Üyelik tarihi: 05.11.2007 Teşekkür etti: 5
12 Teşekkür 7 Mesaja aldı
| Bunun bize yansımasını Cumhuriyet döneminde -bugün 75. yılını kutluyorlar!- doğup gelişen Türk sineması örneklerinde görebiliriz. Kemalist ideolojinin (!) sinema sanatındaki görünüşünü temsil eden Türk sineması, kopyacılığını, Cumhuriyetin ilk yıllarında Muhsin Ertuğrul'un kare kare yabancı filmleri kopyalamasından başlayarak bugüne kadar geliştirmiştir. Meselâ bir dönemde "her yıl birkaç düzine gangster ve casusluk filmi çevrilmiştir. Oysa, Türkiye'de çekilen gangster filmlerinin onda biri kadar kadar bile gangsterlik yapılmamıştır. (...) Klişeleşmiş ticarî sinema karşısında, Türk toplumunun canlı, yaşayan bir panoraması uzun yıllar belirememiştir." (3) Aynı klişelerin başarılı (!) bir şekilde kullanılarak çekildiği "Eşkıya"nın, Türkiye'de hasılat rekoru kırarken, yurt dışında hemen hemen hiç alâka uyandırmayışı örneğinde olduğu gibi; Holywood diline şartlanan Türk seyircisinin varoş edebiyatının yerli motifleriyle bezeli filmi, bildik klişelerin tekrarı içinde seyrederken, yabancı seyircinin aynı filme "Aslı bende; ben daha iyisini yapıyorum" bakışıyla ilgi göstermemesi... *** "Aldous Huxley tanınmış romanı "Yeni Dünya"ya ilginç bir panoramayla girer. Ütopik bir ülkenin "kuluçkalama ve koşullama merkezi"nde küçük çocukların, ileride kendilerinden beklenen fonksiyonlara uyum sağlamaları için nasıl şartlandırıldıklarını anlatır Huxley... Bitmek tükenmek bilmeyen bir radyo yayını, onlardan istenenleri uykularında kulaklarına tekrarlar durur. Çocukların, o sözlerden başka gerçeği kalmayıncaya kadar..." (4) İbda'nın, her dünya görüşünün ayrı bir dil olduğu ve her medeniyetin ayrı bir duyarlılık belirtmesi tezine nisbetle, Batı medeniyetinin sanat ve kültür alanındaki eserleri de Batı'nın anlayış ve duyarlılığını yansıtmakta... Sinema, gerçekte, yeni çağın sanat biçimi olduğu kadar, zihin şartlandırma aracıdır da. Sinema seyircisi, farklı kültür ikliminden fışkırmış eserlere muhatablık içinde, Batı'nın değer yargılarının, ahlâkî, içtimaî ve fikrî duyarlılıklarının zihnî bombardımanına maruz kalmakta, kendine has medeniyet duyarlılığını aksettiren içtimaî "şuur süzgeci"ne sahip olmayan zihinler, bu bombardımanın belirlediği şuur çerçevesinde hayatı ele almaktadır. Akademya yazarlarından hukukçu büyüğümüz Harun Yüksel'in bir sohbetimizdeki tesbitini aktaralım: "- Batı'da tahsil görmüş ve Türkiye'deki kariyer macerasını da Batıcı çevrelerde yaşamış bir arkadaşımın resim sergisine gitmiştim. Resimler savaşın tahribatını, trajedisini, acılarını konu alıyordu; ancak bunları resmederken İkinci Dünya Savaşı motiflerini kullanmıştı. Hâlbuki Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmedi... Savaştan bahsedeceksen hemen dibinde, kendi insanlarının kırdırıldığı şu kadar yıldır süren bir savaş var... Veya İkinci Dünya Savaşı'ndan çok daha yakın bir zamanda Bosna'da, Afganistan'da, Körfez Savaşı'nda yaşananlar daha mı az trajik?" Batı'nın hayatı algılayış ve aktarıştaki ben-merkezci edâsının, yerli (!) bir sanatçıya nasıl yansıdığını gösteren bu örnekten sonra, başka bir örneği sinemadan vermeden önce İbda Mimarı'nın şu teşhisi: " "Amerika'nın keşfi"... "Afrika'nın keşfi"... Amerika veya Afrika, Avrupalılar tarafından keşfedilmiş ve varlığı ortaya çıkarılmış değildir; Avrupalılar oralara gitmeden önce de oralarda insanlar yaşıyordu, hem de binlerce senedir. "Keşif" lâfı, olsa olsa, Avrupalılar'ın tanıması bakımından, "Avrupalılar için" ve bunu onlardan öğrenenler adına ve mânâsına kullanılabilir..." Şimdi "Amerika kıtasının keşfi"ni anlatan bir filme bakalım... İsmine dikkat: "1492-Cennetin Fethi". Film, engizisyon Avrupa'sında yaygın olarak "dünyanın sonunda canavarlar olduğu" inancını çürütmek üzere, Kristof Kolomb'un Batıya doğru gemiyle yol alması ve sonunda karaya ayak basmasını anlatır. Ancak karaya çıktığı yer Amerika kıtası değil, kıtanın yakınındaki adalardan biridir. Adanın yerlileriyle ticarî ilişkiler kuran Kolomb, onlardan altın alır. Fakat yerliler oraya nasıl gelmiştir? Pek ilkel (!) olan bu insanlar, altına kıymet vermeyi, bulup çıkarmayı ve işlemeyi nasıl öğrenmişlerdir? Filmde bu sorular sorulmadığı gibi cevaplanmaz da. Sadece Kolomb'un, gelir gelmez vahşi (!) insanları hizaya getirmesi ve orayı işletmesi gösterilir. Ülkesine döndükten sonra Kolomb kendini bir dizi entrikanın içinde bulur ve filmin sonunda, gerçekte keşfi kendisi yapmışken, kıta yerine adalara ayak basarak yanılması yüzünden o zamanın otoriteleri tarafından, gerçek keşfin Amerigo Vespucci tarafından yapıldığının ilân edilişine şâhid oluruz. Seyirci, Vespucci'nin haksız şöhretini öğrenirken, "gerçek kâşif" Kolomb'un hakkının yenilişine hayıflanır. Film biter, ışıklar yanar ve Aldous Huxley'in "Yeni Dünya"sındaki "minik çocuklar", üç saat süren iyi bir film seyretmiş olmanın keyfiyle salondan çıkar gider... devam edecek... |