Bazı kimseler, bütün insanların Allah'ın kulu olduklarını,
Allah katında hepsinin aynı seviyede olduğunu, Allah'ın on lara iyi ile kötüyü ayırdetmeleri için akıl ve kendilerini kontrol etmeleri için de vicdan verdiğini, her insanın bun lar vasıtası ile hareket edebileceğini, binaenaleyh
Allah ile kullan arasında vasıta olan peygamberlerin getirdikleri din lerin lüzumsuz olduklarını söylüyor.
Buna mukabil tarikatçılar da, her insanın işlediği gü nahlardan tevbe edecek seviyede olmadığını, bu işleri ancak Allah'ın sevdiği kimselerin yapabileceklerini, salih kim selerin
Allah ile kulları arasında vasıta olmaları gerektiği ni söylüyorlar. Bunların bir kısmı daha da ileri giderek bu işin daha ziyade itikada bağlı olduğunu, hakikatte bir şey vasıta olmak kabiliyetine haiz değilse bile insanın onu öyle bil mesiyle vasıta olacağını ve insanı Allah'a kavuşturacağım iddia ediyorlar. Hatta bazı cahiller, "Bir taşa dahi itikad bağlasak bizi Allah'a kavuşturur" diyerek büsbütün sapıtı yorlar.
Bu iki fikir de hakikatten uzaktır. Birincisi uzaktır; zira insanın aklı hakikaten bilim vasıtasıdır, iyi ve kötüyü bir di ğerinden ayırabilir; fakat bu, ancak onun kendiliğinden kavrayabileceği şeyler ve işler için söz konusu olabilir. Al lah'ın zatını, sıfatlarını, onun insanlardan neler istediğini bil mek böyle değildir. Akıl bunları kendiliğinden bilemez, öğrenmesi lazımdır.
Allah (c.c.) bunları bize öğretmek için içimizden bir el çi tayin etmiş, o da bunları Allah'ın bildirdiği şekilde biz lere öğretmiştir. Bu emirlerin hepsine birden din, onları bi ze bildiren insana da peygamber denir. İşte
Allah ile kul ara sındaki vasıta dindir. İnsan Allah'a kavuşmak ve onun rah metini kazanmak için dine uyar ve emirlerini tatbik eder. İn sanlara dini öğreten peygamber ise, sadece bir öğretmendir. Binaenaleyh o bile vasıta olamaz. Ancak bildirmek sıfatıyla rehber olur. Yani o bildirme konusunda elçisidir. Bildirdik ten sonra aradan çekilir, o zaman arada yalnız din kalır.
İkinci iddiaya gelince, bu da çok yanlıştır.
Allah ile kul arasında tek vasıta din olunca başkasına ne lüzum kalır? Din, onu bilen ve tatbik eden kimseyi zaten Allah'a kavuşturur. Başkasının arada işi ne?
Tarikatçılar bu iddialarını ispat için şu ayeti güya delil gösteriyorlar:
"Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve O'na (yak laşmak için) vesile arayın," (Maide: 5/35)
Onlara göre bu ayetteki "vesile" den maksat güya şeyh ler imiş.
Ayetteki "vesile" kelimesinden kasıt; salih amellerdir. Tarikatçı olmayan tüm tefsir alimleri de bunu bu şekilde açıklamışlardır.
Tarikatçılar, vasıta hakkındaki iddialarını sözde ispat etmek için bir de akli (!) delil getirerek şöyle derler: Her in san Allah'ın rahmetine kavuşacak, tevbesi, duası ve diğer iyi işleri kabul olunacak, fakat derdini Allah'a arzedecek sevi yede olmadığı için, kendisine bunları temin edecek birisi lazımdır. Şeyhlerde Allah'ın sevdiği (!) insanlar oldukları için bu işi yaparlar. Yani bir insanın yaptığı iyi işleri şeyhler Al lah'a kabul ettirir ve buna karşı verilecek mükafat da onlar vasıtasıyla insanlara ulaştırılır. Böylece insan, ancak onlar vasıtasıyla iyi olabilir.
Bu cehalete karşı insan nerede ise insanlığından utana cak.
Allah -haşa- kral mı oldu ki, kulları ancak mabeyinci lerin vasıtasiyle kendisine dert ve isteklerini arz etsinler ve iyi işlerini kabul ettirsinler; o da saray erkanı vasıtasiy le onlara nimetlerini versin? Bu ne biçim iman, ne biçim akıl, ne biçim mantık!?
Biz bu iddiaları yine Allah'ın ayetleriyle cevaplandıra lım.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Kullarım sana beni sorarlarsa, muhakkak ki Ben pek yakınım, çağırdığı zaman çağrısına icabet ederim."
(Bakara: 2/186)
"Rabbinizi yalvararak ve gizlice çağırın, şüphesiz O haddi aşanları sevmez. Ve yerde ıslahından sonra fesat çıkarmayın ve O'nu (Rabbinizi) korku ve ümit halinde ça ğırın. Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyilik edenlere yakın dır." (A'raf: 7/55-56)
"Rabbiniz dedi: "Beni çağırın ki size icabet edeyim."
(Mümin: 40/60)
İşte bu ayetlerin hepsi de insanı doğrudan doğruya Al lah'a dua etmeye çağırarak, Allah'ın rahmetinin iyilik eden lere yakın olduğunu söylüyor. Fakat hiç birisinde "Şeyhi niz vasıtasıyle çağırın" denmiyor. Bundan anlaşılıyor ki insan doğrudan doğruya Allah'a yalvarmalı, derdini O'na ar- zetmeli ve yardımı da sadece O'ndan istemelidir; zira bu iş lerde kendisine hiçbir kimse vasıta olamaz.
Dua ibadeti böyle olduğu gibi diğer tüm ibadet ve iyi iş lerin tamamı da böyledir. Bir insan bunları işlediğinde ka bul veya reddedecek olan Allah'tır. Bu hususta da bir çok ayetler vardır. Bazılarını zikredelim:
"Şüphesiz iman edip iyi işler yapanlara Firdevs cen netleri mesken olur. Orada ebedi olarak onlardan ayrılmak istemezler. (Kehf: 18/107-108)
"Şüphesiz iman edip iyi işler yapan kimseler altında nehirler akan cennetler vardır. O büyük kurtuluştur."
(Buruc: 85/11)
"İman edip iyi işler yapanlara, amellerine mukabil mesken olarak me'va cennetleri vardır." (Secde: 32/19)
"Şüphesiz iman edip iyi işler yapanlara, nimet cennet leri vardır." (Lokman: 31/8)
"Kim ki O'na (Allah'a) mümin ve iyi işler yapmış olarak gelirse, onlara en yüksek dereceler vardır." (Taha: 20/75)
"Erkek veya kadın her kim mümin olarak iyi işler ya parsa, işte onlar cennete girerler ve kendilerine hurma çekirdeğinin çukurcuğu kadar zulmedilmezler."
(Nisa: 4/124)
Görüldüğü gibi bu ayetlerin hepsi de, iman edip iyi işler yapanlara mükafatlar verileceğini açıkça beyan ettikleri halde, bu iyi işlerin bir Şeyh vasıtasiyle Allah'a arzedilme-si gerektiğine işaret dahi etmemişlerdir. Bundan da anlaşı lıyor ki; Cenab-ı
Allah, iman edip iyi işler yapan kimsele rin bu iyiliklerini doğrudan doğruya kabul eder ve mükafat verir. Artık bir şeyhin veya hocanın veya başka herhangi bir insanın arada vasıta olması ihtimali hangi esasa dayanır ve nasıl olabilir bilmiyorum?
Hem İslam dininin en büyük hedeflerinden biri de mad- deperestliği yıkmak ve bütün insanları yalnız Allah'a ibadet etmeye sevketmek değil midir? Başka bir insan
Allah ile kul arasında vasıta olursa, bu, maddeperestlik olmaz mı? Zira o kul artık Allah'ı değil, Allah'a işini ulaştırması ve kabul ettirmesi için o vasıtayı çağırır.ve Allah'tan evvel ona yalva rır. Böylece Allah'tan önce o vasıta kendinin bir mabutu ha line gelir.
Maddeperestlik demek, yalnızca maddeye "Allah" de mek değil, maddeyi arada vasıta yapmak da demektir. Za ten putlara tapanların da hemen hepsi onlara "Allah" demez lerdi. Onları
Allah ile kendi aralarında vasıta yaparlardı. On larla, insanları vasıta yapanlar arasında ne fark var? Onlar sadece cansız bir maddeyi vasıta edinmişler, bunlar da can lı ve belki de günahkar bir maddeyi vasıta ediniyorlar. Ne tice itibariyle ikisi de maddeperestliktir. Şu ayete dikkat edil sin.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"İyi bilinmelidir ki halis din Allah'ındır. Allah'ı bıra kıp O'ndan başka dostlar edinenler: 'Biz bunlara bizi Al lah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.' derler. Muhakkak ki
Allah aralarında ihtilafa düştükleri konularda hükmedecektir.
Allah yalancı ve kafir olan kimseyi hidayete erdirmez." (Zümer: 39/3)
İşte bu ayet de, Allah'a yaklaştırmaları için dost tutan lardan bahsediyor ki bu umumidir. İster tutulan dost cansız, ister canlı olsun, tutulmasındaki maksat bir olduktan sonra fark yoktur.
Şu halde
Allah ile kul arasında Allah'a yaklaştırmak için canlı veya cansız bir maddeyi vasıta kılmak, İslami olmayan, eski cahiliye adetlerindendir. Bu hususta bir de hristiyanların adeti vardır. Hristiyanlarda ve bilhassa kato-liklerde ibadet her yerde olmaz. Yalnız kilisede ve papazın irşadı altında yapılır. Çünkü onlar, papazı Allah'ın vekili bi lirler,
Allah namına ibadetleri kabul edebileceğine ve günah karları bağışlayabileceklerine inanırlar.
Bu gibi itikatlar hakikatte Allah'a ortak koşmak oldukları için, İslam dini tarafından yıkılmışlardır. İslam dini alimlere, öğretmekten başka hiçbir görev ve yetki vermemiştir. Bu nun için, bir müslüman ibadetinde tamamen serbesttir. İster se evinde namaz kılar, isterse tarlasında kılar, isterse dük kanında veya dairesinde kılar. Yalnız, şehir, kasaba ve köy deki halkın, bir araya gelip bir diğerini görmeleri, hallerini sormaları, dertlerini ve ihtiyaçlarını öğrenmeleri, arala rındaki dargınlıkları gidermeleri gibi bir çok ahlaki ve içti mai faydalar bakımından cemaatla namaz kılmaları daha ha yırlı ve daha sevaptır.
Günah işleyen bir kimse doğrudan doğruya Allah'a tevbe eder. Nasıl tevbe edileceğim bilmiyorsa alimlerden öğrenir; fa kat alim tevbesini kabul veya reddetmek veya Allah'a kabul ve ya reddettirmek yetkisine sahip değildir. Kur'an, müslümanla- n tevbeye davet ederken başkasını vasıta yapmaları gerektiğinden bahsetmemiştir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Samimi bir tevbeyle Allah'a tevbe ediniz." (Tanrım: 66/8)
"Ey müminler! Hep beraber Allah'a tevbe ediniz."
(Nur: 24/31)
Bu ve bunlar gibi bir çok ayetler insanları tevbeye ça ğırmakta; fakat bu tevbenin şeyh veya başkası vasıtasıyle ya pılmasından bahsetmemektedir. Şu halde İslam dininde tev be de doğrudan doğruya Allah'a yapılır ve hiç kimse arada vasıta olmaz.
Her müslüman diğer bir müslümanın dünya ve ahiret iş leri hususunda Allah'a dua edebilir. Bu da alimlere veya şeyhlere mahsus bir şey değildir. Kabul edip etmemek ise an cak Allah'a aittir. Bu hususta Cenab-ı Hak, peygamberine hitaben şöyle buyurur:
"Eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gel seler, Allah'tan günahlarının affını isterler, Peygamber de günahlarının affını istese, Allah'ı tevbeyi kabul edi ci ve rahmet edici bulurlardı." (Nisa: 4/64)
Yani eğer Peygamber onlar için dua etseydi,
Allah günah larını affederdi. Fakat başka bir ayette de münafıklardan şöy le bahsediyor:
"Onların günahlarının affını iste, veya isteme. Sen yet miş defa günlarının affını istesen yine
Allah günahları nı affetmez." (Tevbe: 9/80)
Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki; Peygamber de dahil ol mak üzere, bütün müslümanlar başka müslümanlar için dua et mekte serbesttirler. Fakat mutlaka kabul olunacağını kimse ta ahhüt edemez. Bu Allah'a aittir.
Allah isterse kabul, isterse de reddeder. Nitekim birinci ayette Peygamberin duasının kabul edi leceği ikincisinde ise reddedileceği sarahatle ifade edilmiştir.
Tarikatçılara göre herkes mutlaka şeyhin yanında tevbe etmek zorundadır. Bunun için tarikata girecek kimselere önce tevbe ettirirler. Sanki onlar Allah'ın vekili imişler gi bi bu harekette bulunurlar.