Üyelik tarihi: 14.09.2005
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Organ nakline fetva verenler:
“Bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” (Mâide: 32)
Âyet-i kerime’sini delil olarak göstermektedirler. Bu Âyet-i kerime gaflette bulunmasından dolayı ruhu ölmüş olanlara aittir, cesetle ilgili değildir.
Nefsin esaretinden kurtulamayan insan yaşayan ölü mesabesindedir. Dünyaya niçin geldiklerini, nereye gideceklerini bilemezler. Nefis ne demek, ruh ne demek hiç haberleri yok. İki günlük hayatlarında sermaye toplayamadan giderler.
Bize verilen kısa bir ömür var. Bu kısa ömür içinde hakikatı aramak, hakikatı bulmak ve yaşamak en başta gelen vazifemizdir. Dünyaya geliş gayemiz de zaten budur.
Hakk ve hakikattan gafil, ahiret yolculuğunu düşünmekten habersiz olanları ikaz edip uyandırmak, imanlarını kurtarmak için çok gayret sarfetmek, dinlerini bildirmek ve sevdirmek lâzım. İnsana hayat veren, nefes bahşeden, organlar lütfeden Yaratıcı’nın nimet ve ihsanlarını anlatmak; öleceğini, kabre gireceğini, mahşer-mizan-sırat ve cehennem azabını hatırlatmak; gaflet uykusundan uyandırmak ve ruhunu diriltmek lâzım.
Farz-ı muhal ki bir sel gelmiş, bir insanı almış götürüyor. Bir ip atıyorsunuz, boğulmak üzere iken onu kurtarıyorsunuz. Burada bir can kurtuluyor. Aslında pek de mühim bir iş yapmış sayılmazsınız. Çünkü eğer kurtarmasaydınız belki de şehid olacaktı.
Dalâlet ve imansızlık girdabına kapılmış kimseleri kurtarmak bundan daha mühimdir. Onu kurtardığınız zaman bir iman kurtulmuş, saadeti ebediye kazanılmış oluyor.
Şöyle düşünürsek, bir tarafta can kurtuluyor, bir tarafta iman kurtuluyor. Aradaki farkı varın siz kıyas edin. Bir kimseyi imansızlık felâketinden kurtarmak için nasıl çalışmak lâzım? Bir samanlık yansa herkes söndürmeye koşuyor. Gönüller yanıyor da hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:
...
...
Hayat kurtarmaya gelince: Esaretten, trafik kazasından, suda boğulmaktan, ateşte yanmaktan, düşmandan, doktorun niyet-i halisa ile yaptığı müdahale ve buna benzer kurtarmalar zahiri kurtarmadır. Bunlara kurtarma denir, diriltme denmez.
...
Organ naklinin câiz olduğuna dair hiçbir Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif gösteremezler. Zirâ bu husus dinimize ters düşer.
Organ nakli, organlar canlı iken yapılıyor. Öleceğine yakın bir zamanda vazifeli melekler canını alırken, doktorlar da organları alıyor. Hem içten hem de dıştan ıstırap görüyor. Şöyle bir temsil getirirsek “Keçi can derdinde, kasap et derdinde.” Bunun da müsebbibi sensin, çünkü vasiyetini yaptın.
Bir taraftan en büyük ezâ ve cefâ çekiliyor, bir taraftan da bir nevi cinayet işleniyor. Bu ise haramdır. “Kilise harabesiyle cami tamir edilmez.” sözü meşhurdur.
Bir de şu var ki, iç hastalıklar sebebiyle ölenler şehittir. Şehitlerin ise ölmeyecekleri Kur’an-ı kerim’de haber verilmektedir:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar diridirler.” (Âl-i İmran: 169)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“İç hastalığı ile olsun, boğularak olsun, ölenler şehittir.” (Münâvî)
....
Bunlar ölü değildir ki organlarını nasıl alabilirsin!
Bir Hadis-i şerif’te de şöyle buyuruluyor:
“Mü’minler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar.”
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölülerden sanmayın, onlar diridirler. Rabb’leri katında rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendilerine verdiği ihsandan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselere de, hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” (Âl-i İmran: 169-170)
Âyet-i kerime’si ile şehidlerin ölmediğini beyan buyururken;
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde iç hastalıkları ile, humma ve veba gibi ateşli hastalıklarla, boğularak ve yanarak ölenlerin şehit olduğunu arzederken;
Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise:
“Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” (Ebu Dâvud: 3207)
Buyururken; bunca hakikatlar karşısında, hele böyle mühim bir mevzuda, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e dayanmadan, zandan öteye geçmeyen bir ilimle fetva vermek büyük bir cesaret, dalâlet ve cehalettir.
İşte din böylece esastan çıkarılıyor.
Ya bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri çürütsünler, veyahut sözlerini tekzib etsinler. Cevap istiyoruz, fakat Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle, lâfla değil.
Sen zannını kullanıyorsun. Bu zannına karşı Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler sana cevap veriyor.
Zandan öteye geçmeyen ilimle bu kapalı hayatın dış kısmını görüyorsun.
Âyet-i kerime’de:
“Onlar dünya hayatının yalnız görünen dış kısmını bilirler. Ahiretten ise habersizdirler.” buyuruluyor. (Rûm: 7)
Farz-ı muhal ki fetvacılara “Evinin penceresini veya kapısını alıp bir yere verelim.” demiş olsanız, size her türlü hakareti yaparlar.
Peki evinden bir pencereyi, bir kapıyı veremeyen bir insan, ilâhî bir binanın şu veya bu parçasını nasıl verebilir?
Hakikaten bunlar sehavetli, cömert iseler ölmeden evvel mallarını bağışlasınlar da görelim!
Bu Din-i mübin lâfla değil Hazret-i Allah’ın hükmüne, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünnet-i seniyye’sine dayanır.
...
Kaynak: İslam İlmihali / Ömer öngüt
__________________
" Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur. " N. F. K.
|