Tekil Mesaj gösterimi
  #4
Alt 06.12.2007, 21:44
Battal

 
Battal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.11.2007
Mesajlar: 323
Teşekkür etti: 2
6 Teşekkür 4 Mesaja aldı
Yine "Miraç mucizesini" biliyoruz... Melek, Allah Resûlü'nü bir yere kadar getirir ve bırakır. Kendisinin buradan öteye geçerse yanacağını söyler. Oradan öteye akılla geçit yok... Peki Allah Resûlü nasıl geçecek? Sorar... Cevap:

"- Ancak aşkla!"

Şimdi Batılı bakışın bunu kendi materyalist görüşüne aplike ederek nasıl kurgu bilim-film malzemesi yaptığını görelim:

"Saçmasapan oyuncak dekorları bir yana... Fezâ gemisiyle bir yere gelen insanlar... Bir hududu aşamıyorlar... Oradaki kâinat buudunun sahibi insan karşılarına çıkıyor, konuşuyorlar... Adam, "buradan öteye gemilerle gidemezsiniz!" diyor ve kendisinin bile hududu aşarsa yanacağını söylüyor... "Peki buradan öteye nasıl gidilir?"... Ve adam cevap veriyor:

- "Ancak aşkla!" " (6)

Bugünün açık sömürgesi olan İslâm dünyasında zamanla, Batılı gibi düşünen, Batılı gibi hisseden, Batı'dan aldığını özümleyecek bir "şuur süzgeci"ne sahip olmadığı için inancını ve geçmişteki kendi eserlerini bile Batılı formlar içinde sunulduğu takdirde anlayabilen bir insan tipi meydana gelmiştir.



***

"Büyük Muztaribler" eserinde Salih Mirzabeyoğlu, Batı'nın bitişi üzerine yaptığı tesbitlerden sonra bugünkü durumu için "Hâlen gösterdiği hayatiyet, zinciri kopan bir bisikletin ilk aldığı hızla duracağı noktaya doğru sürüklenmesi kabilindendir." der. (7)

Bu yavaşlamayı bugün sinemada da görmek mümkün. Maddî hamlesini ve akıl dehâsını "mutlak prensipler" etrafında ruhî müeyyideye kavuşturamayan Batı bugün, kuyruğundan kendi kendini yiyen bir canavara dönüşmüştür sinema alanında da. Film grameri, "taleb kanunlarına" göre ortalamanın çok altındaki seyirci için geliştirilmektedir. Kitle kültürüne ayarlı filmler, seyircinin anlayış ve zevklerini tahrib etmekte, rekabet ortamında hasılat pastasından en fazla payı kapmak isteyen yapımcılar seviyesizlik yarışına girmektedir âdeta. Filmler ve seyircinin algılaşıyındaki basitleşmenin bu diyalektik ilişkisi, hergün daha fazla tersine tekâmüle yolaçmaktadır. Daha film çekilmeden önce hangi sahnenin ne kadar sürmesi gerektiği, seyircinin dikkatinin dağılmaması amacına göre hesaplanmaktadır. Meselâ onlara göre "iyi bir filmin gerilimi, ilk beş dakikası içinde hissedilmelidir; kötü filmlerin çoğunda bu yoktur". Benzer şekilde yılların tecrübesiyle yüzlerce klişe kaideler konulmuştur. Tarkowski'nin dediği gibi "insana fazla fazla geometrinin kanunlarını hatırlatan" klişe kolajı filmlerde hayâl gücüne, ibda'ya, sanata asla yer yoktur artık. Böylece seyirci bildik klişelerden örülü "yeni" filmleri seyreder, zorlanmadan anlar ve mutlu olur. Bu serbest piyasa ortamında, alan da memnundur, satan da... Bir komedi filmi yapılmadan evvel, bazı komik sahnelerin deneme çekimleri yapılır; sonra bir grup seyirciye gösterilir ve seyircinin verdiği gülme reaksiyonlarına göre bazı sahneler elenerek film gerçekleştirilir. Yapımcılar tarafından bir film, bittikten ve son hâlini aldıktan sonra 20 kişilik özel bir test grubuna -yönetmenler buna lânetli grup adını takmışlar- gösterilir. Sonra bu 20 kişiye "Filmi beğendiniz mi? Arkadaşlarınıza tavsiye eder misiniz? Hangi sahneyi sıkıcı buldunuz?" gibi bir dizi soru yöneltilir. Alınan cevaplara göre üzerinde gerekli değişiklikler yapılarak film gösterime sokulur.

Bunun insanımıza tesirini kültür emperyalizmi merkezinde Ali Gevgilili'den görelim:

"Sinema eserlerinde "görüntü düzeni" de bazı şartlar altında sinemada çok yanlı başka bir kültür emperyalizminin aracılığını yapabilir. Görüntü düzeninin tabiî yahut gösterişçi oluşu, seyircide de belirli bir "anlayış seviyesi"ni ve "eser seçme alışkanlığı"nı meydana getirir. Satıhta kalan bir görüntüleme ve kurgu tekniğine göre şartlanan seyirci, daha karmaşık bir düzene dayanan filmlere sırtını çevirecektir. Sözgelişi, çoğu ülkelerin ticarî sinemalarının sıradan filmlerinde büyük ölçüde faydalandığı foto-roman tekniği, seyircilerde belirli bir yavanlık ve rahatlık ortamı doğurur. Bu "form"dan doğan kolaycılık ise, düşünmeye çağıran, insancıl veya toplumsal nitelikli çoğu filmlerin, geniş bir kesimin ilgisini çekememesi; ticarî başarısızlığa uğrayarak, sinemalardan çekilmesi neticesini doğurur."




Evlerimizin baştacı televizyonun da bunda büyük rolü vardır şüphesiz. Reklam pastasından en büyük payı kapmak için, "reyting" peşinde birbirleriyle ölümüne rekabet hâlindeki televizyon kanallarının, kitle kültürüne hitap eden seviyesizliği yanında, haber proğramlarında haberden habere, görüntüden görüntüye, kâh bir facia haberinden, kâh bir orospunun silikonlarının patladığı haberine geçiş; bir haberin dehşet hissinin tesirini, diğerinin "rahatlatıcı" tesirle gidermesi; herhangi bir ahlâkî kaygı gözetmeyici yayıncılık anlayışı karşısında insanların bu dile alışması ve giderek duyarsızlaşması... Bu yayıncılıkta temel ilke, TV izleyicisinin ilgisini, kanallar arasında "zapping" yapmaması için uyanık tutmaktır. Meselâ binlerce bölüm süren "pembe diziler"in her bir bölümünün çekim düzenine, 5-7 dakikada bir, reklam girileceği hesap edilerek âni dramatik sıçramalar yerleştirilir. Böylece aynı kanalda mıhlanan seyirci, dikkatini dağıtan reklam aralarında bile, sırf merakından dolayı kanalı "zaplayamayacaktır." ("Televizüel ifâde"ye dair Hayreddin Soykan'ın "İbda: Yeniden İrtibatın Dili" isimli deneme kitabı bu konuda kaynaktır.)

Fransız sinema yazarı Carriere, Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda, Afrika'da müslüman sömürge ülkelerinde sık sık film gösterileri düzenlendiğinden bahseder. Bazı müslümanların, perdedeki görüntüleri seyretmenin günah olduğuna dair inançlarından dolayı -ki canlı tasviriyle alâkalı İslâmî bir ölçünün yanlış tevilindendir- filmleri seyretmek istemediklerini, ancak bu daveti reddetmek isyan mânâsına geleceği için, sinemaya gitseler bile, film bitene kadar gözlerini sıkı sıkıya kapadıklarını söyler;

"Filmleri seyreden kişiler de yok değildi; ancak, ne kadar gözlerini açarlarsa açsınlar, bu fenomeni anlayabilmeleri çok zordu. Perdede gördükleri araba, at, insan gibi imajları başka yerlerde gördüklerinden dolayı hatırlasalar da, mevzuun bütünüyle bağlantı kurabildikleri söylenemezdi. Filmin hareketini, hikâyesini yakalayamazlardı." (8)

Bize bugün tuhaf gibi gelen bu örneğin üzerinden bir yüzyıl geçmek üzere... O günün Afrika müslümanının sinema karşısındaki durumunun saygı duyulacak bir kültür ve medeniyet orijinalitesi haysiyetini belirtmesine nazaran, benzer biçimde ama asıl tuhaf olan, bugünün seyircisinin Tarkowski, Bunuel, Bergman gibi "auteur"lar karşısındaki hâlidir. Günümüz seyircisinin ticarî sinema diline kayıtsız şartsız "uyum sağlamış olma" durumu gerçekte tam bir trajedidir.

devam edecek...
Battal isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla