Kaynak: Kim Cumhuriyetçi Bediüzzaman mı M. Kemâl mi?
Müellifi: Burhân Bozgeyik
Timaş Yayınları
Sâhife no: 99, 100, 101, 102, 103
Hilâfete övgü M. Kemâl, 1 Kasım 1922 günü Meclis'te yaptığı konuşmasında, peygamber Efendimizi, hilâfet müessesini övmekte idi. Mustafa Kemâl uzun nutkunun başlangıç kısmında şöyle diyordu:
"... Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; âdât-ı İlâhiye'nin tecelliyâtına bkarak diyebiliriz ki: İnsanlar iki sınıfta, iki devirde mütalea olunabilir. İlk devir, beşeriyetin sabâvet ve şebâbet devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemâl devridir".
Konuşmasında halîfe seçimi üzerinde durun ve hilâfet müessesesinin ehemmiyetine dikkat çeken M. Kemâl, bu müesseseyi şu övücü cümlelerle müdafaa ediyordu:
"... Hakîkaten emr-i hilâfet (halîfelik işi) milel-i İslâmiyece (Müslüman milletlerce) en büyük bir maslahattır. Çünkü efendiler, Halîfe-i Nebeviye, ehl-i İslâm arasında râbıta olan bir emânettir. Ve ehl-i İslâmın kelime-i vahdet üzere içtimâlarını temin eden bir imarettir.
"Emâret işte Cenâb-ı Hakk'ın bir sır ve hikmetidir ki, teessüsü dâimâ satvet ve kuvvetle meşruttut. Andan maksad-ı aslîde def-i fesât ve hıfz-ı âsâyiş-i bilâd ve tenzim-i umûr-u cihâd ile mesâlih-i âmmeyi hüsn-ü tanzim ve tesviyeden ibârettir. Bu dahi ancak satvet ve kuvvete menuttur; âdetullah bu vechile câri olagelmiştir. Buna nazaran yukarıda izah ettiğimiz üç muhtelif nokta-i nazardan birincisinin -ki kuvveti ve nüfûzu olan kavmin, milletin vâris-i hilâfet olması noktası idi- diğer nukat-ı nazara müreccâh ve gâlip olması tabiîdir ve Hz. Ebûbekir'in bittesir makâm-ı hilâfeti işgâl etmesi isâbet oldu. İşte bu sûretle, zaman-ı saâdetten sonra hilâfet unvânile bir emanet-i İslâmiye teşekkül etti". (Nutuk, c. 3, s. 1242-1243)
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılmıştı. M. Kemâl o gün Mecliste yaptığı konuşmasında Vahidüddin'i yerden yere vururken, hilâfet müessesesini şu şekilde övüyordu:
"... Bundan sonra makâm-ı hilâfetin dahi Türkiye Devleti için ve bütün âlem-i İslâm için ne kadar feyizbâr olacağını da istikbâl bütün vazûhile gösterecektir. (İnşâAllah sadâları) Türk ve İslâm türkiye Devleti, iki saadetin tecellî ve tezâhürüne membâ ve menşe olmakla dünyanın en bahtiyâr bir devleti olacatır. (İnşâAllah sadâları)". (a.g.e., s. 1251)
Tebrik telgrafı
Saltanatın kaldırılmasından sonra son Osmanlı pâdişahı VI. Mehmed Vahidüddîn 17 KAsım 1922 günü İstanbu^'dan ayrıldı. TBMM 18 Kasım 1922'de veliahd Abdülmecid Efendiyi halîfe ilân etti.
M. Kemâl, Sultan Abdülaziz'in oğlu Abdülmecid Efendi'ye gönderdiği telgrafta hilâfet müessesesini ve zâtını övüyor, telgraf metninin sonunu şöyle bağlıyordu:
"... Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Teşrinisâni 1922 tarihinde müttefikan kabul ettiği esbâb-ı mucibe ve esâsat dairesinde Meclis-i Âlice 18 Teşrini 1922 tarihinde mün'akit celsede makam-ı muallâ-yı hilâfete intihâp buyurulmuş (yüce halîfelik makamına seçilmiş) olduklarını hürmet-i mahsusa ile zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhîlerine arz ederim.
"Keyfiyet TBMM'ce âlem-i İslâma ve Türkiye halkına iblağ olunmuştur. İntihâb-ı vâkin âlem-i İslâm için müteyemmen ve füyûzatbahş olmasını eltâf-ı İlâhiyeden tazarrû ve niyâz eylerim". (a.g.e., s. 1252)
Şaşırtıcı politika
M. Kemâl Paşa'nın saltanatı ve hilâfeti öven konuşmalarına dair daha yığınla misal vermek mümkündür. Bir-iki tanesine daha dikkatleri çekerek, bu mevzuun tahliline geçmek istiyoruz.
M. Kemâl 25 Eylül 1920 tarihli Meclisin gizli celsesinde yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
"Yâni biz kabul ediyor ve herkese de isbate diyoruz ki,
makam-ı hilâfet ve saltanatı biz de hiçbir vakit başımızın üzerinden atamayız ve Meclis-i âlînizin ilk ve ikinci celsesinde zâten resmen ve sûre-i kat'iyede bu mevzubahis ve müz'akere edilecek". (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. 1, s. 137)
Kim halîfeye bağlı?
M. Kemâl, 6 Mart 1922 tarihinde yapılan gizli celsede yaptığı konuşmada da hilâfet için sunları söylemekteydi:
"Meclis-i âlînizin bütün milletle beraber tâkip etmiş olduğu esâset cümlesindendir ki, Makam-ı Muallâ-yı Hılâfete muhaza-i merbûtiyet etsin (Yüce halîfelik makamına bağlılığını muhafa etsin). Evet merbutuz, çünkü makam-ı hilâfet ve saltanat herhangi bir şahsın değildir. Doğrudan doğruya bütün âlem-i İslâm'ın müzâheretiyle beraber Türkiye hakkındadır. O makam bizimdir. Muhafaza ettik ve nihâyete kadar muhafaza edeceğiz. (Alkışlar)" (A.g.e., c. 3, s. 40)
sonradan ne diyor?
1919'da Vahidüddîn'e gönderilen telgraf metninin altını "kulları Mustafa Kemâl" diye imzalayan, 1922 ortalarına kadar, misâlleriyle gördüğümüz üzere, saltanat ve hilâfet müessesesini temsil eden zâtı durmaksızın öven M. Kemâl, 1 Kasım 1922'de bu defa Vahidüddîn'i yerden yere vuruyordu.
,Mecliste yaptığı konuşmada bakınız ne diyor:
"Nihâyet âl-i Osmanın 36. ve sonuncu pâdişahı Vahdettin'in devr-i saltanatından Türk milleti en derin hufre-i esâretin önüne getiriliyor. Binlerce seneden beri istiklâl mefhumunun timsâl-i asili olan Türk milleti bir tekme ile bu hufrenin (çukurun) içine yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir hâin, bîşuur, bîidrak (şuursuz, idraksiz) bir hâin lâzımdı. Nasıl ki, kânunen idâmı lâzım gelenlerin bile ipini çekmek için kalb ve vicdânı ulviyet-i insâniyeden mücerret bir mahlûk aranır. İd+am hükmünü verenlerin böyle âdi bir vâsıtaya ihtiyaçları vardır; o, kim olabilirdi. Türkiye halkının hayâtını, nâmusunu, şerefini imhâ eden, Türkiyenin idâm kararını ayağa kalkarak bütün endâmile kabul etmek istidâdında kim olabilir?
"(Vahdettin, Vahdettin sadâları, gürültüler...)"
M. Kemâl, istediği tepkileri aldıktan sonra son yumruğu şu şekilde vurmuştu:
"Maatteessüf, bu milletin hükümdar diye, sultan diye, pâdişah diye, halîfe diye başında bulundurduğu Vahdettin... (
Allah kahretsin sadâları)
Vahdettin bu hareket-i denâetkârânesi ile [alçakça hareketi ile] yalnız kendinin layık olduğu muâmeleyi kabul etmiş olmaktan başka hiçbir şey yapmış olmadı. Vahdettin bu hareketle kendini öldürdü ve temsil eylediği şekl-i idârenin indirasını zarurî kıldı. Fakat efendiler, millet, hiçbir vakit bu hareket-i hıyânetkârının kurbanı olmağa râzı olamazdı. Çünkü millet, icâb-ı teâmül olarak başında bulunan mâhiyeti hareketini sühûletle idrâk edecek rüşt ve kâbiliyette idi." (Nutuk, c. 3, s. 1249)