Bismilehirrahmenirrahim.
TASAVVUFUN KUR AN DA DEL i L i
Tasavvuf kendini, “cami-i ahkâm-i Kur’an olmak”, “Kitab ve sünnete dört elle sarilmak”, “Seriatin zahir ve batinini, ahkâm ve adabini iyi bilip yasamak.” gibi sekillerde tarif ederken, Kur’an ve Sünnet dairesinde oldugunu, gayesinin bu ikisini, yani Islâm’i samimi bir tarzda hayata geçirmek oldugunu vurgulamaktadir. Kur’an’in ve onun vasitasiyla Rabbimiz’in istedigi de budur.
Tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime var mıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ve amellere işaret eden ayet-i kerimeler vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
"De ki: Ancak bizim Rabbimiz gizli ve açık olan fevahiş (kötü) davranışları haram kılmıştır." (A’raf; 33)
Diğer bir ayet-i kerimede de:
"Açık ve gizli olan kötülüklere yaklaşmayın." (En'am; 151) buyurmuştur.
Allah Zülcelal nasıl zâhirî âzâlarımızla yaptığımız kötü hareketleri haram kılmışsa, bâtınî olan; kin tutmak, riya (gösteriş) da bulunmak, hased etmek gibi kötü hareketleri de haram kılmıştır. Öyle ise bu bâtınî olan kötü sıfatları da izale etme çabasına girmemiz gerekir. Bunun yegâne yolu da şânı büyük olan tasavvuf yoluna girmektir.
Her insan manevi olarak mezmum (kötü) olan gurur, kibir, riya, hased, gıybet gibi hastalıklara müpteladır. Bunların temizlenmesi için de bir mürşid-i kâmilin manevi terbiyesine girmek şarttır.
Bazı insanlar bu türlü hastalıklara müptela odukları halde, kendilerinin hastalıklarını bilmezler ve tedavi etmek için de herhangi bir çaba göstermezler. Bunlar cehl-i mükerrep (kendilerini alim olarak gören cahiller) içindedir. Şeriat zahirdir, ancak bu hastalıklar manevidir.
“Andolsun ki Allah’in Peygamberi’nde sizin için, (yani) Allah’a ve ahiret gününe kavusmaya inanan ve Allah’i çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardir.” (Ahzab, 21) buyurur.
Bu âyet-i kerimede Allah-u Zülcelâl, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'e tabi olmayı ve ona ittiba etmeyi Ashab-ı Kiram'a öğretmektedir. Nasıl Asr-ı Saadet'te Peygamber Efendimize (s.a.v) iktida edip tabi olunmuş ise aynı şekilde O'nun varislerinin yanında olup, onlara uymak suretiyle Allah-u Zülcelâl'e yönelmek icab etmektedir. Allah-u Zülcelâl'in işareti ve emri bu yöndedir.
Bundan dolayı hakiki varislerle beraber olmak, sohbetle-rine devam etmek ve irşadları altına girmek şarttır. Böylelikle imanımız kuvvetlendiği gibi, emraz-i kalbiye (kalbi hastalıklar) ve nefsimizin kusurları kaybolmaya yüz tutarak güzel sıfatlarla bezenmeye başlarız.
Bütün bunlardan sonra ortaya çıkan şudur. Nefsi tezkiye etmek ayrı bir şeydir, Kur'an okumak ayrı bir şeydir.
Nasıl bir kimse tıp kitaplarını okuyup öğrenmekle kendi hastalığını tedavi edemiyor da mutlaka bir doktora ihtiyaç duyu-yor ve de o doktorun vereceği ilaç ve perhizleri uygulaması gerekiyorsa; kalbî hastalıklar da bir manevî dokturun vereceği ilaç ve perhizleri uygulayarak, yapmış olduğu tavsiyeleri tutarak kendini tedavi edip, hastalıklardan temizlenebilir.
Mürşid-i kâmil ile beraber olmak ve onların sohbetlerinde bulunmanın ehemmiyeti ve fazileti anlatılamayacak kadar çoktur.
Nitekim Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede;
"Müminlerden bazı erkekler vardır ki Allah'a söz verdikleri şeylerde sadıktırlar." (Ahzap,23) buyurmuştur.
Yani "ahd-i misakta" verdikleri söze, Allah-u Zülcelâlin emir ve nehiylerine uymakta sadıktırlar.
Başka bir âyet-i keri-mede de şöyle buyurulmuştur:
"Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua eden kimselerle sabret. Sen dünya süsünü arzu ederek onlardan gözlerini ayırma. Bizi anmak konusunda kalbini zikrimizden gafil bıraktığımız, keyfinin ardına düşmüş, işi haddi aşmak olan kimseye uyma." (Kehf,28)
Bazı müfessirler, ayetin ilk kısmında geçen "O'na dua eden kimselerle sabret" cümlesinde kast edilenlerin Sahabe-i Kiram olduğunu belirtmişlerdir. Bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.v):
"Allah-u Zülcelâl'e hamd ediyorum ki benim ümetimden öyle kimseler vardır, Rabbim bana, nefsini onlarla beraber hapset diye emirde bulundu" buyurmuştur.
Başka bir ayet-i celilede Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur.
"Hem o gün zalim, ellerini ısırarak; "Eyvah bana! Keşke peygamberlerle birlikte bir yol tutsaydım" der. "Vay şu başıma gelene! Keşke filanı dost edinmeseydim. And olsun o gerçekten bana gelmişken, beni zikirden (zikrullah/ Allah'ın kitabı, peygamberin vaazı, nasihatı) alıkoydu." Öyle ya şeytan, insana çok hızlankör (yardımsız bırakan) dır." (Furkan; 27, 28, 29)
Yine bir başka Ayet-i Kerimede:
"Kıyamet gününde dostlar birbirine düşmandır. Ancak muttaki (
Allah dostları, onların dostları) kullar müstesnadır." (Zuhruf, 67) Buyurulmuştur. Demek ki onların dostlukları kıyamette de devam etmektedir.
Aklı olan herkes, şuurlu bir sekilde düşündüğü zaman, Allah-u Zülcelâl'in dostları ile beraber olmayı, onlarla sohbet etmeyi ve mü'min kardeşleriyle yardımlaşmanın faydalı olduğunu itiraf edip, bunun Allah-u Zülcelâl'e ulaşmak ve rızasına nail olmak için şart olduğunu kabul edecektir
.
Mürşid-i kamile intisabın gerekliliği konusuna işaret bir ayet-i kerime şöyledir:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (Tövbe, 119)
Sadıklarla beraber olmak nefsin temizlenmesi ve güzel sıfatlarla bezenmesidir. Bu sayede takvada muvaffak olmak mümkündür. Bunu başarabilmek için de bir mürşidİ kâmile intisab etmek ve onların sohbetlerinde bulunmak şarttır. Çünkü sadıklarla beraberlik cismani olarak sohbetle, ruhani (manevi) beraberlik ise rabıta ile olur.
Sadıklarla beraber olmanın ve bir mürşid-i kâmile intisab etmenin faydası ve tesiri; hem ameli olarak zahire iktida etmesiyle, hem de ruhi olarak kendisine tesir etmesiyle meydana gelmektedir.