İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > GENEL > Anketleriniz
Anketimiz: Akif 'i iyi tanıyor muyuz.?
EVET 10 52,63%
HAYIR 9 47,37%
Katılımcı sayısı: 19. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 22.11.2005, 14:07

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
Akif kimdir ?

VAR EDENİN ADIYLA

Mehmet Akif ERSOY ,yokoluş sürecinde '' varoluş mücadelesi '' veren bir halkın sembol simalarındandır.

Mazlum müslüman halkın haykıran sesi ,varoluş sancısı çeken entellektüel zihni olan AKİF yeni kuşaklar tarafından tanınmak ve bilinmek durumundadır.

AKİF ''Ey şark milletleri şimdi ne yapmak lazım ? sorusuna teorik ve pratik cevabın ne olabileceğini göstermiştir.

Büyük islam ümmetinin Türkiye 'den Pakistana ,Bosnadan Çeçenistana ,Filstinden Irak 'a varoluş mücadelesi ile dolu son 150 yılın karakterstik özelliklerini Mehmet Akif ERSOY 'da bulmak mümkündür.

Bu zatı ne kadar tanıyoruz ?

...............ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 22.11.2005, 14:12

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

Mehmet Akif tek kelimeyle bu ülkenin '' İstiklal marşını yazabilen ruhudur ''

...............ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 29.11.2005, 14:41

 
Üyelik tarihi: 17.10.2005
Mesajlar: 5.053
Teşekkür etti: 0
16 Teşekkür 14 Mesaja aldı
Red face

Bastıgın yerlere toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oglusun incitme yazıktır atanı
Verme dünyalara alsanda bu cennet vatanı...

Ne yazık ki yeterince tanımıyoruz...
Mükemmel bir marştır istiklal marşı
Hele bu dize, yolda yürürken çogu kez aklıma gelir ve beni düşünceye sevkeder.
Bastıgın yerlere toprak diyerek geçme..........
alem-i ervah isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 27.12.2005, 22:12

 
muspak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.08.2005
Yaş: 36
Mesajlar: 30
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız bicare gul
Bastıgın yerlere toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oglusun incitme yazıktır atanı
Verme dünyalara alsanda bu cennet vatanı...

Ne yazık ki yeterince tanımıyoruz...
Mükemmel bir marştır istiklal marşı
Hele bu dize, yolda yürürken çogu kez aklıma gelir ve beni düşünceye sevkeder.
Bastıgın yerlere toprak diyerek geçme..........
allah razı olsun ... allahu taala gönlüne göre versin inşaallah...
muspak isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 28.12.2005, 11:35

 
sisterE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2004
Yaş: 33
Mesajlar: 29.057
Teşekkür etti: 30
474 Teşekkür 355 Mesaja aldı
istiklal marsini yazdigini biliyorum sair oldugunu biliyorum hepsi bu
__________________
gözlerin dalmasin uzaklara - umutlarin hep yüreginde olsun....
sisterE isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 28.12.2005, 12:30

 
Üyelik tarihi: 17.10.2005
Mesajlar: 5.053
Teşekkür etti: 0
16 Teşekkür 14 Mesaja aldı
Red face

Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız muspak
allah razı olsun ... allahu taala gönlüne göre versin inşaallah...
Amin ecmain...

selametle..
alem-i ervah isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 28.12.2005, 14:14
İttihad-ı İslam

 
HayırLI - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 26.04.2005
Yaş: 42
Mesajlar: 1.816
Teşekkür etti: 141
83 Teşekkür 56 Mesaja aldı
Adam gibi Adam'dır....

Dün akşam TV5'de M.Akif anısına program vardı....Çetin Altan ile ropörtaj yaptılar...muhteşem idi...

Çetin Altan bir anısını anlattı..kanım dondu...

"Meclisde milletvekili iken kapı çalındı... sene 1962....perişan vaziyette biri içeri girdi...Ben Mehmet Akif'in oğluyum...20 liranız var mı? diye sordu...sonra gitti...1 ay geçmedi...cesedi bir çöp bidonunun yanında bulundu..."

TC'nin Akif'in işine geldiği yönünü kullandığını....işine gelmeyen yönünü yok saydığını güzel bir lisan ile anlattı...

Bu görüşüne katılmamak mümkün değil....Akif'i tanımak...cumhuriyeti tanımaktır diye düşünüyorum...
__________________
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"
HayırLI isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 28.12.2005, 15:04

 
cRAZZy_G - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 30.11.2005
Mesajlar: 182
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
" Şair, haykırmakla görevlidir. Hak bildiği yolda yapayanlız da kalsa, bu toprak için yorulacaktır... Akif bu gerçeği bilen ve
kıyasıya yorulan bir insandır. Şair, doğruyu ve güzeli hem duyacak, hem duyuracaktır. Bildiğini saklamayacaktır.

Toprağının ve öz medeniyetinin insanı için çırpınacak ve asla yılmayacaktır. Âkif, yılmak bilinmeyen bir "gerçek" adamdır.
Şair, şahsı için değil, gerçek değerler için hissedecek ve yazacaktır. Gönlünün gıdası sadece cesareti ve dürüstlüğü olacaktır. Âkif dürüstlüğün ve cesaretin yolcusudur.

Eğip bükmeden İslam'ı söyleyen ve iman heyecanı ile coşan milli şairimizi, kendi usulü ile eğip bükmeden, gevelemeden söyleyelim: Âkif, ne şu idi, ne de bu... Sadece müslümandı. İslam için yaşadı, İslam için öldü. Mekanı cennet olsun."
__________________
____ _____ _____

Sor ! Düşün ! Sus !
cRAZZy_G isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 29.12.2005, 02:38

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.


Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya...

Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.



.............ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 29.12.2005, 02:50

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

''Bu marşın, İstiklâl davamızı anlatış cihetinden büyük bir mânâsı vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur:
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin İSTİKLÂL

Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır.''

M.Kemal ATATÜRK

..................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 29.12.2005, 03:01

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

“Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder,

Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!

Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza

Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza.

Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün.

Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün.

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,

Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere...

Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:

Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!

Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin,

“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in;

O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,

Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini

Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…"


..................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 29.12.2005, 03:05

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

Bir karakter Abidesi Olarak Mehmet Âkif

Akif. «haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmemişti. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine görevinden istifa etti.

Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söylüyordu. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmış demektir” diye 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etmişti.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale

Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum.

Kesilir belki fakat, çekmeye gelmez boynum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim

Adam “aldırmada geç git” diyemem; aldırırım

Çiğnerim çiğnerim Hakkı tutar kaldırırım.

..................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM........................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 29.12.2005, 03:07

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA
Dostluk Anlayışında Doruklaşan Âkif

Hiç kimse Âkif’in verdiği sözden döndüğünü, hangi şartlarda olursa olsun sözünden bir sapma gösterdiğini görmemişlerdi. Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.

Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay anlatıyor .

«Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegane geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.

- Bunlar kim? dedim.

- Çocuklarım! dedi. Sonra anlattı

Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! » demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif'te, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.

Mithat Cemal devam ediyor;

- Halbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!

Yine çok yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;

Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım :Ben Vaniköy'de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi'nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.

- «Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”

.....................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...........................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 29.12.2005, 03:11

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA
Mehmet Âkif’in Bilim ve Teknik Anlayışı

Mehmet Âkif, çağın geliştiği bilim ve teknik seviyesinin aynen aktarılmasını ve ülkenin bu yüksek bilim ve teknik düzeyi içinde gelişmesini her vesile ile belirtiyordu. Bilim ve tekniğin kaynağının Batı olduğunu görmüştü. Özellikle Berlin Seyahati sırasındaki gözlemleri Osmanlı toplumunun bilim ve teknik yönünden ne denli geri kaldığını fark etmişti.

İkinci Meşrutiyetle birlikte hürriyetin ilanını her şeyin çâresi gibi gören geniş bir kitle vardı. Bu kitlenin umursamaz tavırlar içinde Batının teknik ve bilim düzeyine bigâne kalışını da hayretle seyretmekteydi. Halkı bu konuda tembel, cahil ve ilgisiz buluyordu.

Bu kitlenin mutlak surette bu konularda duyarlı davranması gerektiği fikrindeydi.

Safahat’ın birinci kitabında Köse İmam isimli şiirinde bu gözlemlerini dile getiriyordu:

Bu cehalet yürümez, asra bakın: asr-ı ulûm

Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum.

Sâde hürriyet ilânı ile bir şey çıkmaz;

Fikr-i hürriyeti halka hazmettiriniz biraz...

Yine Fatih Kürsüsünde isimli bölümde cehaletin ülkeyi nasıl felaketlere sürüklediğini dile getirir.

Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;

Bu derde çâre bulunmaz - ne olsa - mektebsiz;

Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;

Ne Çerkes'in, ne Lâz'ın var, bakın, elinde kitâb!

Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrûm.

Unutmayın şunu lâkin : "Zaman : zamân-ı ulûm!"

Verdiği öğütler içinde zaman zaman dünyanın ahvalini, zaman zaman gelişen tekniği ve bilimi esas alır. Cehaletin en büyük felâket olduğunu belirtir.

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.

Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır.

Eyvah bu zilletlere sensin yine illet,

Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs,

Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs.

Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.

Ey millet uyan ! Cehline kurban gidiyorsun.

“İslâm’ı da batsın” diye tutmuş yediyorsun.

Allah’tan utan. Bâri bırak dini elinden.

Gir leş gibi topraklara kendin gireceksen.

Lâkin ne demek bizleri Allah ile iskât ?

Allah’tan utanmak da olur ilm ile... Heyhat!

...................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #15
Alt 29.12.2005, 03:19

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

YAŞAYAN AKİF

Burak Serdengeçti

Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanan bir dehanın aramızdan ayrılışını hatırlamak ve onu sevgiyle yad etmek, Asım'ın nesli olan gençlerin görevi olmalı.

Edebiyat tarihimizde mazlumun yanında ve onun dostu olan M. Akif, bu dünyada yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Çevresinde üç beş kişi kalmış "Rejim muhalifi" damgasını yemiş eski bir şair olarak "İstiklal Marşı" şairi için hazırlanmış dramatik bir sondu bu.

Dirilerden çok ölülerin mücadele verdiğini söyleyebiliriz. Süleyman Nazif, Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirini okuyunca:

"Allah'ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var." demiştir.

O'nun sağlığında ölüme mahkum edilmiş gibi geçen yılları olmuştur. Öldükten sonra ise, daha çok tesirli olduğu, bir nevi ikinci hayat yaşamaya devam ettiği söylenebilir.

Bu inanmış insanın, şiiri, tebliğ ve telkin vasıtası olarak görmesi neticesinde kitabı olan Safahat'ında inandıklarını haykırmıştır:

"Hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim."

Şiir, O'nun elinde yüksek ifade imkanlarına kavuştu. Büyük fikir taşıyıcı manzumeler, burada feryat, figan ve isyanlar şiirleşir. Şiirlerinde devrinin sokağını, kahvesini, mektebini, evini, camiini ve her meşrepten insanı buluruz.

Akif, son Safahat'ında yer alan "Gece, Hicran, Secde" şiirlerinde bambaşka bir yüzünü ortaya çıkarır. Bütün hayatı boyunca şairliğini, sanatkar yönünü bir tarafa koymuştur. Bu şiirlerinde gerçek şiir hareketleriyle karşımıza çıkar.
Şiirden kaçan Akif, memleketinden kendini sürgün etmek zorunda kaldıktan sonra bunun aksine şiire yakalanmaktan da kurtulamadı.

O, inanmış bir insandı. Bu sıfatı önce gelmek kaydıyla şairdi, düşünürdü. Şiiri, tebliğ, telkin, düşünce için toplumu iyiye götürmek için bir araç saymıştı. Kendi yüksek şiir kudretinin ihtirasını, toplum dertlerinin önünde tutsaydı şüphesiz şiirde, şairlikte daha büyük başarılar kazanırdı. Fakat halkın en dertli günlerinde O ızdırap içinde yaşamayı tercih etti. Onun şiir külliyatını bir fikir kitabı olarak okumak, üzerinde düşünmek, incelemeler yapmak mümkündür. Akif'in kaleminden çıkan vezinli, kafiyeli fikirler yaşadığı dönemde bazılarının hoşuna gitseydi, göklere çıkarılırdı. Fikir ve iman cephesi hoşa gitmediğinden hem şairliği, hem de şahsiyeti saldırılara maruz kaldı. Malum ideoloji, Akif'i hazmedemediği için gündem dışında tutmak istedi.

Onun şahsiyetine, inancına karşı çıkan birçok şöhret ölümünden sonra unutulup gitmelerine rağmen M. Akif'in şiirleri ezbere okunmakta, düşünceleri gençlere ışık olmaktadır. Böylece fikir ve şiirleri etkisiz kılınamamıştır.

Milli Mücadele ya da Kurtuluş Savaşı konusunda alışılmış resmî görüşün dışında bir çerçeveye oturtulduğu dikkati çekecektir. Milli Mücadelenin gerçek konumunun bilinmesi, M. Akif'in şahsi tutumunun doğru olarak değerlendirilmesine de imkan sağlayacaktır.

Resmi sessizliğe ve hatta olumsuz tutuma rağmen halkın ve gençliğin geniş ilgisiyle kucaklanan M. Akif kimdi ve bu sevgi selinin çoğalmasına sebep neydi?

1923 sonrasında Türkiye'de deniz tükenmişti. Ülkenin "İstiklal Marşı"nı yazan bir şairin ne yazsa, ne söylese suç olduğu bir takvimde, başlık klişesini oradan oraya taşıyıp yayımladığı Sebilürreşad'ın yayımına Takrir-i Sükun Kanunu ile süresiz son verilmişti. Böyle bir şahsiyet için ülke yaşanılır olmaktan çıkmıştı. Şair ve düşünür kimliği ile ülkenin insanlarına hizmet etmesi artık mümkün değildi.

Şu iddia belki aşırı bulanabilir: Akif, o yıllarda Türkiye'de kalsa ve hiç bir şey yapmayıp köşesinde otursaydı hayatı belki garanti edilemezdi. "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem. Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem." diyen, hak namına haksızlığa ölse tapamayan, düşündüğünü ve inandığını da yapamayan için bu yol tamamen kapanmıştı.

M. Akif, Mısır'a gitmekle belki de İstiklal Marşı şairinin, İstiklal Mahkemesi'ne çıkmasını önlemiş oldu.

"Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir..." diyen Akif, 27 Aralık 1936 günü Hakk'a yürüdü. Tabutu tek atlı bir arabayla Beyazıt Camii'ne getirildi. Tabuttaki Akif'in resmini gören tıbbiye öğrencisi, bu büyük ölümü üniversiteye haber verdi. Devrin hükümeti, üniversite öğrencilerinin cenazeye katılmalarını yasakladı.

Bir yerlerden Türk bayrağı bulan üniversiteli gençler, Beyazıt Camii'ni doldurdular. Cenaze namazından sonra, mezarlığa kadar hiç kimse tarafından davet edilmeyen bir büyük kitle, hayatı ile eseri iç içe girmiş olan bu örnek şahsiyeti ebedî yolculuğuna uğurladı.

Cumhuriyet tarihinde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanan, Tacettin Dergahı'nın bahçesindeki toprağı avuçlayıp: "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda." diye gözyaşları arasında yazdığı İstiklal Marşımızla defnedilen şair, İstanbul'un fethinden sonra şehrin toprağına kendi eseriyle verilen ilk ölüdür. Ruhu şad olsun.

.....................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...............
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #16
Alt 29.12.2005, 03:53

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE


Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
O, rukü olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Vurulmuş tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.

Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #17
Alt 29.12.2005, 03:57

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

BİR KUNDAKÇIDAN YANGIN GÖREN MİLLETİ


Bir yığın kundakçıdan yangın gören milleti,
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müthiş ayeti!
Ey vatansız ey derbederler, ey deni kundakçılar!
Milletin, az çok, duran bir dini, bir namusu var.
Şimdi tevbet onların... Yansın da onlar öyle mi?
Tarumar olsun bütün Müslümanlık alemi...
Ey, haya namında bir hissin vücudundan bile,
Pek haberdar olmayan yüzsüz, hayasız, bak hele!
Arkasından takla attın en deni bir şöhretin ;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mahiyetin!
Bir külah kapmaksa şayet bunca hırsın gayesi,
Kendi namusun olur, ergeç onun sermayesi.
Yoksa, namusuyla, vicdanıyla halkın oynama...
Sonra kat kat nasiyeden sarkacak bir çok yama !
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cani, burun;
Hem bütün dünyayı ifsad eyle, hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mu'tadın eğer,
Kendi malındır senin, hakkın tasarruf, kim ne der?
Milletin, lakin henüz masun olan evladına
Verme bir mel'un temayül mübtezel mu'tadına!
Biz ki her mevcudu yıktık, gayesiz bir fikr ile ;
Yıkmadık bir şey bırakmadık... Sade bir şey: aile.
Hangi bir bünyanı mahvettik de ishal eyledik?
İşte viran memleket! Her yer delik, her yer deşik!
Bunların ta'miri kaabil... Olsa ciddiyetten, sebat;
Lakin, Allah etmesin, bir düşse şayet, ailat,
En kani kollarla kalkamaz imkanı yok,
Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz'ani yok!
"Aili bir inkilab olsun!" diyen me'yus olur ,
Başka hiç bir şey kazanmaz, sade bir deyyus olur.
Çünkü "çıplak" inkilabatın rezaletidir sonu...
Ey deni kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın din var, sık sık taarruzlar gören.
Hale bak: Millete hissiyatı oymuş öldüren!
Dini kurban etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!...
Tut da hey sersem, bu idrakinle sen alim geçin!
Her cemaatten ben on dinsiz zuhur eyler, bu hal
Pek tabidir. Fakat ilhadı bir kavmin muhal.
Hangi millettir ki efradında yoktur hiss-i din?
En büyük akvama bir bak: dini her şeyden metin.
Düşme ey avare millet bunların hizlanına;
Vakıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına;
Şark'a bakmaz Garb'i bilmez, görgüden yok vayesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!...

9 Mayıs 1913
M.Akif ERSOY


..................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.........................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #18
Alt 29.12.2005, 03:59

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

ASIM'IN NESLİ

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne haysızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle "bu bir Avrupa'lı"
Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
Ostralya'yla beraber bakıyorsun Kanada!
Cehreler başka, lisanlar, deriler, rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kime bilmem ne bela...
Hani, ta'una zuldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat, yüzsz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa edecek kahrına ram?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez suni beşer;
Bu göğüslerse, Hüda'nın ebedi serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Asım'in nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çignetmiyecek.
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,


Mehmet Akif Ersoy
(Safahat, Asım adlı şi'rinden)


.......................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.....................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #19
Alt 29.12.2005, 04:01

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

CANAN YURDU
Eyvâh ıssız diyâr-ı dilber...
Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!
Uçmuş da bakındığım terâne,
Kalmış sessiz bir âşiyâne.
Yer yer medfun durur emeller...
Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!
Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk
Olmuş yatıyor o buk'a-i pâk
Yâ Rab, ne için o lem'a nâbûd?
Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd
Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan
Üstünde bu perde perde hicran?
Lâkin görünen kimin hayâli?
Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli...
Gîsû-yi siyâh-ı târumân,
Altında cebîn-i lem'a-dârı,
Zulmetler içinde subh-i mahmûr;
Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;
Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl
Bâran çeklinde dürr-i seyyâl;
Yâ sînede her zaman coşan yâd,
Yâ kayd-ı bedende rûh-i âzâd.
Ey tayf-ı nigeh-fırîbi yârin
Olmaz mı bir ân için karârın?
Heyhât, serâb-ı şavka döndün...
Karşımda parıldamanla söndün!
Kimden sorayım ki nerde dilber?
Makber gibi samt içinde her yer.
Cânan! Cânan!.. Dedim, arandım...
"Bir aks-i nidâ" dedikçe, yandım!.
Yâ Rab, neye hem sağır, hem ebkem,
Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
Ey sevdiğimin sevimli yurdu,
Hâlin, bana şimdi pek dokundu!
Aç sîneni; yâd-ı nükhetinden
Bir şemmeye kâilim bugün ben.
Bir vakt o şemîm-i nâz-perver
Tâ subha kadar yanımda bekler,
- Ümmîde verip bekâ sabûhu-
Sermest-i safâ ederdi rûhu.
Heyhât o nesîm-i sâf şimdi
Nâzan, nâzan semâya gitti.
Ey lâne-i târumâr söyle,
Cânan sana artık inmiyor mu?
Ey mâtem-i pâyidâr söyle,
Sâhandaki nevha dinmiyor mu?
Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr,
Yâdında mıdır o nazlı reftâr?
Ey darbe-i bâda karçı, ra'şân,
İnşâd-ı enîn eden nihâlân!
Bir şi'r-i revân olup da cânan
Geçmez mi bu gölgeden hırâmân?
Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!
Ömrüm gibi ansızın mürur et!
Ya kalb-i fezaya bir hutur et:
Afakımı lem'a lem'a nur et.
Bin nevha-i can içinde , pür-cûş,
Geldim bu garib yurda, medhûş.
Feryadımı yok mu eyliyen gûş?
Ya Rab, bu nasıl cihan-ı hamuş:
Bir "yok!" diyecek sada da yokmuş!...

9 Mayıs 1913
M.Akif ERSOY


.....................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM.........................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #20
Alt 29.12.2005, 04:04

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

DURMAYALIM

Sa'dî diyor ki: "Bir gece biz kârbân ile
Âheste-seyr iken yolumuz düştü bir çöle.
Sür'atle tayyiçin o beyâbân-ı vahşeti,
Hep yolcular fedâ ederek istirâhati,
Gitmektelerdi. Bir aralık bende meyşe tâb,
Hiç kalmamış ki düşmüşüm artık zebûn-i hâb.
Âvâre bir piyâdeyi bekler mi kâfıle?
Nâçâr şedd-i rahl edecek tâ be-merhale.
Durnıuş, diyordu, bir de uyandım ki, sârban:
"Kalk ey zavallı yolcu, uzaklaştı kârban!
Uykum benim de yok değil amma bu deşt-zâr,
Arâmgâh olur mu ki bin türlü korku var?
Ser-menzil-i merâma varır durmayıp giden;
Yoktur necât ümîdi bu çöllergeçilmeden.
Heyhât, yolda böyle düşen uyku derdine,
Hep yolcular gider de kalır kendi kendine!"
Vak'a hiç birşey değildir; haklısın, lâkin düşün.
Başka bir düstûr-i hikmet var mı, insâf et, bugün?
Varmak istersen -diyor Sa'dî- eğer bir maksada,
Tuttuğun yollar tükenmekten muarrâ olsa da;
Şedd-i rahl et, durnıayıp git, yolda kalmaktan sakın!
Merd-i sâhib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın?
Hangi müşkildir ki himmet olsun, âsân olmasın?
Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın?
İbret al erbâb-ı ikdâmın bakıp âsârına:
Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrârına.
Bir münevvim ses değil yer yer hurûşan velvele:
Fevc fevc akmakta insanlar bütün müstakbele.

Nehr-i feyzâ feyz-i insâniyyetin âhengine
Uymadan, kâbil değildir düşmemek bir engine.
Menzîl-i maksûda varmazsın uyanmazsan eğer...
Var mı bak, yollarda hiç bîdâr olanlardan eser?

İşte âtîdir o ser-menzil denen ârâmgâh;
Kârbân akvâm; çöl mâzî; atâlet sedd-i râh.
Durma, mâzî bir mugaylanzâr-ı dehşetnâktir;
Git ki, âtî korkusuzdur, hem de kudsî hâktir.
Çok şedâid iktihâm etmek gerektir, doğrudur...
Vehleten âvâre bir seyyâhı yollar korkutur;
Korku, lâkin, azmi te'yîd eylemek îcâb eder:
Kurtulursun şedd-i rahl etmiş de gitmişsen eğer:
Çünkü düşmüşsün hâyatın -ezkazâ- feyfâsına,
Gitmen îcâb eyliyor tâ menzil-i aksâsına.
Düşmemek mâdem elinden gelmemiş evvel senin,
Ölmeden olsun mu ey miskin, bu çöller medfenin?
İntihâr etmek değilse yolda durmak, gitmemek,
Âsümandan refref indirsin demektir bir melek!
"Leyse li'l-insâni illâ mâ seâ" derken Hudâ;
Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha?
Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!
Mahv olursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş.
Menzil almışlar da yorgun, belki senden bîmecâl!
Belki yok, elbette öyle! Sen ne etmiştin hayâl?
Şöyle gözden geçse bir hilkat temâşâ-hânesi:
Çıkmıyor bir zerre fa'âliyyetin bîgânesi.
Asümânî, hâkdânî cümle mevcûdât için
Kurtuluş yok sa'y-i dâimden, terakkîden bugün.
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? Dur!
Mâsivâ birşey midir, boş durmuyor Hâlik bile:
Bak tecellî eyliyor bin şe'n-i gûnâgûn ile.
Ey, bütün dünya ve mâfçhâ ayaktayken; yatan!
Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah'tan utan.


Mehmed Akif Ersoy

....................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM...................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #21
Alt 29.12.2005, 04:05

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
VAR EDENİN ADIYLA

NE ESER, NE DE SEMER



"Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: semeri"

Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın

Ne tehalükle döker, döktüğü bi çare teri!

Şu bekâ hırsına akıl erdiremem bir türlü

Sorsalar, bence, temayüllerin en derbeder

Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar,

Bağlı oldukça telakkiye hakiki değer?

Dün, beyinlerde kıyamet koparan "hikmet" i al,

Bugünün zevkine sor: beş para etmez ciğeri,

Gündüzün, başların sütünde gezen "şah-eser" in,

Gece, şayet arasan, mezbeledir belki yeri !

İsteyen almaya baksın boyunun ölçüsünü,

Geri dur sen ki, peşiman, atılanlar ileri.

Bilirim: "Hep de semermiş!" diyecek istikbal,

Tekmelerken su kabarmış sıra kumbeltikeri.

O ne çok bilmiş adamdır ki: gider sessizce,

Ne esermiş, ne semer, kimsenin olamaz haberi !



M.Akif ERSOY

Hilvan, 21 Mart 1346 (1930)



......................ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM..........................
toprak_21 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #22
Alt 29.12.2005, 04:07

 
toprak_21 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 04.08.2005
Mesajlar: 873
Teşekkür etti: 6
40 Teşe