Rahman Rahim Allahin adi ile...
Alemlerin Rabbi Allaha hamd olsun.
Afiyette ve belada, darlikta ve genislikte.
Salat ve selam, Seyyidül-mürselin Resulullah Efendimize ve tüm aline
Sübhan Allahtan temenni: Selametiniz, afiyetiniz, sebat ve istikametinizdir
Allahummerzuknel hifzal murselin ilhamel enbiyayi ve fehmel evliyayi bikeremike ya ekramel ekramin.ve birahmetike ya erhamer rahimin.
Allahumme bi hubbi zatike tahassanna ya
Allah.Lailahe illallah seyyidina muhammedurrasulullah. Hakkan ve sidkan
****************************
///////////// ///////////////
****************************
*** Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud?..
Kısmet ardında koşmak, elbette kişinin boynunun borcudur; illa kısmeti talepte ısrarcı davranmak ve bu yüzden yanlış yollara sapmak meşru değildir. Kul için en hayırlı kısmet, yine herşeyin hayırlısını talep etmekten geçer.
*Sağlam bir iman ve akıldan nasibini aldıktan sonra, insanoğlu, yürük at misali, kendi nasibini kendi artırır. Kabiliyeti ve istidadı nisbetince nasibdar olur. Nitekim, *Kabiliyet dad-ı Hakkdır her kula olmaz nasib / Sad hezar terbiyye etsen, bi-edeb olmaz edib* denilmiştir. Sağlam iman, güzel ahlak, huzurlu bir hayat... Hepsi birer nasip işidir ve kıymeti bilinirse, mal-mülk nasibinden çok daha evladır.
Allah Teala bizi, edebini muhafaza eden kabiliyet sahiplerinden eylesin. Aksi takdirde kısmetimiz, fani dünyanın fani işleri peşinde ömür tüketmekten başka bir şey olmaz.
Ve yine denilmiştir:
*Kısmetindir gezdiren yer-yer seni / Arşa çıksan akıbet yer, yer seni...*
Konumuzu bir menkıbe ile zenginleştirelim isterseniz.
*****************************************
*Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil-i kıyafetle gezdiği bir ramazan gününde Üsküdarda bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede, *Tıkandı da tıkandı* dediğine şait olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adamcağız anlatmış:
*** Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada nurani bir ihtiyar belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum: *Şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir.Şu damlayan da senin talihindir* deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Ah, ellerim kırılsaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti; iflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikayet ile, *tıkandı da tıkandı* zikriyle boş örsü dövüyorum.
*Sözün kısası, şairin, *Kara bahtım yoz olur / Taşa bassam iz olur / Ağustosta suya girsem / Balta kesmez buz olur* dediği gibi, Babanın kısmeti tıkanmış.
*Padişah kendini belli etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından, *Tıkandı Baba* diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekte imiş. O kadar ki, çeşmeye su doldurmaya gitse, kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş.
*Sultan Mahmud, mübarek ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.
*Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla bir gün daha iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?
*Padişah durumu öğrenip üzülmüşse de, niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp içini altın ile doldurarak Tıkandı Babaya yollar. Babadan baklava tepsisinin satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Babanın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:
***Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin. Tek başına bu hindiyi nice
yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat.
*Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa fevkalade öfkelenip derhal Tıkandıyı saraya çağırtır.
*Çavuşlar nezaretinde iftar vaktine yakın karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. *Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!* diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanamaz ve öfkesi merhamete inkılab eder. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.
*Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:
*** Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa sana bağışladım, der.
*Tıkandı Baba, makus talihinin böyle bağteten, (birden bire, beklemediği bir anda) muradına muvafık harekatından fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise, secili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:
*** Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud?..
*Hikmetinden sual olunmayan Yüce mabudumuz Cenab-ı Hakk, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmiştir. Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba *Açıldı Baba* oldu mu? Bilmiyoruz. Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir. Öyle ya, nasip işi başka şeye benzemez. Hani ne demiş atalarımız: *Kısmetinse gelir Hindden Yemenden / Kısmet değil ise, ne gelir elden!..*