Üyelik tarihi: 04.08.2005 Teşekkür etti: 6
40 Teşekkür 31 Mesaja aldı
| Din Birliğinin Önemi ve Bediüzzaman’ın Yaklaşımı
Kürtçülük hareketleri, devletin yapılanması ve politikaları karşısında, olayları yakinen bilen ve yaşayan asrın büyük alimi Bediüzzaman’ın tavrı, bir çok Ehli Sünnet alimlerinin siyasi tavırlarının günümüzdeki en bariz bir örneğidir. Temel ilke İslam toplumunun birliği, beraberliği ve refahıdır. Bu kralların dininden olmak veya dinden taviz vermek anlamında değildir. Bilakis dinin en küçük bir esasından taviz vermemişler, fakat müspet hareket tarzıyla mücadele etmişlerdir.
İslam tarihindeki ilk isyan hareketleri olarak ortaya çıkan Haricilik ve Şiilik hareketlerine muhalifler olarak ortaya çıkan Mürciiler bir orta yol olarak ortaya çıkmıştır. Mürciilerin siyasi tavrı çok açık olmamakla birlikte, şirk suçu bulunmayan herhangi bir halifeyi tanımalarına ve kan dökmeme prensibine dayanır. “Müslümanım” diyen herkes hakikaten müslümandır. Şüpheli meseleler (anlaşma sağlanamayan ihtilaflı konular ve kararlar) tehir edilir. Umumiyetle onların başlıca derdi İslam ümmetinin birliğini korumaktır.32
Çok büyük bir alim olan Hasan el-Basri’nin halifelere ve valilere karşı olan tavrı da daha çok nasihat tarzında olmuştur. Hatta ona göre idareciler kötü oldukları zaman bile onlara itaat edilmelidir. Bazıları ona, İbnul-Eş’aş ayaklandığı zaman el-Haccac’ın muhtelif kötü fiillerinden söz etmişler ve valiye karşı silaha sarılmak konusundaki görüşünü sormuşlar. Cevabı şu olmuş: “Eğer söz konusu meseleler Allah’ın cezasını gerektiriyorsa, insanlar kılıçlarıyla Allah’ın cezasını döndüremezler ve eğer bir gaile ise Allah’ın hükmünü sabırla beklemelidirler. Böylece onlar hiçbir durumda savaşmamalıdırlar. Onun tanıdığı tek müsaade şudur: Eğer iktidardakiler insanlara Allah’ın emrine zıt bir şey yapmayı emrederlerse onlara itaat mecburiyeti yoktur.” İnsanların hep “müstakim” davranış içinde olmaları hususunda ısrar etmiştir. İbnu’l Eş-aş’ın isyanında Irak Valisi el-Haccac’a sadık bir vaziyette kalmış, aynı zamanda arkadaşlarına bu isyana katılmamaları konusunda ısrar etmiştir. Fakat gerektiği yerde de tenkidini yapmış hatta aralarındaki münasebetler kesildiği gibi Haccac’ın ölümüne kadar gizlenmiştir.33
Büyük alimin bu tavır ve fikirlerini Müslümanların birliği ve kardeşliğine olan derin hissi ile düşünmek gerekir. Merkezi ve mutedil zümrenin en müspet hususiyetinin ümmete ve devlete bağlı bir tavır olduğu söylenebilir. Onların müşterek tutumları devlete ve temel İslamî esaslara bağlılık idi.
Bediüzzaman da müsbet bir tavır sergilemiş, yanlış olarak gördüğü hususlarda idarecileri ikaz etmiştir. Dahilde silahlı mücadele olmaz demiş ve anarşizme sebebiyet verecek yolları kapatarak, bilakis asayişi muhafazaya önem vermiştir.
On kadar aşiret reisi Bediüzzaman’a gelip Şeyh Said’in yanında olduklarını ve ona iştirak etmek istediklerini söylediklerinde, Bediüzzaman onlara şiddetle karşı çıkmıştır. Dinimizde Müslümanların birlik ve beraberliklerini zedeleyecek ve harici düşmanlara karşı kuvvetlerini kıracak hiçbir dahili isyana yer olmadığını izah etmiştir. Menfi milliyetçiliğin varlığımıza kastederek bu milleti parçalayacağını, bu gibi menfi hareketlere girişenlerin arkalarında ecnebi parmağı olmasından korktuğunu dile getirmiştir. Aşiret reisleri de Bediüzzaman’ın bu ikazları karşısında memnuniyetlerini dile getirerek, isyana iştirak etmemişlerdir.34
Bediüzzaman aynı ikazını Şeyh Said’e de yapmıştır. Yazdığı cevabi mektubunda onu bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmıştır. Mektubunda şöyle diyordu:
“Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız. Onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşe çarpıştıramayız. Bu şeran caiz değildir. Kılıç harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz., Kuran ve iman hakikatleriyle tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz zira akim kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir.35
Asıl mesele bu zamanda manevi tahribata sed çekmek ve bununla dahili asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir diyen Bediüzzaman, cihad adı altında anarşiye sebep olanları kınamıştır. Şerif Mardin’in tespitleri ile Bediüzzaman, yazdığı risalelere “gazidirler” diyerek, inançsızlığa karşı kitaplarla savaş verileceği şeklindeki müspet hareket metoduna dikkat çekmiştir.36
Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilanıyla Kürt aşiretleri arasında meydana gelen rahatsızlığı gidermek için 1910-1911 yıllarında aşiretleri dolaşarak “gelecek adına iyi bir zemin oluştu” demiştir ve aşiretlerin devlete bağlılıklarını temine çalışmıştır. Irkçılık hareketlerine karşı çıkarak, İslam toplumunun birliği ve beraberliğine, sulh-u umumiye dikkat çekerek, siyasi ve içtimai tavrını ortaya koymuştur. Asıl mesele olarak bütün insanlığın imanını kurtarma davasına soyunmuştur. Kaçınılmaz olan yeni halle birlikte, “Batının maddeciliği olarak gördüğü şeyin İslam kültürüne de sızmasını önlemek, maddecilikle savaşmak için, önce Osmanlıların sonra da Türklerin İslamî mirasını yeniden canlandırmaya yönelik misyoner faaliyetlerinde bulunmuştur”.37
Bediüzzaman, bazı devletlerin Müslümanları bölüp, parçalama ve yok etme niyetlerini çok iyi bildiği için, bunlara alet olunmaması için çalışmış ve Müslümanların birlik ve beraberliğini savunmuştur. Avrupa’nın “Şark Meselesini” adım adım uygulamakta olduğunu çok iyi bilmektedir. Paris’de Şerif Paşa’nın Ermeni-Kürt antlaşması ile bir Kürdistan kurulması girişimlerine büyük tepki göstererek, 24 Şubat 1920 tarihinde, Vakit gazetesinde de yayınlanan yazısında şöyle demiştir:
“Dört buçuk asırdan beri İslam’ın fedakar ve cesur taraftarı olarak yaşamış ve dini geleneklere bağlılığı gaye edinmiş olan Kürtler, henüz beş yüz bin şehidin kanları kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatırlarını teessürle anarken, İslâmiyet’in zararına olarak tarihi ve hayati düşmanımız ile barış antlaşmaları imzalamak suretiyle dinlerine aykırı hareket edemezler. Bu nedenle, Kürt ulusal vicdanı bu gibi antlaşmaları tanımadığını ve emellerinin milliyetlerini birleştirmek olduğunu bildirilmesine araç olunmasın”.38
Bu gibi tepkiler sayesinde İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu’da uygulamaya çalıştığı “Böl ve Yönet” politikası tutmamış, bu politikanın aktörlerinden İngiliz ajanı Binbaşı Noel ve Şerif Paşa’nın misyonu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. “Şerif Paşa’nın Güneydoğu Anadolu’yu temsil edemediği, edemeyeceği de görülecektir. Kaldı ki yukarıda da kaydedildiği gibi İngiliz Dışişleri Bakanı Gurzon, onca tartışma ve bölgedeki çalkantılardan sonra “Büyük Kürdistan” projesinden vazgeçmiştir. Zamanla yöredeki şartların kendi sonuçlarını yaratacağına inanıyor, kısacası “bekle gör” siyaseti uyguluyordu”.39
Gerçekten, Doğu’da Ermenilerin ve Rusların yaptıkları mezalim, akıttıkları kan daha çok yeni iken İslam toplumundan koparak, İslam’ı yok etmek isteyenlerle beraber olmak İslamla da bağdaşamazdı. Bediüzzaman bırakın Ruslarla, Ermenilerle, İngilizlerle anlaşmayı, devletinin yanında olarak en büyük mücadeleyi onlara karşı vermiştir.
Arşiv belgelerinde de harici düşmanlara karşı Bediüzzaman’ın mücadelesine dair belgeler vardır. Bediüzzaman’ın Ermeni ve Ruslara karşı mücadelesini anlatan görgü şahitlerinin beyanı ile ilgili Bitlis Vilayetinden Emniyet-i Umumiye Müdüriyetine gönderilen bir belgede özetle şunlar anlatılmaktadır:
Aralarında Rus olup olmadığı belirlenemeyen 600 kadar Ermeni, Hizan kazasının ve köylerinin teslim edilmesini ve tahliye edilmesini istemişler, bu tekliflerinden 9 saat sonra da saldırmışlardır. Erkek ve çocukları toplayıp kılıçtan geçirmişler ve kadınların ırzlarına geçmişlerdir. Bu olayları firar ederek rapor eden Mehmet oğlu Yusuf, olayı şöyle anlatmaya devam ediyor: “Beni geri çevirdiler ve dediler ki: ‘Sana çok para vereceğiz. Git, Molla Said vesair rüesaya söyle! Orada kalan Ermenileri bize teslim etsinler ve şurasını da anlat ki, artık beyhude yere telef olmaktan faide yoktur. Zaten her taraf alındı. Ruslar ta Haleb’e kadar gittiler. Ermenistan tasdik olundu. Gelsin bize teslim olsunlar. Bir de orada kuvvet ve asker olup olmadığını gel bize haber ver’ dediler. Bu sözler Dilo tarafından söyleniyordu ve kumanda onun tarafından yapılıyordu. Avdet ettim, Çaçvan’a geldim. Baktım ki bizim jandarma ve Kürt kuvveti müdürimiz ve Molla Said Efendi ile oraya gelmişler, 4-5 saat müsademeden sonra kadınlar kafilesini ellerinden almışlardı. Lakin ne şekilde görmeli.”40 diyerek savaşın ve vahşetin dehşetini anlatıyordu.
Özellikle dinden uzak ve sol görüşlü bazı milliyetçi Kürt yazarlar, onun Kürt kimliğini öne çıkarmaya çalışmışlardır. Kürtçülük hakkında araştırma yapan Batılılar ise bazı eksik bilgi, duygu ve düşüncelerine rağmen Bediüzzaman hakkında daha objektif yaklaşmışlardır. Sözgelimi “Unutulmuşluğun Bir Öyküsü, Said Kürdi” adlı kitabında Rohat, Kürt asıllı Malmisanij’in Bediüzzaman’la ilgili değerlendirmeleri için kendisinin kişisel değerlerini yansıttığını belirtmiş ve Bediüzzaman’a bakışını “Kürt perspektifiyle” ve “ sol yaklaşım” ile yaptığını açıklamıştır.41
Bediüzzaman ırkçılığı cahiliye çağı anlayışı olarak görmekte ve Müslümanların birliğine beraberliğine önem vermektedir. “Sana Said-i Kürdi derler. Belki sende unsuriyet (ırkçılık) fikri var, o işimize gelmiyor. Hey efendiler! Eski Said’in ve yeni Said’in yazdıkları meydanda. Ben onları şahit göstererek diyorum ki, eskiden beri ırkçılığı katetmiştir. Kesmiş atmıştır. Irkçılık riya, zulmet, sefalet, gaflet ve dalaletten mürekkep bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Unsur lazım ise bize İslâmiyet kafidir”.42
Bediüzzaman, Kürt gibi “küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyevileri, sizin gibi büyük ve muazzam olan Arap ve Türk gibi hakim üstadlara bağlıdır” diyerek, küçük unsurların muhtariyetine taraftar olmadığını belirtir.43 Hatta, Prens Sabahaddin tarafından ileri sürülen “Adem-i Merkeziyet ve Tevsi-i Mezuniyet Fikrini” zamansız bulur ve reddeder. Ona göre “efrad mabeyninde muhabbet-i milli sağlanmadan adem-i merkeziyete gidilmesi, farklı unsurların merkezden kopmasına sebep olacak, On üç asır evvel ölmüş olan unsuriyet-i cahiliyeyi (ırkçılığı) ihya ile fitneyi ikaz edecektir (uyandıracaktır).” Bediüzzaman’a göre böyle bir tatbikat siyasi muhtariyet getirecek, siyasi muhtariyeti istiklaliyet takip edecek, iş bu noktada da kalmayacak tevaif-i müluk şeklînde küçük devletler doğacak, ‘fikr-i istila’ yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intaç edecek.44
Said Nursi, Kürt tabirini Osmanlı camiasının içindeki bir dal anlamında kullanmıştır. Nitekim askeri mahkemede Şakir Paşanın: “Hangi Kürt aşiretine mensupsun? sualine verdiği cevapta: “Sen hangi Tatar aşiretine mensupsun? Ben Osmanlıyım. Benim Kürtlüğüm, doğduğum ve büyüdüğüm yerin halkına verilen isim dolayısıyladır.”45 demiştir. Ayrıca, “ismim Said Nursi iken, her tekrarında Said Kürdî ve bu Kürt diye beni öyle yad ediyorlar. Bununla hem ahiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyetlerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletin mahiyetine bütün bütün zıt muhalif bir cereyan vermektedir.”46 ifadeleriyle de oynanmak istenen oyunu ortaya sermiştir.
Bediüzzaman Türklere olan dostluğunu ise şu satırlarla ifade ediyor: “Dini-i İslâmiyet milletiyle ebedi ve hakiki bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanı ile şiddetli ve pek hakiki alakadarım. Ve bin seneye yakın Kur’an’ın bayrağını cihanın cihad-ı sittesinin etrafında galibane gezdiren bu vatan evlatlarına, İslamiyet hesabına, müftehirane ve tarafdarane muhabbettarım.47
“Ey efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslüman’ım. Yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en halis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslamiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur’aniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak, kudsi hizmetimin muktezası olduğundan; bana Kürt diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk milletine hizmet ettiğimi, hakiki ve civanmert bin Türk gençlerini işhad edebilirim.48
Ehl-i Sünnet alimlerinin ilk fitne ve ırkçılık hareketlerinden itibaren İslam toplumunun birliği adına takındıkları müspet hareket ve tamir metodunu, günümüzde Bediüzzaman ortaya koymuştur. Böylece harici düşmanların emellerine alet olunmamasına dikkat çektiği gibi ülke içerisinde birlik, beraberlik ve istikrara önem vermiş ve anarşizme set olmaya çalışmıştır.
Maalesef devlet yönetimi bu niyeti ve metodu anlayamamış, Batılılaşma adına dindarlara baskı yapmış, bir takım olayları bahane ederek, güya meşru bir sebep olarak güvenlik meselesini araç yapmış ve despotik bir yapıya bürünmüştür. Örneğin Şeyh Said isyanından sonra Takrir-i Sükûn dönemi başlamış,insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak baskıcı yöntemler idari sistemde yer almıştır. İnsan hakları, demokrasi değil, rejimin güvenliği en önemli mesele olmuştur. Fakat ileri ülkelerin güvenlikleri ve kalkınmaları bu metodla olmamış, bireysel özgürlükler, demokrasi, hukuk devleti, adalet gibi kavramlar ne kadar ilerlemişse kabiliyetler o kadar öne çıkmış ve her yönden gelişme olmuştur. Devletin güvenlik sorunu da ancak demokrasi, insan hakları, eğitim, adalet ve ekonomik gelişmişlikle aşılacaktır.
Dipnotlar
1. W. Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, s. 100-101.
2. Ahmed Akgündüz-Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, s.140.
3. A.g.e., s.141.
4. Nuri Dersimi, Hatıratım, s. 44.
5. Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, s. 217-218.
6. A.g.e., s. 220-223.
7. Yıl. Hus., 159-79.
8. Yıl. Hus.159/79.
9. Yıl. Hus.,159/79.
10. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, s.15-16.
11. Bruinessen, a.g.e., s. 268.
12. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, s.181.
13. Bruinessen, a.g.e., s. 91.
14. Zekeriya Yıldız, Kürt Gerçeği, s. 68.
15. Yıl. Hus., 166/112.
16. Yıldız, a.g.e., s. 68.
17. Yıl. Hus., 258/5.
18. Yıl. Hus., 251/153.
19. Bruinessen, a.g.e., s. 101, 264.
20. A.g.e., s. 264.
21. Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, s. 68.
22. A.g.e., s. 72.
23. A.g.e., s. 130.
24. Yıl. Hus., 159-79.
25. Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, s. 55.
26. Mumcu, a.g.e., s. 188.
27. A.g.e., s. 26.
28. A.g.e., s.164.
29. Dr. Rifat Uçarol, Siyasi Tarih, s. 289-290.
30. Yıldız, a.g.e., s. 95.
31. Yıldız, a.g.e., s. 97.
32. Watt, a.g.e., s 154-158.
33. A.g.e., s. 94-96.
34. Yıldız, a.g.e., s. 238.
35. a.g.y.
36. Şerif Mardin, a.g.e., s. 14.
37. A.g.e., s. 20.
38. İsmail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, s. 33.
39. M. Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E.W.C. Noel’in “Kürdistan” Misyonu (1919), s. 119.
40. Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, s. 191.
41. Malmisanij, Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, s. 11.
42. Göldaş, a.g.e., s. 36.
43. Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 61.
44. İbrahim Canan, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 160.
45. Yıldız, a.g.e, s.186.
46. Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 229.
47. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 393.
48. Tarihçe-i Hayat, s. 215.
__________________
Belledikleri kalıpların dışında konuşulduğunda ırzına geçildiğini sananlarda vardır. (Bilge KARASU)
|