Üyelik tarihi: 02.08.2008 Teşekkür etti: 2
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Allah-u Teâlâ’nın Uluvvu ve Bu Uluvvun Kanıtları Allah-u Teâlâ’nın uluvvu O’nun zâtî sıfatlarından olup iki kısma ayrılır: 1- Sıfatlarının Uluvvu 2- Zâtının Uluvvu 1- Sıfatlarının Uluvvu: Bu, var olan her olgunluk (kemâl) sıfatının, her bakımdan en yücesinin ve en mükemmelinin sadece Allah’a ait olması demektir. İster bu sıfat mecd (şeref, ihtişam) ve kahr (kahretme) sıfatlarından, isterse cemâl (güzellik) ve kadr (şan, şeref, hürmet) sıfatlarından olsun hiç farketmez. 2- Zâtının Uluvvu: Bu ise Allah’ın zâtıyla bütün yaratıklarının üstünde olması demektir.1 Bunu, Kitap, Sünnet, icmâ, akıl ve fıtrat (yaratılış kanunu) kanıtlamaktadır: - Kitap ve Sünnet, Allah-u Teâlâ’nın zâtıyla yaratıklarının üstünde olduğuna dair açıkça dile getirdiği veya genelde açık kanıtlarla doludur. Bu durumu da farklı biçimlerde ortaya koyarak bir çeşitlilik arzetmiştir. Şöyle ki, Allah’ın zâtî uluvvu: • Bazen yüksek (yukarı) olmak (el-uluvv), üstte olmak (el-fevkıyye), Arş’a istivâ etmek ve gökte olmak gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Ve O, zâtıyla yüksekte olandır, çok büyüktür." (Bakara, 255) "Zâtıyla yüksek olan Rabbinin adını tesbih et." (el-A’lâ, 1)2 "Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar." (Nahl, 50)3 "Rahman arşa istivâ etti." (Tâhâ, 5)4 "Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?" (Mülk, 16)5 Ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- : "Ben gökte olanın emîni (güvendiği) olduğum halde, hâlâ siz bana güvenmiyor musunuz?!" 6 • Bazen eşyanın O’na yükselmesi, çıkması ve yükseltilmesi (kaldırılması) gibi sözlerle anlatılmıştır. Allah-u Teâlâ’nın şu buyruklarında: "Güzel söz ancak O’na yükselir." (Fâtır, 10) "Melekler ve Rûh (Cebrâil) O’na çıkar." (Meâric, 4) "Tam tersine Allah onu (İsa’yı) kendisine yükseltmiştir (kaldırmıştır)." (Nisâ, 158)7 ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in de şu sözlerinde olduğu gibi: "Allah’a ancak güzel şey yükselir (çıkar)." 8 "Geceyi sizin aranızda geçiren melekler Rablerine çıkarlar." 9 "Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na (Allah’a) yükseltilir (kaldırılır)." 10 • Bazen de eşyanın O’ndan aşağı indirilmesi sözüyle anlatılmıştır. Şu iki ayet ve hadiste olduğu gibi: "O (Kur’ân), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir." (Vâkıa, 80) (Hâkka, 43) "De ki: Onu (Kur’ân’ı), Mukaddes (kutsal) Ruh (Cebrâil), Rabbinden indirdi." (Nahl, 102)11 "Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (yâni son üçte birlik kısmı) kaldığı zaman dünya göğüne iner." 12 Daha bunlara benzer ayetler ve Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’den mütevâtir olarak aktarılan, Allah-u Teâlâ’nın yaratıklarının üstünde olduğunu anlatan hadisler, Hz. Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bütün bunları, Rabbinden alarak söylediğini, ümmetinin de kendisinden aldığını kesin olarak göstermektedir. - İcmâya gelince, sahâbîler ve onlara ihsanla (güzelce) uyan tâbiîn ve ehl-i sünnet imamları, Allah-u Teâlâ’nın göklerinin üstünde, arşının üzerinde olduğu inancında birleşmişlerdir. Sözleri bu anlamı açıkça ifade eden şeylerle doludur. Evzâ’î şöyle demiştir: "Biz şöyle derdik -ki aramızda tâbiînden pek çok kimse vardı-: Zikri (anılması) çok yüksek (yüce) olan Allah, muhakkak ki arşının üstündedir ve biz sünnetin getirdiği bütün sıfatlara inanırız."13 Evzâ’î bu sözü, Allah’ın sıfatlarını ve yüksekte olduğunu inkar eden Cehm’14in mezhebinin (Cehmiyye) ortaya çıkışından sonra söylemiştir ki, insanlar selefin görüşünün, Cehm’in görüşlerine aykırı olduğunu bilebilsinler. Seleften hiç kimse, Allah’ın semâda olmadığını, O’nun zâtıyla her yerde olduğunu, bütün yerlerin O’nun için bir olduğunu, O’nun ne alemin içinde ne dışında, ne ona bitişik ne de ondan ayrı olduğunu ve hissi olarak (duyu organlarıyla) O’na işaret etmenin câiz olmadığını kesinlikle söylememiştir. Tam tersine yaratıkların Allah’ı en iyi bileni Peygamber -Sallallâhu aleyhi ve sellem- arefe günü veda haccında o büyük topluluğun içinde parmağını göğe kaldırarak Allah’a işaret etmiş ve "Ey Allahım! Şahit ol!" 15 diyerek ümmetinin, kendisine verilen görevi onlara bildirdiğine dair ikrarlarına (itiraflarına) Rabbini tanık tutmuştur. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.16 - Akla gelince, her sağlıklı akıl, Allah’ın zâtıyla yaratıklarının üstünde olması gerektiğini iki bakımdan gösterir: 1- Yükseklik bir olgunluk (kemâl) sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah, her bakımdan mutlak anlamda olgun olmayı kendisine farz kılmıştır. Öyleyse çok kutsal ve yüksek olan Allah’ın yüksekte olması gerekir. 2- Yükseklik, alçaklığın zıttıdır. Alçaklık da bir eksiklik sıfatıdır. Zâtıyla yüksekte olan Allah ise bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Öyleyse Allah’ın alçaklıktan tenzîhi ve onun karşıtı olan yükseklikle nitelendirilmesi gerekir. - Fıtrata (Yaratılış Kanunu) gelince, Allah, arabıyla acemiyle bütün insanları ve hatta hayvanları dahi, hem kendisine, hem de kendisinin onların üzerinde olduğuna iman etmek üzere yaratmıştır. Dua veya ibadetle Rabbine yönelen hiçbir kul yoktur ki, yüksekleri arzuladığına ve kalbinin sağa ve sola bakmadan sadece göğe yöneldiğine dair bu kaçınılmaz duyguyu içinden geçirmesin, onu kalbinin derinliklerinde duymasın. Şeytanların ve hevâsının ayartmış olduğu kimselerden başka hiç kimse bu fıtrat gereğinden vazgeçmez. Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî17 meclisinde şöyle derdi: "Başka hiçbir şey yok iken Allah vardı. Şimdi de O, o zaman olduğu şey üzeredir."18 O bu sözüyle, Allah’ın arşına istivâ ettiğini inkar ettiğini açıklamak istiyordu. Cüveynî’nin bu sözünden sonra Ebû Ca’fer el-Hemedânî19 de O’na şöyle demiştir: "Sen arş hakkında konuşmayı bırak da -çünkü o nakille sâbittir- kalplerimizde duyduğumuz şu kaçınılmaz duygudan bize haber ver: Hiçbir ârif, sağa ve sola bakmadan sadece yüksekleri arzuladığına dair bu kaçınılmaz duyguyu kalbinde hissetmeden, kesinlikle "Yâ Allah" dememiştir. Öyleyse içimizde beliren bu kaçınılmaz duyguyu kalplerimizden nasıl kovabiliriz ki?!" Bunun üzerine, feryadı basan Ebu’l-Meâlî eliyle başına vurarak: "Hemedânî beni şaşkına çevirdi. Hemedânî beni şaşkına çevirdi." dedi.20 İşte bu beş kanıtın hepsi, Allah’ın zâtıyla yüksekte, yaratıklarının üstünde olduğu hususuyla uygunluk göstermektedir. • Fakat, "O, göklerde de yerde de Allah’tır. Gizlinizi ve açığınızı bilir." (En’âm, 3) "Gökteki ilah da, yerdeki ilah da O’dur." (Zuhruf, 84) ayetleri, Allah’ın (zâtıyla) gökte olduğu gibi yerde de olduğu anlamına gelmezler. Bu ayetlerin anlamının bu olduğunu sanan ya da bunu seleften herhangi birinden nakleden kimse, sanısında hatalı, naklinde ise yalancıdır. Birinci ayetin anlamı: Şüphesiz Allah göklerde de yerde de kendisine tapılan ilahtır. Göklerde ve yerde bulunan her şey ilah olarak Allah’a taparlar ve O’na kulluk ederler. Bir tefsire göre ise şöyle denmiştir: Bu ayetin ilk bölümü: "O, göklerde olan Allah’tır" cümlesiyle bitmekte, daha sonra "ve yerde sizin gizlinizi ve açığınızı bilir" cümlesiyle yeni bir cümle başlamaktadır. Bu ayetin ilk bölümü "Allah göklerdedir" anlamında olup daha sonra Allah, "ve yerde sizin gizlinizi ve açığınızı bilir" diyerek yeni bir cümleye başlamıştır. Buna göre bu yeni cümle "Muhakkak Allah yeryüzünde sizin gizlinizi de açığınızı da bilir" demektir. Öyleyse Allah’ın göklerin üstünde olması, O’nun sizin yeryüzündeki gizlinizi ve açığınızı bilmesine engel değildir. İkinci ayetin anlamı da şudur: Allah gökte de ilahtır, yerde de ilahtır. Her ne kadar kendisi (zâtıyla) gökte ise de ilahlığı (tanrılığı) her ikisindedir. Bunun benzeri tıpkı şu sözdür: "Falanca adam Mekke’de de emirdir, Medine’de de." Yâni o, her ne kadar bunlardan birinde bulunuyorsa da emirliği her iki şehirde de geçerlidir. Dil ve örf bakımından bu doğru bir tabirdir (anlatım şeklidir). Allah en doğrusunu bilir. 1 Başka bir ifâdeyle Allah’ın zâtıyla yüksekte, yukarıda, gökte olması, arşına istivâ etmiş olması. İmam Ebû Hanîfe’nin, Allah’ın zâtıyla uluvvu hakkında pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: "Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Yine aynı şekilde: ‘O, arş(ının) üzerindedir, fakat arş gökte midir, yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur.” el-Fıkhu’l-Ebsat, sh: 45. Bu sözün diğer bir rivâyeti de şöyledir: "Her kim: ‘Rabbim gökte mi yoksa yerde midir? bilmiyorum’ derse kâfir olmuştur. Çünkü Allah "Rahmân arşa istivâ etti" (Tâhâ, 5) buyuruyor. Allah’ın arşı da yedi kat semânın üstündedir. Yine aynı şekilde: ‘O, arşın üzerindedir, fakat arş gökte midir yoksa yerde midir? bilmiyorum’ diyen kimse de kâfir olmuştur. Çünkü o Allah’ın gökte olduğunu inkar etmiştir. Allah’ın gökte olduğunu inkar eden de kâfir olmuştur: "Çünkü Allah illiyyîn’in en üstündedir, en yukarısındadır. O’ndan yukarıdan istenir, aşağıdan değil." İbn Kudâme, el-Uluvv (sh.116); İbn Teymiyye, el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ (sh: 86-87, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/48); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar sh: 136, No: 118); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 74); İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (sh: 288). "Allah-u Teâlâ’dan birşey istenirken, yukarıdan istenir, aşağıdan değil. Çünkü aşağı hiçbir şeyde Rubûbiyyet ve Ulûhiyyetin sıfatlarından değildir. Nitekim hadiste de şöyle rivâyet edilmiştir: "Bir adam siyah câriyesini Hz. Peygamber’e getirerek şöyle dedi: ‘Bir mü’mine câriyeyi âzat etmek üzerime vâcib oldu. Bunu bana yeterli görür müsün?’ Hz. Peygamber de câriyeye: ‘Sen mü’mine misin?’ diye sordu. O da ‘evet’ deyince bu defa Hz. Peygamber: ‘Peki Allah nerede?’ diye sordu. O da göğe işâret etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber adama: ‘Onu âzat et, çünkü o mü’minedir, buyurdu.” el-Fıkhu’l-Ebsat, sh: 47-48. "Biz Allah’ın ihtiyaç olmaksızın arş üzerine istivâ ve istikrar ettiğini ikrar ederiz. O ihtiyaç olmaksızın arşı da başkalarını da muhafaza eder." el-Vasıyye, sh: 73. "Her kim Allah Azze ve Celle’nin (zâtıyla) gökte olduğunu inkar ederse muhakkak kâfir olmuştur." el-Uluvv (Muhtasar sh: 137, No: 119). 2 Allah’ın zâtıyla yüksekte, yukarıda olduğunu gösteren üç ismi vardır. Bunlar el-Aliyy, el-A’lâ ve el-Müteâl’dir. Bunların üçü de Kur’ân’da zikredilmiştir: el-Aliyy için bk. (Bakara 255; Nisâ 34; Hacc 62; Lokmân 30; Sebe 23; Gâfir (Mü’min) 12; fiûrâ, 51) el-A’lâ için bk. (Nâziât 24; el-A’lâ 1, Leyl 20). el-Müteâl için bk. (Ra’d, 9) Ayrıca Kur’ân’da Allah’ın yüksekte, yukarıda olduğunu gösteren el-Uluvv sıfatı vardır ki, "Teâlâ" şeklinde ifâde edilmiştir. Bunun için bk. (En’âm 100; A’râf 190; Yûnus 18; Nahl 1, 3; İsrâ 43; Tâhâ 114; Mü’minûn 92, 116; Neml 63; Kassas 68; Rûm 40; Zümer 67; Cin 3). 3 Allah’ın üstte olduğunu gösteren "el-Fevkıyye" sıfatı için ayrıca bk. (En’âm 18, 61, 65; Fetih 10; Hâkka 17). 4 Ayrıca bk. (A’râf 54; Yûnus 3; Ra’d 2; Furkân 59; Secde 4; Hadîd 4). 6 (SAHİH HADİS): Buhârî (No: 3344, 3610, 4351, 4667, 5058, 6163, 6931, 6933, 7432, 7562); Müslim (No: 1063); Ebû Dâvûd (No: 4764); Nesâî (5/87); İbn Kudâme, İsbâtu Sıfati’l-Uluvv (No:23); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar No:7); Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât (sh: 420, diğer baskıda 2/163) ve diğerleri Ebû Saîd el-Hudrî radiyallâhu anh’den. Hadis sahihtir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 84, No: 7); Sahîhu’l-Câmii’s-Sağîr (No:2645); İrvâu’l-Galîl (No: 864); Muhtasaru Sahîhi Müslim (No: 514). 7 Ayrıca bk. (Âl-i İmrân 55; Secde 5; Gâfir (Mü’min) 36-37). 8 (SAHİH HADİS): Ahmed (3/33, 418, 431, 538, 541); Buhârî (No: 7340 muallak olarak fakat cezim sigasıyla); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar No: 11) ve diğerleri "Hiç kimse iyi (helal) bir şeyden sadaka vermiş olmasın ki Allah onu sağ eliyle (alıp) kabul etmesin. Zaten Allah’a iyi şeyden (helalden) başkası da yükselmez (çıkmaz). Aynen sizden birinizin tayını özenle büyüttüğü (yetiştirdiği) gibi, sahibi için onu büyütür de nihayet dağ gibi olur" lafzıyla Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den. Hadis bu lafızla sahihtir. Bk. el-Elbânî, İrvâu’l-Galîl (No:886); Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 86, No: 11); Muhtasaru Sahîhi’l-Buhârî (1/332, 6 nolu dipnot). Hadis bu lafız dışında "Hiç kimse iyi bir şeyden (helalden) sadaka vermiş olmasın ki Allah onu sağ eliyle alıp kabul etmesin. Bu bir hurma bile olsa. Zaten Allah iyiden (helalden) başkasını da kabul etmez... (hadisin geri kalan kısmı için 184 nolu dipnota bak)" lafzıyla da rivâyet edilmiştir. Ahmed (2/331, 418, 419, 431, 538, 541); Buhârî (No: 1410); Müslim (No: 1014); Tirmizî (No: 661, 662); Nesâî (5/56-58); İbn Mâce (No: 1842) ve diğerleri Ebû Hureyre’den. Hadis bu lafızla da sahihtir. Bk. el-Elbânî, İrvâu’l-Galîl (3/393-395); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (1/431-432); Sahîhu’l-Câmii’s-Sağîr No: 5600, 6152); Muhtasaru Sahîhi’l-Buhârî (No:705); Muhtasaru Sahîhi Müslim (No: 539). 9 (SAHİH HADİS): Mâlik (1/155, No: 82); Ahmed (2/257, 312, 486); Buhârî (No: 555, 3223, 7429, 7486); Müslim (No: 632); Nesâî (1/240-241); İbn Huzeyme, es-Sahîh (No: 321, 322); et-Tevhîd (No: 118, 381); Beyhakî, el-Esmâ (sh: 425, diğer baskıda 2/166); Dârimî, er-Redd ale’l-Cehmiyye (No: 92); İbn Kudâme, el-Uluvv (No: 51); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, No: 3) ve diğerleri Ebû Hureyre radiyallâhu anh’den. Hadis sahihtir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 83, No: 3); fierhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (sh: 285, 315 nolu dipnot); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No: 626); Sahîhu’l-Câmii’s-Sağîr (No: 8019); Zılâlu’l-Cenne (Ebû Saîd el-Hudrî’den, No: 491, 504). 10 (SAHİH HADİS): Ahmed (4/395, 401, 405); Müslim (No: 179); İbn Mâce (No: 195, 196); Dârimî, er-Redd ale’l-Merîsî (sh: 173); Beyhakî, el-Esmâ (sh: 402, diğer baskıda 1/295); Âcurrî, eş-fierîa (sh: 304); İbn Hibbân (el-İhsân, No: 266); İbn Huzeyme, et-Tevhîd (No: 51); Beğavî, Şerhu’s-Sünne (No: 91); İbn Mende, et-Tevhîd (No: 778); Tayâlisî, el-Müsned (No: 491); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, No: 12) ve diğerleri Ebû Mûsa el-Eş’arî radiyallâhu anh’den. Hadis sahihtir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 86, No: 12); Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (sh: 120, 52 nolu dipnot; sh: 197, 171 nolu dipnot; sh: 220, 183 nolu dipnot); Sahîhu’l-Câmii’s-Sağîr (No: 1860); Muhtasaru Sahîhi Müslim (No: 85); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (No: 91). (Hadisin tam metni için bk. 175 nolu dipnot). 11 Ayrıca bk. (Tâhâ 4; Secde 2; Zümer 1; Gâfir (Mü’min) 2; Fussilet 2, 42; Duhân 1-5; Câsiye 2; Ahkâf 2). 12 Hadisin tam metni ve tahrici ileride gelecektir. Bk. 13. bölüm sh: 124 ve 160 nolu dipnot. 13 (SAHİH ESER): Beyhakî, el-Esmâ (sh: 408, diğer baskıda 2/150); Zehebî, el-Uluvv (sh: 100); Tezkiretü’l-Huffâz (1/181-182); Siyer (8/402); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 72) ve diğerleri. Eserin isnâdını, İbn Teymiyye el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ’da (sh: 75, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/39), İbnu’l-Kayyim hocasına uyarak İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye’de (sh: 69, 72) ve Zehebî Tezkiretü’l-Huffâz’da (1/182) tashih etmişlerdir. İbn Hacer Fethu’l-Bârî ’de (13/417) "eseri Beyhakî’nin ceyyid (iyi) bir senedle tahric ettiğini" söylemiştir. el-Elbânî’de Muhtasaru’l-Uluvv ’da (sh: 138) "râvileri güvenilir imamlardır" demiştir. 14 Cehm b. Safvân, Ebû Muhriz er-Râsibî es-Semerkandî. Sapık, bid’atçi ve Cehmiyye’nin başı. Tirmiz’de yetişen Cehm, sonra Belh’e gider ve burada Mukâtil b. Süleymân’ın (öl. 150h.) mescidinde onunla birlikte namaz kılar. İkisi münazaralarda bulunurlar. Tirmiz şehrine sürülür. Bundan sonra da kendisi el-Hâris b. Süreyc ile birlikte Benî Umeyye’den olan sultana karşı isyan çıkarır. Söylenildiğine göre kendisini Selm b. Ahvez, Allah’ın Mûsâ’yla konuştuğunu inkar ettiği için Isfahan’da h. 128 yılında öldürür. Merv ya da Horasân’da öldürüldüğü de söylenir. Bk. Taberî, Târîhu’t-Taberî (4/292 ve sonrası); Cemâluddîn el-Kâsımî, Târîhu’l-Cehmiyye ve’l-Mu’tezile (sh: 14-18); İbn Kesîr, el-Bidâye (10/28 ve sonrası); Zehebî, Siyer (6/26-27); Mîzânu’l-İ’tidâl (1/426); Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadiscilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar (sh: 61). (Cehm’in sapık görüşleri için 24 nolu dipnota, öldürülme hadisesinin ayrıntısı için 19. bölüm sh: 177’ye bakın.) 15 (SAHİH HADİS): Câbir b. Abdullah radiyallâhu anh’ın rivâyet ettiği meşhur Vedâ Haccı hadisinden bir bölüm. Ahmed (3/313, 371, işaret lafzı zikredilmeden); Müslim (No:1218); Ebû Dâvûd (No: 1905); İbn Mâce (No: 3074); Dârimî (No: 1850); İbnu’l-Cârûd, el-Müntekâ (No:469); Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ (5/8); İbn Huzeyme, es-Sahîh (No:2809); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar No: 2) ve diğerleri. Hadis sahihtir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru Sahîhi Müslim (sh: 186-188); Muhtasaru’l-Uluvv (sh: 83); İrvâu’l-Galîl (4/201-209, No: 1017); Mişkâtü’l-Mesâbîh Tahkiki (2/783-787, No:2555); fierhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye Tahkiki (sh: 287, 319 nolu dipnot); Haccetü’n-Nebiyyi Kemâ Revâhâ anhu Câbir radiyallâhu anhu adlı kitapçık. 16 İbn Ebi’l-’İzz el-Hanefî, Allah’ın yaratıklarına uluvvunu ve O’nun kullarının üstünde olduğunu gösteren Kur’ân ve Sünnet naslarının değişik şekillerde geldiğini ve bunların yaklaşık yirmi başlık altında incelenebileceğini belirttikten sonra bu konudaki nasları onsekiz başlık altında kanıtlarıyla beraber uzun uzadıya anlatmıştır. fierhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye (thk. el-Elbânî, sh: 285-288). İsteyenler oradan bakabilirler. Ayrıca bk. Şerhu Lüm’âtü’l-İ’tikâd (sh: 65-69). 17 Haremeyn’in İmamı, Abdülmelik b. Abdullah b. Yûsuf b. Abdullah b. Yûsuf b. Muhammed, Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî en-Nîsâbûrî. Büyük imam ve fiâfiîlerin hocası. "Nihâyetü’l-Matlab fi’l-Mezheb", "el-İrşâd fi’l-Mezheb", "er-Risâletü’n-Nizâmiyye fi’l-Ahkâmi’l-İslâmiyye" gibi pek çok eserin sahibi. H. 419 yılında doğan Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî, h. 478 yılında vefat etmiştir. Önceleri kelâmcıların metodunu benimsemiş daha sonra ise Ehl-i Sünnet’in yoluna dönmüştür. Bununla da yetinmeyip kelâmcılara karşı Ehl-i Sünnet’in büyük savunucularından olmuş ve onlara red mahiyetinde "er-Risâletü’n-Nizâmiyye", "İsbâtu’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye" gibi birçok eser yazmıştır. Kelâm ilmini bıraktığını gösteren pek çok söz kendisinden nakledilmiştir. Bunlardan birkaçı şöyledir: "Ey Ashabımız! Kelâm ilmiyle uğraşmayınız. Eğer ben, kelâmın beni nereye ulaştıracağını önceden bilmiş olsaydım, onunla uğraşmazdım." Ölüm anında da şöyle demiştir: "Derin bir denize dalmış, meğer islam ehlini ve ilimlerini terketmişim, beni menettikleri konulara dalmışım. fiimdi eğer Rabbim bana rahmetiyle yetişmezse benim halim nicedir. Bakın şimdi ben anamın i’tikâdı üzere ölüyorum." Yine ölüm anında şöyle demiştir: "Sünnete aykırı her sözden döndüğüme dâir tanıklık ediniz. Muhakkak ben, Nisâbûr’un yaşlılarının öldüğü şey (i’tikâd) üzere ölüyorum." Bk. İbn Hallikân, Vefayâtü’l-A’yân (3/167-170); İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (4/17, 18, 71, 73, 88); (5/100, 101, 103); (6/52); (12/368); (16/91); el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ (sh: 33, Mecmûu’l-Fetâvâ 5/11); Zehebî, Siyer (18/468-477); el-Uluvv (Muhtasar, sh: 275-277); İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye (12/136-137); İbnu’l-’İmâd, Şezerâtü’z-Zeheb (3/358-362). 18 Cüveynî, bu sözünü kelâm ilmiyle uğraştığı dönemde söylemiş, kıssada da anlatıldığı gibi daha sonra bu konuda şaşkına dönmüştür. O, Allah’ın arşına istivâ ettiğini, hayatının son dönemlerinde yazdığı "er-Risâletü’n-Nizâmiyye" (bk. sh: 32-34) ve "İsbâtu’l-İstivâ ve’l-Fevkıyye" (bk. Mecmûatü’r-Resâili’l-Münîriyye, 1/170-187) adlı eserlerinde kesin ifadelerle anlatmıştır. el-Elbânî’de bu noktaya özellikle işaret etmektedir. Bk. Muhtasaru’l-Uluvv, sh: 277. Ayrıca bk. Mecmûu’l-Fetâvâ (4/61). 19 Muhammed b. Ebî Ali el-Hasen b. Muhammed b. Abdullah, Ebû Ca’fer el-Hemedânî. H. 440 yılından sonra dünyaya gelen Hemedânî, ilim tahsili için pek çok seyehate çıkmıştır. İmam Zehebî hakkında "eser (rivâyet) ehlinden olup sûfilerin büyüklerindendi" demiştir. Zâhid kişiliğiyle bilinen Ebû Ca’fer el-Hemedânî hakkında İbn Teymiyye "ârif şeyh" demiştir. H. 531 yılında vefat etmiştir. Bk. İbn Teymiyye, Mecmûu’l Fetâvâ (4/44); Zehebî, el-‘İber fî Haberi Men Gaber (4/85); Siyer (20/101-102); İbn Tağriberdî, en-Nucûmu’z-Zâhire fî Mulûki Mısra ve’l-Kâhire (5/260); İbnu’l-’İmâd, Şezerâtü’z-Zeheb (4/97). 20 (SAHİH ESER): İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (4/44, 61); Zehebî, el-Uluvv (Muhtasar, No: 337); Siyer (18/475, 477); İbnu’l-Kayyim, İctimâu’l-Cuyûşi’l-İslâmiyye (sh: 174); Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye (5/190). Eserin isnâdı sahihtir. Bk. el-Elbânî, Muhtasaru’l-Uluvv, sh: 277. |