakîkaten o, benim nezdimde yaratilmislarin en sevimlisidir. Onun hürmetine benden (afvini) dilediginde, ben de seni affettim. Sayet Muhammed olmasaydi seni yaratmazdim? buyurdu.(3)

Iste bu hadîs-i serifte de açikça görüldügü üzere, dînimizde vesîle vardir... Ve bunlar da, basta Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz olmak üzere, onun vârisi olan hakîkat âlimleridir.

Yukarida zikrolunan âyet-i kerîmede mü?minlere, kurtulus ve selâmet için, üç seye riâyet etmeleri emredilmistir:

1) Allah?tan korkmak,

2) Ona yaklasmaya vesîle aramak,

3) Onun yolunda mücâhede etmek...

Vesîle?den murad ise, mürsid-i kâmiller olduguna göre, onlarin târif ettikleri râbita-i serifenin câiz olmasi bir tarafa, me?mûrun bih yani farz olmasi gerekir.

Ayrica yukarida geçtigi üzere, ?vesîle?nin tefsirinde ?râbita?ya da yer veren müfessirler olmustur. Çünkü mefhum umûmidir; mutlak olarak vesîleyi aramamiz emrolunuyor... Karîneden mücerret emirler ise vücub ifade eder ki, ?vesîle?yi arayip bulmamiz vâcip oluyor. Râbita-i serife ise, vesîlelerin en faziletli ve serefli olanidir. Zira râbita-i serife; müridi, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz?in hakîki vârisleri olan mürsidân-i kirâmdan zât-i âlîlerine; ondan da, Allah Teâlâ?ya ulastiran bir vâsitadir. Nitekim, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, ?Ism-i zât ile mesgul olmanin keyfiyeti?ni anlatirlarken, su îzahlarda bulunurlar:

?Tâlib; hâlî ve tâhir bir mekânda (bos ve temiz bir yerde) oturur; gözlerini yumup agzini kapayarak dilini damagina ilsak eder (bitistirir). Istigfar ile kalbini havâtir ve mâsivâdan hâlî kilar (iyi-kötü bütün düsüncelerden ve Allah?tan gayri her seyden kalbini uzak tutar); bu hususta mürsidine râbita-i muhabbetle râbita eyleyerek rûhâniyetinden istimdât eyler (yardim taleb eder). Ki, bu istimdâd-i hâs, mürsidi vâsitasiyla bütün ervâh-i silsile-i sâdâta ve ruhâniyet-i Muhammediye?ye ve Hak sübhânehû ve teâlâ?ya râci? ve müntehîdir.?(4) Yani müridin bu hususi istimdâdi, mürsidi vâsitasiyla bütün silsile-i sâdât hazerâtinin ve Resûlüllah Efendimiz?in rûhâniyetine ve oradan da nihâyet Cenâb-i Hakk?a ulasir.

Ve yine, ?(Habîbim) söyle: Eger siz Allâh?i seviyorsaniz, hemen bana ittibâ edin ki, Allah da sizleri sevsin?(5 âyet-i kerimesinde de râbita-i serifeye isâret vardir. Zira tâbi olan kisinin metbûunu, yani uydugu zâti görmesi, yahut da hayâlinde canlandirmasi îcap eder. Böyle olmadigi takdirde ise, ona ittibâ denilmez. Râbita-i serifede de, yukaridan beri anlatildigi üzere, baglanilan zâti hayâlinde tasavvur etmek esastir.(6)

Hâsili; her sey Kur?an-i Kerim?de mevcut olmakla birlikte bunlardan bir kismi avâma teblig edilmemistir. Ancak havâs zümresine mensup olan zevât-i kirâm; âyet-i kerimelerdeki bâtinî hükümlere âit isâret ve delâletleri, meselâ râbita-i serife, zikr-i kalbî ve benzeri ibâdetlerin varligini bizlere haber vermislerdir.

Daha önce de ifade olundugu üzere, mürsid-i kâmiller, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz?in hakîki vârisleridir. Vâris, mûrisinin terekesinin (mirasçisi oldugu zâtin biraktigi mallarin) tamaminda hakki ve nasîbi olan kisidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), serîat ilimlerinin hem zâhirine, hem de bâtinina mâlik bulunduguna göre, ser?-i serîfin bilhassa bâtini ile alâkali hususlarda söz söyleyebilmek için, onun hakîki vârisi olmak îcab eder.
Bu sebeple, zâhirî ilimlerden bir nebze bilgiye sahip olup da, bâtinî ilimlerden nasîbi olmayanlarin, mânâ âlemine taalluk eden hususlarda söz söylemeleri dogru olmaz. Zira bu gibi kimselerin, gerek âyet-i kerimelerin ve gerekse hadîs-i seriflerin ihtivâ ettigi mânâlarin, bâtin ile alâkali kisimlarini anlamalari mümkün degildir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir hadis-i seriflerinde buyurmuslardir ki:

?Rabb?im bana sordu; cevap vermeye kaadir olamadim... Yed-i kudretini, hudutsuz ve keyfiyetsiz bir halde, iki omuzum arasina koydu. (...) Beni evvelînin ve ahirînin (öncekilerin ve sonrakilerin) ilmine vâris kildi... Çesitli ilimleri ögretti... Bunlardan birisi; kimseye söylememem üzere verilen ve benden baskasinin tahammül etmesine imkân olmayan ilimdir. Digeri; gizlenmesi ve söylenmesi hususunda, Rabb?imin beni muhayyer kildigi (serbest biraktigi) ilimdir. Öbürü de; havâs ve avâmdan herkese teblig etmekle memur bulundugum ilimdir...?

Imâm-i Rabbânî?nin (k.s.) Mektûbât?ini Farsça aslindan Arapçaya terceme eden Muhammed Murâdü?l-Kazânî hazretleri, Mukaddime?de bu hadîs-i serifi naklettikten sonra söyle diyor:

Peygamberimiz?in (s.a.v.), havâs ve avâmdan herkese teblige memur edildigi ilim, serîat ve ahkâm ilmi ile diger muhtelif ilimlerdir. Gizlemekle memur oldugu ilim, nübüvvet ilmidir. Çünkü, ondan sonra peygamber yoktur. Nübüvvet ilmini ise, peygambelerden baskasi bilemez ve tahammül edemez. Tebligde muhayyer birakildiklari ilim ise, velâyet ilmidir. Bu ilim; serîatin bâtin ilmidir, hakîkat ve esrâr ilmidir... Fahr-i Kâinat (s.a.v.) bu ilmi, ashabtan bazilarina bildirmislerdir... Nitekim muhakkikînden seyh Abdü?l-Ganiyy-i Nablûsî (rh.), Sahîh-i Buhârî?de rivâyet edilen bir hadis-i serifte, Ebû Hüreyre?nin (r.a.) söyle dedigini nakletmektedir:

?Peygamberimiz?den (s.a.v.), muhâfaza edilmesi îcab eden iki sey hifzettim, ezberledim... Bunlardan biri, size nesrettigim (yani söyleyip anlattiklarimdir). Digerine gelince; sayet onu nesredip yaymis olsaydim, (insanlar) küfrüme hükmedip (beni) katlederlerdi.?(7)

Müfessirlerden birçogu da, yukarida zikri geçen âyet-i kerimedeki ?vesîle?yi, ?sâlih ameller? diye tefsir etmislerdir... Bu sekildeki tefsir ile de buradan râbita-i serifeyi anlamak ve isbat etmek mümkündür. Söyle ki:

Ameller, ancak ihlâs ile ?sâlih (güzel)? olur. Ihlâs ise, gafletten uzaklasmak, Mevlâ?dan gayriyi nefyetmekle yani kalbten sürüp atmakla mümkündür. Yine tecrübeyle sâbittir ki, râbita-i serife ile mesgul oldugumuz zaman, ibâdetlerimiz gafletten uzak, amellerimizin zevkine ermek mümkün olmaktadir. Gaflet içinde yapilan ibâdetlerin ise zevkine varmak mümkün olmadigi gibi, makbul de degildir.

Görülüyor ki râbita-i serife, gafletin izâlesini mûcip olan, onu gideren ?vesîleler?in en serefli ve en üstün olanidir. Âbid için gafletten kurtulmak maksud olunca; bu maksada ulastiran sey?in de maksud olmasi lâzim gelir. Bizi bu mühim maksada götüren, gâyeye-hedefe ulastiran en büyük vesîle, râbita-i serife olduguna göre, onun da maksud ve me?mûrun bih oldugu (dînen emredildigi) hakikati ortaya çikmis olur.(8)

Bu bahsi bir hadîs-i serifle noktalayalim. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz söyle buyurmuslardir:

?Ümmetimin hayirlilarindan bir topluluk vardir ki, Allâh?in rahmetinin genisliginden dolayi, açiktan gülerlerse de, azâbinin korkusundan dolayi, gizli gizli aglarlar. Onlarin vücutlari yerde, kalbleri semâdadir. Ruhlari dünyada, akillari âhirettedir. (Yeryüzünde) sekîne(9) ile yürürler, vesîle ile Allâh?a yaklasirlar.?(10)









II. SÜNNET ILE ISBATI

Râbita-i serifenin sünnet ile isbâtina gelince...
Bu hususta birçok hadîs-i seriften câiz oldugu hükmünü çok açik bir sekilde çikarmak mümkündür. Meselâ, ?Ameller niyetlere göredir; herkes için niyet ettigi sey vardir? meâlindeki hadis-i serif, bunlardan biridir. Bilindigi gibi ameller, bedenî ve kalbî olmak üzere iki kisma ayrilir. Buna göre kisi, mubah olan hareket ve tasavvurlardan herhangi birine tâat olarak niyet etse, o hareket ve tasavvurun tâat olacagi bedîhîdir; yani, îzah ve isbâta ihtiyaç olmayacak derecede açiktir.(11)

Kezâ, Sahîh-i Buhârî?de zikrolunan bir hadis-i serifte geçen su cümleler de delildir. Söyle ki:
Hz. Ebû Bekir (r.a.) bir gün, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz?e, ?Yâ Resûlallah! Rûhâniyet cihetinizle, halâ?da bile hayâlimden ayrilmiyorsunuz? diyor. Nitekim Siddîk-i Ekber radiyallâhü an zâtihi?l-athar hazretleri, bu sebeple Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz?den son derece hayâ ederlerdi.(12

Kisaca, aç bir kimsenin tok olan birine, ?Sen de açsin!? demesi, tok olanin da aç olmasini gerektirmedigi gibi, itiraz eden kimsenin, ?râbitayi sahih görmüyorum, dogru bulmuyorum? demesi de, râbita-i serifenin sahih olmamasini îcab ettirmez.

Ayrica mânevî bir ibâbetin, daha çok edille-i ser?iyenin bâtinî ve mânevî taraflari ile sâbit olmasinin gerektigi de mâlumdur. Hâl böyle olunca, âyet-i kerimelerin ve ehâdîs-i nebeviyenin bâtinî mânâlarina âsinâ olmayan, hatta bu sâhada hiçbir nasîbi bulunmayan kimselerin râbitâ-i serifeyi dogru kabul etmemeleri yersizdir. O bakimdan onlarin, en insafli sekliyle râbita ehline, ?Hak oldugunu iddia ettiklerinizle beraber olunuz? demeleri îcab eder. Aksi hâl, yani râbita-i serifenin dînen sâbit oldugunu inkâr ve hatta Islâm?in disinda bir sey oldugunu iddia etmeleri, hem kendilerini hem de diger insanlari dalâlete düsürmekten baska bir ise yaramaz.(13)
Hele hele râbitaya, ?Kaynagini Budizm?den aldigi ve Islâm?a zaman içinde yamandigi bütün çiplakligiyla ortada bulunan, üstelik bir Hind meditasyonundan asla baska bir sey degil?(14) diyerek, âdeta Günes gibi ortada apaçik duran nasslari ilmî usûl çerçevesinde degerlendirmeyip sadece zâhirine göre hükmetmek, ya da kendi keyfince, nefsinin hevâ ve hevesine göre yorumlamak insani nereye götürür, hangi hükmün altina sokar çok iyi düsünmek lâzim.










III. ICMA? ILE SÜBÛTU

Râbita-i serifenin icma? ile isbâtina gelince; surasi muhakkaktir ki, tasavvufla mesgul olan âlimler, râbitanin mesru? oldugu hususunda icma? etmisler... Bunlardan kalabalik bir cemaat da bu icma?i tesbit edip üzerinde ittifak etmistir. Ve bu husus, yani râbitanin dînen mesru?lugu, onlarin nezdinde çok meshur olan bir hükümdür. Muglak ve kapali bir yani, süphe ve tereddüde mahal olacak bir tarafi yoktur.

Tasavvuf ehlinin râbita ameli üzerindeki bu icma?i, kendi mezheplerinde delildir ve bu yolda olanlarin da bunu kabûl etmeleri vâciptir. Bu gibi mânevî meseleleri kusatici bir ilmî yeterlilige sahip bulunmayan kimselerin ise, onlara itiraz etmeleri câiz olmaz.(15)








IV. KIYÂS-I FUKAHÂ ILE SÜBÛTU

Râbita-i serife, edille-i ser?iyenin dördüncüsü olan kiyas ile de sâbittir. Söyle ki:

Bütün fukahâ, namazda huzûru celbetmek için, namaz kilanin, isâret edilen yerlerin hâricine bakmamasinin sünnet oldugunu söylemislerdir. Çünkü bu hâl, kiside himmet ve gayreti toparlar, daginikligi giderir. Râbita da iste böyledir; o da, Allâh?in gayrindeki her seyi kalbten kovmak ve huzûru celb etmek için yapilir. (16)

Yine âlimler, namazda kalb huzûrunun sart oldugunu, sayet tamaminda mümkün olmazsa tamamen de terk edilemeyecegini; hiç degilse cüz?î bir miktarinda kalbî huzûrun bulunmasinin zarûrî oldugunu ifade etmisler... Bunun için de en müsâit yerin, iftitah tekbiri oldugunu söylemislerdir.
Ayrica kiyâmda, ?Iyyâke na?büdü ve iyyâke nesteiyn (Ancak sana ibâdet eder, senden yardim dileriz)?(17) âyetini okurken, kalbî huzûr üzere bulunmak yani kalben Allâh?in huzûrunda oldugunun suurunda olup gaflette olmamak... Ilk ve son ka?dede, Tahiyyât?ta, ?... es-selâmü aleyke eyyühe?n-Nebiyyü ve rahmetullâhi? derken de, kendisini Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz?in huzûrlarindaymis gibi tahayyül ve tasavvur etmek îcab ettigini beyân etmislerdir.

Bütün bu anlatilanlar ise, râbitadan baska bir sey degildir. Zira râbita, mâsivâyi kalbten atmak ve huzûru temin etmek maksadiyla yapilir; huzûru temin ettigi ise tecrübe ile sâbittir. Binâenaleyh, kiyâsa da uygun olmadigini söylemek isabetli bir görüs olmaz.

Bütün bu senetlere ragmen yine de itiraz eden bazilari, ?Bu hususta bir delil olsaydi, bize de ulasirdi? derlerse, söyle cevap verilir:
Bu mevzûdaki delillerin size ulasmamasi, o delillerin olmamasini iktiza etmez. Sizin bu delilleri bilmemeniz, baskalarinin da bilmemelerini îcap ettirmez.

Sonra, bir sahsin sûretini kalbte hazirlamak, niçin yasak ve küfür olsun. Zira sohbet dedigimiz ibâdet de, Resûlüllah?in (s.a.v.) sûretini kalb aynasina tab?etmek için yapilmiyor mu? Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi hatirindan çikarmayan insan, onu kalbine tab?eden insandir. Râbita ehli olan mürid de, Resûlüllah Efendimiz?in hakîki vârisi olan mürsidinin sûretini tasavvur ile kalbine tab?etmeye çalisan insandir.
Ayrica, bu itirazlara mukabil râbita ehli, ?Râbita-i serife için hiçbir delilin bulunmadigini ve bizden evvel de hiçbir kimsenin bu ibâdeti yapmamis oldugunu farzetsek bile, biz faydasini gördügümüz için yapiyoruz... Kisinin; sevdigini tasavvur, onun elini-ayagini öptügünü tahayyül veya sevdiginin kalbine konuldugunu mülâhaza etmesini; Kitap, sünnet, icmâ? ve kiyas nehyetmis midir ki, râbitanin dinde olmadigini iddiâ ediyor, mesru?iyetini kabul etmiyorsunuz??(18) derse, acaba itiraz edenlerin cevabi ne olabilir?

Elbette ki ilmî, mâkul ve mantikli bir cevaplari olamaz. O halde râbita-i serifenin, kiyas yoluyla Islâm?a aykiri bir amel oldugunu iddia etmek de dogru olmaz.





...DIPNOTLAR


(1) Kur’ân-i Kerim, Mâide sûresi, 5/35.
(2) Tefsîru Rûhu’l-Beyan, 2, 387-388.
(3) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sagîr, 2, 82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8, 253; Beyhakî, Delâil, 5, 488-489; Sevâhidü’l-Hak’tan Vehhâbîlere Cevaplar, Mehmed Emre, Fazilet Nesriyat, Ist., s. 134.
(4) Risâle-i Kibrît-i Ahmer, Li-Muharrihî, s. 6.
(5) Kur’ân-i Kerim, Âl-i Imrân sûresi, 3/ 31.
(6) Âdâb-i Tarîkat-i Aliyye-i Naksibendiyye Risâlesi, s. 11.
(7) el-Mektûbât, Fazilet Nesriyat, Istanbul, 1, 3.
(8) Hüseyin ed-Devserî, er-Rahmetü’l-Hâbita…, Mektûbât-i Imâm-i Rabbâni hâsiyesi, 1, 223.
(9) Sekîne; kelime olarak vakar, agirbaslilik ve sükûnet mânâlarinadir. Tasavvufta ise sekîne, kalbte bir nûrdur ki, kalb onunla müsâhede ettiklerine karsi sükûnet bulur, mutmain olur. (Bursevî, Ismîl Hakki, a.g.e., 9, 12) Baska bir ifadeyle, gaybla ilgili hususlarin gelisi esnasinda kalbin bulundugu itmi’nân ve huzûr hâlidir. Sekîne; nûr, kuvvet ve ruhtan meydana gelir, korkan kisi o sayede sükûnete erer, mahzûn olan da tesellî bulur. Günahkâr-isyankâr ve cür’etkârlar ona siginir. (Herevî, Menâzilü’s-Sâirîn, s. 29; Ibnü Arabî, Istilâhâtü’s-Sûfiyye)
(10) el-Gazâlî, Ihyâu Ulûm, 1, 57’de, Imam Hâkim ve Beyhakî’den rivâyet etmistir; ayrica bkz. Rûhu’s-Salât Aynü’l-Hayat.
(11) Hüseyin ed-Devserî, a.g.e., 1, 223.
(12) Âdâb-i Tarîkat-i Aliyye-i Naksibendiyye, s. 10.
(13) Hüseyin ed-Devserî, a.g.e. c.1, s. 233-234.
(14) Ferit Aydin, Tarîkatta Râbita ve Naksibendîlik, Süleymaniye Vakfi Yayinlari, Istanbul, 2000, s. 66.
(15) Hüseyin ed-Devserî, a.g.e., 1, 224.
(16) Hüseyin ed-Devserî, a.g.e., 1, 224.
(17) Kur’ân-i Kerim, Fâtiha sûresi, 1/ 4.
(18) Hüseyin ed-Devserî, a.g.e., 1, 225-226.
derinsular isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla