Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim;
taklit dönemine girildiği dönemlerden beri İslam dünyasının hemen her yerinde büyük bir çoğunluk "fıkha" tıpkı dünün ve bugünün Batılıları gibi "evrensel" vasfını vermektedirler.
Sosyal hayatın durgunluğunun yeni içtihadi yaklaşımlara ihtiyaç bırakmaması, içtihad ehliyetine haiz alimlerin azlığı, taklit anlayışının gelişmesine hatta kökleşmesini sebep olmuş ve neticede hadise içtihad kapısının kapalı olup-olmadığı tartışmalarına kadar uzamıştır.
Halbuki herkes bilmektedir ki usul ve furuu ile fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerin büyük çoğunluğu, âlimlerimizin cehd ve gayretleri ile ortaya koyduğu, kaynağını Kur'an ve sünnetten alan içtihadi yaklaşımlardır. Dolayısıyla bunlara evrensellik vasfının verilmesi hiçbir zaman için söz konusu değildir. Ayrıca, İslam dininin bir bütün olarak yaşandığı zamanlarda ortaya konan ve ancak o dönemin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi şartlarında bir anlam ifade eden ve yine o dönemin Müslüman ferdinin vicdanına, toplumun ruhuna hitap eden hükümler, bu bütünlük nazara alınmadan günümüze taşınıyor. Bunun sonucu olarak, o çevre şartlarından, o özden, o ruhtan alabildiğine uzak yaşayan bizler, sözü edilen hükümleri/kuralları bırakın uygulamayı, anlamaktan hatta anlasak bile kabullenmekten çok uzak bir noktada bulunuyoruz. İşte İslam hukuku adı verilerek, evrenselliğine göndermeler yapılarak günümüze taşınan beşeri görüşler ve yorumlar, Müslüman'ın inandığı bu bütünlüğü bozuyor, akıl-kalp, dünya-ukba parçalanmışlığına sebebiyet veriyor. İslam fıkhının başka hukuklarla mukayese edildiğinde en belirgin, en bariz ve en üstün özelliği, bu yaklaşımla ortadan kaybolup seküler bir mahiyet kazanıyor.
Yeri gelmişken bu önemli meseleyi kısaca izaha çalışalım. Kur'an ister hikâye, isterse hüküm ihtiva eden emir ve yasaklama suretinde ele aldığı hemen her konuyu noktalarken imana, ahirete, ceza ve mükâfat gününe, cennet ve cehenneme vurgu yapar. Böylece dünyeviliği bir kenara bırakıp, insanları uhreviliğe yönlendirir. Kısa, geçici dünya menfaatleri için değil, ebedi ve daimi olan ahiret yurdu açısından değerlendirme yapmaya imkan hazırlar. Akıldan kalbe yol açar. Mesela: "....Allah yaptıklarınızdan haberdardır.", "... O herşeyi görür ve bilir.", "....
Allah herşeyi işitir ve bilir.", ".... Eğer inanıyorsanız..." vb. Kur'an'ın hemen her sayfasında göreceğimiz bu türden fezlekeler, dediğimiz gibi insanı uhreviliğe çağırmaktadır.
Ayni türden hatırlatmaları Efendimiz'in (sas) beyanlarında da görebiliriz: "Ben bir beşerim. Bana ihtilaflı davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, beni ikna etmede diğerine nazaran daha kabiliyetli olabilir. Ben de onun doğru söylediğini zanneder, lehine hükmederim. Ancak kime bir Müslüman'ın hakkını vermiş isem, bunun ateşten bir parça olduğunu bilsin. O ateşi ister yüklensin, ister terk etsin."( Buhari, Şehâdât 27; Müslim, Akdiye 5) Hakeza: "Müftüler sana fetva verseler de, kalbine danış."(Dârimî, Buyû, 2) Gördüğünüz gibi gerek ayetlerin fezlekeleri, gerekse sadece iki örneğini sunduğumuz hadisler, hukuk kavramının kapsama alanı dışında kalan, imana, ceza gününe, vicdana göndermelerde bulunarak, dünya-ukba bütünlüğünü yakalıyor ve o bütünlük içinde insana hitap ediyor. Âkif bunu ne güzel ifade eder: "Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu/Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer'den onu." Bu yaklaşımı bugün mahkeme salonlarının ne soğuk duvarlarında, ne de hakim ve savcıların beyanlarında görmek mümkündür. Hasılı; kavramların içini doğru bir şekilde doldurmak ve onu yerli yerinde kullanmak dünü daha iyi anlamak, bugünü daha iyi yaşamak ve geleceği daha iyi şekillendirmek için özenle riayet edilmesi gereken şartların başında gelir. İslam hukuku ve fıkıh kavramlarını gazete makalesinin vüsati nisbetinde ele alış sebebimiz de zaten budur.
...................aynı yazar , aynı gazete.................