Üyelik tarihi: 01.02.2003 Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| Resulullah´in yapmadigi bir isi ben nasil yaparim?
Resûlullah'ın yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?
Hz. Peygamber kendisinin yerine kimin devlet başkanı olacağını belirlemeden vefat etti. Sahâbe önce kimi seçeceklerinde ihtilaf ettiler. Sonra Hz. Ebû Bekir'in seçilmesi ve onun diğer sahâbeye tercih edilmesinde görüş birliğine vardılar. Çünkü Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hastalığı ağırlaşınca, Müslümanlara imamet etmesi için Hz. Ebû Bekir'i görevlendirmişti. Ashabtan bazıları hilafeti imamete kıyas ettiler ve diğerleri de bu kıyası uygun görüp Hz. Ebû Bekir'in –Hz. Peygamber'in imamet konusunda yaptığı gibi– hilafet hususunda da başkalarına tercih edilmesini kararlaştırdılar. İşte bu kıyas, onların icmaının senedini teşkil ediyordu. Nitekim bu, bazılarının şu ifadesinden açıkça anlaşılıyor:
"Allah'ın Resûlü, dinimize ait bir işi için ona (onun vekalet etmesine) rıza gösterdi; biz de dünyamızla ilgili bir işte niye onu tercih etmeyelim?"
Şarap ve diğer sarhoş edici maddeleri içen kişiye verilecek ceza için gerek Allah'ın Kitabı'nda gerekse Hz. Peygamber'in Sünneti'nde belirli bir miktar gösterilmiş değildir. Şarap içmiş bir kimse Hz. Peygambere getirildiğinde, insanlara ona vurmalarını emreder, orada bulunanlar da o gün mevcut bulunan vasıtalarla ona vururlardı: Kimi eliyle, kimi pabucuyla, kimi değneğiyle, kimi de elbisenin sarkan ucuyla.
Bir gün Hz. Peygamber'e şarap içtiği sabit olmuş bir kişi getirilmiş, o da ona vurmalarını emretmiştir. Yukarıda belirtildiği şekilde ceza infaz edildikten sonra bazılarının ona:
"Allah cezanı versin, rezil adam!" diye bağırdığını duyunca Resûl–i Ekrem:
"Öyle söylemeyin, şeytana uymasına sebep olmayın. Şöyle deyin: Allah'ım! Onu yarlığa! Allah'ım! Ona merhamet et!"
Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir dönemlerinde içki cezası ile ilgili durum bu şekilde devam etti. Fakat Hz. Ömer zamanında ülkenin bazı yörelerinde içki içenlerin sayısı arttı. Şam valisi Halid b. Velid, halifeye bir mektup yazarak, insanların uygulanmakta olan cezayı önemsemez olduklarını bildirdi. O sırada Hz. Ömer'in yanında muhacirlerin ve ensârın ileri gelenleri bulunuyordu. Kendilerine danıştı. Hz. Ali şöyle dedi:
"Şarabı içen insan sarhoş olur, sarhoş olunca hezeyana başlar. Böylece ileri geri konuşurken iftirada bulunur. İftira edenin cezası ise, Allah'ın Kitabı'nda seksen değnek olarak belirlenmiştir." Hz. Ömer ve diğer sahâbe, Hz. Ali'nin bu görüşünü yerinde buldular ve namuslu bir kadına zina isnadında bulunan bir kişiye uygulanan kazf cezasına kıyas ederek şarap içene de seksen değnek vurulmasını kararlaştırdılar.
İşte bu ve bundan önce belirtilen örnekteki icma, kıyasa dayandırılmıştır. Bu da kıyasın icma için sened olabileceğini ve bu yönde uygulama yapıldığını göstermektedir.
"İcma kat'i, kıyas zanni delildir; kat'i zanniye dayandırılmaz." diyenlere gelince; onların bu istidlali kabule şâyan değildir. Çünkü haber–i vahid de zanni delil olduğu hâlde, bilginler onun icma için sened olabileceğinde fikir birliği etmişlerdir. Kıyas da doğruluğu hakkında icma meydana gelmezden önce zanni delildir; ama isabetli olduğuna dair icma meydana geldikten sonra artık kat'i delil hâline gelir.
Maslahat-ı Mürsele’nin
İcma İçin Sened Olup
Olamayacağı
Kıyas, icma için sened olabildiği gibi maslahat–ı mürsele de –bunu delil olarak kabul edenlere göre– icmanın senedi olabilir. Nitekim Hz. Peygamber'in ashabı da bu yönde uygulamalar yapmışlardır. İşte buna bazı örnekler:
Hz. Ebû Bekir'in halifeliği döneminde, Hz. Ömer ona Kur'an'ın bir Mushaf hâlinde toplanması tavsiyesinde bulundu. Hz. Ebû Bekir önce tereddüt etti:
"Resûlullah'ın yapmadığı bir işi ben nasıl yaparım?" dedi. Hz. Ömer ısrarla şunu söyledi:
"İnan ki bunda hayır var, Allah'a yemin ederim ki, bu İslâm'ın menfaatine olacak!" Sonunda Hz. Ebû Bekir ikna oldu. Kur'an'ın bir Mushaf hâlinde toplanmasını emretti. Ashab da onun bu kararını uygun buldu. İşte sahâbenin bu icmaının maslahat fikrinden başka bir senedi yoktur. Zaten Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in ifadeleri de bu hususu vurgulamaktadır: Hz. Ebû Bekir "Allah'ın Resûlü'nün yapmadığı şeyi ben nasıl yaparım?" diyor, Hz.Ömer de bunun "İslam'ın menfaatine olacağı"nda ısrar ediyordu.
Hz. Ömer döneminde Müslümanlar Irak ve Şam bölgesini fethedince, Abdurrahman b. Avf ve Ammar b. Yasir gibi bazı sahâbe, fethedilen arazinin Allah'ın, Kitabı'nda gösterdiği ve Hz. Peygamber'in uygulamasında olduğu gibi mücâhidler arasında paylaştırılması gerektiğini savundular. Aralarında Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Muaz b. Cebel'in de bulunduğu diğer bir grup bu arazinin mücâhidler arasında taksim edilmemesini, Müslümanların ortak malı hâline getirilmesini, arazinin sahipleri elinde bırakılıp üzerine harac vergisi konmasını, bu verginin hâkim, memur ve asker maaşlarının ödenmesinde, dul yetim ve muhtaçların ihtiyaçlarının karşılanmasında bir gelir kaynağı teşkil etmesini, böylelikle nesiller boyunca bütün Müslümanların istifadesinde kalmasını uygun görüyordu. Taksim taraftarı olan karşı görüş sahipleri Hz. Ömer'e şunu söylüyorlardı:
"Sen Allah'ın bize kılıçlarımızın gücü ile sağladığı bir hakkı vermeyip de, onu savaşta hazır bulunmayan insanlar ve onların henüz ortada olmayan çocukları ve torunları lehine mi vakfedeceksin?" Hz. Ömer de şu cevabı veriyordu:
"Sonradan gelen Müslümanların hâli ne olacak? Araziyi taksim edilmiş ve babadan intikal bir mülk olarak bulacaklar! Hayır bu isabetli bir görüş değil!"
Hz. Ömer muhaliflerle uzun süre tartıştı. Sonunda onlar da çoğunluk görüşünü kabul ettiler. Böylece sahâbenin bu hüküm üzerinde icmaı gerçekleşmiş oldu. Görüldüğü gibi bu icmanın senedi, nass veya kıyas değil, maslahat düşüncesidir.
Malahat Düşüncesine
Dayanan İcmanın
Hükmü
Maslahat düşüncesi icma için sened olabilirse de, bu düşünceye dayanan icma, Kitap, Sünnet ve kıyasa dayanan icmalar gibi değişmez bir delil teşkil etmez. Böyle bir icma maslahatı gerçekleştirdiği sürece kaynak olma özelliğini korur. Fakat bu sonucu sağlamaz hâle gelince ona muhalefet edilir ve maslahatı gerçekleştiren yeni bir hüküm konabilir. Bu yüzden müctehidlerin, birçok meselede, daha önce üzerinde icma edilmiş hükme aykırı; fakat maslahatı gerçekleştiren hükümler verdiklerini görüyoruz.
Bir kimsenin, yakını lehine şahitliği meselesi bu duruma bir örnektir. Şöyle ki:
Sahâbe ve tabiûn devirlerinde, kişinin yakını lehine meselâ çocuğun babası, babanın çocuğu ve kocanın karısı lehine şahitlik etmesi kabul ediliyordu. Bu husus Hz. Ömer, Kadı Şüreyh, Saîd b. Müseyyeb ve Ömer b. Abdülaziz'den rivayet edilmiştir. Nitekim bir gün Ali b. Kahil isimli şahsın karısı, Kadı Şüreyh nezdinde bir alacak davası açmıştı. Kadın bir adamdan alacaklı olduğunu iddia ediyordu. Kocası ve babası, onun lehinde şahitlik edince davalı itiraz etti:
"Sen bu özellik dışında onların şahitliğini reddetmeyi gerektirecek bir kusur biliyor musun? (Eğer yoksa bu özelliğin şahitliğe zararı yoktur). Müslüman olan herkesin şahitliği geçerlidir." Başka bir rivayete göre de Şüreyh şöyle dedi:
"Bir kadın hakkında zaten kocası ve babasından başka kim şahitlik edecek?" sonunda Kadı Şüreyh kadının lehinde karar verdi.
Ne var ki, insanların ahlâkı değişip kalplerde iman hâkimiyeti zayıflayınca ve toplumda başkalarını haksız yere itham eğilimi kendini gösterince, fakihler ve hâkimler önceki uygulamayı aynen sürdürmenin hak kaybına yol açacağını, insanların zarara ve sıkıntıya düşeceklerini fark ettiler. Maslahat düşüncesine dayanarak ve toplumdaki kötü gidişi önlemek için yakınların birbiri lehine şahitliğini reddettiler. Kendi zamanlarının şartlarını göz önüne alarak bu hükmü evlat baba, kardeş ve karı koca ile sınırlandırdılar. Şayet herhangi bir zamanda daha uzak akraba için aynı töhmet söz konusu olacak olsa, onların da şahitliği reddolunabilir.
Ahmet Saban
__________________ Cümle ihvân hallenmişler hâliyle o mahbûbun Ne büyük Saadettir ihvânı olmak efendi Mahmûdun |