Tekil Mesaj gösterimi
  #90
Alt 09.06.2008, 13:22
ibni süleyman

 
Üyelik tarihi: 06.06.2008
Mesajlar: 45
Teşekkür etti: 6
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız elmnightmare
Mesajı göster
Ubusunu gubusunu yediğim Muhammed Ebuzzehra'nın Mezhepler tarihi kitabını okumamışsın sen galiba yüz küsür mü iki yüz küsür mü ne Teymiyye'yi öve öve bitirememiş....Öve öve bitiremeyen zat İbn Teymiyyeyi sevdiği halde hatalarını da söylemiş...En azından o erkekçe davranmış sizde nerede o erkeklik....
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderen Allâh’a hamdu senâlar olsun. Şâhit olarak O yeter. Allâh’tan başka ilâh olmadığına ikrâr ve tevhîd yönüyle şahâdet ederim ki, O tektir, ortağı da yoktur. Ve yine şahâdet ederim ki Muhammed (s.a.s.) O’nun elçisidir. Allâh’ın salât ve selâmı onun ehli ve ashâbı üzerine olsun.
Meşrû sınırlar içirisinde âlimlerin hakları gözetilmeli ve onlara hürmet edilmelidir. Zira Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
( يَرْفَعُ اللهُ الّذِينَ آمَنوُا مِنْكُمْ وَالّذِينَ أُوتوُ الْعِلْمَ دَرَجاَتٍ )
( Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir ).[1]
Yine aynı şekilde :
( قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذيِنَ يَعْلَمُونَ والَّذِينَ لاَ يَعْلَمُون َ)
( De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? )[2] Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
( وَ إِنّ الْعُلَماََءَ وَرِثَةُ اْلأَنْبِياَءِ ـ وَ فَضْـلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعاَبِدِ كَفَضْـلِ الْقَمَر ِعَلَى سَــاِئرِ الْكََـواَكِبِ )
( Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Âlim kişinin âbid’e olan üstünlüğü ay’ın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir ).[3]

Özellikle de Allâh’ın dinini tecdîd eden ulemâ, hikmetli ve etkili hitâbetleriyle Allâh’ın yoluna samimice çağıran, batılla mücadelesini güzel bir üslupla sürdüren bu davet ehl-i ulemâya hürmet etmek üzerimize vaciptir. Onların üzerimizdeki hakları: onlara uymak, saygılı davranış içersinde bulunmak, rahmetle anmak, onlar için duâ etmek ve yerine getirdikleri görev, beyân ettikleri hak şeyler ve reddettikleri batıl nedeniyle onlara karşı bu şekilde olmalıyız.

Ancak bunun yerine, yanlış inanç ve kin sebebiyle insanları davetten yüz çevirten veya alimlerin düşmanı olan kimselerin sözlerine kanılmasını öngören, ilim ve telifte acemî olan bazı parazit yazarların, alimleri beri oldukları ithamlarla kınadıklarını görmekteyiz.

Bunlardan biri, Muhammed Ebu Zehrâdır. İtikâdî ‘İslâm Mezhepleri ve Fıkıh Mezhepleri Tarihi’ adlı eserlerinde, Şeyh’ul-İslâm İbn Teymiyye ve Muhammed b. Abdulvehhab ile ilgili asılsız iddialar gördüm. Ebu Zehrâ, ıslâh hareketinden ve insanların karanlıklardan nur’a çıkartılmasından korkan, ve böylelikle karanlıkta kalmalarını arzulayan ve hurâfelerinin yayılmasına zemin hazırlayan sürekli düşman kimselerin iddialarını bu iki davetçi ve islahlı imâma yöneltmektedir.
Muhammed Ebu Zehrâ gibi hakikatı araştıran birine bir, İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdulvehhab hakkında bu iki imamın muhaliflerinin sözlerine değil, bizzat eserlerine müracaat edip iddialarını kitap adı ve sayfa numarası vererek delillerle temellendirmesi yakışırdı. Bu şekilde iddialarının doğruluğu konusunda tam bir kanaat hasıl olurdu. İçinde bulunduğumuz asır bilimsel araştırma tekniklerinin ortaya konduğu bir asırdır. Bilimsel araştırma tekniklerine bağlı kalmayan gelişi güzel bir şekilde ortaya söz atan kimsenin iddiası artık kabul edilmemektedir. İnsanı sınırlaması gereken bir nokta da başkası hakkında ithâm ve asılsız sözler söyler ve yazarken ahiret’te Allâh’ın hesap sorması olmalıdır. Allâh Teâla şöyle buyurur:
( وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنّ السّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤاََدَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤوُلاً )
( Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur ).[4]
Yine şöyle buyurur:
( يَا أَيّهـَا الّذِينَ آمَنوُا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنوُا أَنْ تُصِيبوُا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحوُا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ )
( Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. )[5]
Ancak Şeyh Ebu Zehrâ bütün bunları bilmemezlikten gelmiş ve her iki imam, Takiyyüddin İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdülvehhâb hakkında, düşmanları olan hurafeci kimselerin zıddına söyledikleri şeylerden berî oldukları halde, batıl ithâm ve uygunsuz saldırılara dayanarak, bilimsel araştırma tekniklerine bağlı kalmadan,ve Allah’ın böyle bir işe kalkışana vadettiği azabından hiç korkmadan bunları nisbet etmiştir. İleri sürdüğü suçlamaları cevaplarıyla birlikte sizlere sunuyoruz. Allâh’tan bizlere hakkı hak olarak gösterip ittiba etmeyi ve bâtılı da bâtıl olarak gösterip sakınmayı nasip etmesini niyaz ediyoruz.





Ebu Zehrâ’nın İbn Teymiye ile İlgili İddiaları

1- Sayfa 187’ de İbn Teymiye’nin selef mezhebine ilâvelerde bulunduğunu ve bunların yanlış düşüncelere götürdüğünü söylemektedir.
İbn Teymiye’nin (kendi kafasından veya kendinden) uydurduğu fikirleri selef mezhebine ilâve ettiği iddiası bir iftiradan ibaret olup son derece tehlikeli bir iddiadır. Allâh İbn Teymiye’yi böyle bir tehlikeden korumuştur. O bir şey ilâve etmediği gibi nefsinden de hiç bir şey uydurmamıştır. Zira o, (bütün hayatı boyunca) insanları selef mezhebine dâvet etmiş, selef yolunu sadâkât ve ihlasla müdafaa etmiştir.
Kitap ve risâlelerinin, kendisinden önceki imamların kitaplarında zikrettiklerine uygunluğu bunun en büyük delilidir. O, kendisinden önceki imamların sözlerini nakletmiş ve bunları esas kaynaklarına ilâve etmeden ve eksiksiz olarak ircâ etmiştir. Ebu Zehrâ, bu konudaki iddialarını teyid eden bir tek örnek dahi vermemiştir.
2- Sayfa 193’ te ise şöyle demektedir:
« Bunun üzerine İbn Teymiye, selef mezhebinin, Kur’an ve sünnet’te varid olan fevkiyyet, tahtiyyet, arşa istiva, vech, yed, muhabbet, buğz gibi sıfatların harfiyyen zâhirî üzere, te’vil edilmeksizin sabit kılmak olduğunu söylemektedir. Peki bu tanımlama selef mezhebini gerçekten tanımlamakta mıdır?
Buna şöyle cevap veririz : İbn Teymiye’den önce, Hicri dördüncü asırda selef mezhebini bu şekilde tanımlayan hanbelî ulemâsı olmuştur. »
( Ebu Zehrâ iddialarını şöyle sürdürmektedir ) :
« O dönem uleması onlarla tartışmış, dolayısıyla böyle bir itikâdın teşbih ve tecsim’e götüreceği sonucuna varılmıştır. Nasıl götürmesin ki, çünkü hissi olarak işâret etmek caizdir. Bundan dolayı hanbelî fıkıhçılardan Hatip İbnu’l- Cevzî onlara karşı çıkmış, bunun, selef ve Ahmed İbn Hanbel’in görüşü olamayacağını söylemiştir. »
Ebu Zehrâ’nın sözleri bu şekilde son bulmaktadır. Bu sözler açıkça yanılgı ve yalan unsurlar içermektedir, bunun açıklaması ise şöyledir:
a- Ebu Zehrâ, İbn Teymiye ve Hanbelileri, Allâh’ın sıfatları konusunda selefin söylemediği ve itikât etmediği şeyleri, selef mezhebine nisbet etmekle ithâm etmektedir. Bu son derece batıl bir iddiadır. Zira İbn Teymiye ve Hanbelilerin söyledikleri, dört imamın ve diğer alimlerin söz ve kitaplarında da mevcuttur. İbn Teymiye bu görüşleri onlardan nakletmiş ve bunları kaynaklarıyla birlikte zikretmiştir. Bugün bu kaynakların geneli, insanların ellerinde mevcuttur. Bu konuya örnek olarak Risale-i Hameviyye’ye müracaat edilebilir.
b- Ebu Zehrâ, İbn Teymiye’nin selef düşüncesine, Allah’ın tahtiyyet ile vasıflandırılması fikrini nisbet ettiğini iddia ederek şöyle der:
« İbn Teymiye, Kur’an’da vârid olan fevkiyyet ve tahtiyyet gibi şeylerin ispat edilmesinin, selef mezhebi olduğunu söylemektedir ».
Bu ise, Kur’an’a ve İbn Teymiye’ye yalan isnâd etmektir. Zira Kur’an-ı Kerim’de Allâh’la ilgili olarak tahtiyyet kelimesi kullanılmamıştır. Allâh bundan yücedir, zira bu Allâh Teâla’nın şanına yakışmaz. İbn Teymiye’de ne böyle bir şey söylemiş ve ne de selef’e nisbet etmiştir. Bunlar tamamen Ebu Zehrâ’nın karıştırması ve bocalamasıdır.
c- Ebu Zehrâ bununla, Kur’an-ı Kerim-i tecsîm, teşbîh ve Allâh’a uygun olmayan unsurları içermekle, selefi de Kur’an ve sünnette Allâh’la ilgili olarak vârid olan fevkiyyet, istivâ ale’l arş, Allâh’ın eli, yüzü, Allâh’ın sevmesi, buğzetmesi gibi sıfatlara itikâd etmemekle ithâm etmiş olmaktadır. Zîra ona göre bu sıfatlara itikâd etmek olduğu gibi teşbîh ve tecsîm’e götürür. Bu iddia, Kur’an’ın batıl unsurlar içerdiği ve selef’in, akîde gibi önemli bir konuda Kur’an ve sünnete muhalefet ettiği sonucuna götürür ki bundan sonra ne kalır. O zaman selef hangi konularda Kur’an ve Sünnet’e muvâfakat etmiştir? Ebû Zehrâ herhangi bir delil zikretmemiş, bunun yerine İbnu’l- Cevzî’den bazı alıntıları nakletmiştir. İbnu’l-Cevzî’nin ifadeleri ise, iki yönden hüccet olamaz.
1- Zîra İbnu’l-Cevzî, itikâd ve sıfatlar konusunda selef akîdesine aykırı davranmakla tanınmış bir insandır. Bundan dolayı bir muârızın iddiasını hasmının aleyhine doğrudan delil almak doğru değildir.
2- Ayrıca, başta Ahmed İbn Hanbel olmak üzere selef imamlarının sözleri İbnu’l-Cevzî’nin iddialarını çürütmektedir. Bu ifâdeler, bugün insanların elinde bulunan, İbn Teymiye’nin de kendilerinden nakil’de bulunduğu kitaplarda mevcuttur.
d- Ebû Zehrâ şöyle demektedir:
« Allâh’a hissî işâretler nisbet etmek câiz oluyorsa teşbîh ve tecsîme nasıl götürmez ». Yâni, Kur’an ve sünnet’te vârid olan, Allâh’a ait sıfatları isbât etmek teşbîh ve tecsîm’e nasıl götürmez ? demektedir.
Hadis-i şerif’te yukarı cihete doğru Allâh’a parmakla işaret edildiği sabittir. Nitekim insanlar arasında Allâh’ı en iyi bilen Peygamber (s.a.s.) de vedâ haccındaki hutbesi esnasında bu şekilde işarette bulunmuştur. Bu da Ebû Zehrâ’nın iddiasına göre teşbîh ve tecsîm’e götürür. Halbuki bu bâtıl bir iddiadır. Bu da bâtıl bir vehim yüzünden sahih bir hadis ile çarpışmadır. Dolayısıyla Allâh’a, yukarı cihete doğru işarette bulunmak ve O’nu Kitâb ve Sünnet’te vârid olan kemâl sıfatları ile nitelendirmek teşbîh’e götürmez. Çünkü hiçbir şey O’na benzemez. O’nun hiç kimse ile paylaşmadığı kendi zâtına hâs sıfatları vardır.
Tecsîm tabirine gelince bu, Allâh hakkında isbât ve nefyi vârid olmayan, selefin de hakkında hiç konuşmadığı sonradan ortaya çıkan bir tabirdir. Ancak Kur’an ve Sünnet’te var olan, Allâh’ın teşbîh ve temsîlden tenzîh edilmesidir. Selef’in de Allah’ı tenzih ettiği şeyler bunlardır.
3. Ebu Zehrâ Tefvîz’i[6], İbn Teymiye’ye nispet etmekte ve kitabının 195. sayfasında şöyle demektedir: « İbn Teymiye’ye göre en sağlıklı yol, kendisinin iddia edip selef’e nisbet ettiği tefvîz yoludur. İbn Teymiye, lafızları harfiyyen zâhirî anlamlarıyla tanımlar, bu zâhirî anlamı kelimenin asıl manası olarak kullanır. Fakat şunu da belirtir:
« Bu lafızlar, (Allâh’ın sıfatları) sonradan (yaratılmış) olanlar gibi değildir » der. Bundan sonrasını Allâh’a tefviz eder ve yorum yapmaz. Bu konuda yorum (tevil) yapmanın da yoldan sapmak olduğunu söyler. İbn Teymiye bununla tefsir ve tefviz’i cem ettiğine inanmaktadır. Nasları zâhirî manasıyla tefsir etmekte, hâdis’lerden (yaratılmış olanlardan) Allâh’ı tenzîh etmektedir. Keyfiyet ve nitelikte de , tefvîz yoluna gitmektedir ».
Görüldüğü gibi bu sözlerde bir çok karıştırmalar, tutarsızlıklar ve İbn Teymiye’ye iftiralar bulunmaktadır. Bu durumda iki ihtimal görünmektedir:
Birincisi, Ebû Zehrâ ya İbn Teymiye’nin bu ifadelerini anlamamış, ya da anlamış ama zihinleri bulandırmayı ve gerçekleri tahrîf etmeyi amaçlamıştır.
Zîra İbn Teymiye, diğer kitaplarında selef mezhebinin, kendisinin ve hakkı arayan herkesin yol olarak benimsediği, inandığı bir mezheb olduğunu beyân etmiş ve naslar konusundaki telakkisini şöyle açıklamıştır:
« Sıfatlarla ilgili naslar zâhirlerine göre değerlendirilir ve lafızlarının delâlet ettiği manalara göre tevîlsiz ve tahrîfsiz tefsîr edilirler. Sıfatların keyfiyeti ise, Allâh’a havâle edilir. Zîra Allâh’tan başka kimse bunların anlamını bilemez. Bu, selef ulemasının kitaplarında bu şekilde kabul edilmiş olup, sıfatlarda mananın malum, keyfiyetin meçhul olduğu onlardan sahih senetlerle rivayet edilmiştir.
Tefvîz, keyfiyet için söz konusudur. Manalara gelince bunlar bilinir ve tefsir olunabilirler. Bunlarda tefvîz ve kapalılık yoktur. Nasların delalet ettiği manalar çerçevesinde Allâh’ın sıfatlarını ispat etmek, Allâh’ın mahlukatına benzemesini gerektirmez. Çünkü O’nun kendisine ait ve şânına lâyık sıfatları vardır. Mahlûkâtın da kendilerine göre sıfatları vardır. Zihinlerde Allâh’ın sıfatları ile mahlukatın sıfatları arasında var olan külli manadaki ortaklık, gerçek ve hârici keyfiyetteki ortaklığı gerektirmez. Zaten Allâh kendisi için bu sıfatların var olduğunu belirtmiş, fakat zâtından yaratılanlara benzerlik ve denkliği nefyetmiştir ».
لَيْسَ كَــمِثْلِهِ شَـْيءٌ وَ هُوَ السَّـميِعُ الْبَصِـيرُ ) (
( O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir,
görendir ).[7]
ibni süleyman isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla