Tekil Mesaj gösterimi
  #7
Alt 09.10.2002, 10:23
ledunn

 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.335
Teşekkür etti: 0
7 Teşekkür 6 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.
SEMÂVÎ KİTAPLARIN SONUNCUSU: K U R Â N
Fıkıh usûlüne dâir ilimler ıstılâhında, Kitap adıyla da anılan Kurân-ı Kerimin târifi şöyledir:

Allah Teâlâdan Hz. Muhammed (s.a.v.)e Arapça olarak indirilmiş, Mushaflarda yazılı, ondan bize tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunması ile ibâdet edilen, beşerin benzerini getirmekten âciz kaldığı, Fâtiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona eren nazm-ı İlâhîdir.

Aslında Kurân-ı Mecîdin târife bile ihtiyacı yoktur. Zira Kuran denilince ne kastedildiğini hemen herkes bilir. Ancak Usûl-i fıkıh âlimleri; namazda neyin okunmasının câiz olup olmadığı, hüküm istinbâtında (ortaya koymakta) neyin kaynak sayılıp sayılmayacağı, neyi inkâr edenin küfre girip girmeyeceği belli olsun diye, Kitâbın târifi üzerinde hassâsiyetle durmuşlardır.

Kurân-ı Kerim, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin peygamberliği süresince, 23 yılda parça parça indirilmiştir. 13 yıl kadar süren Mekke devrinde, daha çok inançla alâkalı mevzûlar, şirkle mücâdele ve ibretli kıssalar ağırlıkta olmak üzere Kurânın üçte birinden az eksiği inmiştir. Milâdî 622 yılında Mekkeden Medîneye hicret vuku bulmuş, şerî hükümlerle alâkalı âyetler daha çok orada inmiştir.

Bir yandan ibâdetler, cihad, âile, mirasla alâkalı hükümler; diğer yandan da cezâ, muhâkeme usûlü, muâmelât ve devletler arası münâsebetlerle ilgili esaslar burada nâzil olmuştur. Çünkü artık Medînede bu hükümleri tatbik edecek bir İslâm Devleti vücuda gelmiştir. Kurân-ı Hakîm, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)in, bir benzeri ortaya konulamayan en büyük mûcizesidir.

Nitekim şöyle buyurmuşlardır: Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların kendisine inanmasına vesîle olacak bir mûcize verilmiş olmasın. Bana verilen en büyük hârika da, Allâhın bana vahyettiği Kurandır. (Buhârî, Sahîh, Fezâilül-Kurân 1)

... Cenâb-ı Mevlâ-yi zûl-Celâl, inkârcıların, Kurânın benzeri bir tek sûre bile meydana getiremeyeceklerini şöyle beyan etmiştir: Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin; şayet iddiânızda sâdıksanız, Allahtan gayri şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. (S. Bakara, 23) Aradan 15 asır gibi bir zaman geçmesine rağmen, bu meydan okuma devam etmektedir.

Münkirlerden ise, henüz cevap veren birileri çıkmamış ve bundan sonra da şüphesiz ki çıkmayacaktır. Diğer semâvî kitaplardan her biri muayyen bir kavme, muayyen bir zamana mahsus olmak üzere peygamberlere verilmişti.

Kurân-ı Kerim ise, topyekûn insanlanlık âlemine ve bütün asırlara mahsus olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v.)e inzâl buyurulmuştur. Ve kıyâmete kadar bütün beşeriyeti bir îman ve İslâm kardeşliği, bir selâmet ve saâdet dairesinde toplanmaya dâvet etmektedir.

KURÂN-I KERİMİN ÜSTÜNLÜKLERİ...
Kurân-ı Kerim öyle bir İlâhî kitaptır ki, onun mânâsı da nazmı da Allahtandır. Nazmı ile ibâdet edilir, mânâsı ile amel edilir, böylece Hakkın rızâsı kazanılır.

O, hiçbir kitâba benzemez; mânâsını hiçbir kimse değiştiremez. Nazmının yerine başka bir lafız konulamaz ve hiçbir tercüme de Kuran hükmünü alamaz. Kurân-ı Kerim, edebî bir mûcizedir; beyan üslûbu, fesâhat ve belâgati eşsizdir. İfadelerinde öyle bir akıcılık vardır ki, Arap lisânında bir benzeri yoktur.

Binâenaleyh edebî üstünlüğü münâkaşa götürmez derecede açıktır. Kurân-ı Kerimin, münkirlerin inkârı ile fazîlet ve şerefinden herhangi bir şey eksilmez. Zaman ve mekânın değişmesiyle o değişmez. Onda tahrif, tağyir ve tebdil aslâ mümkün olmadığı gibi, ilâve de yapılamaz.

Bu hususu bizzat Mevlâmız şöyle beyan ediyor: Kitap kendilerine gelince, onlar onu inkâr etmişlerdir; oysa o değerli bir kitaptır. Geçmişte ve gelecekte onu geçersiz kılabilecek (bir güç) yoktur. O hikmet sahibi ve övülmeye lâyık olan Allahtan indirilmiştir. Kurânı muhakkak ki biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (S. Fussılet, 41-42; S. Hıcr, 9)

Geçmiş milletlere âit en sağlam bilgiler Kurân-ı Kerimdedir. Kezâ gelecekle alâkalı haberler ondadır. İnsanoğluna hem dünyasını hem âhiretini öğretip, yapması ve kaçınması gerekenleri bildiren yegâne kitap odur. Kısacası, insanlığın muhtaç olduğu ve olacağı bütün hükümler ana hatlarıyla Kuranda yer almıştır.

Ameller ibâdetler, hayatın bütün yönleriyle alâkalı ahlâkî esaslar; hukuk, iktisat, idare, âile, kadın ve çocukla ilgili hükümler... Hâsılı, fert ve cemiyetin muhtaç olduğu bütün temel esaslar Kurân-ı Kerimde mevcuttur; Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin sünnetleri ile de bunların tatbikat şekli ve şartları belirlenmiştir.

Kısacası, hiçbir kimseden ve hiçbir yerden okuma-yazma öğrenmemiş, ilim tahsili yapmamış bulunan ümmî bir peygambere indirilen bir kitapta, böylesine geniş bilgilerin bulunması, şüphesiz onun Allah kelâmı olduğunun en bâriz delilidir

BEDİ İLMİ YÖNÜNDEN KURAN
Lûgaten, eşi-örneği olmamak mânâsına gelen bedu kelimesinden meydana gelmiş olan Bedi ilmi, edebiyat ıstılâhında şöyle târif edilmiştir: Mânâsı açık, bulunduğu mevkie tam uygun olan, kelâmdaki güzellikleri ifade eden vecihleri bildiren bir ilimdir. (Süyûtî, İcâzül-Kuran, 1, 373)

Kezâ, Lafzî ve mânevî bazı sanatlar icrâsıyla sözün süslenmesini öğreten bir ilimdir diye de târif edenler olmuştur. Bedi ilmi, edebî ilimlerin Meânî ve Beyandan sonra gelen, üçüncü kısmını teşkil eder.

Kelâmın zâtî güzellikleri Meânî ve Beyan ilimleriyle; ârızî güzellikleri de Bedi ilmi ile bilinir. İlmü Bedâiul-Kuran ise, Tefsir ilminin bir kısmı olup, yalnız Kuranda vâki olan Bedi ilmine âit inceliklerden bahseder. (Kâtib Çelebi, Keşfüz-Zunûn, 1, 132) Bedi ilmi, kelâmda mevcut olan bediî güzellikleri, küçük farklılıklara varıncaya kadar incelemiş ve çeşitli ıstılahlar altında örnekleriyle sayıp dökmüştür.

Hatta İmâm Süyûtî (rh.)nin ifadesine göre, bedi ilminin fürûa âit nevilerini ikiyüze kadar çıkaranlar bile olmuştur. Ancak biz burada, sadece kelâmdaki bediî güzelliklerin mânevî ve lafzî oluşlarına göre, Kurandan misâller vermek suretiyle izahlarda bulunmaya çalışacağız.

KURÂNIN MÂNÂ BAKIMINDAN GÜZELLİKLERİ...
Kurân-ı Kerimin mânâ cihetinden güzellikleri tıbak, mukabele, tevriye ve tenâsüb gibi kısımlara ayrılır. Bunları yerimizin müsaadesi nisbetinde sırasıyla ele alalım. Tıbâk; cümlede, karşılıklı iki mânâ arasını cemetmektir.

Meselâ: O (Allah) ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur), sondur (kendisinden sonra hiçbir varlık olamaz, her şey yok olacak, sadece o kalacaktır); zâhirdir (delilleriyle varlığı gün gibi âşikârdır), bâtındır (zâtının hakikati gizlidir, akıllar onu idrâk edemez). (S. Hadîd, 3) Bu âyette evvel ile âhir, zâhir ile bâtın birbirlerine zıt mânâlar taşıdıkları halde, aynı cümlede toplanmışlardır.

O (Allah) yaşatır ve öldürür. (S. Yûnus, 56) Bu âyette de, yaşatır ve öldürür kelimeleri aynı cümlede bir araya gelmiştir. İnsanlardan korkmayın, benden korkun. (S. Mâide, 44) Bu âyet-i kerimede ise, insanlardan korkmamayı, yalnız Allahtan korkmayı bildiren birbirine zıt iki mânâ cemedilmiştir.

Mukabele; birbirine uygun iki veya daha fazla lafızların gelmesi, sonra da bu tertip üzere zıtlarının getirilmesidir. Meselâ: Az gülsünler, çok ağlasınlar. (S. Tevbe, 82) Âyet-i kerimeye baktığımız zaman görürüz ki; önce az gülmek, sonra da buna mukabil çok ağlamak, tertip üzere yan yana getirilmişlerdir. Tevriye; iki mânâsı olan bir lafzın, yakın mânâsını değil de, uzak mânâsını kastetmektir.

Meselâ: O (Allah), geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur); gündüzün de ne çalışıp kazandığınızı bilir. (S. Enâm, 60) Âyette geçen cerahtüm kelimesinin yakın mânâsı, siz yaralandınız; uzak mânâsı da çalışıp kazandınız demektir. Burada tevriye yoluyla uzak mânâ kullanılmıştır. Tenâsüb; mânâca birbirine münâsip olan kelimeleri bir arada zikretmektir. Buna aynı zamanda tevâfuk ve îtilâf da denilmektedir.

Meselâ: Gözler onu (Allâhı) kuşatıp göremez. O, gözleri görüp kuşatır. O latîf, lûtuf sahibidir ve her şeyden haberdârdır. (S. Enâm, 103) Bu âyette de görüleceği üzere, Cenâb-ı Hakkın lâtîf olması hasebiyle gözlerin onu idrâk edemeyeceği; kezâ Allâhın habîr olmasından dolayı da onun, gözleri görebileceği münâsip bir mânâdır. (Yarın Kurânın lafzî güzellikleri ile mevzû devam edecek)

KURÂNIN LAFZÎ GÜZELLİKLERİ...
Kurân-ı Kerimin lafzî güzellikleri cinâs, seci, muvâzene ve tarsi gibi kısımlara ayrılır.

Bunları sırasıyla izah etmeye çalışalım. Cinâs; mânâları değişik olduğu halde, telaffuz ve yazıda birbirine benzeyen iki kelimeye denir.

Meselâ: Kıyâmet saati gelip gerçekleştiği gün, mücrimler, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. (S. Rûm, 55) Görüldüğü üzere telaffuzu ve yazIlış şekli aynı olan es-Sâatü kelimesi iki defa geçmektedir. Bunlardan birincisi kıyâmet günü, ikincisi de bildiğimiz zaman birimi olan saat mânâsınadır.

Seci; fâsılaların yani âyet sonlarında bulunan kelimelerin son harflerinin birbirinin aynı olmasına denir. Nesirde seci, nazımda kafiye gibidir. Seci de, mutarraf ve mütevâzi olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlara âit birkaç misâl verelim. * Mutarraf seci, vezinde iki fâsıla muhtelif, kafiyede ise müttefiktir.

Meselâ: Size ne oluyor ki, Allâha büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Halbuki o, sizi kademeli tavırlardan geçirip yaratmıştır. (S. Nûh, 13-14) Âyette, vakâran kelimesi ile etvâran kelimelerinin son harfleri secilidir. * Mütevâzi seci, fâsılaların vezin yönünden birbirine uygun olması veya iki cümlenin vezin ve kafiyede aynı olmasıdır.

Meselâ: Orada (cennette) yükseltilmiş tahtlar vardır. Konulmuş kadehler vardır. (S. Ğâşiye, 13-14) Bu iki âyette sürûr ve ekvâb kelimeleri muhtelif olduğu halde, merfûa ve mevdûa kelimeleri aynı vezin ve kafiyededir.

Muvâzene; iki fâsılanın, kafiye olmaksızın, yalnız vezinde müsâvi (eşit) olmasıdır.

Meselâ: (O cennette) dizilmiş yastıklar ve serilmiş halılar vardır. (S. Ğâşiye, 15-16) Bu âyetlerde de, masfûfe ve mebsûse kelimeleri, kafiyede olmamakla beraber, yalnız vezinde müttefiktirler.

Tarsi; cümle sonlarının tevâfuku (uyuşması) veya tekârubu (birbirine yaklaşması) ile beraber, lafızların aynı vezinde olmasıdır.

Birinci şıkka yani tevâfuka misâl: Ebrâr (iyiler zümresi) mutlaka nimet içindedirler. Fâcirler (kötüler) de yakıcı ateş içindedirler. (S. İnfitâr, 13-14)
İlk âyetin sonundaki naîm ile, ikinci âyetin sonundaki cahîm kelimeleri muvâzenelidirler.

İkinci şıkka (tekâruba) misâl: İkisine (Mûsâ ve Hârûna) açık ifadeli kitap verdik. İkisini de dosdoğru yola ilettik. (S. Sâffât, 117-118) Görüldüğü üzere her iki âyetin fâsılaları (müstebîn ve müstakîm) tekârub hâlinde yani birbirine yaklaşık durumdadırlar.

Deryâdan bir damla bile olmayan bu misâller dahi Kurân-ı Kerimin kelâm cihetinden Bedi ilminin hudutlarına sığmayacak derecede yüksek ve eşsiz olduğunu gözler önüne sermektedir.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla