V - Asrın İdris-İ Bitlisi'si Bediüzzaman, 1955'lerde Tehlikeye Dikkat Çekiyor Ve Tedbirlerini Teklif Ediyor
Avrupalı tarafından nifak tohumları ekildiğini hisseden Doğu Anadolu bölgesinden çıkmış İslâm âlimleri, tehlikeye zamanında dikkat çekmişler ve çaresini de bizzat göstermişlerdir. Şarktaki cehalet sebebiyle, eğer bu insanlardaki dinî duygular zayıflarsa, ancak anarşist olabileceklerini ve böylesi insanların devletin varlığı için büyük tehlike teşkil edeceklerini gören asrın İdris-i Bitlisi si Bediüzzaman, II. Abdülhamid zamanından beri, bölge halkının dinî ilimlerle mücehhez kılınmasını ve bunun temini için de bu bölgede bir üniversite açılmasını ısrarla teklif etmiştir. Bu teklifini Sultan Reşad'a kabul ettiren Bediüzzaman, aynı teklifi birinci BMM'ne yapmış ve Mustafa Kemal'in de içinde bulunduğu l63 mebusun imzasıyla şarkta Medresetüz-Zehrâ adıyla bir üniversite açılması kararını çıkarttırmıştır. Bütün bu gayretlerinin asıl sebebi, şarkı asırlarca Osmanlı ordularında gönüllü bölükler haline getiren ruhu tekrar ihya etmektir. 28.4.1955 tarihli bir dilekçesiyle de, sanki bugün Doğuda ve de Körfezde meydana gelen hâdiseleri görürcesine, tedbir alınmazsa ileride devleti çok yük tehlikelerin beklediğini ve bu tehlikeleri önlemenin tek çaresinin İslâm kardeşliğine sarılmak olduğunu cesaretle ifade etmiştir. Hem o zamanki hükümetin Pakistan-Irak Türkiye üçlüsü şeklinde gerçekleştirmek istediği Birleşik İslâm Cumhuriyetleri projesini tebrik ve hem de emareleri görülen Kürtçülük hareketlerine karşı alınması gereken tedbirleri ihtar mahiyetinde, zamanın Reis-i Cumhuru ve Başvekiline çok manidar bir mektup göndermiştir. Yavuz'a İdris-i Bitlisi tarafından gönderilen mektuba, hem gaye ve hem de muhteva itibariyle çok benzeyen bu mektubu arşivlerimizdeki haliyle aynen ve aslından neşrediyor ve bu mektupta denilenlerden sonra bizim diyeceğimiz bir Şey olmadığını belirtmek istiyoruz:
"Dahiliye Vekâletine
Maarif Vekâletine,
Pakistan-Irak ittifakı ve Şark üniversitesi mevzuunda, Isparta-Beycamii mahallesi, 61 a numarada Said Nursî tarafından Yüksek Cumhur reisliğine sunulup Başvekâlete tevdi olunan mektup suretinin bağlı olarak sunulduğunu saygılarımla arz ederim.
Dahiliye ve Maarif Vekâletlerine yazılmıştır.
Başvekil Namına
Müsteşar
Ahmet Salih Korur"
"REİS-İ CUMHURA VE BAŞ VEKİLE
Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, bir kaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare, garip, ihtiyar der ki: Size iki hakikati beyan ediyorum:
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârane ittifakını bu millete kemâl-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah dört yüz milyon İslâm'ın sulh-ı umumisine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'i bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.
Sâniyen: Irkçılık fikri, Emeviler zamanında büyük bir tehlike verdiği, ve hürriyetin başında kulüpler suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumide yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfi hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtriyesi olduğu halde, evvela başta Türk Milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş; kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hatta Müslüman olmayan kısmı Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Arapçılık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mecz olmuş ve olmak lâzımdır.20 Irkçılık bütün bütün bir tehlike-i azimedir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek. Ve dört beş milyon ırkçıların yerine dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sair dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.
Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nazırı, Kur'ân'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu, İslâmların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ân'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."
İşte bu iki fikirle iki dehşetli ifsat komitesi bu biçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeğe çalışmışlar. Ben de altmış beş sene evvel bu cereyana karşı Kur'an'ı Hakimden istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol, bir de pek büyük bir Darü'l-fünun-ı İslâmiyye tasavvuru ile altmış beş senedir âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyyemizi de istibdâd-ı mutlaktan ve dalâletin felâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeğe iki vesileyi bulduk.
İKİNCİ VESİLESİ: Altmış beş sene evvel Câmi'ül Ezhere gitmek istiyordum. Alem-i İslâmın medresesidir diye ben de o mübarek medresede bir ders alayım niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmet ile bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi'ül-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyükse daha büyük bir Dar'ül-fünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. TA Kİ: İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki ayrı ayrı milletleri menfi ırkçılık ifsad etmesin... Hakikî müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile "İnnemel mü'minûne İhvetün"21 Kurân'ın bir kanun-ı esasisinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-ı diniye birbirleriyle barışsın. Ve Avrupa medeniyeti İslâmiyet hakaikî ile tam müsalâha etsin ve Anadolu'daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese tam birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilâyet-i şarkiyenin merkezinde, hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında, Medreset'üz-Zehra mânâsında Cami'ül-Ezher uslûbunda bir dar'ül-fünun, hem mekteb hem medrese olarak bir üniversite için tam elli beş senedir çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (
Allah rahmet etsin) Sultan Reşat takdir edip yalnız binasını yapmak için 20.000 altun lira verdiği gibi; sonra ben eski Harb-i Umumi'deki esaretimden döndüğüm vakit Ankara'da, mevcut iki yüz meb'usdan yüz altmış üç meb'usun imzası ile 150.000 lira o zaman paranın kıymetli vaktinde aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemâl de içinde idi. Demek şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle ta o zamanda böyle kıymettar bir üniversitenin te'sisine her şeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an'anâttan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan bir ikisi dediler ki: Biz şimdi ulam-u an'ane ve ulûm-ı diniyyeden ziyade garplılaşmağa ve medeniyete muhtacız. Ben de cevaben dedim:
Siz farz-ı muhal olarak hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser Enbiya'nın Asya'da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın, feylesofların garpta gelmelerinin delâleti ile Asya'yı hakiki terakki ettirecek fen ve felsefenin tesiratından ziyade, hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namı ile an'ane-i İslâmiye'yi bıraksanız ve lâdini bir esas yapsanız dahi, dört be büyük milletlerin merkezinde olan vilâyât-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet'in hakaikine katiyyen taraftar olmak size lâzım ve elzemdir. Binler misâllerinden bir küçük misâl size söyliyeceğim:
Ben Van'da iken hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler, sen onlara ne nazarla bakıyorsun?"
Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü fasık bir kardaşıma tercih ediyorum. Belki, babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar."
Bir zaman geçti, (
Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksül-amel ile o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fasık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü, salih bir Türk'e tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.
Ey suâl soran meb'uslar: Şarkta22 beş milyona yakın K