![]() Üyelik tarihi: 28.06.2007
Mesajlar: 872
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| |
| | |
| burhanefe ![]() Üyelik tarihi: 18.02.2007 Yaş: 34
Mesajlar: 1.608
Teşekkür etti: 4
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
|
SORU: Giyim ve kuşam ile sakalda ölçü nedir? CEVAP: Sakalda büyüklerimizin ölçüsü; çok fazla uzun olmaması, şöyle bir tutam olması şöhret bulmuştur. Ama biraz kısa da olsa, yine sakal sünneti yerine gelmiş olur. Giyim ve kuşamda ifrata, tefrite kaçmamak; yâni mübtezel olmadan, çok şatafatlı olmadan giyinmek ana ölçüdür. Kadınlar için dar olmaması, altını göstermemesi ölçüdür. Yırtmaçlı, açık saçık olmaması ölçüdür. Bu genel kaidelerin altında, fazla böbürlenmeye yol açmayacak gibi, derli toplu, mahrem yerlerini örtecek bir giyimle giyinmelidir. SORU: Sakalın en az miktarı ne kadardır? CEVAP: Sakalı kökten traş etmedin mi, isterse azıcık bile olsa, hiç olmazsa haram işlememiş oluyorsun. Bunun uygun olan şekli hususunda ulemânın çeşitli görüşleri var... Genel görüş, şöyle bir tutam kadar olursa, daha iyidir demişler. SORU: Sakal bırakmak sünnet... Sakal bırakıp kesmek mi, yoksa her zaman, hergün kesmek mi haramdır? CEVAP: Sakalı kesmek, Efendimiz'in tavsiyesine aykırıdır. Hilkati tağyirdir. Bazılarına göre haramdır, bazılarına göre hükmü değişiktir. Kesmemek lâzım!.. Ama memurdur, polistir, askerdir, öğrencidir; mecburdur. O zaman kesiyor ama, Allah'tan af dileyerek kessin; fırsat olduğu zaman sakalını bıraksın. SORU: Sakalım az; sakal bırakayım mı? CEVAP: Az olsun, çok olsun; Allah rızası için sakal bırakmayı tavsiye ederim. SORU: "Sakalı bırakırken hanımın müsaadesini almak gerekiyor." diyorlar; doğru mu? CEVAP: Doğru değildir. Sakalı kesmek haramdır. Bırakmak gerekli olduğundan... Sorarsanız, "Yapma!" der. Bazı kimselere sorsanız, "Namaz kılma!" der, bazı kimselere sorsanız, "Oruç tutma!" der. SORU: Birisine hanımı: "Şu sakalı kes! Sakalın sakala benzemiyor, tek tük... Hiç olmazsa bir müddet kes de biraz çoğalsın, sonra yine bırakırsın." demiş. CEVAP: Bu bir aldatmacadır. Sakal tek tük de olsa, kesmeyin!.. Süfyân-ı Sevrî Hazretleri karanlıkta hırkasını giymiş, dışarı çıkmış. Dışarda, "Yâ imam, hırkayı ters giymişsin; çıkart da doğru düzgün giy!" demişler. Bakmış, hırka ters... Demiş ki: "Ben o hırkayı Allah rızası için giymiştim, kul rızası için çıkartmam onu!.." demiş. Sakalı tek tük de olsa kesmesin. Sonra ucundan düzelttikçe, gelir arkası... Sakalı kesmek haram!.. SORU: Sakal tebliğ yapmağa engel olabilir mi? Böyle iddia edenler var, bundan dolayı sakal bırakmıyorlar. Böyle yapmak doğru mudur? CEVAP: Hayır, doğru değildir. Çünkü, sakal kazımak haramdır. Sakal kazımak bundan yüz yıl, yüzelli yıl önce olsaydı hacı babalar, hacı dedeler bastonla kovalarlardı insanı... Şimdi adet oldu, herkes kazıtıyor ama, erkeklerin kadınlara benzemesi sayılır bu... Doğru değildir aslında... Durumu müsaitse, memur değilse, işi elveriyorsa sakalı bırakacak! Tebliği öyle yapmağa çalışacak. Sakalından karşısındaki ürküyorsa, başkası ürkmüyor. Mimar bey sakalı uzatabiliyor, profesör bey sivri sakalı uzatabiliyor, saçını uzatabiliyor... Dalga dalga, kocaman kocaman, kulağının üstüne binmiş, ensesini kapatmış, aslan yelesi gibi, herkes keyfine göre yaşıyor. O da sünnet-i seniyyeye uygun hareket edecek. Tebliğe mâni olmaz. Öyle olsaydı, onun dinde bir müsaadesi olurdu. Sen tam müslüman olacaksın, tebliğini İslâmca yapacaksın; karşı taraf uyarsa uyar. Sakalından korkuyorsa sen de kalemle tebliğ et, dergi çıkart, başka türlü hizmet yap ama, sakaldan kimse korkmaz. Yâni, tebliğe mani olmaz o... Güzel giyinirsin, başka tedbirleri alırsın, kendini yine sevdirmeğe çalışırsın. Sakalı da sevdirmeğe çalışırsın. O da tebliğdir. SORU: Sünnet-i seniyyeye uygun olarak sakal bıraktım; dua eder misiniz? CEVAP: Allah-u Teâlâ Hazretleri mübarek eylesin... Peygamber Efendimiz'in daha öteki sünnetlerini de yapmayı nasib eylesin... Peygamber Efendimiz'in sünnetlerini ihyâ eyleyip şehid sevapları kazanmayı, ona ve bizlere nasib eylesin... Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirip, ahirette Peygamber Efendimiz'e komşu olmayı, bu kardeşimize ve bizlere nasib eylesin... SORU: Okulu yeni bitirdim, henüz askerliği yapmadım. Uzun zamandır sakallıyım. Ailem ve çevrem sakalımı kesmem için çok baskı yapıyor. Özellikle babam, sakalımı kesmezsem evlâtlıktan reddebileceğini söylüyor. Ayrıca sakala o kadar kötü şeyler söylüyorlar ki, en sonunda dinden çıkacaklarından korkuyorum. Ne yapmalıyım; bana yardımcı olabilir misiniz? Ayrıca, ailemin hidayeti için, benim de sabredebilmem için dua eder misiniz? CEVAP: Allah sabırlar versin... Bu gibi durumda olan kardeşlerimize ben tavsiye ediyorum ki, geniş olacaklar, sinirlenmeyecekler! Çünkü, çok yaygın bir cahillik var... Bu millet İslâm'ı unutmuş, başka şeyleri öğrenmiş. Yâni, şimdi başka şeyleri bilen bir topluluğun karşısındayız. Onlara yumuşak yumuşak, tatlı tatlı İslâm'ı anlatacağız. Kibarca anlatılınca, yumuşak anlatılınca, deliller gösterilince, işi münakaşaya boğmadan güleç yüzle, tatlı dille anlatılınca, iyi netice alınabiliyor. Böylece emr-i ma'ruf nehy-i münker yapmağa, gerçekleri söylemeğe gayret etsinler. Allah yardımcı olsun... Tabii, Allah-u Teâlâ Hazretleri hidayet versin de... Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin hidayet vermesinin şartı, insanın edebli olmasıdır. Yâni, edebsiz oldu mu insan; Allah onu hidayete getirmez!.. Zalimlere, fasıklara, edebsizlere hidayet vermez!.. Adamda bir kabiliyet olacak da, ondan sonra hidayete gelecek. Bakın, her zaman okuduğumuz Yâsin Sûresi'nin baş sayfasındaki ayet-i kerimeyi hatırlayın: (İnnemâ tünziru menittebeaz zikre ve haşiyer rahmâne bil gayb) "Senin sözün, senin ikazın, irşadın ey Rasûlüm; gaybe inanan ve zikre tabî olan insana tesir eder. Ötekisine tesir etmez!" diyor. Edebsiz alamıyor, o hidayete mazhar olamıyor. Allah hatasını anlayıp, hatasından tevbe edip, edeb sahibi olmaya muvaffak eylesin de, hidayet ondan böyle bucak bucak kaçmasın... SORU: Sakal kesmenin mezheblere göre hükmü nedir. CEVAP: Sakal kesmek bütün mezheblere göre haramdır, doğru değildir. Müslümanın böyle sakal kesmesi yoktu, sonradan çıktı bu... Sakalı kesmek, bıyığı kesmek Batı ile tanıştıktan sonra çıktı. Gayrimüslimlere benzemek yönünden uygun değildir. Sakalı kesmek hilkati tağyirdir, haramdır. Ayet-i kerimede, şeytanın: (Feleyuğayyirunne halkallah) "Ben şeytan olarak müslümanların sağından, solundan gideceğim, geleceğim; onlara hilkatlerini değiştirteceğim." dediği buyruluyor. Allah buraya sakal koymuş, kökü deride, yâni hilkatimizde var... O halde, bu böyle olacak. Bunu kesmek, hilkati değiştirmek oluyor. Kadınlara vermemiş, erkeğe vermiş. Demek ki, erkek sakallı olacak!.. Hilkate uygun olan bu... Kadınlara benzemek yönünden kesilmesi uygun değildir. Hadis-i şerifler çok... Diyor ki: "Bıyıkları kısaltınız, sakalı uzatınız!" Sahih hadis-i şerifler vardır bu hususta... Ramuz'da da vardır, başka kitaplarda da vardır. Ayet de vardır, hadis de vardır. Binâen aleyh, eğer mânisi yoksa, sakal bırakması lâzım bir müslümanın!.. Mâni ne olabilir?.. Polistir, dairesi müsaade etmiyor... Askerdir, dairesi müsaade etmiyor... Öğrencidir, okulda kıyamet kopuyor... Aslında müsaade etmeleri lâzım, ama etmiyorlar. Yâni, antidemokratik... Ben Almanya'ya gittim, orda polis sakallı idi. Sakallı PTT bakanları vardı o zaman... Sakallı askerleri vardı, generalleri vardı. Bizde askerde iç hizmet nizamnesi denmiş, sakal bıyık kesilecek denmiş. Polisin eskiden bıyığına müsaade ediliyordu, şimdi bıyık da kesilecek denmiş. Ağlıyor bazıları... "Yâhu, ben bıyığımı kesince hoşuma gitmiyor." filân diyor. Bunlara aslında, işin doğrusu müsaade etmek lâzım!.. Alman sakallı oluyor polis oluyor, asker oluyor, bir şey olmuyor da; bizde de serbest olsa ne olur?.. Burda bir antidemokratiklik var... Yâni, insanın hürriyetine müdahele var... Bırak bıraksın!.. Hem de bir de, dînî bakımdan mahzurlu oluyor kesmesi... O zaman niye bunu dînî bakımdan mahzurlu duruma düşürüyor yönetim?.. Hani lâiklik?.. Hani dilinden düşürmediği lâiklik?.. Hani lâiklik, kimsenin dînî işlerine karışmamaktı?.. Niye karışılıyor?.. SORU: Ben üniversite öğrencisiyim. İlerde kesmem söz konusu olabilir. Şimdi sakal bıraksam olur mu? CEVAP: Keseceğin zamana kadar bırakırsın, o zamana kadar günah işlememiş olursun. SORU: Paralı özel dersanelerin verdiği bilgisayar kurslarına gitmek istiyorum. Sakallı olduğum için almıyorlar. Bu bilgisayar eğitimini görmek için sakalımı kesebilir miyim? CEVAP: Kesemezsiniz! Çünkü, o olmasa da insan yaşar, ölmez yâni... Aslî bir şey değildir, kesmeğe orda ruhsat yoktur. Bakarsınız, sakallı kabul eden bir bilgisayar kursu olur; orda çalışmak daha hayırlı olur. Öyle bilgisayar kursuna sakal kesme şartını koyan yerden ne fayda olacak?.. SORU: Bir görev almak için veya tayin olmak için, geçici olarak sakal kesmenin hükmü nedir. CEVAP: Bu işin cinsine bağlıdır. O heriflere eyvallah etmek mecburiyeti varsa, o mecburiyet de şer'an makbul bir mecburiyetse, o zaman buna da bir cevaz kapısı açılır. Ama, şer'an bir mecburiyet yoksa, ufak tefek şeylerden ikide birde sakalı kazımak uygun değildir. İnsan biraz kale gibi sağlam durmaya çalışmalı, herkese eyvallah etmemeli!.. SORU: İşyerinde sakalımı kesmek istiyorlar; ne yapayım? CEVAP: Kestirmesin! Çünkü kimsenin başkasının sakalını kestirmeğe hakkı yoktur. Bu bir zorbalıktır. Yirminci Yüzyıl'ın işi değil, Amazon ormanlarındaki vahşilerin işidir bu... Onlardan bazıları kaçmış, Türkiye'ye gelmiş; böyle yapıyorlar maalesef... Kestirmezsiniz! Allah başka bir iş nasib eder. Veyahut, "Niçin kestiriyorsunuz, ayıp değil mi, günah değil mi?.. Hakkınız yok!" filân diye söylersiniz, müdafaa edersiniz hakkınızı... Bunu yazan sakallı olduğuna göre, erkek... Kızları düşünün!.. Bir başörtüsü uğrunda kimlerle uğraşıyorlar, ne zıpırlarla, zibidilerle uğraşıyorlar... Nerelerden nerelere kadar, ne sıkıntılar çekiyorlar... Aşkolsun, tâviz vermiyorlar, başörtüsünü açmıyorlar. Yollarından geri durmuyorlar. Onların metânetinden, kız oldukları halde o sebatlarından ibret almak lâzım!.. bu yazımı senin zoruna giden kardeş bunamı bozuldun sen ???
__________________ bende baronum | ||||||||||||||||||
| | | ||||||||||||||||||
![]() Üyelik tarihi: 19.12.2006 Yaş: 30
Mesajlar: 577
Teşekkür etti: 3
3 Teşekkür 3 Mesaja aldı
|
birincisi lokması haram olabilir.üzerinde kul hakkı olabilir. bağlanışında samimi olmayabilir.kesinlikle karşılıksız bağlanmak lazımdır.yani çıkar gözetmeyeceksin. sinirli yapıya sahip olmak da kişide zikrin nurlarını karartır. yediğine içtiğine dikkat lazım .şehvete dikkat etmek lazım.şehvet tarikat feyzinin önünde bir engeldir..şehvet çok güçlüyse açlık iyidir.açlık uykusuzluğu uykusuzluk sükutu arttırır. niyet çok önemlidir. tarikat feyzine yakınlığına tasavvuf literatüründe nisbet denir. nisbet gecikebilir.geciken nisbete bazı büyükler daha değerlidir demişlerdir. en önemlisi sebat lazımdır.rabıtadan feyz almak daha doğrusu rabıta ehli olabilmek öyle her babayiğidin harcı değildir .sabır lazım.sebat lazım.niyet lazım.kerpiçten değil, betondan niyet. ilk başta taleb edersen olmadığı zaman ızdıraba düşersin.ızdıraba düşmemelidir. sonra olur herşey.. başkalarının hallerine merak salmak onları kendinden ileri bulmakda kişiyi soğutur.bunları araştırmamalıdır.eğer gerçekten devam edersen muhakkak alırsın nasibini.. vesselam. | ||||||||||||||||||
| | | ||||||||||||||||||
| burhanefe ![]() Üyelik tarihi: 18.02.2007 Yaş: 34
Mesajlar: 1.608
Teşekkür etti: 4
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
|
kardeş Allah razı olsun verdiğin bilgiler için ben söylediğim ve yazdığım o yazılar için pişman oldum az daha küfre düşecektim ki elm abi elimizden tuttu çıkardı Elhamdülillah
__________________ bende baronum |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 22.03.2007
Mesajlar: 465
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Aşağıda ki ayetleri bilenler okuyanlar rabıta ile aracılar tayin etmeye niçin yol ararlar ki??? Bakara186- Kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben onlara çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler. Kaf16-Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. FURKAN 77-De ki: 'Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? ... |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 22.03.2007
Mesajlar: 465
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
siyağına ve sibağına bakmadan dilediğin gibi koparıp alırsan böyle garabet içinde kalırsın. Rabbimiz vermiş olduğun ayette kimlere ne için sesleniyor??? İstersen surenin başına bir göz atalım; Tevbe 1. Müşriklerden antlaşma yaptığınız kimselere Allah ve Resulünden ihtar ... Tevbe 8-O müşriklerle nasıl bir ahit olabilir ki, onlar size üstün geldiklerinde size karşı ne bir yemin gözetirler, ne bir taahhüt. Ağızlarıyla sizi hoşnut ederler; kalpleri ise bunun tersini söyler. Zaten onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Tevbe 9 9. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir paraya satarak halkı Onun yolundan alıkoydular. Ne kötü birşeydir onların yaptıkları! Tevbe 10 10. Onlar bir mü'min hakkında ne yemin gözetirler, ne bir taahhüt. Onlar böylesine haddi aşmış kimselerdir. Tevbe 11 11. Ama tevbe eder, namazı dosdoğru kılar ve zekâtı da verirlerse, o zaman din kardeşleriniz olurlar. Bilen bir topluluk için âyetleri Biz böyle açıklıyoruz. Tevbe 12 12. Eğer antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, o zaman inkârın elebaşlarını öldürün. Çünkü onlar için yeminin bir değeri yoktur. Onlar ancak böylece tecavüzden vazgeçerler. Üstelik Tevbe Suresi savaş halinden bahsetmektedir. --------- Bakara 256-Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir. Bakara 257 Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar. | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 23.03.2007
Mesajlar: 2.038
Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür 5 Mesaja aldı
| ÇAĞIMIZIN EN ÖNEMLİ ÇİRKİN BİD’ATI Çirkin bid’at kapsamına giren fiil ve tutumlar içinde en tehlikeli olanı hangisi olabilir? Hiç şüphesiz, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ilkelerine aykırı İslâm anlayışıdır. Hangi görüntü ve iddia ile ortaya çıkmış olursa olsun, tıpkı geçmişte olduğu gibi Ehl-i Sünnet çizgiye, dolayısıyla doğru İslâm anlayışına aykırı olan her türlü akımın, “bid’at mezhep” olarak nitelendirilmesi gerekir. İslâm tarihinde Sahabe döneminin sonlarına doğru bazı yanlış inanç ve tutumların ortaya çıktığını biliyoruz. Daha ziyade Akaid ve Kelam ilminin sahasına giren bu inanç ve tutumlar, İslâm’a yabancı din, gelenek ve felsefî sistemlerden kaynaklanmıştır. Bu dönemde İslam coğrafyasının sınırlarının hayli genişlemesi ve farklı kültür ve dinlere mensup kitlelerin İslâm’a girmeye başlamasıyla, ağırlıklı olarak eski Hint, İran ve Yunan’a ait bazı inanç ve anlayışlar bir kısım müslüman topluluklar üzerinde yıkıcı bir etki yapmaya başlamıştır. Eski inanç ve kültürerini bir anda tümüyle terk edemeyen ve girdikleri yeni dine bu inanç ve kültürlerin kalıntılarını da taşıyan insanlar vasıtasıyla Mürcie, Mu’tezile, Cebriye gibi akımlar vücut bulmuştur. Tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren İslâm toplumunun birlik ve dirliği üzerinde çok yönlü yıkıcı etkiler yapmış olan bu akımların oluşturduğu fitne ateşinin sönmesi kolay olmamıştır. Özellikle Haricîler’in ve Mu’tezile’nin sebebiyet verdiği ve uzun yıllar süren iç karışıklıklarda binlerce insan ve o arada pek çok alim, türlü işkence ve baskılara maruz kalmış, pek çoğu bu fitneler sebebiyle canından olmuştur. Ehl-i Sünnet alimlerin (Allah hepsinden razı olsun ve hepsine rahmet eylesin) ihlâslı, kararlı ve dirayetli mücadeleleri sonucunda Yüce Allah, bu ümmeti Ehl-i Bid’at fırkaların fitnesinin kök salmasından korumuş ve “sahih İslâm” çizgisi bu sayede günümüze kadar gelmiştir. MODERN ÇAĞIN YENİ MEZHEPLERİ Ancak geçtiğimiz 150-200 yıldan bu yana geçmişteki bu duruma benzer yeni bir fitnenin ümmetin sağlam ve sahih akidesini bulandırmak üzere uç verdiğini görüyoruz. Bugün İslâm inancının, Kur’an ve Sünnet temelinden kopartılarak, Batı dünyasında geliştirilen “aklî ilkeler” doğrultusunda yeniden belirlenmesi gerektiğini iddia eden bir akımla karşı karşıya bulunuyoruz. Müsteşrik veya oryantalist dediğimiz, İslâm hakkında araştırmalar yaparak yıkıcı fikirler üreten gayri müslim ilim adamlarının etkisinde kalan bu “modernist” akım, bu iddiayı hayata geçirmek için her türlü imkanı kullanarak muhtelif maskeler arkasında faaliyet göstermektedir. “İslâm modernizmi” ana başlığı altında ifade edebileceğimiz bu bid’at akım, kimi zaman Sünnet’i müslümanların hayatından çıkarmak için “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganıyla hareket etmekte, kimi zaman da “hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve Sünnet’i yeniden tanımlamalıyız” diyerek boy göstermektedir. Bu “çağdaş bid’at mezhep” mensuplarının diğer önemli iddialarını şöyle ifade edebiliriz: · Çağımızda toplumsal yapı, insan anlayışı vs. değişmiştir. Dolayısıyla İslâm dininin emir ve yasakları da bu köklü değişiklik doğrultusunda yeniden gözden geçirilmeli, değiştirilmelidir. · Kur’an’dan hüküm çıkarmak için Arapça’ya, Sünnet ve hadis bilgisine, icmaya ve eski alimlerin bakış açılarına ihtiyaç yoktur. Eline bir Kur’an meali alan herkes Kur’an’dan hüküm çıkarabilir. · Eski alimler dini zorlaştırmışlardır. Onun için eski alimlerin söylediklerini bir kenara bırakmalı ve dini kolaylaştırmak için yeni içtihadlar yapmalıyız. · Mezhepler ve tasavvuf yozlaşmış birer istismar kurumudur. Bunları kökünden reddetmeliyiz. · Şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı gibi şeylere inanmak doğru değildir. · . PEYGAMBERSİZ KUR’AN ARAYIŞI Bunlar ve benzeri daha pek çok “bid’at”ı din olarak benimseyen çağdaş modernistler, bu iddiaları ileri sürerken İslâm büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabe’ye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça bühtan ve iftira etmekte ve ortada kala kala tek başına Kur’an kalmaktadır. Peygambersiz, Sünnetsiz, Mezhepsiz, Tasavvufsuz bir din anlayışını yerleştirmeğe çalışan çağdaş bid’atçılar, Kur’an dışında başka bir din kaynağı tanımadıkları için, Kur’an ayetlerini kendi heva ve heveslerine göre istedikleri gibi eğip bükme imkânına kavuşmakta ve Kur’an ayetlerini böylece tahrif etmeye çalışmaktadırlar. Ehl-i Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanlar’ın, kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tahrif ettikleri, Kur’an tarafından haber verilmiş tarihî bir hakikattir. Pek çok İslâm aliminin de ifade ettiği gibi Ehl-i Kitab’ın, bu ilahî kaynaklı kitaplar üzerinde yürüttükleri tahrif faaliyeti, sadece bu kitaplarda mevcut bulunan ayetlerin yerlerini değiştirmek veya onları kitaplardan tamamen çıkarmak şeklinde gerçekleşmemiştir. Bu alanda gerçekleştirilen tahrif çeşitlerinden birisi de, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının, bu kitapların ihtiva ettiği ayetleri kendi heva ve hevesleri doğrultusunda yorumlamaları şeklinde vuku bulmuştur. İşte Ehl-i Kitab’ın yaptığı bu tahrif faaliyetinin aynısı, günümüzde çağdaş bid’atçılar tarafından Kur’an üzerinde gerçekleştirilmek istenmektedir. Kur’an ayetlerinden Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in, O’na bağlı olarak Sahabe’nin ve onlardan sonra gelerek onlara tabi olan imamlar ve muteber ulemanın anladıklarından farklı hükümler çıkarmak, onların Kur’an anlayışlarının yanlış ve hatalı olduğunu iddia etmek, bu tahrif girişiminin en önemli göstergesidir.
__________________ Ağlayarak uyumuş yağmur olmuşum rüyamda bana hasret bi çöl için... |
| | |
| Arife Her Gün Kadir Gecesidir ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 25.02.2007
Mesajlar: 8.998
Teşekkür etti: 516
512 Teşekkür 273 Mesaja aldı
| MAhmut Akar Verdiğimiz ayetin anlamını bile bilmekten acizsiniz. Namazı kılmayanlara zekatı vermeyenlere tartıda hile yapanlara vs. Allah defalarca lanet etmiştir. Siz de hala zorlama yoktur deyin... Sana soru madem dinde zorlama yoktur o zaman neden Nur Suresinde geçen Bekarların zinasına 100 sopa ve de sürgün cezası niye verildi. Müslümanların zinadan vaz geçmesi için zorlamak değil mi? Madem zorlama yok Allah niye ceza verdirsin? Ya da hırsızın elinin kesilmesi? Madem zorlama yok niye ceza verilsin?
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. O'nun yaşlı olduğunu bana söyletemezsiniz:) |
| | |
| burhanefe ![]() Üyelik tarihi: 18.02.2007 Yaş: 34
Mesajlar: 1.608
Teşekkür etti: 4
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Rabita Hakkinda --Rabıta yapılırken mürid şeyhi ne olarak görmelidir? Rabıtaya şirk diyenlere verilecek aklî ve naklî deliller nelerdir? --Rabıta ile ilgili Necib Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risâlesi'nden faydalanarak, kendisi de birtakım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim. Allah-u Teâlâ Hazretleri, (Ve kûnû maas sâdıkîn) "Sadık kullarımla beraber olun!" buyuruyor. Yâni "Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!" mânâsına geliyor. Onun mânevî tatbikatı, mânevî bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor. İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahatle geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması da kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor. Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyici olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yaptığını düşünecek. Rabıtanın şirk olmasının hiç bir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiç bir ilgisi yoktur. Onlar herhalde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Şirk Allah'a ortak koşmak demektir. Allah'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimse ile beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir. Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkalâde önemli... Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: ÇBir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?.. --Deyiniz ki: "(Yâ ricâlallah!) Ey Allah'ın erleri, Allah'ın ricâli!.. (eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!" diye böyle söyleyin! Çünkü, Allah'ın sizin görmediğiniz maddî mânevî erleri olur, evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğine göre, Allah'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı bir taassubdan kaynaklanıyor. --Rabıta Allah'la kulun arasına girmek midir? --Muhterem kardeşlerim! Rabıta, irtibat mânâsına geliyor, ilgi kurmak, irtibatlı olmak mânâsına geliyor. Nasıl hani, İstasyonu arayıp düğmeyi çeviriyorsunuz; ilgiyi kurduğunuz zaman, o radyo istasyonunun yayınını alabiliyorsanız, böyle bir ayarlama gibi bir şey olmuş oluyor. Rabıta, bir sevgi bağlantısıdır, bir saygı bağlantısıdır. O bakımdan... Şimdi bir insan hocasıyla beraber, şeyhiyle beraber bir yerde olsa güzel olur. Aynı mecliste olsalar, sohbetinde bulunsa, sözünü dinlese; beraberce ellerine tesbihleri alsalar, zikirleri yapsalar güzel olur. Bu böyle olmadığı zaman, gözünü kapatacak, mürşidiyle irtibatını kuracak, mürşidini karşısında tasavvur edecek... O da onun karşısında oturmuş, mübârek bir mecliste beraberlermiş diye göz önüne getirecek... Böyle gönül aleminden bir irtibat sağlayacak... Bu irtibata rabıta deniliyor. Böyle mürşidiyle bir irtibat kurduğu zaman; ziyaretine gittiği zaman, aynı mecliste beraber zikir yapsalar nasıl oluyorsa, orda da öyle bir durum oluyor. Beraber zikretmiş olacaklar, irtibat kurmuş olarak zikretmiş olacaklar. O zaman, böyle bir bağlantı kurulduğu zaman, mürşidindeki füyûzat ve mânevî berekât kendisine intikal eder. O bağlantının bereketiyle kendisi çok feyizyâb olur ve yaptığı ibâdetin tadını duyar, faidesini görür. Böyle bir fenâ fillâh-beka billâh makamına ermiş mürşid-i kâmil ile irtibat kurduğu zaman insan, istasyonu bulmuş gibi oluyor yâni... O zaman kendisi çok istifade eder. Büyüklerimiz böyle diyorlar. Bu bir sevgi bağlantısıdır ve kısa zamanda müridin terakkî etmesi için gerekli bir çalışmadır. Bunun hem asrımızın modern ilimlerinden, hem de tarihimizden ve dinimizden çok misalleri vardır. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, Rasûlüllah Efendimizi her zaman karşısında görürmüş. Hattâ utanırmış. O kadar böyle canlı bir tarzda karşısında görürmüş ki, utanırmış ayağını filân da uzatamazmış. Yanında değil ama, yanında gibi... İşte buna fenâ firrasûl makamı derler. Yâni, nereye baksa Rasûlüllah'ı görüyor; Rasûlüllah'ı görür hale gelmiş oluyor. O hale ermek için de, ilkönce fenâ fişşeyh makamı denilen hale ermiş olmak, şeyhini görür hale gelmek lâzım ki; ordan fenâ firrasûl makamı nasib olsun, ordan fenâ fillah makamı nasib olsun diye, büyüklerimiz böyle bu meseleyi açıklamışlardır. Bir de bazı kitaplarda belirtiliyor ki, Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesinde, tam öyle Zelihâ valide kapıları kapatıp da, "Gel bakalım!" dediği zaman; (Lev lâ enraâ burhâne rabbihî) diye bildiriliyor ayet-i kerimede... "Rabbinin burhanını gördü, kendisine hakim oldu, uymadı. Kapıya doğru kaçtı." diye bildirildiği sırada, o gördüğü burhan nedir diye bazı kimseler diyorlar ki rivâyetlerde: Babası Ya'kub AS'ı karşısında görmüş... Ya'kub AS'ın hayalini aynen karşısında görmüş. Babası karşısında... Evlâdına böyle bakıyor. O zaman kendisine daha iyi hakim olmuş, o teklife karşı direnmiş. O bakımdan bu işin bir takım mânevî tarafları vardır. O vazifeyi yapan insanlarda da böyle bazı şeyler hasıl oluyor. Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan'dan birisi bana bir mektup gönderdi. Türkiyeden Pakistan'a gitmiş. Benden de cevap istiyor. "Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız'ı gördüm." diyor, gördüğü şeyleri anlatıyor: "Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım: 'Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?' dedi. 'Yok!' dedim. 'Nasıl bir kimseydi anlat bakalım!' dedim. Tıpkı Hocamız'ı tarif etti." diyor. Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş. Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: "Gördün mü, şu kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?" diye... Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, --Allah rahmet eylesin, cennet mekânı olsun-- o anlattı. Kıztaşı'nda apartmanda otururlardı. "Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim. Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım, karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım, tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu." dedi. Şemseddin-i Sivâsî Hazretlerini anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, şöyle bir müddet durmuş, gözleri kapalı... Müridi diyor ki: "--Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?.." "--Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden böyle şeysiz kalır. O hal oldu da onun için böyle oldu." diyor. Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına Allah-u Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî bir takım haller nasib ediyor. Rabıta da öyle bir hal olmuş oluyor. Yapan görür. --"Rabıta şirktir, İslâm'da delili yoktur." diyorlar; ne dersiniz? --Hayır! Allah'tan başka bir tanrı düşünmek şirktir. Rabıta ise, hayalinde şeyhini tahayyül etmektir. Bu şirk değildir. Hayal kurmak yasak değildir. İnsan sevdiği için annesini babasını düşünebilir gözünü kapattığı zaman... Memleketini düşünebilir. Yaz mevsimini, tatili vs. yi düşünebilir... Gözünü kapatır, Kâbe-i Müşerrefe'yi, Medine-i Münevvere'yi düşünebilir. Bunun gibi hocasını düşünebilir. Hocasını hayalinde karşısında düşünür, bu gayet normaldir. Şirk, Allah'ın birliğini kabul etmemek demek; bununla bir ilgisi yok... Rabıtayı bilmiyorlar, uzaktan uzağa tenkid ediyorlar. Ne olduğundan haberleri olmadığı şeyleri tenkid ediyorlar. --Şeyh ile rabıta yapmanın bid'at olduğu söyleniyor; ne dersiniz? --Hayır, bid'at değildir. Taa Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar giden geçmişi vardır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de ona dair işaretler vardır. Bu bir mânevî haldir. İnsan o çalışmayı yaptığı zaman hasıl olur. Bu bid'at da değildir, şirk de değildir, yanlış da değildir. Güzeldir, iyi bir tasavvufî çalışmadır ve faydalıdır. --Rabıta-i mürşidin müridi yetiştirme ve olgunlaştırmadaki rolü nedir? --Çok büyüktür. Hadis-i şeriften alınmadır. Peygamber Efendimiz'le sahabesi arasında rabıta vardı. Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden Peygamber Efendimiz'in hayali gitmediği için, yalnız olduğu zaman bile rahat olamıyordu. Ayağını uzatamıyordu, serbest olamıyordu. Yâni, rabıta sevmekten kaynaklanır. Ayrıca, bu rabıta dolayısıyla hakîkaten mânevî bir yakınlık ve bağlılık hâsıl olur. Bu bağlılık, mürşide rabıtadan, Rasûlüllah'a rabıtaya götürür insanı... Sonunda insan, Rasûlüllah'la rabıta etme haline gelir. Onun için, bir yetiştirme merhalesidir bu... Bilinenden bilinmeyene doğru yükselmedir. Kolaydan zora doğru ilerlemedir. Bir merhaledir ve şarttır. Peygamber Efendimiz diyor ki: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz beni annenizden, babanızdan, evlâdınızdan ve bütün insanlardan bile daha çok sevmedikçe, hakîkî müslüman olamazsınız." Rabıta aslında sevgiden kaynaklanıyor. O sevgi ile, onu düşünmesiyle, onunla mânevî beraberliğini kuruyor. Bu beraberlik kuruluyor. İnsan rûhî merhalelerde ilerlediği zaman, bu bedene bağlı kalmıyor ruhu... Yusuf AS, Yâkub AS'ı görüvermiş karşısında... Zeliha Hatun kapıyı kapatıp, "Hadi, ikimiz kaldık!" dediği zaman, Yâkub AS'ı görüveriyor karşısında... "Ne yapıyorsun evlâdım, bu ne durumdur?.." gibilerden, Yâkub AS'ın böyle parmağını ısıraraktan göründüğünü naklederler. Evliyâullahın da böyle görünmesi vardır. Evliyâullahın ruhları bedenlerinden çıkıp böyle dolaşabilir. Bizim şeyh efendilerimizden birisine demişler ki, "Efendim sizi filânca yerde gördük..." "Evet evlâdım! Demin oraları düşünüvermiştim." demiş. Burdan düşünür gibi bir şeyle, o tarafta onun şeyi görünür. Böyle şeyler olur. Bunlar hep rabıtanın inceliklerinden, detaylarındandır. Kişinin gözünü kapatıp annesini babasını düşünmesi nasıl tatlı bir şeyse, normal bir şeyse... --Ne yapıyorsun?.. --Ah, ak sakallı babacığım hatırıma geldi. Nur yüzlü, başörtülü annem hatırıma geldi. Gözümü kapattım, onu hayal ediyorum. Bunun şirkle bir ilgisi olmadığı gibi, insanın da şeyhini böyle düşünmesi, sevgi bağı olarak lâzımdır ve gereklidir. Sevmesi, sayması, dinlemesi ve böyle düşünmesi feyzinin çok olması için de gereklidir. Bu bir alıştırmadır. Sonunda Rasûlüllah'la görüşme haline gelebilmesi için alıştırmadır, başlangıçtır, birinci bölümüdür işin... Daha ötedeki bölümlerine bir gidiştir. Onun için gereklidir. |