![]() Üyelik tarihi: 09.03.2005
Mesajlar: 114
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
bununla ilgili sunuda okuyun lütfen cok hosuma gitti benim METIN KARABASOGLU Hz. Peygamberin ortaya koydugu hayat biçimi; ve bu hayat biçimini uygulamada karsimiza çikan zorluklar. Ve, bu zorluklar yüzünden yasadigimiz açmazlar, ikilemler, çeliskiler? Metin Karabasoglu yazisinda bu tabloyu irdeliyor. Ve gerek ?Peygamberin yasadigi günler?e, yasadigimiz günlere dair çarpici, ufuk açici, ümit verici bir degerlendirme sunuyor. KAÇ SENE OLDU BILMIYORUM, AMA herhalde yedi-sekiz sene kadar öncesiydi. Bir dost meclisinin son faslinda bir gönül dostum bize ya bir radyodan yahut bir kasetten kaydettigi bir siiri dinletmisti. Siiri okuyanin Allah vergisi sesi etkileyiciydi, hostu. Siir de hayli dokunakliydi dogrusu. Siiri okuyan kisiyi, ayni zamanda siirin yazari olarak bildim seneler boyu. Yillar geçip internet denilen hayra da serre de son derece müsait kesfi kullanir hale gelip bu siirle tekrar be tekrar karsilasinca da kanaatim degismedi. Internet üzerinden bana gelen mektuplar arasinda, bu siiri arkadas çevresine yaymaya çalisan samimi insanlarin mektuplari da vardi. Ayrica, Islâm adina hazirlanmis elliye yakin sitede bu siirin ya Türkçe yahut Ingilizce olarak mü?minlerin dikkatine ve rikkatine sunuldugunu görecektim. Ne ki, kimi yazarinin isminin bilinmedigini söylüyor, kimi siiri ilk kez kendisinden isittigim kisinin adini zikrediyor, kimi baska bir isim veriyordu. Bunca rivayet arasinda, siirin yazari kimdir, nerelidir, çözebilmis degildim. Ama bu siirin özellikle internet kanaliyla elden ele, dilden dile dolastigini yakinen biliyordum. Bir ?merak?tan yola çikiyordu siir. "Merak Ediyorum" basligini tasiyordu zaten: "I Wonder." Ve daha ilk dizelerde, merakinin konusu rahatlikla anlasiliyordu: "Eger bir gün Peygamber ziyaretinize gelse/Yalnizca birkaç günlügüne/Aniden çalsa kapinizi/Merak ediyorum neler yapacaginizi." Siir iste bu dizelerle basliyor; ve devamla, Peygamber bize gelse neler yapacagimiza dair tahminler geliyordu: Neler yapardik sahi? Hemencecik kapiya mi kosardik? Yoksa, hayatimizin bir parçasi haline gelmis esyalari alelacele oraya buraya saklamaya çalisir da, bu yüzden biraz gecikerek mi açardik kapimizi? Peygamber aleyhisselam evimizde iken hep yedigimiz seyleri yer, her zaman konustugumuz seyleri konusur, hep görüstügümüz kisilerle görüsür, ve her zaman gezdigimiz yerlerde yine gezer miydik? Peygamber evimizde oldugu sürece, gerçek yüzümüzün bir sekilde açiga çikacagi korkusuyla sürekli diken üstünde mi dururduk yoksa? Ve birkaç gün sonra Peygamber evimizi terkettiginde, üzülür müydük? Yoksa, "Oh be, kurtulduk; vaziyeti de kurtardik!" rahatligi mi dolardi iç dünyamiza? Siirin yazari, bunu merak ettigini söylüyordu iste. Ama gerçekte pek de merak ettigi söylenemezdi. Zira, Peygamber bize gelse neler yapacagimizdan emin gibi bir hali vardi. Onun yaptigi, bir meraki dizelere tasimak degil; bir ?merak? imgesi etrafinda ?olan?la ?olmamiz gereken? arasinda yüzlesme yasamamizi saglamakti. Bu yüzlestirmeyi yaparken, gönül huzuruyla Peygamberin karsisina çikacak yüzümüzün olmadigini ihsas etmekteydi. Ilk kez duydugumda, kendimi kendisiyle tamamen hemfikir buldugum bir siirdi bu. Yasadigim hayatin Peygamberin yasadigi hayata tastamam uydugunu, yasadigim mekânin da Peygamberin yasadigi mekân oldugunu söyleyemezdim. Arkadasim, dostum, tanidigim olan kisilerin çogu için de yapamazdim bunu. Resûlullah?in hayatinda olan birçok sey bizim hayatimizda yoktu; bunu biliyordum. Evlerimizde Resûlullah?in evinde olmayan birçok seyin oldugunu da biliyordum. Bu halimizle Peygamber bize gelse yasayacagim duygunun ancak ve ancak utanç olacagini, yüzümün renginin atacagini, Peygamber aleyhisselam evde oldugu müddetçe evimin bana dar gelecegini tahmin edebiliyordum. Yakin çevremden duydugum sözler ve tahliller de bu kanaatimi destekler mahiyetteydi. ?Olan? halimin ?olmasi gereken?in uzaginda oldugunu biliyor oldugum için benim böyle düsünmem normaldi. Beni endiseye sevkeden asil husus ise, ?olmasi gereken?e benden çok daha yakin olan insanlardan da benzeri yakinmalar gelmesiydi. Takvalarina imrendigim kimi insanlar dahi, "Peygamber bize gelse" diye baslayan karamsar enstantaneler siraliyorlardi. Içlerinden öyleleri vardi ki, birakin girip de sonra birseyler söylemeyi, Hz. Peygamber söyle kapidan içeri baktigi ân evimize girmeyip geri döner diyorlardi. Takvalarina imrendigim ve evlerinin Peygamberin evine bir derece benzedigini düsündügüm insanlar böyle düsünüyorsa benim hisseme neler düsmezdi ki? Onlar böylesine karamsar iken, ben Peygamberin evimizi ziyarete gelecegini hayal edebilir miydim? Geldi ve girdi diyelim, ondan bir yigin azar isitmeyecegimi umabilir miydim? Kaldi ki, Peygamber bize gelmeden Peygamber adina bir yigin azar isitiyordum zaten. Birileri, Peygamber adina, beni-seni-onu-bizi-sizi-onlari zaten azarliyorlardi. "Peygamber bize gelse" yasayacagim yüzlesmenin hüznü beni zaten sarsiyorken, "Peygamber size gelse" kalibinda konusan birileri, sarsmaktan öte, iç dünyamda yikimlar yasatiyorlardi bana. Meselâ, kimileri evimizdeki esyalari ?put? diye tarif ederek azarliyordu bizi. Tamam, bunlarin Hz. Peygamberin evinde olmadigini biliyordum, ama Peygamberin böyle seyleri ?put? diye tarif ettigini de duymus degildim. Gelin görün ki, kimine göre, evlerimiz puthaneden farkli degildi. Kâbe?deki putlari deviren Peygamber, evimize gelse, Kâbe?de yaptigini evlerimizde de yapmaya girisirdi muhakkak. Neydi su koltuklar; nereden çikmisti su masa, sandalye, hali falan filan? Resûlullah?in evinde var miydi bunlar? Yoktu. O halde, bunlari evine sokmak demek, Peygamberin sünnetine karsi bid?at çikarmak demekti. Resûlullah ise "Bütün bid?atlar dalâlettir" demis, dalâletin sonucunun ise ates olacagini müjdelemisti. Kimilerinin azari ise, evimizden ziyade, dogrudan sahislarimizla, daha dogrusu görüntümüzle ilgili idi. Sakal, sarik, cübbe yoksa üzerimizde, vaziyetimiz sakat demekti. Resûlullah?in sakal biraktigi ve sakalin fitrattan oldugunu söyledigi ortada iken sakalsiz dolasmak ona karsi bir isyan ve itiraz alâmeti degil miydi? Bu çikarimdan son derece emin öyleleri vardi ki, imani sakalla esleyen kitaplara dahi rastlamistim. Sonuçta, sirf sakali olmadigi için, hatta sakali filan kisinin sakaliyla ayni boyda olmadigi için imanindan süpheye düsen insanlar da görmüstü gözlerim. Ayni gözler, tesettürü ?çarsaf?a kilitleyen kitaplar ve kisiler de görmüstü. Binbir mihnetin ve eziyetin ortasinda tesettürüyle okumus olan, tesettürüyle okuma ugruna sene kaybini göze alan esim ve emsalleri, kimilerine göre, ?mesture? bile sayilmazlardi aslinda. Kimisi ?sünnete uygun tesettür?ü çarsaf ve peçeye indirgeyerek söylüyordu bunu; kimileri ise, basörtüsünü belli renklerle sinirladigi için. Örnekler böylece uzayip gidiyor, sonuçta, ?bana göre? kaydi düsülmeden yapilmis ?sünnete uygun yasama? tariflerinin etki alanina maruz evlerde müthis açmazlar gerçeklesiyordu. Gördüklerim, duyduklarim ve de yasadiklarim, "Peygamber bize gelse" diye baslayan, hele hele "Peygamber size gelse" diye devam eden yorumlar esliginde vukua gelen zincirleme arizalari fisildiyordu kulagima. Meselâ, "Peygamber bize gelse azar isitmeyecegim bir evim olsun" arayisi içinde evlerini Hz. Peygamberin kesinlikle rahatsiz olacagi bir kavga ortamina dönüstürenlerin varligini duyuyordum. ?Sünnete uygun yasama? tarifine ?bana göre? kaydi düsmedigi için esiyle ve çocuklariyla ?sünnet adina? çatisan ve hatta çocuklarini ?sünnet muhalifi? bir hale getiren insanlar biliyordum. ?Sünnete uygun tesettür?ün ancak ?çarsaf?la mümkün oldugu düsüncesiyle bir müddet öyle yasadiktan sonra tesettürü büsbütün birakan insanlar biliyordum. Dün ?sünnet?lerde zorladigi insanlarin bugün farzlari yapamaz hale gelmesine seyirci kalmaya mahkum mürsidlerden de haberdardim. Kendisini her gün teheccüde zorladigi?veya birilerince buna zorlandigi?bir dönemin ardindan farz namazlari dahi birakan insanlardan da haberim vardi. Hem, bakima muhtaç çocugu yüzünden tesbihati yahut Kur?ân okumasi aksadigi için çocuguna kahirla bakan anneler oldugunu duymustum. Böylelerinden aldigi derse binaen ?sünnete uygun? yasamak adina çocuksuzlugu düsünen evlilik adaylari oldugunu da. Uyamadigi bazi sünnetlerden dolayi kendisini Peygambere isyan halinde bilen, kendisine bu derece kahirla yaklastigi için de Allah?in ona nasip ettigi güzel düsünceleri baskalariyla paylasmaktan çekinen, zira ?kendisi isyan halinde iken baskalarina onlari teblig etmenin ikiyüzlülük ve hatta nifak alâmeti oldugunu? düsünen insanlardan da haberdardim. Ve bütün bunlar, sünnete karsi apaçik savas açmis olan kesimlerin ve onlarin nabzina uygun serbet hazirlayan ?her devrin alimi? kisiliklerin yapmak istedikleri seyin yanlisligina bedel, samimiyetle ve dosdogru bir niyetle sünnete sarilan kesimler arasinda da bir algilama ve uygulama sorununun varligini hissettiriyordu bana. Sonuçlar dogru çikmiyorsa, yanlis giden birseyler olmaliydi. Bir yerlerde bir yanlislik vardi da, bu yanlislik neydi ve neredeydi peki? 90?li yillarin ortasinda ve tam da bu sorularla bogustugum hengâmda kader-i ilâhî önüme iki imkân çikaracak; ve bu iki imkân, hayatimin sonraki zamanlari için ciddi açilimlar temin ederken, böylesi sorulara da cevap bulmami saglayacakti. Bu imkânlarin ilki, o güne kadarki ihtiyacim ve istidadim nisbetinde anladigim Risale?den ?celâl+cemal==kemal? formülünü, yani celâl-cemal dengesini kesfetmemdi. Ki, o tarihten sonra yazdigim yazilarin bir kismi, "Yüksek fikir alçalislari" misali, dogrudan bu konu etrafinda gelismisti. Baskaca yazilarimda ise, bu denkleme bir sekilde atiflar yapilmaktaydi. Celâl-cemal dengesinin kesfi muazzam bir açilimdi benim için. Bu kesif, hayata daha bir bütüncül ve daha bir kusatici bakmami saglamisti. Yine bu kesif sayesinde, ?kemale ulasma?nin, ?mükemmel?i bulmanin yolunu bulmus sayilirdim. Kemal hali, uçlarda olmak degil, kivaminda olmakti. Uçlarda olmak insanin zirveyi buldugu anlamina gelmezdi; bilakis, iki ucu bir yakaya gelebilen insan zirvede idi. Meselâ, ne kolaylastirayim derken zorlastiranlarin yolculugu kemale dogru idi, ne de kolaylastirmayip zorlastiranlarin. Aslolan, yozlastirmadan kolaylastirmak ve yozlasmasin derken zorlastirmamak idi. Bu kemal formülünün, bu celâl-cemal denkleminin hayatin degisik alanlarina uzanan bir dizi veçhesi vardi. Amel-iman dengesi, azimet-ruhsat dengesi, korku-ümit dengesi, uyarma-müjdeleme dengesi, hikmet-rahmet dengesi, ilim-hilim dengesi.. bunlar arasindaydi. Iste, bir kere ana formülü bulunca, o güne kadar hayatimda ve zihnimde bölük pörçük duran, hatta hepsini dogru yerine oturtamadigim için aslinda bir türlü yerine oturmayan bir dizi ölçü asil yerini bulmustu artik. Hayat binamin temel taslari bu formülle yerine oturmustu. Hayatimin ?denge? ve ?kemal? eksenine yöneldigi bu zaman zarfinda, hasbelkader, yogun bir hadis ve siyer okumasina da baslamistim. Zamanin ve olaylarin idaresi Kudret Elinde olan Rabb-i Rahîm, Hz. Peygamber?in hayatina dair Türkçe?deki en genis hacimli kitabin redaksiyonu gibi bir isi çikarmisti karsima. Bir yil boyu koskoca sekiz cildi üç defa okuyacak; bu arada Resûlullah?in hayatinda ?uçlar?dan azâde bir ?zirve? halinin en mükemmel örnegini bulacaktim. Bu vesileyle ögrendigim bir diger sey, o güne kadar ?Peygamber? ve ?sünnet? adina yüzyüze geldigim bazi yaklasimlarin gerçekte ?sünnet?le ne derece örtüstügünü sorgulamam gerektigiydi. Nitekim, Hz. Peygamber?i hayata, kâinata ve fitrata muhatabiyeti cihetiyle tanimaya adanmis ?Peygamberin Bir Günü? baslikli çalismam için otuz küsur cilt hadisi taradigimda, bu sorgulama had safhaya erisecekti. Bu okumalarimin bana gösterdigi en yalin gerçek, gündelik hayatta yüzyüze geldigim bir dizi yaklasimin sünnetin genis yolunu dar bir patikaya dönüstürdügü gerçegiydi. Bu patikadan gidemiyor olmamiz, sünnetin disinda oldugumuz anlamina gelmiyordu; zira sünnet yolu o patika degildi. Hadis külliyatlari ile günümüze tasinan sünnet yolu, her fitrattan insanin içinde kendine uygun bir serit bulabilecegi bir çesitlilik arzetmekteydi. Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), "En faziletli amel nedir?" diye soruldugunda, soran kisinin ihtiyacina ve istidadina göre farkli farkli cevap vermisti. Genç bir sahabiye "Allah yolunda cihad" cevabini verirken, anne-babasiyla sorunu olan bir baskasina "Ana-babaya iyilik etmendir" demisti. Yasli bir hanima verdigi cevapta ise, en kisa namaz tesbihati zikredilmekteydi. Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), ümmet için nümune-i imtisal olan Ehl-i Beytinin en mümtaz simasi olarak kizi Fâtima?nin renkli ve nakisli bir perde edinmesi üzerine kizinin evinden içeri girmemis; ama böylesi perdeleri olan baska evlere girmisti. Hatta, kizina da "O perdeyi filanlara gönder" diye tenbihlemisti?"O perde senin putun. Yak, yirt onu!" gibi sözler ise asla çikmamisti onun mübarek agzindan. Meselâ, o kudsî nebi(a.s.m.), hanimi Aise?nin duvara astigi aslan resimli örtüyü kaldirtmis; bu tavirdaki nebevî kasdi çok iyi anlayan Hz. Aise?nin kumasi bir-iki parçaya ayirip minder yapmasina ise ses çikarmamis, bilakis evinde otururken bu minderleri kullanmisti. O kudsî nebi(a.s.m.), kendisine itaat üzere biat edenlerin itaat sözlerine ?gücümüzün yettigi nisbette? kaydini düsmüstü defaatle. Ki, onun bu tavri, ashabina, "Allah Resûlü bize karsi bizden daha sefkatli!" dedirtecekti. Risale müellifinin sünnet yolunu tarif ederken ?minhâc,? yani ?genis yol? tabirini kullanmasindaki inceligi, o sefkatli nebînin hayatindan böylesi kesitlerin farkina vardigimda, nihayet anlamis sayilabilirdim artik. Hayir, Hz. Peygamber ancak çok az kisinin geçebilecegi dar bir geçit hazirlamis degildi; o, ardina düsenleri patikadan geçiren bir kilavuz da degildi. O, ardina düsen her istidadin kendine münasip bir serit bulabilecegi genis bir cadde hazirlayan ?rahmeten li?l-âlemîn?(a.s.m.) idi. Bir kismini bizzat yasadigim, bir kisminin yasandigini gözlemledigim açmazlarin ardinda ise, bu genis yolu, genisligi ve kusaticiligi ile yerli yerinde kavramayinca gerçeklesen seçmeci ve daraltici bir ?sünnet eklektisizmi? vardi. Bu okumalar vesilesiyle farkettigim bir diger yaklasim hatasi, Hz. Peygamberin sahsiyetine dairdi. Bizim kafamizda öyle bir Peygamber tarifi vardi ki, bu tariften ?rahmet peygamberi? mânâsinin çikmasi asla mümkün degildi. Evlerimize geldiginde bizi delici bakislarla süzecek olan, daha evimizin kapisi kendisine açilir açilmaz evi tarassuda baslayacak olan, evimizde oldugumuz sürece yapip ettigimize, yiyip içtigimize, gelene gidene karisacak olan, hatta evlerimizi ?puthane?ye benzetecek olan, hatta evimizde olan kimi seyleri alip atacak olan bir peygamber! Huzurunda sürekli ?falso yapmama? telasi yasadigimiz, bir yanlisimizi görür görmez lâfi yapistiracak olan bir peygamber! Bizi kendisiyle yargilayacak olan, kendisinin yapiyor olup da bizim yapamiyor oldugumuz her bir sey için bize lâf söyleyecek olan bir peygamber! Gerek ilgili siire, gerek kendimizin kurdugu "Peygamber bize gelecek olsa" diye baslayan cümlelerimize sinen peygamber tarifi iste buydu. Oysa, bütün bunlar, hakkinda okudugum otuz küsur cilt kitaptan çikan Peygamber portresine ne kadar da uzakti! Hayir, o, kapiyi çaldiginda bizi böylesine huzursuz edecek biri asla olamazdi. Hâsâ, ne eli sopali biriydi o, ne de dili biçak gibi keskin biri. Bilakis, ?elinden ve dilinden emin olunan? insanlarin en mükemmel örnegiydi. Hem, onun gözleri girdigi evlerin dört tarafini tecessüs niyeti ve tenkid sâikasiyla kolaçan da etmezdi; bilakis, hadis kitaplari onun elçisi oldugu Kur?ân?in "Tecessüsetmeyin" emrini nasil tatbik ettigine dair muazzam örnekler içermekteydi. "Peygamber bize gelse" diye baslayan tasvirler ile hadisleri vesilesiyle hayalen ziyaretine gittigim Peygamber arasindaki fark?ilgili arayisim ve arastirmalarim sirasinda beni en ziyade sarsan ve en ziyade inciten tablo buydu! Nasil olmus, neler olmustu da, bir devenin, hatta bir karincanin dahi incinmesinden rahatsiz olan bir peygamber, hâsâ, elinde firça her kusurlu gördügü kisiyi karalayacak birine dönüsmüstü zihinlerimizde? Neler olmustu da ?rahmet peygamberi?ni ?gazap peygamberi? gibi görür olmus, onunla gelen rahmet tablosunu kasvet tablosuna döndürmüstük? Halbuki, üzerine fazla yük vurulan bir devenin gözyaslarini mübarek elleriyle silen o degil miydi? Devenin sahibine ona karsi daha sefkatli davranmasini söyleyen de o degil miydi? Kendisine genç bir deve hediye edildiginde Hz. Aise?ye "Allah refîktir, rifki [yumusak huylulugu] sever. Rifk birseyin içine girdi mi o seyi güzellestirir" buyurarak bir terbiye ölçüsü veren rahmet peygamberi(a.s.m.) mi bize kirici sözler söyleyecekti? "Mükâfatin büyüklügü, belânin büyüklügüyle orantilidir" buyuran âdil nebî, su ahirzamanin agir yükü altindaki bizlerin kalbine acitici kamçilar vurur muydu gerçekten? Her nasilsa zihnimize kazinmis ?gazap peygamberi? portresine bedel gerçekte Resûl-i Ekrem?in nasil bir ?rahmet peygamberi? oldugunu belgeleyen binlerce örnek vardi hadis ve siyer kitaplarinda. Kaldi ki, en basta Cenab-i Hak, sahidi idi bunun. "Biz onu ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyuran Rabb-i Rahîm, ?mü?minlere çok düskün, çok sefkatli ve çok merhametli? diye de tarif ediyordu onu. Gençlik dönemini on yil onunla geçirmis Enes b. Malik, bu sefkat ve merhametin defaatle sahidi olmustu. Kendisi gençlik haliyle hata yapsa, söylenen birseyi unutsa, oyuna dalsa, yanlis yapsa, kirip dökse dahi, koskoca on yil boyu bir kez bile "Öf!" dememisti Hz. Peygamber(a.s.m.). Bir kerecik olsun "Niye söyle yaptin? Niye böyle yapmadin?" diye hesaba çekmemisti. Hz. Peygamberin evinde büyümüs olan ve kendisi mizaç itibariyla celâl tasiyan Hz. Ali ise, söyle tarif edecekti Hz. Peygamberi: "Daima güleryüzlüydü. Yumusak huyluydu. Esirgemesi, bagislamasi boldu. Kati kalbli degildi. Kimseyle çekismezdi. Kimseye bagirip çagirmaz, kötü söz söylemezdi. Kimseyi ayiplamazdi. Pinti ve cimri degildi. Hoslanmadigi seye göz yumardi. Umani umutsuzluga düsürmezdi. Birsey hakkindaki hosnutsuzlugunu açiga vurmazdi. Hiç kimseyi ne yüzüne karsi, ne de arkasindan kinamaz, ayiplamazdi. Hiç kimsenin ayip ve kusurunu arastirmazdi. Hiç kimseye hakkinda sevapli ve hayirli olmayan sözü söylemezdi. Hilim ve sabri kendisinde toplamisti. Hiçbir sey kendisini kizdirmazdi." Hz. Ali?nin bu sözleri, Resûlullah?la yasanmis otuz küsur yilin sahitliginde söylemis oldugu sözlerdi. Hz. Peygamberle on yil evlilik hayati yasamis olan Hz. Aise ise, onun için, söyle diyecekti: "Insanlarin en güzel ahlâklisi idi. Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Çarsi ve pazarlarda bagirip çagirmaz, kötülügü kötülükle karsilamazdi. Fakat, affeder ve bagislardi. Insanlarin en nazigi, en iyi huylusu ve en güleryüzlüsü idi. Allah yolunda cihad disinda ne bir hizmetçiye, ne bir cariyeye, ne de bir kimseye el kaldirmis degildi." O, böyle bir peygamberdi iste. Rahmet peygamberiydi. Simdi, bu hal üzere olan Peygamberin gelip bizi yerden yere vuracagini, hakkimizda kaba sözler sarfedecegini nasil düsünebiliyorduk peki? Sanirim, sahabiler hakkinda gelistirdigimiz yaklasimdaki zaaflardan ötürü. Öyle bir ?sahabi? tablosu çiziyorduk ki, bu tarife göre, onlar insan degil de melek idiler âdeta. Her biri dogustan mükemmel, hepsi dogustan koruma altinda idi sanki. Hiçbiri hiçbir zaman hiçbir yerde sürçmemis olmaliydi. Eh, etrafinda böylesine düzgün insanlar olunca, Peygamber niye bagirip çagirsin, niye kaba söz söylesin, neden öfkelensindi ki? Halbuki, vâkia böyle degildi. Evet, bütün dünya Allah?a ve Resûlüne savas açmis iken onun yaninda saf tutma gibi, Islâm yolunun ?saff-i evvel?i olma gibi muazzam bir kalite sergilemisti sahabiler. Ama bu, onlarin asla sürçmedikleri, dogustan kusursuz olduklari gibi bir anlama da gelmiyordu. Kaldi ki, hiç sürçmemis olsalar, sik sik sürçebilen bizlerin çikis yolunu bulmasini saglayacak birer örnek olabilirler miydi? Sahabiler içinde, Cahiliye zamaninda da Ebu Bekir misali Cahiliye?ye kapilmadan kalabilenleri vardi, ama onlar sayica azdi. Çoklari, Cahiliye içinden, çok derin uçurumlardan çikip gelerek Islâm?i bulmuslardi. Islâm?dan önce Ömer ile Islâm?dan sonra Ömer, bunun en muazzam örnegiydi. Kizini diri diri gömen Ömer, Mekke?nin en çok içki içen insanlari arasindaki Ömer, öfkelendigi zaman kimsenin gözünün yasina bakmayan Ömer, Islâm?la sereflendiginde tastamam degismisti. Bir Ömer, bir Hamza içkinin merkezinde oldugu bir hayatin içinden çikip Islâm?a gelmeleriyle, bugün bu illetle mâlul olan insanlara çok sey söylüyorlardi elbet. Onlara, onlarin da Islâm?a gelmelerinin pekâlâ mümkün oldugunu, hatta Islâm ile çok çok yükselmelerinin pekâlâ mümkün oldugunu söylüyor; böylece, bu halde olanlari "Batti balik yan gider" ümitsizligine düsüren seytanin tuzagini bozuyorlardi. Öte yandan, kendisi bugün bu halde olmayan bizlere, bir sarhosun ruhunda bir Ömer, bir çalip çirpicinin ruhunda bir Ebu Zer, hayati su an için giyinip kusanmaktan ibaret duran bir gencin ruhunda bir Mus?ab tohumu arama dersi de veriyorlardi. Sahabileri ?dogustan kusursuz? gördügümüzde ise, hem Resûlullah?in eliyle gerçeklesen mucizevî dönüsümün büyüklügü nazarimizdan gizleniyor, hem de bugün Resûlullah?in getirdigi nurun aydinliginda böylesi dönüsümler yasanmasini saglayacak dersler çikarma imkânimiz yitip gidiyordu. Üstelik, bizim düstügümüz çukurlarin yanlarinda küçük kaldigi uçurumlardan Resûl-i Ekrem?in kilavuzluguyla çikip yükselen sahabilerin bir kismi, Islâm dairesine girdikten sonra da sürçmeler ve hatta geçici düsüsler yasamislardi. Onlarin yasadigi bu düsüsler karsisinda Resûlullah?in bize ögrettigi en birinci ders, amel üzerinden imana dair yargida bulunmama dersiydi. Bedir ashabindan oldugu halde Mekke?nin fethi öncesinde Mekke?nin fethine dair gizli bilgileri Mekke?deki ailesini koruma endisesiyle Kureys?e ulastirmaya yeltendiginde Hâtib b. Ebi Beltea için Hz. Ömer ?münafik? demisti de, Resûlullah bu yaklasima net bir biçimde müdahale etmisti. Içkiyi yasaklayan Kur?ân âyeti indikten sonra defalarca sarhos vaziyette yakalanan, ve yaptigi sakalardan dolayi eskiden beri Medine?de Himâr ünvaniyla anilan Suveybit için birisi "Allahim! Su adama lânet et. Kaç defa içki yüzünden getirildi de, bir türlü islah olmuyor" deyip beddua etmisti de, Peygamber aleyhisselam "Ona lânet etmeyin" demis ve eklemisti: "Allah?a yemin ederek söylüyorum; bu adam hakkinda bildigim birsey varsa, o da Allah ve Resûlünü seviyor olmasidir." O, Uhud?da Osman dahil birçok sahabinin, Hudeybiye?de Ömer dahil birçok sahabinin yasadigi sürçme karsisinda asla ve asla kirici, kinayici ve dislayici olmus degildi. Uhud?da onun direktifi hilafina yapilan isler, amcasi Hamza ve sancaktari Mus?ab dahil birçok güzide sahabinin sehadetine, kendisinin ise yüzünün yaralanip disinin sehit olmasina sebep oldugu halde, bizatihî Cenab-i Hakkin Kur?ân?iyla buyurdugu üzere, Allah katindan gelen bir rahmetle onlara kötü bir söz etmis degildi Peygamber. Yine de yumusak davranmisti. Ki, Kur?ân?in belirttigi üzere, o suçluluk psikolojisi içinde kendilerine sert davransaydi, hepsi tastamam dagilip giderlerdi. Ama o öyle davranmazdi. O rahmet peygamberiydi. O düsenlerin dostuydu; düsenleri düsüren seytanin degil. Kaba sözle, dislamakla onlarin seytanlarina yardim etmez; bilakis, yumusak sözle, affedip bagislamakla kalblerine yardim eder ve seytanlarin oyununu bozardi. Onun içinde bulundugu ortamda kasvet degil, rahmet vardi. Öfke degil, magfiret vardi. Zaten, çoklari, sirf onun bu haleti ve hasleti sayesinde Müslüman olmuslardi. Kendisini öldürme kasdiyla ucu zehire bulanmis bir kiliçla mescidine gelen Umeyr b. Vehb?i Mescid-i Nebevî?den çikmadan Müslüman yapan sir bu degil miydi? Huneyn?de onu öldürme hesaplari yapan Seybe b. Osman, Resûlullah?in mütebessim yüzünü gördügünde, hele o mübarek ellerini gögsüne koydugunda mutlak bir dönüs yasamamis miydi? Medine?nin Yahudi alimlerinden Zeyd b. Sa?ne?nin Islâm?i seçisinin ardindaki nebevî sir neyin nesiydi? Müsrik olduklari bir halde bir vadide alay etme kasdiyla ezan okuyup gülüsen Kureysli gençler, Peygamber hiç öfkelenmeden onlari yanina çagirdiginda, sohbet-i nebevînin iksiriyle yogrulup birkaç saati geçmeden Islâm?i seçmemisler miydi? Bu bakimdan, "Resûlullah bize gelse" diye baslayan karamsar ve karanlik analizlerde gözümüzden kaçan bir baska nokta, Peygamberin sohbetiydi. Bedevîleri medenî, ahlâksizlari güzel ahlâk timsali, müsrikleri tevhid eri kilan bir iksir vardi onun sohbetinde. O halde, Peygamber bize gelse neler yapacagimizi merak edenlerin sunu da merak etmesi gerekirdi: Peygamber bize gelse, biz ayni kalir miydik? ?Sünnete uygun yasama? basligi altinda gelistirip "Peygamber bize gelse" kalibinda sundugumuz kimi yaklasimlarda var olan bir baska zaaf ise, dengenin korunamayisi idi. ?Denge? ifrat ve tefritten azâdelik idi; her iki uç da, her iki yöndeki asirilik da dengesizlik sebebiydi. Kudsî nebî(a.s.m.) "Kolaylastirin, zorlastirmayin" derken, dengeye çagiriyordu bizi. Ve, kolaylastirmayip zorlastiranlar da, kolaylastirayim derken yozlastiranlar da dengenin uzaginda idi. Burada manidar olan, seytanin ikili taktigiydi. Laubalilige açik olani ?yozlastirma? ucuna çeken seytan, imani ve teslimiyet sahibi mü?minleri ise ?zorlastirma? yönüne sevketmekteydi. Bu oyunu eskiden beri oynamis; meselâ Yahudileri Musa?yla gelen emaneti ?yozlastirma? yönünde çelmelerken, Hiristiyanlari Isa?yla geleni ?zorlastirma? tuzagina çekmisti. Resûl-i Ekrem?in(a.s.m.) hayatinda ise "Hayru?l-umûru evsatuhâ" sözünde ifadesini bulan bir denge hali vardi. O, mü?minleri yalnizca Yahudilere benzememe yönünde uyarmis degildi. Hiristiyanlara benzememe yönünde de uyarmisti. "Kendinize zorluk çikarmayin, zorluga ugrarsiniz" demisti Hz. Peygamber. "Zira bir kavim kendisini zora atti. Allah da zorluklarini arttirdi. Manastir ve kiliselerdekiler bunlarin bakiyesidir." Onun ümmetine tavsiyesi, ne Yahudiler gibi yozlastirma, ne Hiristiyanlar gibi zorlastirma idi: "Orta yolu tutun, güzele yakin olani arayin. Agir agir hedefe varabilirsiniz." Bu bakimdan, ölçüyü iyi bilme ve çitayi dogru noktaya koyma durumunda idik. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm "Yâ Rasûlallah! Farz namazlarimi kilsam, Ramazan orucumu tutsam, helali helal bilip harami da haram tanisam ve bunlara hiçbir ilave(hayir ve ibadet)de bulunmasam cennete gider miyim?" diye soran Numan b. Nevfel?e "Evet!" buyurmustu. Bu ve benzeri hadislerden selef-i sâlihînin çikardigi ölçü, "Farzlari yapan, büyük günahlardan sakinan kurtulur" seklindeydi. Durum bu iken, ne farzlarin yaninda çok sünnetleri de isledigi halde, uygulayamadigi sünnetlerden dolayi ne kendisini, ne baskalarini helâk olmus bilemezdi insan. Böylesi bir hal, en basta, Resûl-i Ekrem?i incitirdi. Aslolan, "Sünnet-i seniyyenin her bir nev?ine tamamen ittiba etmek, ehass-i havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyyet, bilkasd tarafdarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir" çizgisinde durabilmekti. "Mü?minin niyeti amelinden hayirlidir" gibi, "Kisi sevdigiyle beraberdir" gibi hadisler, bu çizgiyi çizen seleflerin kaydettigi isabetin deliliydi. "Peygamber bize gelse" diye baslayan karamsar yaklasimlarin gözden kaçirdigi bir büyük nokta ise, ahir zaman gerçegiydi. Dogrusu, ahir zaman mü?minine ahir zaman hadisleri isiginda bakmak degil miydi? Bir keresinde "Kardeslerimi özledim" demisti Peygamber. Bunun üzerine sahabileri "Yâ Rasûlallah! Biz senin kardeslerin degil miyiz?" diye sormuslardi da, "Sizler benim arkadaslarimsiniz" demis; ?kardeslerim? derken, ahir zamanin o agir imtihani içinde Islâm üzere kalan mü?minleri kasdettigini söylemisti. Bu zamanin zorluguna dikkat çekip bu zor zamanda yasayan mü?minlere seytanin kuracagi tuzagi bozma bâbinda, ashâbina "Öyle bir zamanda yasiyorsunuz ki emredilenin onda birini terkeden helâk olur. Fakat öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak" da demisti. Ahir zaman öyle bir zamandi ki, ?o günler avuçta ates tutmak gibi? idi. "O günlerde, sizin kadar amel yapabilen kimseye elli kisinin ecri verilecektir." Koydugu bütün bu ölçüler, sergiledigi bütün bu haller, verdigi bütün bu dersler ile onu gerçek haliyle tanidiktan sonra, Peygamber size gelse ne yapardiniz sahi? O siirde tasvir edilen halleri mi yasardiniz gene? Ondan agir sözler, sert hareketler göreceginiz korkusunu duyar ve ya gelmemesini veyahut bir an önce gitmesini mi arzulardiniz?Tam aksine, "Yâ Rasûlallah! Senin yoklugunda, biz böyleyiz iste! Lütfen ayrilma hiç yanimizdan" mi derdiniz yoksa? Bana kalirsa, yapacaginiz is, sonuncusu olurdu. Onu size kadar ulasan sözleriyle bir rahmet peygamberi olarak taniyabilmis iseniz, bütün eksiginiz ve gediginizle kendisine kosar, kapinizi da kalbinizi de gönül huzuruyla o gönüller tabibine açardiniz. Hanzale öyle yapmisti; çünkü o Peygamberi Hz. Ali?nin, Hz. Aise?nin, digerlerinin tarif ettigi sekilde biliyordu. Öyle biliyordu; zira onu bilfiil öyle görmüs ve öyle tanimisti. Ebu Yesâr da öyle tanimisti onu. "Ben bir günah isledim" diye gidip halini açabilmesi bundandi. Onu oldugu gibi, sahabilerinin tanidigi gibi taniyabilsek, sanirim yalniz ona bakisimiz degil, kendimize bakisimiz da degisecek; ve, hayatlarimiz da asil o zaman degisecek. Kasvetten rahmet, ümitsizlikten gayret, trajediden zafer, dövünüp durmadan dönüsüm çikmiyor çünkü. O halde, hep ümit, hep ümit. Ne de olsa, "Kisi sevdigiyle beraberdir" diye biliyoruz ve onun için "Ey sevgili, en sevgili!" diyebiliyoruz. |
| | |
| Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır..... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 08.04.2004
Mesajlar: 17.041
Teşekkür etti: 11
293 Teşekkür 138 Mesaja aldı
| Hizmetim teşekkür ederim... meali tefsire çevirmişsin....
__________________ GELDİĞİN ZAMAN BOŞLUK DOLDURAN DEĞİL, GİTTİĞİN ZAMAN YERİ DOLDURULAMAYAN OL |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 25.12.2002 Yaş: 33
Mesajlar: 28
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Peygamber gelmeyecek bir daha, bir günlügüne degil bir saatligine bile degil.!!!
__________________ Hayat: iman ve cihad**[Umutlarim döküldü ufkuma..] |
| | |
| Ümit Yolcusu ![]() Üyelik tarihi: 21.10.2004
Mesajlar: 1.618
Teşekkür etti: 4
15 Teşekkür 10 Mesaja aldı
|
Halbuki burda IKI FARKLI yazi var...tezat fikirler var. Iki farkli yazilari tekrar tekrar okuma temennisiyle : ))
__________________ .. Sayfalarinda Güller Kuruttugum O Kitap Hala Bitmedi... | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
| Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır..... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 08.04.2004
Mesajlar: 17.041
Teşekkür etti: 11
293 Teşekkür 138 Mesaja aldı
|
__________________ GELDİĞİN ZAMAN BOŞLUK DOLDURAN DEĞİL, GİTTİĞİN ZAMAN YERİ DOLDURULAMAYAN OL | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
| Ümit Yolcusu ![]() Üyelik tarihi: 21.10.2004
Mesajlar: 1.618
Teşekkür etti: 4
15 Teşekkür 10 Mesaja aldı
|
rica.. : )) Nazik mi ..? herzamanki halim : ))
__________________ .. Sayfalarinda Güller Kuruttugum O Kitap Hala Bitmedi... |
| | |
| Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır..... ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 08.04.2004
Mesajlar: 17.041
Teşekkür etti: 11
293 Teşekkür 138 Mesaja aldı
|
__________________ GELDİĞİN ZAMAN BOŞLUK DOLDURAN DEĞİL, GİTTİĞİN ZAMAN YERİ DOLDURULAMAYAN OL |
| | |
![]() ![]() Üyelik tarihi: 17.11.2007
Mesajlar: 353
Teşekkür etti: 13
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
gelseydin bizim için cennet olurdu gelişin gelseydin saadetli asrından gönderdiğin selamı kardeşlerim deyişini birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün
__________________ Bacımın ÖRTÜSÜ batmakta rezilin gözüne,acırım tükürüğe BİLLAHİ tükürsem yüzüne... |
| | |
![]() |
| Lesezeichen |
| Seçenekler | |
|
|
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| O,HZ.PEYGAMBERİMİZ.(S.A.V) | padrocan | Dini Bilgi ve Eğitim | 1 | 09.06.2008 01:58 |
| Bir degil,bin bahar gelse... | HEDEF | Özgün Yazılarınız | 9 | 12.04.2008 14:07 |
| PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ (s.a.v) ' in NASİHATLARI | _seyda_ | Dua'lar Hazinesi | 0 | 01.05.2007 00:27 |
| Peygamberİmİz Hz. Muhammed (sav)’İn YÜce Şahsİyyetİ | seleme_3 | Hadis Köşemiz | 0 | 21.04.2004 18:47 |
| Peygamberİmİz (s.a.v.)İn Teblİgdekİ Hassasİyetİ | ledunn | Hadis Köşemiz | 0 | 17.09.2003 10:14 |