Tekil Mesaj gösterimi
  #54
Alt 23.01.2008, 18:02
bedir313

 
bedir313 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 03.11.2007
Mesajlar: 210
Teşekkür etti: 0
4 Teşekkür 4 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız A.Цras
Mesajı göster

Konunun iyi anlaşılması için gerekli olan bu noktalara işaret ettikten sonra, fıkhî açıdan kürtaja
baktığımızda önce şunu söylemeliyiz: Islâm fıtrat dinidir ve fıtrata yani doğru (tabiî) ve normal
olana aykırı olan her şey Islâma da aykırıdır, yani mahzurludur: Mahzuru, aykırılık gücüne
göre değişir. Az aykırı olan "mekruh", biraz daha çoğu "tahrimen mekruh", çok aykırı olan
da "haram" olur. Bu konuda fitrî olan, kadınla erkeğin bir araya gelmesi, cinsel birleşmeleri,
sonuçta da çocuğun dünyaya gelmesidir. Ancâk her kuralın olduğu gibi, bunun da istisnaları
olabilir. Yani Islâm fıkhının bu konudaki genel kaidesi: "Fıtrata ve tabiîliğe müdahale
edilemeyeceği" esasıdır. Ancak genel bir kural, bütün fertlerine temsil edilemez ve şahıslara,
özel durumlarına göre fetvâ verilir. Yani genel geçer kural ayrıdır, fetvâ ayrıdır. Fetvâ kişiye,
yere ve zamana göre değişir. Buna göre, Islâm fıkhında "çocuk aldırma" ya da "kürtaj"
denen olaya fert düzeyinde bazı hallerde ve belli bir zamana kadar fetvâ verildiğini söyleyerek
konuyu şöylece özetleyebiliriz: ·

Konu hakında Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîsle
açıklık (ibare) yoktur. Ancak bazı âyet-i kerime ve hadîs-i serîflerde işaretler bulâbiliriz.
Meselâ: Hac 5 ile, Mü'minûn 12-15 âyetleri hemen hemen aynı noktaya işaret ederler. Biz
önce Mü'minûn 12-15. âyetlerinin meâlini verelim, sonra bazı noktalara temas edelim:
"Andolsun ki,biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yârattık. Sonra onu "nutfe (menî, sprem)
olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk: Sonra nutfeyi (yapışkan) bir kan pıhtısı haline
getirdik. Ardından kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, bu çiğnemi kemiklere
çevirdik,kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu başka bir varlık yaptık.

Şekil
verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz."


Bunları açıklar mahiyetteki bir iki hadîs-i şerîfin meali de şöyledir: 1- "Sizden her
biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur. Sonra bir o kadar da orada yapışkan pıhtı olur.
Sonra bir o kadar da orada bir çiğnem et halinde bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh
üfler" (Müslim, Kader 1) 2- "...nutfe (menî parçası, sperm)nin üzerinden kırkıki gece geçince
Allah ona bir melek gönderir. O da onu şekillendirir, kulağını, gözünü, cildini, etini ve
kemiklerini yapar. Sonra da, ey Rabbim, erkek mi olacak dişi mi..." (Müslim, Kader 3) der.
Birinci hadîs âyetlerin tam açıklaması gibidir. Buna, yani âyete ve hadise göre:



1- Döllenen menî rahimde kırk gün, irtibatsız olarak kalır.

2-
Sonra bir pıhtı olarak rahimle irtibat kurar (alaka). Bu süre de kırk gün kadardır.


3- Sonra bu yapışkan pıhtı (alaka) bir et parçası halini alır, kemikleri belirir, et
oluşur. Bu devre üçüncü kırk günün sonuna kadardır.

4- Sonra ilk üçünden
farklı bir yaratık, ya da yaratış ortaya çıkar. Bu, cenîne ruhun üflendiği safhadır. (Taberî
XVNI/9) Bir başka deyişle canlanmasıdır. Insan, ya ruhla cesedin bütünüdür ki; genel kabul
gören görüş budur; ya da sadece ruhtur. (Râzî XXlll/85) Bundan; ceninin üçüncü devre
sonundan yani 120 günden önce insan olmadığı anlaşılır. Insan oluş, bu noktadan itibaren
başlar (Taberi XVN/11). Hem diğer bir yaratış, hem de, ruhun üflenmesi bunu gösterir.


5- Onbeşinci âyetin işaretiyle, ölüm ancak bu dönemden sonra olabilir. Bu da
daha önceki üç dönemde (120 gün) ceninin ölüme elverişli, yani canlı olmadığını gösterir.


6- Devreler arasının "sümme" (sonra) kelimesi ile açılması; devrelerin
birbirinden tam anlamıyla farklı olduklarını (Ebu'ssu'ûd VI/126), birbirinden diğerine geçişin
bir dönüşüm (tahavvül) olduğunu gösterir. (Râzî XXNI/84) Bu da beşinci maddede anlatılan
gerçege işâret eder.

Ruhun yüzyirmi günde üflendiği konusunda ittifak ,
bulunduğu,için ikinci hadîs; "ceninin kırk günde şekillenmesi değil, bunun melek tarafından
yazılması" şeklinde anlaşılmıştır (Dâvûdoğlu X/626).

Işte bütün bunlardan,
ötürü, Hz. Ali (r.a.), bu yedi devre geçip ruh üflenmedikçe cenine müdahalenin "ve'd" (çocuğu
diri diri gömme, yani öldürme) olmayacağını söyler (Ibnü'I-Cevzi, Zâdü'I-Mesir V/462). Imâm
Ebû Hânîfe de bunu delil tutarak; meselâ birisinin yumurta çalması ve yumurtadan onun
yanında civciv çıkması halinde, başka başka varlıklar olduğu (halk-ı âher) için, civcivi değil
yumurtayı tazmin eder, demiştir (ZaMahşerî NI/27-28). Bütün bu temel gerçeklerden ötürü tüm
Islâm fıkıhçıları, döllenmenin üzerinden yüzyirmi gün geçtikten sonra ve de zaruret yokken
çocuk aldırmanın (kürtajın) haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Yüzyirmi günden, yani
canlandıktan sonra çocuğunu aldıran ya da ilaçla, vurma ile vs. düşüren kadın hem bir cana
kıyıp cânı olduğundan ötürü günahkârdır, öbür dünyada bunun cezasını çekecektir, hem
de dünyada çocuğun Babasına, canlı düşüp sonra ölmüşse, bir tam diyet (kan bedeli),
organları belirli olup ölü olarak düşmüşse, bir "gurra" ödemek zorundadır. Birinci halde ayrıca
bir de keffaret tutmalıdır. (Diyet; yüz deve, veya bin dinar altın, veya on ,ya da on iki bin
dirhem gümüş, yani yaklaşık olarak şu anda (1989) elli milyon (50.000.000: ) TL. Gurra ise,
duruma göre bir diyetin yirmide ya da onda biridir). Organların bir kısmının belirmiş olması
durumu da aynıdır. Ancak yüzyirmi günden (dört aydan) önce çocuk aldırmanın, ya da ilâç
vs. ile düşürmenin câiz olduğunu söyleyenler vardır ). Bazıları ise sadece kırk güne kadar
câiz olduğunu söylemişlerdir. (Hindiyye V/356; Bezzâziyye VI/370 (Hindiyye kenarında))
Bazıları da döllenme olduktan sonra, bir özür olmaksızın bunun hiç câiz olmayacağın
söylemişlerdir. Hiç câiz olamayacağını söyleyenler hacda ihramlı bir hacı adayının, bir kuş
yumurtasını kırmasının av yasağına tecavüz sayıldığını ve bundan ötürü ceza vermesi
gerektiğini delil gösterirler (Bk. Kâdihan NI/410 (Hindiyye kenarında) Ancak; yumurta ceninin
birinci değil, ikinci kırk gününe benzer. Yumurtanın birinci kırk güne tekabûl eden devresi,
kuşun karnında olduğu dönemidir, diyerek bunu itiraz edebilir. O takdirde böyle diyenlere göre
de kırk güne kadar düşürme ya da aldırma câiz olmalıdır.). Yani yumurtayı kırma, cana
tecavüz sayılmış ve (ihramlıya mahsus olmak üzere) cezayı gerektirmiştir. Öyleyse yumurta
durumundaki cenine (embriyona) müdahale de câiz olmamalıdır, derler.

Bütün
bunlardan (Hanefi mezhebi için) şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Meni, ana rahmine yerleştikten
sonra, ona müdahale fıtrata uygun düşmediği için hoş değildir, anormaldir. Bu anormallik
(mekruhluk da diyebiliriz) kırk güne kadar az, kırk günden yüzyirmi güne kadar biraz daha
fazladır, ama haram değildir. (Birinciye tenzihen, ikinciye tahrimen mekruh da diyebiliriz) Ama
yüzyirmi günden sonra, özürsüz olarak yapılan müdahale kesinlikle haramdır ve bir cana
kıyma demektir. Bu konuda kırk güne, bazılarına göre de yüzyirmi güne kadar işin hafif
tutulması, hattâ bazı fıkıhçılarca mutlak câizdir, denmesi sanki zayıf iradeli ve dünya
zevkine ve rahatına düşkün insanlar için verilmiş bir ruhsattır. Yoksa onlar da bunun evlâ
olduğunu söylemiyorlar.

Ancak işin bir diğer önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da
yüzyirmi güne kadar kürtajın dinen mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse
dahî, mazeret olmadan bir kadının avretini başka erkeklere hattâ kadınlara göstermesinin
haram olduğu naslarla sabit bir gerçektir; dolayısıyla bu konudâ ittifak vardır. Yani, şu anda
hamile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne iki yol çıkar : a-Ya bir doktorun, ebenin vs.
tıbbî müdahelesini istemek (kürtaj), b- Ya da çeşitli ilkel metodlar yahut ilaç yardımıyla bunu
kendisinin veya kocanın yapması... Birinci yola girmesi halinde avretini, zaruret olmaksızın
(zaruret yani bir özür var ise mesele yok).açmakla bir haram işleyecektir ki, bu yine ittifakla câiz
değildir. Ikinci yola girmekle, tıbbın tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye
atacak ve bundan, öncelikle anne zarar görecektir.

Başarılamaması halinde de
sakat ve yetenekleri körelmis çocukların doğmasına sebep olacak; böylece hem ömür boyu
vicdân azabı çekilecek; hem de aile ve toplum olarak maddi, manevi zararlar görülecektir. Adil
tıbbi İslamın hakem kabul ettiğini ve onun mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünürsek, bu
uygulamanın da en azından mekruh olduğu anlaşılır.

Dolayısıyla tabiî sonuç
olarak yine, mazeret olmadan cenini aldırmanın ya da düşürmenin en azından mekruh
olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelmiş oluyoruz. Öyleyse bu mazeretler nelerdir? Yani hangi
sebeplerle; hamile kalan bir kadın, bir kadın doktora, hamileliğinden itibaren kırk, ya da işi en
geniş tutanlarca yüzyirmi gün içerisinde kürtaj yaptırabilir? Hanefiler, bu özürlerin şunlar
olduğunu söyler:


1- Emzirmekte olduğu çocuğun sütüne zarar vermesi ve
babanın bir süt anne bulacak güçte de olmaması (Kâdihan NI/428).

2- Ortamın
bozuk olup, Islâmî terbiyenin mümkün olmaması (Hindiyye Cevâhiru'I-ahlatî adlı kitaba atfen
şu hükmü verir: "Saç, tırnak ve benzeri organları belirdikten sonra çocuk düşürmek için ilâç
kullanmak câiz değildir. Organları belli değilse câizdir. Ama zamanımızda her halûkârda câizdir
ve fetvâ da buna göredir. Devamla "organların belli olması ise ancak yüzyirmi günden sonra
olur" denir ki, bundan ruhun üflenmesi kastedilmiş olmalıdır. Yoksa, organların bu dönemden
önce de belirecegi müşahede ile sabittir (bk. Fethu'I-Kadîr N/495'den
Mevsû'atü'I-fıkhu'I-Islâmi NI/159).).

3- Kadın hastâ olup, âdil tıp tarafından
hamileliği sebebiyle hastalığının artacağını, ya da olmayan bir hastalık ortaya çıkacağının
söylenmesi.

Görüldüğü gibi fakirlik ve rızık meselesi bu konuda doğrudan bir
sebep olarak kabul edilmemiştir. Çünkü, bu Allah'ın (c.c.) her canlının rızkını vereceği, yani
O'nun "Rezzâk" olduğu inancına zıttır. Ancak fakirliğin sebep olacağı ahlakî bozuklukları
da sebep görenler vardır.

Diğer Mezheplerde Durum:

En ihtiyatli,
ya da doğruya en yakın görüşü, -eğer. telfik anlamı içermiyorsa- bazan, diğer mezheplerin
görüşlerini öğrenmekle daha rahat anlayabiliriz. Onun için:

Mâlikîlerde, döllenme
olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırma ya da düşürme câiz değildir.
(Şerhu'd-Dırdîr alâ-metni Halîl (Dusûki hâsiyesi ile birlikte), Mısır 1345; N/266)


Şâfiîler ve özellikle Gazalî de aynı görüştedir. Ancak mahzur ilk kırk gün içinde
az, ikinci de daha fazla üçüncü, de harama yakın; daha sonra ise ittifakla haramdır . (Gazalî,
ihyâ N/53)

Hanbelîlerde, sadece ilk kırk günde helâl bir yöntemle nutfeyi
düşürmek câizdir (er-Ravdu'I-murbi' N/316. el-Matba'atû's-selefiyye 1380: 6.8.). Ancak
mutemed görüşe göre, bu konuda bu mezhebin görüşü de Hanefiler gibidir; döllenmeden
itibaren 120 gün içinde, yani ruh üflenmeden önce cenini düşürmek câizdir. Ondan sonra
kesinlikle haramdır (el-Merdâvî, el-insaf I/386; ibn Kudâme, el-Mugnî VN/816; el-Zuhaylî,
el-Fıkhu'I-islâmî NI/232 vd.).
Allah cc razı olsun kardeş.

muhteşem bir derleme.biz bundan başkasını demek istemedik.
.
bedir313 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla