İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 23.03.2004, 07:32
 
Üyelik tarihi: 04.05.2003
Mesajlar: 8
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için
Tasavvuf Nedir?

Tasavvufun manasini anlamam da yardimci olduguna inandigim bu yaziyi sizinle paylasmak istedim... Ben asagidaki sorularima bu yazida cevap buldum diyebilirm...
Tasavvuf Nedir? Nasil Anlamaliyiz? Sofi ve Dervislik Ne Demektir?


Tasavvuf

Tasavvuf; sofî ve mutasavvıfların Hakk’a ulaşma yollarına verilen bir isimdir.

Tasavvuf, hakikat yolunun nazarî yanını, dervişlik de amelî cephesini ifade eder. Ayrıca, tarikatın nazarî tarafına “ilmi tasavvuf”, amelî yanına da “dervişlik” denilmiştir.
Erbâb-ı hakikatten bazılarına göre tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve envâr-ı zâtiyesiyle ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle, insanı kendi iradesiyle yok edip, irade-i hâssası ve ihtiyâr-ı ehadiyyesiyle hareket ettirmesidir.
Tasavvufa bir diğer yaklaşım da, insanın her türlü ahlâk-ı zemîmeyi gidermesi ve ahlâk-ı âliyeyi ikame etmesi istikametinde sürekli mücâhede ve murâkabe şeklindedir.

Tasavvuf mevzuunda, Hz. Cüneyd’in ifadesi; “fenâfillâh” ve “bekabillâh”ı hatırlatır mâhiyettedir. Şiblî’nin sözleri ağyar endişesine kapılmadan maiyyet-i ilâhiyede bulunabilme şeklinde hülâsa edilebilir. Ebû Muhammed Cerîr’in beyanı ise, her zaman kötü huylara karşı tavır almak ve ahlâk-ı haseneyi avlamak, sözleriyle özetlenebilir. Tasavvufu, eşya ve varlığın ruhuna nüfûz etmek, hadiseleri mârifet eksenli yorumlamak ve Cenâb-ı Hakk’ın her icraatını O’nu rasat etmeye bir menfez kabul edip, kemmiyet, keyfiyet ve tasavvurlar üstü bir iç müşâhede ile, ömrünü, O’nu temâşâ edebilme peşinde geçirmek ve her hâlükârda O’nun, bizi görüyor olma mülâhazasıyla hep iki büklüm yaşamak, diye yorumlayanlar da olmuştur.

Bu ayrı ayrı tariflerden şöyle toplu bir netice çıkarmak da mümkündür: Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılarak, melekî vasıflar ve ilâhî ahlaka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevki rûhânî yörüngeli yaşamaktır .

Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riâyet, bâtınen de o âdâba vukuftur ki, bu iki kanadı da sıhhatli kullanan sâlik, zâhirde olan ahkâmı bâtından görür, bâtında olan ahkâmı da zâhirde duyar ve yaşar. Böyle bir müşâhede ve duyuş sayesinde o, hedefe hep edeble yürür ve yakın dolaşır.
Tasavvuf, mârifet-i rabbâniyeye açık bir yol ve bir ciddiyet mesleğidir. Onda lâubâlilik ve hezlin yeri yoktur . Nasıl olabilir ki, o mesleğin esası, çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi sürekli mârifet nakşetmeye.. ağyârdan kalbi temizlemeye.. nefsi tabiî temâyüllerinden alıkoymaya.. bedenî ve cismânî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya.. her zaman rûhâniyata açık bulunmaya.. ömrünü, Hz. Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ın çizgisinde sürdürmeye.. Hakk’ın istekleri karşısında kendi murâdâtından vazgeçmeye.. Hakk’a intisâbı en büyük pâye bilip O’nun huzurunu soluklamaya dayanır.

Burada, tasavvufun; temeli, mevzuu, fâidesi, esası ve erkânı üzerinde durmak da îcâb eder:

Tasavvufun temeli, dînin esaslarına sımsıkı sarılıp, emir ve yasaklarına da hassasiyetle riâyet ederek, açlığa, uyanıklığa mülâzemette bulunup, elden geldiğince nefsin haz duyduğu şeylerden mücânebettir.

Tasavvufun mevzuu; insanın, kalbî ve rûhî hayat seviyesine çıkarılması, kalbin tasfiyesi ve letâifin merci-i aslîlerine yönlendirilmesidir . Tasavvufun fâidesi; insanın melekî yanlarının inkişaf ettirilmesi, icmâlî ve müptediyâne îmânın bir kere de keşfen ve zevken duyulup yaşanmasıdır. Tasavvufun esası; ibadet ü taate devamla, sathî olan kulluk şuurunun, derinleştirilerek insan tabiatının önemli bir yanı haline getirilmesi ve insan için ikinci bir fıtrat sayılan rûhânîliğin elde edilmesiyle, dünyanın kendisine ve bizim heveslerimize bakan fâni yüzüne karşı bütün bütün kapanarak, ukbâya ve esmâ-i ilâhiyeye bakan çehresine uyanmaktır.

Tasavvufun erkânına gelince, onları da şöyle sıralamak mümkündür.

1. Nazarî ve amelî yollarla hakiki tevhide ulaşmak..
2. Hz. Kelâm’ı dinleyip anlamanın yanında Hz. Kudret ve İrâde’nin emirlerini de okuyup temâşâ etmek..
3. Hakk sevgisiyle dolup-taşmak ve O’ndan ötürü de, bütün varlığa “mehdi uhuvvet” nazarıyla bakarak herkesle ve her şeyle hüsn-ü muâşerette bulunmak..
4. Her zaman îsâr ruhuyla hareket ederek, elden geldiğince başkalarını nefsine tercih etmek..
5. Murâd-ı ilâhîyi kendi murâdâtının önünde tutarak, ömrünü “fenâfillâh”, “bekabillâh” zirvelerinde sürdürmeye çalışmak..
6. Aşk u vecd ve cezb u incizâba açık bulunmak..
7. Simalarda sineleri duyup anlamak ve hadiselerin çehresinde ilâhî esrârı okumak..
8 Mânevî sefer niyetli ve hicret mülâhazalı uhrevîlikleri çağrıştıracak yerlere seferler tertip etmek..
9. Meşrû dairede zevk ve lezzetlerle iktifâ edip, gayr-i meşrû daireye adım atmama mevzuunda kararlı olmak..
10. Tûli emel ve onun menşei olan tevehhüm-i ebediyete karşı sürekli mücadele ve mücahede içinde bulunmak..
11. Dîne hizmet ve bütün insanlığı Hakk’a ulaştırma yolunda bile olsa, kurtuluşun, yakîn, ihlas ve rızâ yolundan geçtiğini bir an dahi hatırdan çıkarmamaktır.

Ayrıca bu hususlara şunları da ilâve edebiliriz: Zâhir ve bâtın ilimlerle mücehhez olma ve bir kâmil insanın rehberliğine sığınma.. bu son iki husus Nakşîler arasında ayrı bir önem arz eder. Burada “tasavvuf” deyip, tasavvuf düşünüp, tasavvufu yazarken, dervişlik ruhunun icmâlî manâsını ihtivâ eden; ve ahlâk, edep, zühd kitaplarının da esası sayılan, hatta bir manâda kalplerin Hakikat-i Ahmediye ile iltika noktası kabul edilen, seyr u sülûk-i rûhânînin işaret kristalleri de diyebileceğimiz aşağıdaki hususlara temas etmeden geçemeyeceğiz: Bu hususların başında, “Benim gözlerim uyur, ama kalbim uyanıktır” beyânıyla irtibatlandıracağımız.. ve “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar” be-yânına esas teşkil eden “yakaza” gelir. Sonra da onu tevbe, inâbe, muhasebe, tefekkür, firar, i’tisâm, halvet, uzlet, hâl, kalb, hüzün, havf, recâ, huşû, zühd, takvâ, verâ, ibadet, ubûdiyet, murâkabe, ihlas, istikamet, tevekkül, teslim, tefvîz, sika, hulûk, tevazu, fütüvvet, sıdk, hayâ, şükür, sabır, rızâ, inbisat, kasd, azim, irade, mürîd, murâd, yakîn, zikir, ihsan, basîret, firâset, sekîne, tuma’nîne, kurb, bu’d, mârifet, muhabbet, aşk, şevk, iştiyak, cezbe, incizab, dehşet, hayret, kabz, bast, fakr, gınâ, riyâzât, tebeddül, hürriyet, hürmet, ilim, hikmet, himmet, gayret, velâyet, seyr, gurbet, istiğrak, gayb, kalak, vakit, safâ, sürûr, telvin, temkin, mükâşefe, müşâhede, tecellî, hayat, sekr, sahv, fasl, vasl, fenâ, beka, tahkîk, telbîs, vücud, tecrîd, tefrîd, cem‘, cem‘u’l-cem’ ve tevhid takip eder.
dostme isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 23.03.2004, 20:12
KERBELA
 
Bazul_Eşheb - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 03.10.2003
Mesajlar: 135
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

Kur'an-ı Kerim'in tebliğcisi, kamil insanın en yüce örneği Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) şu iki görevi yerine getiriyordu: Müslüman toplumun devlet reisliği, dini liderlik. Dini liderlik de iki kısımda mütalaa edilebilir: Dinin fıkıh kısmıyla ilgili liderlik, dinin mistik kısmıyla ilgili liderlik. Islam dünyasında ortaya mistik-deruni hayata, ruhani fikir ve hareketlere tasavvuf adı verilmektedir..

Mistisizmin özellikleri hakkında Bursa Uludağ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kara “TASAVVUF VE TARİKATLAR” adlı eserinde genişce bilgi bulabilirsiniz.. Bu değerli eser “Dergah Yayınları” tarafından yayınlanmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Zafer Erginli’nin hazırladığı “Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi” başlığı altında ders notlarında mistizim konusu vardır ve İslamdan önce mistizimin nasıl ve kımler tarafından benimsendiği geniş bir şekilde izah edilmiştir.

Ders Notlarından bir parca,

“Mistisizm dinler arasında akıp giden büyük bir ruh nehridir.” Çünkü insanın yaratılışında mistik ihtiyaçlar bulunmaktadır. Yeryüzünde dinsiz bir topluluk olmadığı gibi, mistik tarafı, ruhani hayatı bulunmayan bir din de yoktur. Zaten köken itibariyle Latince olan mistisizm kelimesinin kökünde gizli olmak, dilsiz olmak, konuşmamak, dudakları ve gözleri kapamak manaları vardır. Mistik düşüncenin temelinde ilahi bilgi ve gizli tutulması gereken sırlar vardır. Bu nedenle bu bilgiyi nesilden nesile aktaran tarikatlar ortaya çıkmıştır.
Mistik düşünce tarihi gelişimi itibariyle derin psikolojik tahlillerle içiçe olduğu gibi doğrudan veya dolaylı olarak bir çok dinî meselelerin de içinde olmuştur. Ferdi tecrübelerden, kendi kendini hipnotize, telepati ve telekinezi (maddeye tasarruf), sihir ve büyüden vecd ve istiğraka kadar geniş ve derin bir saha ile ilgili bilgiler mistisizmle iç içedir.
Mistisizmin amacı hakikatı bulmak, Allah’a ulaşmak, kurtuluşua ermektir. Bu amaca ulaşmak için her toplum kendi mistikdüşüncesi doğrultusunda pransipler ortaya koymuş, zamanla bunlar ekol haline gelmiştir.
Her kültürün bir mistik boyutu olduğu hesaba katıldığında tasavvuf İslâm mistisizmi veya İslâm’ın mistik boyutu olarak adlandırılabilir. Tasavvufun konusu ise genel anlamda Allah, varlık ve insandır. Cenab-ı Hakk’ı sıfat, şuun ve fiilleriyle tanımaktır (marifet-i ilahiyye). İnsanın ruh ve nefs itibariyle yapısı, ruhun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi ve ahlakın yüceltilmesi de tasavvufun konusudur.


Prof. Dr. Mustafa Kara’dan biz birkaç örnek:

1. Mistisizmde belli oranda gizlilik vardır. Mistik hareketler tam değilse bile belli bir oranda gizlilikdir.
Her konu herkese söylenmez. Belli şeyler belli makamlara gelmiş olanlara söylenir.

2. Maddeye karşı tavır vardır. Bunun için bir adı da zühd'dür, perhiz'dir. Dünya, eşyaya karşı tavır almadır. Manayı, içi, batını aramaktır. Çünkü madde sürekli değildir, insanı tatmin etmez.

3. Mistisizm yaşanan bir haldir. Teoriden çok pratiktir. Bütün boyutlarıyla bu hali anlayabilmek için yaşamak tadmak gerekir. Dıştan tarifle anlatılması mümkün değildir. Bu yaşanan halin herkese anlatılmaması konuya tabii bir gizlilik getirmiştir.

Mistsizm sadece islam dininde değil diğer semavi dinlerde bile mevcud idi..
Mistik düşünceler açısından dünya düşünce tarihinde bakıldığında bir çok ülkede bunun örneklerini bulmak mümkündür. Bunların başında bugün bile ilim adamı ve araştırıcıları hayretlere düşüren Uzakdoğu mistisizmi gelmektedir. Brahmanizm, Budizm, vedalar ve nirvana anlayışı çok derin mistik tahlil ve metodları ihtiva etmektedir.

Mısır'da Hermes'in çileye dayanan metodu, İskenderiye'de yeni eflatunculuk, Yunan düşüncesinde Pisagor, nihayet Musevi ve İsevilerin dini düşünceleri içinde gelişen mistik temayül ve tarikatlerin hepsi konu ile ilgilidir. Diğerleri bir tarafa sadece Hıristiyan mistisizmi, manastır ve tarikatlar tarihi tasavvuf tarihi kadar zengin ve muhtevalıdır..

Dinler ve sistemlerin ortak özelliklerinden bir tanesinin mistsizm olması, bütün mistik cereyanların aynı olmasını gerektirmez. Mistisizm her dinin temel felsefesi doğrultusunda gelişme göstermiş, dolayısıyla mistik akımlar arasında farklar meydana gelmiştir.

Mesela René Guénon (öl 1951) İslam tasavvufu ile Batı mistisizmi arasında farkları araştırmış ve özetlemiştir... bu özeti yukarıda ismini verdiğim eserde okuyabilirsiniz...

Tarih boyunca bütün mistik hareketler, özellikle ilk ortaya çıkışlarında cemiyetten tepki görmüştür. Batı mistisizminde Leuba'nın tenkitleri meşhurdur. Bu tepkilere mistiklerin verdikleri cevap şu cümle ile özetlenebilir: Mistik olmayan mistik olanı anlayamaz. Bunun İslamdaki ifadesi şöyledir: "Men lem yezuk lem ya'rif " (tadmayan bilmez)..

Hz. Pezgamberimiz (s.a.v.) yukarıda yazdığım gibi üç türlü liderlik şahsında toplamış ve irtihaline kadar tek başına icra etmiştir. Ondan sonra ise gerek İslam aleminin genişlemesinden dolayı çoğalan problemler ve gerekse insanların yetersizlikleri sebebiyle bu üç vazife tek kişi yerine üç şahıs (veya zümre) arasında taksim edilmek zorunda kalıncaktı. Hz. Peygamber'in devlet liderliği müslüman devlet başkanına, dini liderliği zahir ulemaya ve ruhi liderliği de daha sonra sufiye ismini alacak olan şahıslara tevdi edilmiştir.(bak. Abdulhakim Arvasi 'Rabıta-i Şerif ' haz. Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul 1994, 5 Baskı, s.142)

Yine, Cebrail (a.s.)'ın ümmeti bilgilendirmek için zaman zaman insan şeklinde gelerek Hz. Peygamber (s.a.v.)'e çeşitli sorular sorduğunu biliyoruz. "Cibril hadisi" diye meşhur olan hadisteki üç soru İslami ilimlerin doğuşu ile doğrudan alakalıdır. Hz. Pezgamber Efendimiz (s.a.v.)'in, Cebrail (a.s.)'ın "iman nedir?" sorusuna verdiği cevap kelam ve akaid ilimlerinin, " islam nedir?" sorusuna cevabı fıkhın ve "ihsan nedir?" sorusuna cevabı ise tasavvufun konusunu oluşturmuştur. (bak. Buhari- İman 37, Müslim-İman 5-7, Ebu Davud-Sünne 16, Tirmizi- İman 4, İbn Mace-Mukaddime 9)


Vesselâmü Alâ Menittebeal Hüdâ.
__________________
Nefsin Muhabbetine Şehvet, Ruhun Muhabbetine Aşk derler... Vazifeden doğan ahlak'ın annesi Akıl, Aşkdan doğan ahlakın menbağı Ruhdur.
Bazul_Eşheb isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 30.07.2005, 21:04
 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 2,951
Konulara Teşekkür etti: 19
7 Teşekkür aldı 5 Mesajlar için

Allah'ın İnsanlığa İkramı: ALLAH DOSTLARI (Dr Dilaver Selvi)

--------------------------------------------------------------------------------

Tasavvufun, tarihte oynadığı rolün önemi çok büyüktür. Çünkü, müslüman toplumların tarih boyunca yaşadıkları bunalım ve çalkantı dönemleri, tasavvuf büyüklerinin davet ve irşad faaliyetleri sayesinde aşılmıştır. Kalplerin Allah’la, toplumun ahlâkla irtibat ve ilgisinin azaldığı, batınî hastalıkların iyice yayılarak, tamah ve ihtirasın gözleri bürüdüğü zamanlarda, imdada yetişen hep onlar olmuştur.

Allah dostları, bu dünyaya hizmet etmek için geldiklerini düşünmektedirler. “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran, 110) ayetinin övdüğü kimselerden olmak için insanlara hizmeti tercih etmişlerdir. Rasullulah s.a.v. Efendimiz’in, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” (Tebaranî; İbnu Ebi’d-Dünya) hadisindeki ‘hayırlı insan’ olmayı hayatlarının prensibi edinmişlerdir.


İNSANLIĞIN HİZMETKÂRLARI
Allah dostları, ilim öğretmekten ilim ehlinin ihtiyaçlarını karşılamaya, fakir, yetim ve garipleri gözetmeye, hastaları ziyaret edip, gerektiğinde savaşa gitmeye kadar her hizmete talip olmuşlardır. Cami, aşevi, okul, hastane ve misafirhane gibi hayır kurumlarının da inşasında öncülük etmişlerdir.

Onlar, vakıf insanlar olarak tanınırlar. Maddi-manevi neye sahip iseler, hepsini Allah yolunda harcayıp ahiret sermayesi yapmışlardır. İslâm alemindeki vakıfların çoğu, sufilerin başında bulunduğu hizmet birimleri idi. Günümüze kadar gelen bu hizmet kervanı, ancak gönlü zengin, eli açık, mert ve cömert insanlar tarafından yürütülmüştür.

Allah dostları, halka hizmeti ve insanların yükünü çekmeyi peygamberlerin başta gelen sünnetlerinden görüyorlardı. Bu sünneti ihya etmek için sadece mallarını değil, canlarını bile veriyorlardı. Herkesin hayranlıkla andığı büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s.şöyle der:

“Sufi ,toprak gibidir. Üzerinde iyileri de kötüleri de taşır. Bulut gibidir, herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir, herkese rahmet olur, fayda verir. Üzerine her türlü pislik atıldığı halde, bu pislikleri içinde eriten, temizleyen ve içinden güzel şeyler bitiren verimli toprak gibidir.”

Büyük veli Sehl b. Abdullah k.s. da sufiyi şöyle tanıtır: “Sufi, herkese kanını helal, malını mübah gören kimsedir. Yani sufi, neyi varsa onu Allah için başkalarına feda eden kimsedir.”

Gerçekten de onlar, davet ve irşatlarında, mümin-kâfir bütün insanlığa bir aile gibi bakıp, bu ailenin bütün fertlerini muhatap almışlardır. Herkese, şefkatle, ayrım yapmadan muamele etmişlerdir. Çünkü onlar Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkını temsil ediyorlardı. Efendimiz s.a.v.’in,bütün insanlara peygamber gönderildiği gibi, onun vârisi olan bu kâmil insanlar da bütün insanları muhatap alıyorlardı.

Allah dostları, İslâm’ı aşk ile yaşayıp yaymaya, kalbleri fethetmeye çalıştılar. İnsanları Allah için sevip, ilâhi dava uğruna kendilerini feda ettiler. İnsanların önünde maddi ve manevi güzelliklere ayna oldular.

Sevenlerine asla ihanet etmediler. Onlara da Allah için sevmeyi öğrettiler. Kötü sıfatlarını değiştirdiler, kendilerine benzettiler. Allah dostlarındaki edeb ve güzel ahlâkı gören müslümanlar dinlerini daha iyi tanıdılar. Müslüman olmayan pek çok kimse de İslâm’a girdi. Onların vefatlarına müslümanlar da, müslüman olmayanlar da ağladı. Çünkü, kâmil insanlar bütün insanlığın ortak değeri güzel ahlâkı temsil ediyorlardı.

İmam Şaranî k.s. naklediyor: “İmam Ahmed b. Hanbel r h.a. vefat ettiğinde, yahudi, hıristiyan ve mecusilerden yirmibin kişi cenazesine katıldı ve bir çoğu o gün müslüman oldu.”

Mevlana Celaleddin Rumî k.s. vefat ettiğinde ise bütün dinlerden binlerce insan ağladı. Cenazede büyük bir izdiham oldu. Kimi müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlara: “Sizin bu cenazeyle ne ilginiz var, kendi işinize bakın!” dediklerinde, haham ve papazlar: “Biz geçmiş peygamberlerin asıl davalarını, insanlara anlatmaya çalıştıkları gerçekleri, onun sözlerinde bulduk. O bizim de alimimizdir.” cevabını verip, kendi dil ve dinlerine göre dualar ederek cenazeye katıldılar.

KUR’AN VE SÜNNET YOLUNU GÖSTERDİLER

Allah dostları, Allah’ın boyası ile boyanmış kimselerdir. Bu büyükler Yüce Allah’a nasıl dost olunacağını bir ömür boyu yaşantıları ile göstermişlerdir. Bu dostluklarını Kur’an ve Sünnet’e uyarak yapmışlardır. Böylece İslâm’ı hakkıyla yaşayıp, bir hayat tarzı olarak insanlığa sunmuşlardır. Kur’an ve Sünnet’e uymayan bütün söz, davranış, yaşayış ve halleri boş ve batıl görmüşlerdir.

Bütün tasavvuf büyüklerinin bağlılarından istediği ilk şey, sağlam bir iman ve güzel bir tevbeden sonra, dini Sünnet’e uygun yaşamalarıdır. Bu halleriyle sufiler, İslâm aleminde bid’atların, yanlış ve bozuk inançların önünü kesmişlerdir. İnsanları Allah ve Peygamber sevgisi etrafında toplamışlardır. Yaşadıkları her devirde, ibadet neşesini, Peygamber aşkını, Kur’an sevgisini, edep, hürmet ve halka hizmet anlayışını yeniden canlandırmışlardır.

Ebu’l-Hasen en-Nedvî rh.a., Allah dostları için şunları söylüyor:

“Şüphesiz, bu ümmetin içinde Allah’ın nuruyla kalplerini arındırmış, nefislerini terbiye etmiş kâmil insanlar olmasaydı, müslümanlar, iman ve ruh bakımından çoktan çökerdi. Onlar olmasaydı, Hz.Peygamber s.a.v.’in gönderiliş gayesi olan kalp temizliği ve nefis terbiyesi gerçekleşmezdi.

Bu hedeften uzaklaşan İslâm ülkelerine bakınız. Korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu uçurumu ne ilimde derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne de edebiyat zenginliği doldurabilir.

Bu durum, devası olmayan ruhi ve ahlâki bir buhrandır. Çözümü hiç de kolay olmayan toplumsal bir meseledir. Zira o buhranda insanlar, madde ve malın kurbanı, toplumsal hastalıkların müptelasıdır.

Gerek dinî, gerekse milli kültür almış olan aydınlar, makam-mansıp kurbanı, riya, benlik, yükselme aşkı, iki yüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilmek gibi hastalıklarla karşı karşıyadır.

Politik ve toplumsal hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden, bir kör dövüşü halindedir.

Kurumlar, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi, sorumluluk duygusunun yok denecek kadar kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden laçkadır.

Alimler ve din adamları gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, üst tabakanın ve insanların gazabından korkmaları, rahat ve konforlu bir hayata fazlasıyla alışkın olmaları sebebiyle, irşad ve ıslahta cılız kalmakta, vazifelerini yapamamaktadırlar.

Evet, ruhi ve ahlâki buhranın olduğu yerlerde durum budur. Bütün bunların devası ise, Kur’an’ın emrettiği ve Hz.Peygamber s.a.v.’in gerçekleştirmek üzere gönderildiği, iç temizliği, nefis ıslahı, yani insan terbiyesidir. Bu terbiyeyi verecek olanlar da, hiç şüphesiz, kendileri terbiye olmuş kâmil insanlardır.”

ZOR GÜNLERİN ÜMİT KAYNAKLARI

Allah dostları en bunalımlı dönemlerde bile ümit kaynağı olmuşlardır. Onlar, Yüce Allah’a güvenerek üstlendikleri ıslah ve irşad işinde hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdir. Tek başlarına bir beldeye gidip aşk, ihlâs, edep ve takva ile orayı ihya etmişlerdir. İnsanlar hayır ve güzellik adına her şey bitti diye düşünürken, onlar her şeye yeniden başlamışlardır. Allah’ın izniyle ölü kalpleri diriltmişler, yeniden bir insanlık inşa etmişlerdir. Bunu bir örnekle anlatalım:

Moğollar, Harzemşah devletini istila edip, her tarafa dehşet ve korku salmışlardı. Bu durum karşısında bütün İslâm alemini öldürücü bir ümitsizlik bulutu kaplamıştı. Artık halkta Moğolları mağlup etmenin imkansız olduğu kanaati uyanmıştı. O kadar ki, ‘Moğollar bozguna uğradı denilirse inanma!’ sözü, bir deyim olarak dilden dile dolaşmaya başlamıştı.

Fakat bu durum Allah dostlarını asla ümitsizliğe itmedi. Ümit ve inançla vazife ve cihadlarına devam ettiler. Toplumun yeniden kendine gelmesine, özgüvenini kazanmasına vesile oldular. İrşadları öyle etkiliydi ki, bazı Moğol hanları bile müslüman oldular.

Benzeri bir olay Hindistan’da da yaşandı. Burada Ekber Şah yönetimi açıkça İslâm düşmanlığı yapıyordu. Etrafında da onu bu zulüm ve haksız işlerinde destekleyen son derece zeki bir ekibi vardı. Diğer taraftan, görünürde bu durumla baş edebilecek hiçbir hareket yoktu. Şartların iyiye gideceğine dair bir ipucu görünmüyordu.

İşt e böyle bir zamanda Cenab-ı Hak, sevdiği kullarından birini halkı ıslah ve dini hayatı ihya etmek için hazırladı. Bu Allah dostu, tek başına, peygamberî ahlâkın gerektirdiği hikmet ve öğüt ile insanları irşada başladı. Sonuçta işbaşına gelen her hükümdar bir öncekinden daha iyi olmaya başladı. Nihayet, İslâm tarihinde eşine az rastlanan, dinî gayret sahibi, faziletli bir zat Evrengzip Han hükümdar oldu. Bu sessiz-sedasız değişimin önderi, Nakşî Müceddidî tasavvuf kolunun mürşidi, İmam Rabbanî k.s. idi.

Tarihin gerçek sufilerde şahit olduğu güzellikler sadece bunlar değildir. Onların daha pek çok saklı güzellikleri vardır. Bütün kötülemelere ve kasıtlı olarak ortaya atılan kötü örneklere rağmen, bu güzellikler her devirde vardı ve var olmaya devam edecek.

Evet; Allah dostları, bütün müminleri samimi olarak sevmişlerdir. Onlar için her şeylerini feda etmişlerdir. Buna karşılık olarak müminler de hiç görmemiş olsalar bile onları sevmiştir. Gönüllerdeki bu sevgi, Yüce Allah’ın sevdiklerine bir ikramıdır.

Kısaca, Allah aşkını biricik hedef edinen Allah dostları, tarih boyunca insanlığın yolunu ve gönlünü aydınlatan güneş olmuşlardır. Onlarsız bir tarihin sayfaları, karanlık, nursuz ve soğuktur. Dün öyleydi, bugün ve yarın da öyle olacak.
addanali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
Tasavvuf nedir? itimat Bilinmesi gerekenler 4 24.03.2008 21:13
Tasavvuf Nedir..... yeşil Dini Bilgi ve Eğitim 7 16.08.2006 10:44
Tasavvuf Nedir? acohsny Dini Bilgi ve Eğitim 83 23.01.2006 15:32
Tasavvuf nedir? Yazısını yazan kardeşimize kaynak ile yanıt. ledunn Dini Bilgi ve Eğitim 17 10.09.2005 20:58
Tasavvuf nedir? tarik167 Dini Bilgi ve Eğitim 0 17.09.2004 17:59


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:37 .
Powered by vBulletin Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de

 
Anasayfa - Arşiv - Yukarı git