İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 01.10.2002, 13:19
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
DİNİ HÜKÜMLER KAÇ KISMA AYRILIR VE NEDİR?

Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

SEVGİLİ VE COK DEGERLİ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM AŞAGIDAKİDAKİ SORUYU ALLAHÜ TEALANIN İZİN VERDİGİ KADARIYLA HEPİMİZ VAKIFIZ LAKİN KARDEŞLERİME AŞAĞIDAKİ 3 ŞART DAHİLİNDE 1 SORU SORULSA BEN DAHİL CEVAPLARIMIZ NE OLURDU ACABA

SORU = DİNİ HÜKÜMLER KAÇ KISMA AYRILIR VE NEDİR?

CEVAPLARDAKİ ARANAN ŞARTLAR.

1-) EN FAZLA BİR SAHİFE OLACAK

2-) KONU ANLAŞILIR OLACAK

3-) GENEL VE ANA KAİDELERİN DIŞINA ÇIKILMAYACAK.

GÜZEL BİR BİLGİ ALIŞ-VERİŞİNDE BULUNABİLİRİZ.. İNŞAALLAH.

BİLGİ ALIŞ–VERİŞİ
Yaşlı, akıllı ve tecrübeli bir adam, bir gence şöyle diyordu:

— Biz insanlar, maddî bir alış-veriş yaptığımızda, her birimiz biraz
zenginleştiğimiz kadar biraz da fakirleşiriz. Fakat, bilgi alış-verişi yapıldığı zaman, herkesin sermayesi iki misli artar.

Allahü Teala ilgilenenden ve ilgilenmeyendende razi ve memnun olsun.(amin)

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 03.10.2002, 12:46
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

Sevgili kardeşlerim benim araştırmalarım sonuçu aşağıdaki gibidir.

Dînî hükümler ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:

1. Îtikâdî hükümler...

Bunlar; Allâha, sıfatlarına, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, kadere yani hayır ve şerrin Allahtan olduğuna ve âhiret gününe îman etmek gibi, inanç mevzuu olan hususlardır.

2. Amelî hükümler...

Bunlar da; namaz, oruç, hac, zekat, muâmelât, cihad, tebliğ gibi, amel-fiil-ibâdet ve tâat mevzuu olan hükümlerdir.

Amelî hükümler; ibadetler, dünyevî muâmeleler, evlenme ve boşanmalar, mîras hukuku, ukûbât-cezâlar gibi nevilere ayrılır. Fıkıh ve usûl-i fıkıh bu gibi mevzuları tedkik eder.

3. Ahlâkî, vicdânî-kalbî hükümler...

İnsanda doğuştan mevcut olan riyâ, ucub, cimrilik, korkaklık, yalancılık, aldatıcılık v.s. gibi kötü huyların yok edilerek yerlerine ihlâs, tevâzû, cömertlik, cesâret, doğruluk ve istikâmet gibi güzel huyların nasıl kazanılacağından bahseden bu ilme tasavvuf adı verilmektedir. Bu ilim dalı; ahlâktan, fazîletten, sevgiden, kalpten-vicdandan, kısacası insanlıktan bahseder. Böylece, faydalı-verimli, ihtirastan uzak kanaatkâr, gönül zengini Müslümanların yetişmesine vesîle olur.

Bu sâha peygamberlerin (aleyhimüs-salâtü ves-selâm) ve vârisleri olan bâtın âlimlerinin, yani mâneviyat erbâbının sâhasıdır. Terbiye ve irşad, sadece kuru tasavvuf bilgileri ile mümkün olmaz. Bu bakımdan, insanların mânevî terbiyeleri ile meşgul olacak zâtın, sadece kaal değil, aynı zamanda hâl ehli olup irşâda da salâhiyetli olması iktizâ eder.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 04.10.2002, 09:50
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

Allahü Tealanın izni ile konuya bazı ek açıklamalarla devam edelim.İnşaallah.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Allahü teâlâ Kurân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

...Fakat Allah size îmânı sevdirdi. Onu kalblerinizde süsledi. Küfrü (îmânsızlığı), fâsıklığı (günâhkârlığı), isyânı size çirkin gösterdi. (Hucurât sûresi: 7)

Hakîkat şudur ki, îmân edenler ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hâkimiyeti yoktur. (Nahl sûresi: 99)

Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize insan sûretinde gelerek; İmânın ne olduğunu bana bildir dedi. Peygamber efendimiz de; Allahü teâlâya inanmak, meleklerine inanmak, indirdiği kitaplara inanmak, peygamberlere inanmak, âhiret gününe (öldükten sonraki hayâta) inanmak, kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır buyurarak, îmânın altı şeye inanmak olduğunu bildirdi. (Hadîs-i Cibrîl-Müslim)

Sizin îmân yönünden en üstün olanınız, ahlâk yönünden güzel olup, insanlara iyilik yapanlarınızdır. (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-Müfred)

Îmânın temeli ve en kuvvetli alâmeti, müslümanları sevmek ve müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Masûmiyye)

Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Îmân edenlerin farzları yapıp, haramlardan kaçınması lâzımdır. Îmân etmek için kelime-i şehâdet söylemek ve bunların mânâsını Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde öğrenip, inanmak lâzımdır. (İmâm-ı Gazâlî)
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1.) Allâhü Teâlâya İman

Îmanın altı şartından birincisi, Allâhü Teâlâya imân etmektir. Şöyle ki; Allâhü Teâlâ vardır. Onun zâtı, bütün kemâl sıfatları ile muttasıf (Yani, bütün güzelliklere eksiksiz olarak sahip), bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve uzaktır.

----------------------------------------------------------------------------------------------

SIFAT:
Özellik, hâl, keyfiyyet. Varlıkta kendi kendine duramayıp başka bir şeye muhtaç olan şey.
Varlıklar birbirlerinden sıfatlarıyla ayırt edilmektedir. (Teftâzânî)

Allahü teâlânın insanlar içinden seçmiş olduğu peygamberler (aleyhimüsselâm) da insanlık sıfatlarında diğer insanlarla aynıdır. Yâni onlar da yerler, içerler, soğukta üşürler. Ancak Allahü teâlâ, onlara husûsî (özel) nîmetler ve çeşitli mûcizeler ihs ân etmiştir. (Harputlu İshâk Efendi)

Mükellef yâni âkıl ve bâliğ olan, kadın-erkek her müslümanın Allahü teâlânın sıfat-ı zâtiyyesini ve sıfat-ı sübûtiyyesini, doğru bilmesi ve inanması lâzımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz. Bilmemek günâh olur. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Allahü teâlânın sıfatları, (((zâtî => kendisine âit olan))))) ve ((((sübûtî => başka varlıklarda sınırlı olarak bulunan))))))) sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

----------------------------------------------------------------------------------------------
Sıfat-ı Zâtiyye:

Allahü teâlânın zâtında (kendisinde) bulunup diğer varlıklarda bulunmayan, yalnız Allahü teâlâya mahsûs sıfatları. Bu sıfatların sonradan yaratılan varlıklarla hiçbir sûrette bağlantıları yoktur. Bu sıfatlara sıfat-ı Vücûdiyye ve sıfat-ı Ulûhiyyet de denir.

Hz. Allâhın Sıfât-ı Zâtiyyesi 6dır:

1.Vücud: (Var olmak.)
2.Kıdem: (Evveli olmamak; ezelî olmak.)
3.Bekâ: (Sonu olmamak; ebedî olmak. )
4.Vahdâniyet: (Birlik. Zâtında ve sıfatlarında tek olup, ortağı yoktur)
5.Muhâlefetün lilhavâdis: ( Sonradan olanlara hiç benzememek.)
6.Kıyam binefsihi: (Var olmasında başka bir şeye muhtaç olmamak. )

----------------------------------------------------------------------------------------------
Sıfat-ı Sübûtiyye:

Allahü teâlânın zâtında (kendisinde) bulunmakla birlikte başka varlıklarda da sınırlı olarak bulunan sıfatları. Bu sıfatlara sıfat-ı hakîkiyye de denir.

Allâhü Teâlânın Sıfât-ı Sübûtiyesi sekizdir:

1.Hayat: Diri olmak. (Allâhü Teâlâ diridir ve dirilticidir.)
2.İlim: Bilmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi, hattâ kalblerde gizlenen niyetleri dahi bilir.)
3.Semi: İşitmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi işitir.)
4.Basar: Görmesi olmak. (Allâhü Teâlâ; karanlık gecede, kara taşın üstünde, kara karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının sesini işitir.)
5.İrâdet: Dilemesi olmak. (Yani irâde sahibidir ki, diler ve ne dilerse onu dilediği gibi yapar.)
6.Kudret: Gücü her şeye yeter olmak. (Allâhü Teâlâ her şeye kaadirdir.)
7.Kelâm: Konuşması olmak. (Allâhü Teâlânın harf ve sese muhtaç olmadan söylemesi demektir.)
8.Tekvîn: Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 05.10.2002, 12:30
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

2.) MELEKLERE ÎMAN
Allah Teâlâ melekleri nurdan yaratmıştır. Gözle görülemeyen bu nûrânî ve latîf varlıklara inanmak, îmânın ikinci şartıdır.

Meleklerin yaratılması, insandan öncedir. Nitekim Kurân-ı Kerimde Rabbimiz, bu hususa işâreten şöyle buyurumuştur:

Hatırla ki; Rabbin meleklere, Muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infâza memur) bir halîfe (bir insan, âdem) yaratacağım, buyurmuştu. Onlar da, Bizler hamdinle sana tesbîh ve seni takdîs edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halîfe kılıyorsun? demişlerdi. Allah (c.c.) da onlara, Şüphesiz ben, sizin bilmediklerinizi bilirim, buyurmuştu. (S. Bakara, 30)

Mâlum olduğu üzere Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdemi yarattı. Sonra da meleklerin içindeki bu düğümü çözmek, yani yarattığı şeyin basit bir varlık olmadığını göstermek için onları karşılıklı imtihan etti. Allah Teâlâ peygamberlerine vahyini, melek vâsıtasıyla gönderdiği içindir ki, meleklere îman, peygamberlere îmandan öncedir.

Kurân-ı Kerimde de, Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îman etti; müminler de îman ettiler. Onlardan her biri Allâha, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îman ettiler (S. Bakara, 285) buyurularak bu sıralamaya dikkat çekilmiştir.

Melekler günah işlemezler, nefsânî ve şehvânî hislere sahip değillerdir. Onlarda erkeklik ve dişilik yoktur. İnsanlar gibi yiyip içmezler, uyumazlar. Bununla birlikte insan sûretine girebilirler.

Nitekim Kurân-ı Kerimde Meryem sûresinin 16-17nci âyetlerinde, Hz. Meryeme Cebrâil aleyhisselâmın; kezâ Hz. İbrâhime de bir melekler topluluğunun insan sûretinde geldiği bildirilmiştir. Ve yine Sahîhânda bildirildiğine göre, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)e Hz. Cebrâilin insan sûretinde geldiği, sahâbe-i kiramdan bazılarının da onu gördükleri sahih hadîs-i şeriflerle sâbittir.

Melekler Allah Teâlâya ibâdet ve itaat ederler. Onlar için isyan bahis mevzuu değildir, emrolundukları hususları yerine getirirler. Dâima iyinin ve iyiliklerin yanında ve arkasındadırlar.

Bunlardan Cebrâil, Azrâil, İsrâfil ve Mîkâil aleyhimüsselâm en büyükleridir. Bu dört büyük meleğin her birinin ayrı ayrı vazifeleri vardır. İnşâallah bunların vazifeleriyle alâkalı bilgiler vermeye çalışacağız.

DÖRT BÜYÜK MELEĞİN VAZİFELERİ

1. Cebrâil aleyhisselâm, Seyyidül-Melâikedir, yani meleklerin efendisi...

Kurân-ı Kerimde Rûh, Rûhul-Emîn, Rûhul-Kuds, gibi isimlerle de anılır. Allah Teâlâ ile peygamberleri arasında vâsıtalık vazifesi görür. Bütün peygamberlere Cenâb-ı Hakkın vahyini Cebrâil (a.s.) getirmiştir. Kurân-ı Kerimde onun bu vazifesine şöyle işâret edilmiştir:

Onu; Rûhul-Kuds (Cebrâil aleyhisselâm), îman edenlere sebat vermek, Müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak için, Rabbinin nezdinden hak olarak indirdi. (S. Nahl, 102)

Hazret-i Îsâ (a.s.) için de, Biz onu (Îsâyı) Rûhul-Kudsle takviye ettik (destekledik) (S. Bakara, 87) buyurulmuştur.

2. Azrâil aleyhisselâm, Kurân-ı Kerimde Melekül-Mevt (ölüm meleği) diye tavsif olunmuştur.

Vazifesi, eceli gelen canlıların, Allâhın izni ile ruhlarını almaktır. Onun bu vazifesini Cenâb-ı Hakk şöyle bildirmiştir: (Resûlüm) de ki: Size vekil kılınan ölüm meleği [eceliniz geldiğinde] canınızı alacak, sonra da Rabbinize döndürüleceksiniz. (S. Secde, 12)

3.İsrâfil aleyhisselâm, kıyâmetin kopması ve yeniden dirilmek için olmak üzere iki defa sûra üfürmekle vazifelidir. Bütün canlı varlıkların sonu demek olan bu hâdise, Kurân-ı Mübînde şöyle ifade olunmuştur:

(Birinci) sûra üfürülmüş, artık Allâhın diledikleri dışında, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüştür. Sonra sûra bir kere daha üfülür; onlar da hemen ayağa kalkıp bekleşirler. (S. Zümer, 68)

4.Mîkâil aleyhisselâm, dünya ve dünyanın dışındaki âlemlerde bir takım fizîkî hâdiselerin vukûu; yağmur, rüzgâr ve nebâtâtın bitmesi gibi hususların meydana gelmesinde vazifeli bir melektir.

Kurân-ı Mecîdde Mîkâil (a.s.)den şöyle bahsedilmiştir: Kim Allâha, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâile ve Mîkâile düşman olursa bilsin ki, Allah kâfirlerin düşmanıdır. (S. Bakara, 98)

DÖRT BÜYÜK MELEĞİN DIŞINDAKİ MELEKLER...

Dört büyük melekten başka, çeşitli işlerle, ibâdet, tâat, tesbih tehlil ve tekbirle vazifeli daha pek çok melekler vardır.

Binâenaleyh; Savaşlarda müminlere yardım etmeleri, Yapılan amelleri yazmaları, Nebî (s.a.v.) üzerine salevât getirmeleri, İnsanları gözetlemeleri, Müminler için duâ etmeleri, bu işler ve vazifeler arasında zikredilebilir.

Bu işleri gören meleklere vazifelerinin keyfiyet ve evsâfına uygun isimler verilmiştir.

Meselâ İlliyyûn, Mukarrabûn, , Hamele-i Arş, Münker ve Nekîr, Cennet Hâzinleri ve Cehennem Zebânileri, gibi isimler bunlar arasında sayılabilir.

Ayrıca her insanda, vazifeli 384 melâike vardır. Bunlardan, Kirâmen Kâtibîn ve Hafaza melekleri insan ne yaparsa onu yazmakla vazifelidirler.

Velhâsıl, bütün peygamberler ve semâvî kitaplar meleklerin varlığını haber vermişlerdir. İnanılması zarûridir, inkâr eden kâfir olur. Meleklerin, var olmalarına rağmen görülmemeleri ise, gözlerimizin onları görebilecek güç ve istidada sahip olmayışındandır.

Nitekim ruh, akıl, nefis gibi fizikî kesâfeti bulunmayan mânevî varlıkları da göremeyiz. Bununla birlikte varlıklarından da şüphe etmeyiz. Keza, çıplak gözle mikroplar da görülmüyor ama, mikroskopla pekâla görülebiliyor. Mikroskop keşfedilmezden önce, mikrobun varlığını da inkâr edenler mevcuttu. Fakat bugün görülüyor ve inkâr edilemiyor. Bu sebeple beden gözümüzün göremediği bazı mânevî varlıkları, basîreti (kalp gözü) açık olan kimselerin görmesi mümkündür.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 07.10.2002, 09:12
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

CİNLERİN VARLIĞI...
Cinler de melekler gibi latîf varlıklardır, gözle görülmezler. Var oldukları ise Kitap ve sünnetle sâbittir.

Yaratılışları itibariyle çeşitli şekillere girmeye elverişlidirler. Zor işleri yapabilme istidadına sahiptirler. Nitekim Süleyman aleyhisselâm, Belkısın tahtını Yemenden Kudüse getirtmek isteyince, İfrît isimli cin şöyle demişti: Daha sen yerinden kalkmadan ben sana onu getiririm. Benim herhalde buna yetecek gücüm var. (S. Neml, 39)

Ancak daha sonra bu tahtı, Allâhın velî kullarından Âsaf bin Berhiyâ, göz açıp kapayıncaya kadar getirmiştir. Bu vaziyet âyet-i kerimede şöyle beyan edilir: Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan kimse, Ben onu sana, göz açıp kapayıncaya kadar getiririm dedi. (S. Sebe, 40) Ayrıca Süleyman (a.s.) cinleri, ağır ve güç işlerde de çalıştırmıştır. (S. Sebe, 12-13)

Cinler, ateşten yaratılmış akıllı varlıklardır. Erkek ve dişi olanları vardır. Evlenirler, çoğalırlar, yerler içerler. Yaşlanır ve ecelleri gelince onlar da ölürler. İnsanlar gibi cinler de Allâhın îman edin emri ve îmandan sonra da bunun gereği olan mükellefiyetlerle muhâtaptırlar. Yeryüzünde bulunurlar, içlerinde mümin olanları da kâfir olanları da vardır. Kendilerine peygamberler gönderilmiştir. Nitekim bir âyet-i celilede şöyle buyurulmuştur: Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size, âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dâir sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? (S. Enâm, 130)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Ukaz panayırına giderken Nahlede sabah namazını kıldırmış, bu esnada bir grup cin gelip Kuran dinlemiş ve îman etmiştir. Ve yine Abdullah ibnü Mesûd (r.a.)un naklettiğine göre, bir gece Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz aralarından kaybolmuştu. Şehir dışındaki vâdilerde aranmasına rağmen bulunamamıştı. Sabah olunca Hira cihetinden geldiğini gördüler. Resûlüllah (s.a.v.) vaziyeti şöyle açıkladı: Bana cinlerden bir dâvetçi geldi. Onunla beraber gittim. Onlara Kuran okudum. (Kurtubî, el-Câmi li-Ahkâmil-Kurân, Beyrut, 1967 12/2)

CİNLER ZAYIF KARAKTERLİ VARLIKLARDIR

Cinler, yaratılışları itibariyle gelişmiş imkânlara sahip olmalarına rağmen, düşünce seviyeleri insanlardan geri, karakterleri zayıftır. Menfî ve zararlı davranışlara daha fazla meyillidirler. Bununla birlikte dindar ve faziletli olanları da vardır. Kötülerinin en büyük hususiyeti, insanların zayıf tarafından veya zayıf zamanından faydalanarak, onları kendilerine tâbi kılmak suretiyle istediklerini yaptırmaktır.

Yeri gelmişken hemen şunu da ifade edelim ki; gaybı sadece Allah bilir. Cinler gaybı bilmez. Bununla birlikte insanların bilmedikleri bazı şeyleri bilebilirler. Bunlar ise gaybî değil, mevcut olan şeylerle ilgilidir. Ancak insanlar o anda onu bilmemektedir. Diğer taraftan cinlerin, meleklere vazife taksimi sırasında kulak hırsızlığı yaparak dünya ile alâkalı bazı sırları çalmaya uğraştıkları da olur. Bu sebeple söylediklerinin bazısı doğru da olabilir, fakat yalanlarla karışıktır.

Bu bilgileri irtibatlı oldukları kişiye aktarabilirler. Bu şahıslara bugün, cinci, büyücü hatta umumi mânâda medyum denilmektedir. Dinimizde bu gibi işlerle uğraşmak yasaklanmıştır

ŞEYTAN NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Şeytan cinlerdendir; şerrin, her türlü kötülüğün ve sapkınlığın temsilcisidir. Hayırla, iyilikle, hidâyetle hiçbir alâkası yoktur.

Allah Teâlâ Hz. Âdeme secde etmesini emrettiği zaman, şeytanların babası olan İblîs, kendisinin ateşten, Âdemin ise topraktan yaratıldığını ileri sürerek Allâha isyan etti. Bu hareketi ile yani kendisini Âdem aleyhisselâmdan üstün görmesi sebebiyle kibir ve gurûra kapıldı, kâfirlerden oldu. İblîs ve onun zürriyetinden gelen şeytanlar, Allâhın rahmetinden kovulmuştur.

Ancak bunlara, kıyâmete kadar mühlet verilmiştir. Bütün meşgaleleri, insanları doğru yoldan ayırmak ve onları kötülüğe sevketmeye çalışmaktır. Her insanın bir şeytanı vardır. Hatta Resûlüllah Efendimizin dahi kendisine musallat olmak isteyen bir şeytanı vardı.

Ancak Cenâb-ı Hakk ona yardım etmiş ve şeytanı kendisine teslim olmuştur. Şeytanın vazifelerini şöyle tasnif edebiliriz:
1. Küfür, şirk, Allah ve Resûlüne, Resûlünün vârislerine isyan ettirmek,
2. Bidatlerle amel ettirmeye çalışmak,
3. Büyük günahlara sevketmek, şayet mümkün olmazsa;
4. Küçük günahlarla meşgul etmek,
5. Mubahlarla fazlaca uğraştırmak,
6. Fazileti az olan amellerle oyalamak.

Hz. Allah şeytana karşı müminleri îkaz etmiş, Şeytan şüphesiz sizin amansız bir düşmanınızdır, siz de onu düşman kabul edin. O, kendisine uyan taraftarlarını, ancak ateş ehlinden olmaya çağırır (S. Fâtır, 6) buyurarak, ona uymamalarını istemiştir.

Şeytan, ilk insan Hz. Âdem babamızla Havva vâlidemizi yanıltmış ve cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur. Bu hususu göz önünde tutarak, onun hîle ve tuzaklarına karşı uyanık bulunmak gerektiği ise Kurân-ı Kerimde şöyle ifade buyurulmuştur: Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. (S. Araf, 27)

ŞEYTANIN HÂKİMİYETİ KİMLER ÜZERİNDEDİR ?

Şeytanın hâkimiyeti, hiç şüphe yok ki kendi dostları üzerindedir. Kurân-ı Kerimde bu hususu Mevlâmız şöyle beyan buyurmuştur: Hakikat şu ki: îman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allâha ortak koşanlaradır. (S. Nahl, 99-100)

Dünyada iyi ile kötü, hayırla şer, îmanla küfür arasındaki mücâdele şüphesiz kıyâmete kadar sürecek; iyiliğin yanında melek, kötülüğün arkasında ise şeytan var olmaya devam edecektir. İnsanoğlu, Allah Teâlânın verdiği irâde gücünü iyi yolda kullanmaya karar verir ve azmederse, bu hususta Cenâb-ı Hakkın yardımı tecellî eder. Bu ameli yapmak için kendisinde güç ve kuvvet bulur. Şer ve kötülük yönünde karar verirse de, muhakkak ki şeytanın desteğini arkasında görür

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 09.10.2002, 10:13
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

3-) KİTAPLARA ÎMAN
Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ, insanların, dünyevî ve uhrevî saâdetlerini temin etmeleri için, peygamberleri vâsıtasıyla bir takım kitaplar göndermiştir. Bunlara ilâhî kitap veya semâvî kitap denilir.

Semâvî kitapların tamamına inanmak bizim için farzdır. Hepsi de Allah Teâlânın kelâm sıfatının tezâhürü ve vahiydir. Vahiy; Allah ile peygamberi arasında cereyan eden konuşmadır. Allahtan vahiy alma hâdisesine ashâb-ı kiram şâhit olmuşlardır. Vahiy alma hâli geçince de, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizden onu dinleyerek yazmışlar ve ezberlemişlerdir.

Böylece bugünkü elimizde bulunan Kurân-ı Kerim meydana gelmiştir. Mevlâ-yi zûl-Celâl vel-Kemâl hazretleri, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdemden itibaren kitaplar göndermiştir. Bunlar bazan sayfalardan ibaret, bazan da elimizdeki Mushaf gibi kâmil mânâda kitaplar olarak gelmiştir. Âdem aleyhisselâma 10 sayfa inmişti. 10 sayfa Hz. İbrâhime, 50 sayfa Hz. Şîte, 30 sayfa da Hz. İdrîse gönderilmiştir. Ceman 100 sayfadır.

Kitaplar ise 4 adettir. Bunlardan; * Tevrat Hz. Mûsâya, * Zebûr Hz. Dâvûda, * İncil Hz. Îsâya, * Kurân-ı Kerim de Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafâ (salavâtullâhi ve selâmühû aleyhim ve alâ Nebiyyinâ hâssa)ya gönderilmiştir. İlâhî kitap ve sayfaların aslı Levh-i Mahfûzdadır. Korunmuş levha mânâsına gelen bu tâbir, Kurân-ı Kerimde şöyle yer alır: İnkârcıların yalanladıkları o kitap, hakikatte, aslı Levh-i Mahfûzda bulunan çok şerefli bir Kurandır. (S. Bürûc, 21-22)

İmâm Gazâlî (k.s.) hazretleri bu mevzûda şunları söylemektedir: Âlemlerin yaratılışından sonuna kadar ne olup bitecekse, Allah hepsinin kazâ ve kaderini yazmıştır. Kurân-ı Kerimde geçtiği üzere buna, bazan Levh-i Mahfûz, bazan Kitâb-i Mübîn, bazan İmâm-i Mübîn tâbir edilir. Ayrıca Levh-i Mahfûz mânâsında, Kitâb-i Müeccel, Kitâb-i Malûm, Kitâb-i Hafîz, Kitâb-i Meknûn veya Ümmül-Kitâb isimleri de kullanılmıştır. (Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, 4/1012)

DÖRT İLÂHÎ KİTAPTAN T E V R A T
Tevrat, İslâm itikâdına göre inanılması gereken dört İlâhî kitaptan birisidir. Tevrat Yahûdilere tebliğ edilmek üzere Hz. Mûsâya indirilmiştir. Buna Ahd-i Atik de denilir. Tevratta İsrâiloğullarına tatbik edilmesi îcap eden hükümlerin bulunduğu Kuranda şöyle bildirilmiştir: Muhakkak ki Tevrâtı biz indirdik.

Onda bir hidâyet (doğruya rehberlik) ve bir nûr vardı. (İsrâiloğullarından) Allâhın emrine râm olan peygamberler, onunla Yahûdilere hükmederlerdi. Âlimler, fakihler de Allâhın kitâbını korumaya memur olmaları ve üzerine şâhit bulunmaları itibariyle (onunla hükmederlerdi). O halde (ey İsrâiloğulları, Tevrattaki âhir zaman peygamberine âit vasıfları açıklamak hususunda) insanlardan korkmayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir bedel (değersiz dünya metâı) karşılığında satmayın! Kim Allâhın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (S. Mâide, 44)

(Yahûdiler) de Allâhın kadrini hakkıyla takdir etmediler (ona lâyık olacak tarzda ve gereği gibi anlayamadılar). Çünkü, Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi dediler. Onlara söyle ki: Öyle ise Mûsânın insanlara bir nûr ve hidâyet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar hâline koyup açıkladığınız (fakat işinize gelmediği için de) çoğunu gizlediğiniz o Kitâbı kim indirdi? Sizin de atalarınızın da bilmediğiniz şeyler (Kuranda) size öğretilmiştir. (Resûlüm yâ Muhammed)! Sen Allah de; sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar! (S. Enâm, 91)

. Ahd-i Atîk ismiyle anılan Tevrâtın üç nüshası meşhur olmuştur. Bunlar; 1. Yahûdiler ve Protestanlarca kabul edilen İbrânice nüsha, 2. Roma ve Doğu Hıristiyan kiliselerince kabul edilen Yunanca nüsha, 3. Sâmirîlerce kabul edilen Sâmirîce nüshadır. Bu nüshalar karşılaştırıldığında, aralarındaki önemli farklar hemen göze çarpar.

Bunların, uzun ve karışık Yahûdi tarihi boyunca insanlar tarafından kaleme alındığı açıkça belli olur. Nitekim Hz. Mûsâ, yaklaşık M.Ö. 13. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen, elde bulunan en eski Tevrat nüshası M.Ö. 7. veya 10. yüzyılda yazılmış bir kitap olarak bilinir. Bu sebeple, bizzat Yahûdi ve Hıristiyanların da kabul ettiği gerçek, Tevrâtın Hz. Mûsâya Allah katından indirilen asıl nüshanın bugün elde mevcut olmadığıdır.

İLÂHÎ KİTAPLARDAN Z E B Û R
Zebûr, Hz. Dâvuda indirilen kitaptır. Kurân-ı Kerîmin üç yerinde Zebûr ismi geçer. Şöyle ki: Andolsun, Tevrâttan sonra Zebûrda da Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır diye yazdık. (S. Enbiyâ, 105) Dâvûda Zebûru verdik. (S. Nisâ 163; S. İsrâ, 55)

Dâvud aleyhisselâma indirilen Zebûr, bugün Ahd-i Atîkin içinde Mezmûrlar ismi ile zikredilmektedir. Elde müstakil bir Zebûr kitabı mevcut değildir. Bu sebeple Zebûrla alâkalı fazla bir bilgi bulunmamaktadır.
Günümüzde Yahûdi sinagoglarında veya kiliselerde söylenen ilâhiler arasında Mezmûrlara sıkça rastlanır.

Ancak bu Mezmûrların Hz. Dâvuda indirilen nüshaya isnâdı da kesinlik taşımaz. Biz Müslümanlar olarak, Zebûrun Dâvûd aleyhisselâma indirilen şekil ve muhteviyâtına inanmakla mükellefiz.

SEMÂVÎ KİTAPLARDAN İ N C İ L
İncil, Hz. Îsâya indirilen ilâhî kitabın adıdır. Kitâbımız Kuranda gerek Îsâ aleyhisselâm ve gerekse İncille alâkalı geniş bilgiler bulunmaktadır. Hatta Hıristiyanların değişikliğe uğrattıkları yerler de açıklanmıştır. Allah Teâlâ onların sapma noktalarını şöyle haber veriyor: Andolsun ki Allah, kesinlikle Meryemin oğlu Mesîhdir diyenler kâfir olmuşlardır.

Halbuki Îsâ şöyle demişti: Ey İsrâiloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâha kulluk ediniz. Hiç şüphe yok ki Allâha ortak koşana, Allah cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer (cehennem) ateş(idir). Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur. Şüphesiz, Allah, üçün üçüncüsüdür deyip (Allâha Meryem ve Îsâyı da ortak edenler) kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka ilah yoktur. (S. Mâide, 72-73)

Bir taraftan da Kurân-ı Kerim, Yahûdi âlimleri ile Hıristiyan râhiplerinin menfaat temin etmek için nasıl da hak-hukuk tanımadıklarını, Allah yolunda gidenlere engel olduklarını da şöyle bildirmektedir: Ey îman edenler! Hakikaten haham ve papazlardan birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yiyorlar ve (onları) Allâhın yolundan çeviriyorlar. (S. Tevbe, 34) Hazret-i Îsâ İbrânîce konuştuğu için, İncil de onun konuştuğu dil ile gelmiştir. Ancak bugün İbrânîce bir İncil yoktur.

Hıristiyanların ellerinde Ahd-i Cedîd adıyla anılan ve sekiz kişi tarafından yazılmış değişik risâleler bulunmaktadır. Bunlardan dört tanesi İncil diye isimlendiriliyor. Bunlar da Matta, Markos, Luka ve Yuhannaya isnâd ediliyor. Kendi aralarında tenâkuzlarla dolu olan bu nüshaların, nerede ve ne zaman yazıldıkları da Hıristiyanlar arasında uzun süre münâkaşa mevzuu olmuştur. Hz. Îsâdan 325 yıl sonra İznikte toplanan bir konsülde, binden fazla iştirakçinin hazırladığı pek çok İncil nüshaları içinden, yukarıda ismi geçen dört tanesini resmî nüsha olarak kabul etmişlerdir.

Bugün Ahd-i Cedîd adını alan bu kitap, dört İncil ile bir kısım mektuplardan meydana gelmiştir. İncil ve Tevrâtın bu şekilde asıl nüshalarından mahrum oluşu ve ana noktalarda vahiyden uzaklaşması, Yahûdi ve Hıristiyan din adamlarının görüş ve yorumlarına ağırlık kazandırmıştır. Hâl böyle olunca, tabiî olarak cemiyet ve milletlerin ihtiyaçlarına cevap verebilme hususiyetlerini de kaybetmişlerdir.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 09.10.2002, 10:23
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.
SEMÂVÎ KİTAPLARIN SONUNCUSU: K U R Â N
Fıkıh usûlüne dâir ilimler ıstılâhında, Kitap adıyla da anılan Kurân-ı Kerimin târifi şöyledir:

Allah Teâlâdan Hz. Muhammed (s.a.v.)e Arapça olarak indirilmiş, Mushaflarda yazılı, ondan bize tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunması ile ibâdet edilen, beşerin benzerini getirmekten âciz kaldığı, Fâtiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona eren nazm-ı İlâhîdir.

Aslında Kurân-ı Mecîdin târife bile ihtiyacı yoktur. Zira Kuran denilince ne kastedildiğini hemen herkes bilir. Ancak Usûl-i fıkıh âlimleri; namazda neyin okunmasının câiz olup olmadığı, hüküm istinbâtında (ortaya koymakta) neyin kaynak sayılıp sayılmayacağı, neyi inkâr edenin küfre girip girmeyeceği belli olsun diye, Kitâbın târifi üzerinde hassâsiyetle durmuşlardır.

Kurân-ı Kerim, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin peygamberliği süresince, 23 yılda parça parça indirilmiştir. 13 yıl kadar süren Mekke devrinde, daha çok inançla alâkalı mevzûlar, şirkle mücâdele ve ibretli kıssalar ağırlıkta olmak üzere Kurânın üçte birinden az eksiği inmiştir. Milâdî 622 yılında Mekkeden Medîneye hicret vuku bulmuş, şerî hükümlerle alâkalı âyetler daha çok orada inmiştir.

Bir yandan ibâdetler, cihad, âile, mirasla alâkalı hükümler; diğer yandan da cezâ, muhâkeme usûlü, muâmelât ve devletler arası münâsebetlerle ilgili esaslar burada nâzil olmuştur. Çünkü artık Medînede bu hükümleri tatbik edecek bir İslâm Devleti vücuda gelmiştir. Kurân-ı Hakîm, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)in, bir benzeri ortaya konulamayan en büyük mûcizesidir.

Nitekim şöyle buyurmuşlardır: Hiçbir peygamber yoktur ki, insanların kendisine inanmasına vesîle olacak bir mûcize verilmiş olmasın. Bana verilen en büyük hârika da, Allâhın bana vahyettiği Kurandır. (Buhârî, Sahîh, Fezâilül-Kurân 1)

... Cenâb-ı Mevlâ-yi zûl-Celâl, inkârcıların, Kurânın benzeri bir tek sûre bile meydana getiremeyeceklerini şöyle beyan etmiştir: Eğer kulumuz (Muhammed)e indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin; şayet iddiânızda sâdıksanız, Allahtan gayri şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. (S. Bakara, 23) Aradan 15 asır gibi bir zaman geçmesine rağmen, bu meydan okuma devam etmektedir.

Münkirlerden ise, henüz cevap veren birileri çıkmamış ve bundan sonra da şüphesiz ki çıkmayacaktır. Diğer semâvî kitaplardan her biri muayyen bir kavme, muayyen bir zamana mahsus olmak üzere peygamberlere verilmişti.

Kurân-ı Kerim ise, topyekûn insanlanlık âlemine ve bütün asırlara mahsus olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v.)e inzâl buyurulmuştur. Ve kıyâmete kadar bütün beşeriyeti bir îman ve İslâm kardeşliği, bir selâmet ve saâdet dairesinde toplanmaya dâvet etmektedir.

KURÂN-I KERİMİN ÜSTÜNLÜKLERİ...
Kurân-ı Kerim öyle bir İlâhî kitaptır ki, onun mânâsı da nazmı da Allahtandır. Nazmı ile ibâdet edilir, mânâsı ile amel edilir, böylece Hakkın rızâsı kazanılır.

O, hiçbir kitâba benzemez; mânâsını hiçbir kimse değiştiremez. Nazmının yerine başka bir lafız konulamaz ve hiçbir tercüme de Kuran hükmünü alamaz. Kurân-ı Kerim, edebî bir mûcizedir; beyan üslûbu, fesâhat ve belâgati eşsizdir. İfadelerinde öyle bir akıcılık vardır ki, Arap lisânında bir benzeri yoktur.

Binâenaleyh edebî üstünlüğü münâkaşa götürmez derecede açıktır. Kurân-ı Kerimin, münkirlerin inkârı ile fazîlet ve şerefinden herhangi bir şey eksilmez. Zaman ve mekânın değişmesiyle o değişmez. Onda tahrif, tağyir ve tebdil aslâ mümkün olmadığı gibi, ilâve de yapılamaz.

Bu hususu bizzat Mevlâmız şöyle beyan ediyor: Kitap kendilerine gelince, onlar onu inkâr etmişlerdir; oysa o değerli bir kitaptır. Geçmişte ve gelecekte onu geçersiz kılabilecek (bir güç) yoktur. O hikmet sahibi ve övülmeye lâyık olan Allahtan indirilmiştir. Kurânı muhakkak ki biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (S. Fussılet, 41-42; S. Hıcr, 9)

Geçmiş milletlere âit en sağlam bilgiler Kurân-ı Kerimdedir. Kezâ gelecekle alâkalı haberler ondadır. İnsanoğluna hem dünyasını hem âhiretini öğretip, yapması ve kaçınması gerekenleri bildiren yegâne kitap odur. Kısacası, insanlığın muhtaç olduğu ve olacağı bütün hükümler ana hatlarıyla Kuranda yer almıştır.

Ameller ibâdetler, hayatın bütün yönleriyle alâkalı ahlâkî esaslar; hukuk, iktisat, idare, âile, kadın ve çocukla ilgili hükümler... Hâsılı, fert ve cemiyetin muhtaç olduğu bütün temel esaslar Kurân-ı Kerimde mevcuttur; Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin sünnetleri ile de bunların tatbikat şekli ve şartları belirlenmiştir.

Kısacası, hiçbir kimseden ve hiçbir yerden okuma-yazma öğrenmemiş, ilim tahsili yapmamış bulunan ümmî bir peygambere indirilen bir kitapta, böylesine geniş bilgilerin bulunması, şüphesiz onun Allah kelâmı olduğunun en bâriz delilidir

BEDİ İLMİ YÖNÜNDEN KURAN
Lûgaten, eşi-örneği olmamak mânâsına gelen bedu kelimesinden meydana gelmiş olan Bedi ilmi, edebiyat ıstılâhında şöyle târif edilmiştir: Mânâsı açık, bulunduğu mevkie tam uygun olan, kelâmdaki güzellikleri ifade eden vecihleri bildiren bir ilimdir. (Süyûtî, İcâzül-Kuran, 1, 373)

Kezâ, Lafzî ve mânevî bazı sanatlar icrâsıyla sözün süslenmesini öğreten bir ilimdir diye de târif edenler olmuştur. Bedi ilmi, edebî ilimlerin Meânî ve Beyandan sonra gelen, üçüncü kısmını teşkil eder.

Kelâmın zâtî güzellikleri Meânî ve Beyan ilimleriyle; ârızî güzellikleri de Bedi ilmi ile bilinir. İlmü Bedâiul-Kuran ise, Tefsir ilminin bir kısmı olup, yalnız Kuranda vâki olan Bedi ilmine âit inceliklerden bahseder. (Kâtib Çelebi, Keşfüz-Zunûn, 1, 132) Bedi ilmi, kelâmda mevcut olan bediî güzellikleri, küçük farklılıklara varıncaya kadar incelemiş ve çeşitli ıstılahlar altında örnekleriyle sayıp dökmüştür.

Hatta İmâm Süyûtî (rh.)nin ifadesine göre, bedi ilminin fürûa âit nevilerini ikiyüze kadar çıkaranlar bile olmuştur. Ancak biz burada, sadece kelâmdaki bediî güzelliklerin mânevî ve lafzî oluşlarına göre, Kurandan misâller vermek suretiyle izahlarda bulunmaya çalışacağız.

KURÂNIN MÂNÂ BAKIMINDAN GÜZELLİKLERİ...
Kurân-ı Kerimin mânâ cihetinden güzellikleri tıbak, mukabele, tevriye ve tenâsüb gibi kısımlara ayrılır. Bunları yerimizin müsaadesi nisbetinde sırasıyla ele alalım. Tıbâk; cümlede, karşılıklı iki mânâ arasını cemetmektir.

Meselâ: O (Allah) ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur), sondur (kendisinden sonra hiçbir varlık olamaz, her şey yok olacak, sadece o kalacaktır); zâhirdir (delilleriyle varlığı gün gibi âşikârdır), bâtındır (zâtının hakikati gizlidir, akıllar onu idrâk edemez). (S. Hadîd, 3) Bu âyette evvel ile âhir, zâhir ile bâtın birbirlerine zıt mânâlar taşıdıkları halde, aynı cümlede toplanmışlardır.

O (Allah) yaşatır ve öldürür. (S. Yûnus, 56) Bu âyette de, yaşatır ve öldürür kelimeleri aynı cümlede bir araya gelmiştir. İnsanlardan korkmayın, benden korkun. (S. Mâide, 44) Bu âyet-i kerimede ise, insanlardan korkmamayı, yalnız Allahtan korkmayı bildiren birbirine zıt iki mânâ cemedilmiştir.

Mukabele; birbirine uygun iki veya daha fazla lafızların gelmesi, sonra da bu tertip üzere zıtlarının getirilmesidir. Meselâ: Az gülsünler, çok ağlasınlar. (S. Tevbe, 82) Âyet-i kerimeye baktığımız zaman görürüz ki; önce az gülmek, sonra da buna mukabil çok ağlamak, tertip üzere yan yana getirilmişlerdir. Tevriye; iki mânâsı olan bir lafzın, yakın mânâsını değil de, uzak mânâsını kastetmektir.

Meselâ: O (Allah), geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur); gündüzün de ne çalışıp kazandığınızı bilir. (S. Enâm, 60) Âyette geçen cerahtüm kelimesinin yakın mânâsı, siz yaralandınız; uzak mânâsı da çalışıp kazandınız demektir. Burada tevriye yoluyla uzak mânâ kullanılmıştır. Tenâsüb; mânâca birbirine münâsip olan kelimeleri bir arada zikretmektir. Buna aynı zamanda tevâfuk ve îtilâf da denilmektedir.

Meselâ: Gözler onu (Allâhı) kuşatıp göremez. O, gözleri görüp kuşatır. O latîf, lûtuf sahibidir ve her şeyden haberdârdır. (S. Enâm, 103) Bu âyette de görüleceği üzere, Cenâb-ı Hakkın lâtîf olması hasebiyle gözlerin onu idrâk edemeyeceği; kezâ Allâhın habîr olmasından dolayı da onun, gözleri görebileceği münâsip bir mânâdır. (Yarın Kurânın lafzî güzellikleri ile mevzû devam edecek)

KURÂNIN LAFZÎ GÜZELLİKLERİ...
Kurân-ı Kerimin lafzî güzellikleri cinâs, seci, muvâzene ve tarsi gibi kısımlara ayrılır.

Bunları sırasıyla izah etmeye çalışalım. Cinâs; mânâları değişik olduğu halde, telaffuz ve yazıda birbirine benzeyen iki kelimeye denir.

Meselâ: Kıyâmet saati gelip gerçekleştiği gün, mücrimler, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. (S. Rûm, 55) Görüldüğü üzere telaffuzu ve yazIlış şekli aynı olan es-Sâatü kelimesi iki defa geçmektedir. Bunlardan birincisi kıyâmet günü, ikincisi de bildiğimiz zaman birimi olan saat mânâsınadır.

Seci; fâsılaların yani âyet sonlarında bulunan kelimelerin son harflerinin birbirinin aynı olmasına denir. Nesirde seci, nazımda kafiye gibidir. Seci de, mutarraf ve mütevâzi olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlara âit birkaç misâl verelim. * Mutarraf seci, vezinde iki fâsıla muhtelif, kafiyede ise müttefiktir.

Meselâ: Size ne oluyor ki, Allâha büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Halbuki o, sizi kademeli tavırlardan geçirip yaratmıştır. (S. Nûh, 13-14) Âyette, vakâran kelimesi ile etvâran kelimelerinin son harfleri secilidir. * Mütevâzi seci, fâsılaların vezin yönünden birbirine uygun olması veya iki cümlenin vezin ve kafiyede aynı olmasıdır.

Meselâ: Orada (cennette) yükseltilmiş tahtlar vardır. Konulmuş kadehler vardır. (S. Ğâşiye, 13-14) Bu iki âyette sürûr ve ekvâb kelimeleri muhtelif olduğu halde, merfûa ve mevdûa kelimeleri aynı vezin ve kafiyededir.

Muvâzene; iki fâsılanın, kafiye olmaksızın, yalnız vezinde müsâvi (eşit) olmasıdır.

Meselâ: (O cennette) dizilmiş yastıklar ve serilmiş halılar vardır. (S. Ğâşiye, 15-16) Bu âyetlerde de, masfûfe ve mebsûse kelimeleri, kafiyede olmamakla beraber, yalnız vezinde müttefiktirler.

Tarsi; cümle sonlarının tevâfuku (uyuşması) veya tekârubu (birbirine yaklaşması) ile beraber, lafızların aynı vezinde olmasıdır.

Birinci şıkka yani tevâfuka misâl: Ebrâr (iyiler zümresi) mutlaka nimet içindedirler. Fâcirler (kötüler) de yakıcı ateş içindedirler. (S. İnfitâr, 13-14)
İlk âyetin sonundaki naîm ile, ikinci âyetin sonundaki cahîm kelimeleri muvâzenelidirler.

İkinci şıkka (tekâruba) misâl: İkisine (Mûsâ ve Hârûna) açık ifadeli kitap verdik. İkisini de dosdoğru yola ilettik. (S. Sâffât, 117-118) Görüldüğü üzere her iki âyetin fâsılaları (müstebîn ve müstakîm) tekârub hâlinde yani birbirine yaklaşık durumdadırlar.

Deryâdan bir damla bile olmayan bu misâller dahi Kurân-ı Kerimin kelâm cihetinden Bedi ilminin hudutlarına sığmayacak derecede yüksek ve eşsiz olduğunu gözler önüne sermektedir.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 10.10.2002, 10:25
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina

4.) PEYGAMBERLERE ÎMAN
Türkçemizde kullandığımız peygamber kelimesi Farsçadır. Allah tarafından haber getiren, Allâhın emir ve yasaklarını insanlara haber veren demektir. Arapçadaki resûl kelimesinin karşılığıdır. Bu kelime de risâlet masdarından gelir.

Dînî ıstılâhımızda ise risâlet, Allah Teâlâ ile, onun mahlûkatından akıl sahibi olan insanlar (ve cinler) arasında, (peygamber olan) bir insanın sefirlik-elçilik etmesidir. (Hâşiyetül-Kestelî alâ Şerhil-Akâid, s. 164) Allâhın, halka İlâhî hükümleri tebliğ için gönderdiği insana resûl denir. (a.g.e., s. 35-40) İnsan, akıl-idrâk-şuur ve cüzî (sınırlı) irâde gücüne sahip bir varlıktır. Yaratılanlar içerisinde en şerefli bir mevkie sahiptir. Dünyaya Rabbine kulluk etmek ve bir imtihan devresi geçirmek üzere gelmiştir.

O bakımdan başıboş bırakılmamış, Allâhı, onun emir ve yasaklarını duyup öğrenmesi için zaman zaman peygamberler gönderilmiştir. Çünkü insanlar, bunları doğrudan veya melek vâsıtasıyla Allah Teâlâdan alamazlar, bu âdetullâha aykırıdır. Hâl böyle olunca, yine insanlardan birinin, Cenâb-ı Hakkla insanlar arasında vâsıta olmasına ihtiyaç vardır. İşte, vâsıtalık yapan, vesîle olan bu insanlara peygamber denilmektedir.

Allah Teâlâ, peygamberler göndermek suretiyle, insanların dünya ve âhirette mesut ve bahtiyar olacakları hususları öğretmiştir. Çünkü insan, her zaman kendi menfaatine olan şeyleri lâyıkıyla anlamak ve takdir etmekten âcizdir. Cenâb-ı Hakkın vahyine mazhar olan peygamberler, İlâhî hükümleri insanlara bildirmiş ve öğretmişlerdir. Onların Allahtan tebliğ ettiklerine inanan ve mûcibince amel edenlere Allâhın rızâsını, cennet ve cemâlini müjdelemişler; bunları kabul etmeyenleri de, cehennem ve onun azâbı ile korkutmuşlardır.

Kısacası Hz. Allah, peygamberleri sırf kendi lûtuf ve hikmeti gereği, insanları cehâlet ve zulmün karanlığından kurtarmaları ve onlara iyi birer örnek olmaları için göndermiştir. Hazret-i Allah, insanlık âlemine pekçok peygamber göndermiştir. Kurân-ı Kerimde yalnızca yirmi beşinin ismi geçmektedir. Bunlardan başka Kurânda kendilerine dair mâlumat verilen Üzeyir, Lokman ve Zülkarneyn (aleyhimüsselâm)adında üç zât daha vardır. Peygamber mi yoksa birer velî mi oldukları hakkında ihtilaf vardır. Ancak bunların da büyük zâtlar olduklarında şüphe yoktur.

PEYGAMBERLERİN ADEDİ

Peygamberlerin sayıları hakkında Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizden, 124 bin veya 224 bin rivâyetleri olmakla birlikte, muayyen bir rakam üzerinde durmamak ve bu hususta değerlendirmeyi Allâhın ilmine bırakmak daha doğru bir hareket tarzıdır.

Çünkü âyet-i kerimelerde şöyle buyurulmuştur: Andolsun ki biz, Allâha kulluk edin, şeytandan-putlardan kaçın, diye (emretmeleri için) her millete bir peygamber gönderdik. (S. Nahl, 36) Peygamberlerden bir kısmını daha önce sana anlattık, bir kısmını da anlatmadık. (S. Nisâ, 164) Peygamberlerden 313ü resûldür. Ashâb-ı Bedrin adedi de 313tür. Peygamberlerden, yeni bir kitap ve şerîat getirmiş olanlara hem nebî, hem de resûl denir.

Kendisine yeni bir kitap ve şerîat verilmeyip daha önceki peygamberlerin şerîatini devam ettiren ve onunla amel edenlere de sadece nebî denilir. (Nebînin kelime mânâsı, haberci demektir.) Resûlün cemîsi, rusül, nebînin cemîsi de enbiyâ gelir. Nebî umûmî, resûl ise hususidir. Yani her resûl nebîdir, fakat her nebî resûl değildir.

Meselâ Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. Îsâ ve Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafâ Efendimiz (salevâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn ve alâ Nebiyyinâ hâssa) hem resûl, hem nebîdirler.

Biz Müslümanlar, Allâhın peygamberlerinden hiç birini ayırmayız (hepsine inanırız). (S. Bakara, 285) Zira Kurân-ı Kerimde, peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanların dinden çıkacakları, hiçbirini ayırt etmeksizin inananların ise mükâfatlandırılacakları şöyle haber verilmektedir: Allâhı ve peygamberlerini inkâr eden, Allahla peygamberleri arasını ayırmak isteyen; bir kısmını inkâr ederiz, bir kısmına inanırız diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler; işte onlar, hakikaten kâfir olanlardır. Ve biz kâfirlere, ağır bir azap hazırlamışızdır.

Allâha ve peygamberlerine îman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince); işte Allah, onlara mükâfatlarını yakında verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve çok rahmet edicidir. (S. Nisâ, 150-151-152)

MÜHİM BİR HATIRLATMA

İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdır. İşte bunun içindir ki, yaratılışı itibariyle üstün bir varlık olan insanın, aslı, bazı yanlış düşünenlerin iddiâ ettiği gibi maymun değil; yine insandır. Esasen İnsanın aslı maymundur diyenlerin bu bâtıl iddiâsını asrımızın inkişaf eden ilmi ve fenni de kökünden çürütmüştür. Hiç şüphesiz bilinmelidir ki, bizim aslımız maymun değil; Cennetten gelme, tertemiz, Hazreti Âdem ile Hazret-i Havvâdır.

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI NELERDİR?
Mâlum olduğu üzere, peygamberler (aleyhimüsselâm) de insandır. Fakat diğer insanlara rehber, kılavuz ve önder olarak gelmişlerdir. Bu vazifelerinin tabiî bir neticesi olarak, Cenâb-ı Hakk tarafından, diğer insanlardan farklı bir takım sıfatlarla donatılmışlardır.
Bu sıfatlar da; sıdk, emânet, fetânet, ismet ve tebliğ olmak üzere beştir.

1. Sıdk, doğru ve dürüst olmak demektir. Peygamberler sâdıktır, her hususta doğru sözlüdür, kendilerinden asla yalan sâdır olmaz. Sözlerinin doğruluğu, gerektiğinde mûcizelerle teyit edilip desteklenir.
2. Emânet, güvenilir olmak demektir. Peygamberler emîn kimselerdir, kendilerinde aslâ hâinlik bulunmaz. Gerek peygamberlik hususunda ve gerekse diğer hususlarda itimâda sahip zâtlardır.
3. Fetânet; zekî, akıllı ve hikmet sahibi olmak demektir. Peygamberler son derece fatîn, akıllı; kuvvetli görüş ve zekâya sahiptirler. Fetânetin zıddı olan akılsızlık ve gaflet peygamberler için düşünülemez.
4. İsmet; masumluk, günahsız oluş, Allah Teâlâ tarafından büyük veya küçük günahlardan koruma altında bulunmak demektir. Peygamberler son derece iffet ve ismet sahibidirler; gizli âşikâr her türlü günahlardan, seciyenin âdîliğini gösterecek bayağı hallerden tamamen uzaktırlar.
5. Tebliğ, Allahtan aldığı vahyi, insanlara olduğu gibi bildirmesidir. Bu tebliğde ne bir fazlalık, ne bir eksiklik yapamaz. Tebliğin zıddı gizlemektir, peygamberler için asla düşünülemez. Onlar vahiyden hiçbir şeyi gizlememişlerdir

Bizim Peygamberimizin Muhammed Mustafayı (s.a.v.) diğer peygamberlerden ayrı beş vasfı daha vardır:
1. Bütün peygamberlerden efdâldir (Üstündür).
2. Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.
3. Peygamberler silsilesinin son halkası (Hâtemül-Enbiyâ) yâni son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
4. Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
5. Şerîatı, kıyâmete kadar devam edecektir.
Kurân-ı Kerimde adları geçen ve bilinmeleri vâcip olan peygamberlerin mübârek isimleri şunlardır:
1. Âdem 8. İsmâîl 15. Hârûn 22. Zekeriyya
2. İdris 9. İshâk 16. Dâvûd 23. Yahyâ
3. Nûh 10. Yâkûb 17. Süleyman 24. Îsâ
4. Hûd 11. Yûsüf 18. Yûnus 25. Üzeyr*
5. Sâlih 12. Eyyûp 19. İlyas 26. Lokman*
6. İbrâhîm 13. Şuayb 20. Elyesa 27. Zülkarneyn*
7. Lût 14. Mûsâ 21. Zülkifl
28. Hazret-i Muhammed. (Aleyhimüsselam)

* Bu üç mübârek zâta evliya diyenler de vardır.


Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 10.10.2002, 10:32
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)
Peygamberimizin Ecdâd-ı Âlîsi (Dedeleri)

Peygamberimizin kendisinden itibaren, Hz. İsmâilin sülalesinden olan Adnana kadar baba sülâlesi şöyledir:
Hz.Muhammed, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdimenaf, Kusayy, Kilab, Mürre, Kâab, Lüey, Gaalib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Meaad, Adnan.

Peygamberimizin anne cihetinden sülâlesi:
Hz. Muhammed, Amine, Vehb, Abdimenaf, Zühre, Kilâb.

Peygamberlerin her hususta en üstün, en büyük olanı, şüphesiz bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)dır. Peygamberimizden evvel gönderilen peygamberlerden çoğu, belli bir topluluğa, bir şehir veya köy halkına gönderilmiştir.

Peygamber Efendimiz ise bütün insanlığa, bütün mahlûkâta yani, onsekiz bin âlemin tamamına rahmet olarak gönderilmiştir. Onun İnsanlığa nasıl ve ne büyük bir rahmet olduğunu anlamak için, dünyaya gelmezden evvelki insanlığın haline bir bakmak lâzımdır:

Bilindiği gibi, Fahr-i Âlem Efendimizin teşrifinden önce bütün dünyada her bakımdan kötülüklerin ve karışık-lıkların hüküm sürdüğü bir fetret devri mevcuttu. O günün insanları her türlü bidat ve sapıklık içinde âdeta yüzüyordu. İnsanlık, hak, adâlet ve medeniyetten uzak, korkunç bir vahşetin girdabına gömülmüştü. Fuhuş ve eşkiyalık, her türlü zulüm ve zorbalık almış yürümüştü. Öyle ki, kimin kime gücü yetiyorsa o, diğerinin malına, canına, ırzına tecâvüz ediyor, elinde nesi varsa alıyordu. Hattâ bir kısım insanlar hurâfe ve bâtıl inançlarla hareket ederek kendi kız çocuklarını çukurlara gömüyor, öldürüyorlardı.

Vahşet ve ahlâksızlığa öylesine dalmışlardı ki; bir kadını birkaç erkek ortaklaşa alabiliyordu. Ayrıca kadının cemiyette hiç değeri yoktu. Para ile alınıp satılabilen basit bir eşya muâmelesi görüyordu. İnsanlar, birbirlerine diş bileyen düşman gruplar halinde kabilelere ayrılmış, kabileler arasında kan dâvâları almış yürümüştü. İnsanlığın bu halini Şair Mehmed Akif şu iki mısraında ne güzel tasvir ediyor:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi

İşte böyle bir devirde Resûl-i Ekrem Efendimiz, (sallallâhü aleyhi ve sellem) Mekke-i Mükerremede, Milâdın 571inci senesi Rebîulevvel ayının 12inci gecesi sabaha karşı dünyayı şereflendirdiler.

Peygamberlik silsilesinin son halkası olan Peygamberimizin, kırk yaşına girip daha kendisine nübüvvet ve şerîat verilmezden evvel bile, elinde bir çok hârikalar zuhur etmişti. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ilâhi emrine tam mânâsıyla uyduğu için, hayatının her kademesinde sadakat ve doğruluğun canlı bir örneği olmuştur.

O her türlü riyâ ve yalandan uzaktı. Devrinde kimse kimseye itimad edemez ve güvenemezken, herkes ona inanıyor, ona itimat ediyor, ihtilâfa düştükleri meselelerde onun hakemliğine ve hükmüne râzı oluyorlardı.

Onu inkâr eden düşmanları bile, onun sadâkat ve doğruluğunu, yalan ve riyâdan uzak olduğunu itiraf ederlerdi. onda gördükleri eşsiz ahlâk ve yüksek seciyeyi takdir eder, ona Muhammedül-Emin (Emniyetli Muhammed) derlerdi.


İşte, âlemlere rahmet Efendimiz, cihânın böylesine zulmetle dolu olduğu bir devirde gelmiş, bâtıl inançları kaldırmış, iman ve İslâm nûru ile âlemi karanlıktan kurtarmış, insanlığa dünya ve âhiret saâdetinin anahtarlarını vererek, hakîki medeniyet yolunu göstermiştir.

Bugün, İslâm tarihini tarafsız şekilde tetkik eden birçok müsteşrik (doğu bilimcisi gayri müslim) bile, Peygamberimizin yüksek mertebesini, güzel ahlâkını ve insanlık için gerçekten rahmet ve en büyük kurtarıcı olduğunu kabul etmeye mecbur kalmış, ona hayranlık duymaktan kendilerini alamamışlardır.
Muhammed Esad tarafından tercüme edilen bir eserde meşhur İngiliz filozofu T. Karlayl şöyle diyor:

Hazret-i Muhammed (s.a.v.) riyâdan tamamen uzak olduğundan onu severim... Hazret-i Muhammed i tartacak, beşerde bir terâzi de yoktur. O, tartılmayacak kadar ağır ve büyüktür

İnsaf sahibi gayr-i müslimler, Peygamberimize bu derece hayranlık duyar, alâka ve muhabbet gösterirse, onun ümmeti olan bizlerin, ona nasıl bir sevgi ve hürmetle bağlanmamız gerektiğini düşünmek lâzımdır.

Burada şunu da ilâve edelim ki, Peygamberimiz dün-yayı şereflendirdikten sonra, daha önce gelmiş Peygamberlerin tasarrufları ve getirdikleri şerîatların hükmü kalmamıştır. Hakkaniyet ve hükümranlık sadece bizim Peygamberimize âittir. Onun içindir ki, Peygamberimiz bir ara Hazret-i Ömerin elinde mensuh Tevrat sahifelerini görünce ona âdeta çıkışarak:

Siz de Yahûdi ve Hıristiyanlar gibi bana verilen nübüvetten, bana indirilen Kurândan şüphe ve tereddüt mü ediyorsunuz? Vallâhi, Tevrat kendine indirilen Mûsa Peygamber (şu anda) hayatta olsa idi, bana tâbi olmaktan başka hiç bir kudreti olamazdı. buyurarak bu gerçeği ifade etmişlerdir.

Binâenaleyh, bâtıl dinler ve bilhassa kesif hıristiyanlık propagandasına rağmen, iyi bilinmelidir ki, devrimizde ne İncilin, ne Tevratın hükmü vardır. Asrımızda ve kıyâmete kadar tasarruf ve hükümranlık, ancak bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)ya aittir.

Peygamberimizi İyi Tanıyalım
Gerek dünya ve âhirette şerefli, faziletli ve iyi insan olabilmek; âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafayı (s.a.v.) iyi bilmek, iyi anlamak ve ona hakîki ümmet olmakla mümkündür. Bir insan, Peygamberimizi bilmedikten, tanımadıktan, sevmedikten sonra hiçbir şeyle şerefli ve faziletli olamaz.

Peygamberimizin adı Muhammed, babasının adı Abdullah, annesinin adı Âminedir. Ana rahminde yedi aylık iken babası vefat etmiştir. Milâdî 571 senesi Nisan ayının yirminci gecesine tesadüf eden, Rebîulevvel ayının onikinci (Pazartesi) gecesi sabaha karşı Mekkede doğmuştur. Doğduğu zaman hiçbir çocuğa benzemiyordu. Onda gözüken peygamberlik nûru, bakan gözleri kamaştırıyordu.

Dört yaşına kadar süt annesi Halîmenin yanında kaldı. Sonra âilesine teslim edildi. Altı yaşında iken annesi Âmine vefat etti. Dedesi Abdül-Muttalib onu yanına aldı. Fakat annesinden iki sene sonra, sekiz yaşında iken de dedesi vefat etti. Bu defa da amcası Ebû Talibin yanında kaldı.

Peygamberimizin çocukluk ve gençlik zamanları, bekârlık-evlilik devirleri, hâsılı bütün hayatı hiç bir insana nasip olmayan fazilet ve kemâlât ile geçmiştir.

Yirmibeş yaşında Hadicetül-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Hiç bir zaman putlara tapmadı. Çocukluğundan beri onları hiç sevmezdi. Hazret-i İbrahim aleyhisselâmın dini üzere Allâha ibâdet ederdi. Zaman zaman Mekkenin yanında bulunan Hira dağına gider, Allâhın kudret ve büyüklüğünü düşünürdü. Allâhın kendisine tâ ezelde ihsân ettiği aşk ile muhabbet denizine açılır, kalbinde yanan tevhid nurunun pırıltıları içinde Allâhı zikrederdi.

Peygamberimiz yine bir gün, Hira mağarasında kendisine hâs lâhûti âleme dalmışken, Cebrâîl aleyhisselâm Allâhın emri ile ona peygamberlik vazifesini bildirmeye geldi. İnsanlığın kurtarıcısı, Allâhın sevgilisi Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme:

Oku! dedi. Peygamberimiz:
Ne şey okuyayım? dedi. Cibrîl-i Emîn:

Oku! diye tekrar etti. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Cibrîl-i Emîn, Peygamberimizi tutup mübârek göğsünü üç defa sıktı. Böylece Peygamberimize mânevî bir ameliyat tatbik edilmiş oldu. Ve Peygamberimiz büyük bir mûcize olarak birden okumaya başlayıverdi. Melek üçüncü emri verdi. Ve ilk olarak vahy olunan âyeti okudu. Âyetin yüksek meâli şu idi:

Seni yoktan var eden, tedrîcen terbiye edip büyüten, kemâle ulaştıran Rabbinin ism-i şerîfi ile oku. O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku! O çok kerîm olan Rabbinin hakkı için ki, O, kalemle tâlim etti; insana bilmediğini öğretti.

Böylece Hazret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)e Peygamberlik vazifesi verildi. Kurân-ı Kerîm, yirmi üç senede tamam oldu. Onüç sene insanları Mekkede hak yola dâvet etti. Büyük meşakkatlar ve ızdıraplar çekti.

Her şeye sabredip Allâhın varlığını, birliğini yaymaya çalıştı. Sonra Medîne-i Münevvereye hicret etti. On sene de orda peygamberlik vazifesini bütün gücü ile yerine getirmeye çalıştı. İnsanlara insanlığı öğretti, medeniyeti belletti. Karanlık gönülleri İslâmın nuru ile aydınlattı. Böylece vazifesini tamamladı. Altmış üç yaşında vefat etti. İnsanlık âlemine de hidâyet rehberi olan Kurân-ı Kerîmi ve sünnet-i seniyyesini tavsiye ve emânet etti.

Salât sana, selâm sana ey Allâhın Resûlü. Seni hakkı ile bilen ve öven âlemlerin Rabbı Allâhü Teâlâdır. Sen Rahmeten lilâlemînsin. İns ü cinnin peygamberisin. Sen Hâtemül-Enbiyâsın. Sen Levlâke Levlâk, lemâ halaktül-eflak hitâb-ı izzetinin muhatabısın. Sen Muhammed Mustafasın (sallallâhü aleyhi ve sellem).

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)İN ŞEMÂİLİ

Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sıfatları pek yücedir. O, hem yaratılış hem de ahlâk bakımından insanların en mükemmelidir. Müminlerin annesi Hz. Hatîce radıyallâhü anhânın oğlu, Hasan ve Hüseyin radıyallâhü anhümânın dayıları olan Hind ibn-i Hâle radıyallâhü anh onu şöyle vasfediyor: Resûlüllah (s.a.v.), dâima mütefekkir ve mahzûn görünürdü. Lüzumsuz yere konuşmaz, sükûtu tercih ederdi.

Konuştuğunu, çok güzel ve açık konuşur, derli-toplu söylerdi. Konuşmasında fazlalık ve kusur bulunmazdı. En küçük bir iyiliği teşekkürle karşılar, kimseye ihânet ve hakaret etmezdi. Kimseyi kötülemez; bir şeyi ne fazla över, ne fazla kötülerdi! Dünya ile alâkalı hiçbir şey onu kızdırmazdı. Haksızlığı hiç sevmez; bir yerde haksızlık gördüğünde, onu kaldırmak için elinden geleni yapardı. Şahsı için yapılan hiçbir şeyden dolayı öfkelenmezdi.

Bir şeyi işâret edecekse, ona yönelerek işâret ederdi. Bir şeye hayret ederse, elini evirip çevirirdi. Hoşuna gitmeyen bir şey görünce yüzünü çevirir, göz yumardı. Hoşuna giden bir şeyle karşılaşınca, tebessüm ederdi. Onun gülmesi, gülümsemeydi. Aşırı derecede bir şeyle karşılaşınca, nâdiren gülerdi. Mevlâ-yi zûl-Celâl vel-Kemâl hazretleri, onun ahlâkı ile ahlâklanmayı nasip eylesin. Şefâat-i uzmâlarına nâil kılsın. Âmîn...

Ashâb-ı Kirâm
Ashab, Peygamber Efendimizi bir kere bile olsun iman gözüyle görüp, sohbetinde bulunan müslümanlardır. Ashâbın hepsi çok büyük derece sahibidirler. Çünkü onlar, Peygamberimizi gözleriyle görmüş, en zor zamanlarda onun etrafında kenetlenip mallarıyla, canlarıyla İman ve İslâmın yayılması için cihâd etmişler, büyük gayretler göstermişlerdir. Böylece Peygamberimizin en büyük teveccühünü kazanmışlardır. Hepsi de tepeden tırnağa adetâ nur hâline gelmişlerdir.

Ulvî dinimizin yayılmasında onlar önderlik etmişlerdir. Bu devirde bir insan tek başına bütün dünyayı fethetse, dünya dolusu altın tasadduk etse, yine de ashâbın en küçüğünün mertebesine erişmesi mümkün değildir. Biz müslümanlar, Ashâb-ı Kirâmın hepsini sevmek, saymak ve hepsine hürmet etmekle mükellefiz. Onların aralarında meydana gelen bazı ihtilaflârdan dolayı, hiç birinin aleyhinde tek kelime söyleyemeyiz.

Zira onlar müctehiddir ve ictihadla hareket etmişlerdir. Onlardan birinin aleyhinde konuşan insanın imanı zayıflar, dini çok büyük zarar görür. O insan inancını düzeltmedikçe aslâ kâmil bir mümin olamaz.
Ashab iki kısımdır:
1. Muhacirîn,
2. Ensâr.
Muhacirîn, mallarını, mülklerini bırakarak Allâh rızâsı için Mekkeden Medîneye hicret eden Mekkeli müslümanlardır.

Ensâr ise, Medînenin yerlisi olan müslümanlardır. Medîneye hicret eden müslüman kardeşlerine, Allâh rızâsı için bütün varlıklarıyla yardımda bulunmuşlardır. Her iki zümre de Allâh rızâsı için yaptıkları bu hareketlerinden dolayı çok büyük sevap ve derece kazanmışlardır.

Peygamberlerden sonra insanların en büyüğü Ashâb-ı Kirâmdır. Ashâbın da en büyüğü sırasıyla Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Alidir. (Radıyallâhü anhüm).


Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 11.10.2002, 10:43
 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.336
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 1 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

5-)Âhiret Gününe İman

İmanın beşinci şartı âhiret gününe inanmaktır.

Sûrun üflenmesi, bütün ölülerin dirilip kabirlerinden kalkması, amel defterlerinin kendilerine verilmesi ve mahşer meydanında toplanıp suâl ve hesaba çekilmesi ile mizan, şefâat, sırat, kevser, cennet ve cehennem gibi âhiret hayatına ait hususlara inanmaktır.

Âhiret, bu dünyadan sonraki sonsuz hayattır. Allâhü Teâlâ, bu dünyayı ve bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. İsrafil Aleyhisselâmın birinci sûru üfürmesiyle kıyâmet kopup bütün canlılar ölecek, dünya ve dünya dışındaki her şey parçalanıp yok olacaktır. İkinci sûrun üflenmesi ile de mahlûkât yeniden dirilerek hesap vermek için mahşer yerine toplanacaklardır. Mahşerde Allâhın huzurunda bütün yaratıklar yaptıklarından hesâba çekilecek, en ince teferruatına kadar hesap verecekler, haklı, haksızdan hakkını alacaktır. Hesap işi bittikten sonra, iyiler Cennete, kötüler Cehenneme girecektir. Cennete girecek olan insanların bir kısmı orada Cenâb-ı Hakkın cemâlini göreceklerdir. Âhirete inanmayan, Allâha ve peygambere da inanmamış olur.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Ecel

Ecel, İnsanın mukadder (Allâh tarafından yazılıp kararlaşmış) olan ömrünün nihâyetine denir. Ecel geldiği zaman, ne bir dakika ileri gider ne de bir dakika geri kalır. İnsan her ne sebeple ölürse ölsün, eceli ile ölmüş olur.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
6-)Kader ve Kazâya İman

Îmanın altıncı şartı kadere inanmaktır.

(Kader ve kaza meselesi bazan zor anlaşıldığından, kolay kavrayabilmek için, önce insandaki irâde-i cüziyyeyi izah edelim.)
-------------------------------------------------------------------------------------------------
İrâde-i Cüziyye

İrâde-i cüziyye: Cenâb-ı Hakkın kuluna verdiği mahdut bir salâhiyet ve tercih hakkıdır. Fakat ehemmiyeti pek büyüktür. Zira insan, irâdesini hayra sarf ederse Mevlâ hayrı, şerre sarf ederse şerri yaratır. Bu itibarla insan, Cenneti de, Cehennemi de bu irâde ile kazanır. Evet, Hâlık (Yaratıcı) yalnız Cenâb-ı Hakktır. O dilemezse, o yaratmazsa hiç bir şey olmaz. Şu kadar ki, kul kâsib yani isteyip çalışan, Mevlâ ise Hâlik yani yaratandır.

İnsana verilen irâde-i cüziyye otomobilin direksiyonu gibidir . İnsan direksiyonu ne tarafa çevirirse otomobil o tarafa gider. Bu sebeple, isyan içinde olan bir kimse, Ben ne yapayım Allâh böyle dilemiş, böyle yaratmış deyip mesuliyeti üzerinden atıp sıyrılamaz. Evet, Allâh dilemiştir ama, kulun irâdesi ve çalışması bu yolda olduğu için dilemiştir. Zâten kulda, böyle bir irâde-i cüziyye yâni tercih hakkı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk kuluna imtihan fırsatı vermemiş, onu hayra veya şerre zorlamış olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hakk kuluna zorla bir günahı yaptırıp, sonra da cezalandırmaktan münezzehtir.

Bâzı kimseler, Ezelde bâzılarının rûhu secde etmiş, bâzılarının etmemiş; işte ezelde rûhu secde etmeyenler kâfir gider. derler. Aslâ böyle bir şey yoktur. Bu iddiâ insanın itikadını kökünden sarsar. Ezel itiraz yeri değildir. Orada isteyerek veya istemeyerek herkes secde etti. Cenâb-ı Hakk, ruhları imtihana çekerek, Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğunda bütün ruhlar istisnâsız olarak, Belâ (Evet Rabbimizsin Yârabbi) diye ahid verdiler.

Yine bâzı yanlış düşünenler diyorlar ki: Sen ne yaparsan yap, Allâh dilediğine hidâyeti dilediğine dalâleti halkeder. Bu düşünce de aslâ doğru değildir. Bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi çokları yanlış tefsir ve izah ediyor. Alim bir zat bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi: Allâh, hidâyeti isteyip, hidâyeti dileyenlere hidâyeti; dalâleti isteyip, dalâleti dileyenlere de dalâleti halkeder diye tefsir ve izah ederlerdi.

Ayrıca bu mevzuu izah ederken derlerdi ki: Ezelde Ahmed Cennetlik, Mehmed Cehennemlik diye zât ve şahıs üzerine bir hüküm yoktur. Ancak elbiseler biçilmiş; (İman elbisesi, itâat elbisesi, nur elbisesi) şu elbiseleri giyenler cennetliktir denilmiş; ayrıca küfür, isyân, zulmet elbiseleri biçilmiş, bunları giyenler de Cehennemliktir denilmiştir. Kul, irâde-i cüziyyesiyle bu elbiseleri seçmekte tamâmen serbest bırakılmıştır. Binâenaleyh, insan irâde-i cüziyyesiyle bunlardan hangisini seçer ve giyerse oraya gider.

Kul bütün fiillerinden kendisi mesul olduğuna göre artık kula lâzım gelen isyan etmek değil, mukadderâta boyun eğmek ve başa gelene râzı olmaktır. Bununla beraber görünür görünmez belâlardan bizi koruması ve ömrümüzü sıhhat ve âfiyet içinde geçirmemiz için Cenâb-ı Hakka yalvarmak da üzerimize düşen mühim bir vazifedir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, Sadaka vermek belayı defeder, ömrü uzatır buyurmuşlardır.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Kader

Kader, ezelden ebede kadar hayır ve şer (iyi kötü) meydana gelecek bütün hâdiseler hakkında Cenâb-ı Hakkın kendi ilmi icabı bilip takdir buyurmasıdır.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Kazâ

Kazâ, Cenâb-ı Hakkın ezelde takdir buyurduğu hâdiselerin, zamanı gelince ilim ve irâdesine uygun olarak meydana gelmesidir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Rızık Meselesi

Rızık, Allâhü Teâlânın, hayat sahiplerine gıdalanmaları için verdiği ve onların da yediği şeylerdir. Lâkin insan kendi öz irâdesi ile rızkını helâl veya haram yollardan kendisi seçer ve Allâhü Teâlâ da o yoldan verir. İşte bunun için, rızkını helâlden talep etmeyip haram yiyenler irâde ve ihtiyarlarını kötüye kullandıklarından kendileri mesuldürler.

Rızka değil, Rezzaka yani rızkı verene bağlanmak lâzımdır. Her canlının rızkını veren Rezzak-ı Âlem olan Hz. Allâhdır. Ona inanmak ondan istemek gerekir. Zira, onun hazinesi büyüktür, sonsuzdur. Ona hakîki bir imanla bağlananlar sıkıntı çekmezler. Fakat, Rezzâk olan Allâhı unutup da rızka bağlı kalanlar çok sıkıntı çekerler ve hüsrandan kurtulamazlar.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Tevekkül

Tevekkül, maksada erişmek için, maddî ve mânevî sebeplerin hepsini yerine getirdikten sonra, neticesini Allâhdan beklemektir. Kişi şâyet beklediğine ulaşamazsa, üzülmemeli; Hakkımda belki bu daha hayırlıdır diyerek, kaderine râzı olmalıdır.

Çünkü, Kurân-ı Kerîmde Cenâb-ı Hakk, Siz birşeyi seversiniz, onun için çalışır ve onu elde etmek istersiniz, fakat bilmezsiniz ki, onun sonunda sizin için şer vardır. Yine siz birşeyi sevmezsiniz, hoşunuza gitmez ve istemezsiniz, fakat bilmezsiniz ki, sizin için onun sonunda hayır vardır buyuruyor.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Şiir

Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya
Sebepler halk eder Hâlik, kerem bâbın kapatmaz ya.
Benim Hakka münacâtım değildir rızk için hâşâ
Hüdâ Rezzâk-ı âlemdir rızıksız kul yaratmaz ya.
Erzurumlu İbrahim Hakkı

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla