Bilgisizlik Mazeretmidir ?
Bilgi, bir şeyin gerçekte ne olduğudur.
Deyim olarak bilgisizlik; bir konu üzerine Allah’ın o konu üzerine muradının ne olduğunu bilmemektir. Bilgisiz de; bir konu üzerine Allah’ın o konu üzerine muradının ne olduğunu dolaylı ya da dolaysız öğrenemeyendir.
Fenni alanda bilgisizlik bu tanımın dışındadır. Çünkü fenni ilimler apaçıktır, keşfe dayanır.
Bilgisizlik konusu, fetret ehl-i üzerine tartışmalarda ortaya çıkmış bir konudur. Fetret ehl-i, bir elçinin yokluğu ve vahyin de tahrif olunduğu için Allah’ın muradının neler olduğundan habersiz kalmış kimselerdir, toplumlardır. Fetret ehl-i denilince özellikle Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemleri arasında yaşamış toplumlar anlaşılır.
Bilgisizliğin iki yönü vardır:
1-Uhrevi yönü; 2-Dünyevi yönü.
Bilgisizliğin iki alanı vardır:
1-İtikadı konular; 2-Ameli konular.
Uhrevi yönü üzerine tartışmalar; fetret ehl-i ehl-i necat mıdır, değil midir sorusu karşısında başlamıştır. Bu sorunun içinde yatan anlam; bir kimse, dünyada bilmeyerek işlediği suç yüzünden Tamuda (Cehennemde) ceza görecek mi, yoksa bilgisizliği yüzünden kurtulacak mı? diyedir.
Tartışmalar birbiri ardından sürerken; dünyevi ceza olarak İslam Hukuku karşısında bilgisiz bir suçlunun durumu nedir, bağışlanır mı, cezalandırılır mı, bilgisizlik mazeret olacaksa bu yalnız itikadi konularda mı geçerli, yoksa hem itikadi hem de ameli konularda mı, bilgisiz kimse şirk koşmasa fakat Allah’a da inanmamış olsa durumu nedir, bilgisiz kimse şirk koşmasa, Allah’a da inansa, fakat haram amellerde bulunsa, böyle birinin durumu nedir? Bilgisizliği mazeret olmayacaksa ameli konulardan da mı ceza görecektir gibi sorular da ortaya atılmıştır. Rabb’imize şükürler olsun, bu konulan dininin alimlerine açıklattırmıştır. Yolumuzu aydın kılmıştır.
Şimdi Tartışmaların Sonuçlarına Gelelim
Ehl-i Sünnet Uleması bilgisizliği itikad açısından uhrevi yönünü şu üç şekilde açıklamıştır:
Fetret ehl-i;
1-Şirki terk edip, Allah’a inanırsa ehl-i necattır. (Bu görüş çoğunluğun ve Maturidi’lerin görüşüdür.)
2-Şirki terk ederse ehl-i necattır. (Bu görüş ikinci önemli görüştür ve Eş’ari’lerin görüşüdür.)
3-Şirk de koşsa ehl-i necattır. (Bu görüş üçüncü önemli görüştür ve İmam Gazali bu görüştedir.)
Ehl-i Sünnet Uleması bilgisizliği ameli açıdan uhrevi yönünü hep bir ağızdan şu şekilde açıklamıştır:
Ehl-i fetret ahkamdan sorgulanmıyacakır!
Bilgisizlik yönünü bu şekilde açıklayan ehl-i sünnet ulema’sı doğrusunu
Allah bilir demeyi de dilinden düşürmemiştir. Bütün bu söylenenlere karşın bilgisiz, en doğrusunun hangisi olduğunu kendisi, Allah’ın katına çıkınca öğrenebilecektir.
Allah bilgiden yoksun etmesin. Amin.
Ehl-i Sünnet Uleması bilgisizliği hem itikad, hem de ameli açıdan dünyevi (hukuki) yönünü şu iki şekilde açıklamıştır:
l- Bilgisizlik mazeret değildir. (Çoğunluğun görüşü)
2- Bilgisizlik mazerettir. (Azınlığın görüşü)
Bilgisizliğin mazeret olup olmaması bir çok alanda konu edilmiştir. Darü’l-harb’de bilgisizlik mazerettir, darü’l-İslam’da bilgisizlik mazeret değildir denildiği gibi darü’l-İslam’da da bilgisizlik mazerettir de denilmiştir.
Darü’l-Harb’de Bilgisizlik mazerettir:
Bu konu, bir kimsenin bilgiye ulaşabilme imkanı olup-olmama esasına dayanmaktadır.
Darü’l-harbde eskiden İslami ilim yoktu. Kafirler İslam’a ve müslümanlara bugünkü gibi dolaylı değil, doğrudan saldırdığı için Ulema, darü’l -harbde kafirler hakaret eder korkusuyla, Kur’an’ı darü’l-harbe götürmek caiz değildir demişlerdir. Kur’an ise, bilginin anasıdır.
Eskiden darü’l-harb’de bu günkü gibi İslam’a, yapmacık da olsa, müsade yoktu. İslam, genelde İslam ülkelerinde yayılabilen bir dindi. Kafir yönetimler İslam’ı öğrenebilmeleri için ne kendi yurddaşlarını İslam yurduna gönderiyor, ne de İslam’ı öğretmeleri için İslam yurdundan öğreticilerin yurdlarına girmelerine izin veriyorlardı. Bu yüzden İslam yurdunda İslami bilgiler alabildiğine yaygın, herkesin ulaşabildiği yerde idi. Darü’l-harb’dekiler ise gereği gibi serbestçe İslami bilgilere ulaşamamakta idi.
Darü’l-İslam’da da bilgisizlik mazerettir:
Darü’l-İslam’da bilgisizliğin mazeret olup-olmaması, bir kimsenin taşradan gelip yeni müslüman olup-olmamasına dayanmaktadır. Darü’l-harb’den gelip yeni müslüman olmuş bir kimse elbette İslam’ı bir anda öğrenemeyeceğinden yanlışlıklar yapabilir. Bu yaptığı yanlış;
1-herkesin hemen öğrenebileceği ve sürekli gündemde olan bir konu ise, yeni de olsa bilgisizlik mazeret olmaz. İmanın altı şartına inanmanın farz, namaz kılmamanın haram olduğunu bilmemek gibi. İmanın altı şartından birini, namazın farz olduğunu inkar eden, yeni de olsa, dinden çıkar, mürted olur.
2-herkesin öğrenebileceği, fakat sürekli gündemde olmayan bir konuda ise, bilgisizlik, öğrenme imkansızlığını ortadan kaldıracak vakte kadar mazerettir. İçkinin, kumarın haram, şartlar yerinde olduğunda hırsızın elinin kesilmesinin farz olduğunu bilmemek gibi. Bunlardan birini inkar edenin bilgisizliği, öğrenme imkansızlığını ortadan kaldıracak kadar vakit geçmiş ise, mazeret değildir. Gerçekten daha da öğrenememiş olsa, öğrenmiş hükmünde ele alınıp, hükmü yer. İslam hukuku bu şekildedir. Hırsızlık yapmış ve şartlar tamam ise eli kesilir.
Bugün kefere kanunlarında da bu kural vardır. Resmi Gazete de yayınlanmış bir kanun bilinmiş hükmündedir.
Bilgisizlik konusu dünyevi açıdan hem itikadi hem de ameli yönünü içermektedir. Fakat bir kişinin bilgisizliğini gerçekten (dinen) tesbit etme imkansızdır. Bu yüzden konu kurallara bağlanmış, ister gerçekten öğrenememiş olsun, ister öğrenebilmiş olsun, bu kurallara göre hareket edilmiştir. Gerisi Allah’a bırakılmıştır.
Bilgisizlik konusunda önemli nokta, bilgisizliğin, yasak olan fiil, söz ya da inancın günahının kalkması ya da kalkmamasıdır. Bilgisizlik konusu, şirk inancını, sözünü, fiilini şirk olmaklıktan çıkarmaz. Bir kimse fetret döneminde bilmeyerek bir taş yontmasının ya da demir dökümünün (haşa) Allah’ın dengi olduğuna inanmış, yüce ilahım demiş, fiilen de tapınmış ise, mazereti onandığında şirk günahı mauftur. Böyle bir kişinin şirk günahı mauf olunca onun için, en azından haram işleme günahı kaldı denmeyecektir. Bunların mazeretleri (onanacaksa) kendilerini anadan yeni doğmuş gibi temize çıkaracaktır. Anadan yeni doğup, bebek olarak ölene günah adına birşey sorulmayacağı gibi, bilgisizliği mazeret olursa, bunlara da sorulmayacaktır.
Bilgisizlik konusunun oluşumundaki asıl konu, konunun illeti, kendilerine dolaylı ya da dolaysız bilginin ulaşmadığı, kişinin kendisinin de bilgiye ulaşamadığı bir durumdur. Buna göre;
1-Elinde kaynak olmamalıdır (Böylece Allah’ın, konular üzerine muradının ne olduğunu bakıp görebilsin, kargaşanın içinden çıkabilsin. Kur’an varlığı gibi).
2-Allah’ın bir konudaki muradının ne olduğunu bildiren vahy tahrif olmuş olmamalıdır (Fetret ehlinin elindeki Tevrat ve İncil tahrif edilmişti).
3-Kendisine hakikat, doğrudan ya da dolaylı, tebliğ olunmuş olmamalıdır (Fetret dönemi Resulullah’ın risaletiyle sona ermiştir. Müslümanlarla muhatab olan her insanın fetret dönemi bitmiştir).
Bilgi ve Araştırma
Bilgisizliğin mazeret olabilmesi için bilginin ulaşılması, araştırılması mümkün olmaması gereklidir. Bu imkan ya bölge olarak ulaşılma imkanı olmadığından olur (Eskimo’ların, Güney Amerikada Tropik Ormanlarda yaşayan Kızılderililerin durumu gibi) ya da bilgi olan vahy tahrif olduğundan bilgi olmaklıktan çıktığı için olur (Hz. Muhammed’den (s.a.v.) öncesinde Tevrat ve İncil’in tahrif olmuş olduğu gibi). İşte tartışma böyle duruma düşmüş insanlar üzerine gelişmiştir.
Araştırma ve Günümüz
Soru: Günümüzde Eskimo’lar ile Tropik Ormanlarda yaşayanlar dışında bilgisilik söz konusu olabilir mi, daha açığı, günümüzde (mazeret olacaksa) mazeret olacak bilgisizlik söz konusu olabilir mi?
Yanıt: Günümüzde bilgisizliğin mazeret olması, yukarıda da değindiğimiz gibi, (merzur toplumlar için) kıl payıdır. Günümüzde yukarıda mezkur toplumlar dışında bilgisiz olma imkanı var mıdır diye sorulacak olursa, yanıtı yoktur diyedir. Çünkü Yüce Allah’tan gelen son vahy olan Kur’an tahrif olmamış ve olmayacaktır. Bu gün her insanın Kur’an’a ve İslam ilimlerine ulaşabilme imkanı vardır. Müslümanlar kafirlerin yurduna, kafirler de müslümanların yurduna gidip gelebilirken kimsenin bilgisiz olması mümkün değildir. Müslümanlar vardıkları her yerde İslam’ın hak din olduğunu dile getirmektedirler. Daha da bilgi edinmemiş olanlar çıkarsa, konuyu savsaklamalarından dolayı çıkmıtır. İhtilaf ise bilgiyi savsaklamak mazeret midir sorusu üzerine gelişmemiştir.
Soru: Son vahy olan Kur’an arabça bir kitab olduğuna göre, bir kimse Kur’an’la muhatab olmasıyla bilgi kendisine ulaşmış olur mu?
Yanıt: Kur’an’ın açıklamasını elde etmelidir. Tebliğ muhatabın anlayabileceği boyutta olmalıdır. Ayrıca Kur’an kendisine sıradan bir kitab olarak getirilmiş ise, bu yeterli olmayabilir. Çünkü tebliğin asıl kuralı, hakkın ne olduğu apaçık dile getirilmiş ya da yazıya geçirilmiş olmasıdır. Kendisine böyle bir iddiada (hak iddiasında) bulunulmamış, Kur’an dilinden de anlayamayan kimse kendisine bilgi ulaşan kimse gibi değildir. Arab dilinden anlamayana Kur’an’ın hak kitab olduğu iddia ve isbat edilmelidir. Gerisininden artık kendisi sorumlu tutulur. Arab dilinden anlayanlara iddia yeterlidir, Kur’an kendini fazlasıyla isbat etmektedir.
Soru: Bilgisiz bir kimse müslümanlardan birisiyle muhatab olmasıyla bilgi kendisine ulaşan kimse olur mu?
Yanıt: Müslüman, İslam’ın hak din olduğunu iddia etmelidir. Resulullah’ın hak iddia ettiği gibi. İsterse Resulullah’tan mucize istemeden ardını dönüp gitmiş olsun, Resulullah (s.a.v.) kendisinin Allah’ın Elçisi olduğunun iddiası ile onunla muhatab olan herkesin fetret dönemi bilmiştir.
Soru: Böyle bir iddia yeterli midir?
Yanıt: İddia açık olmalıdır. Hakk’ın ne olduğunu ifade etmelidir. Kelime-i şehadet’i içermelidir.
Soru: Açık bir iddia yeterli midir?
Yanıt: Açık iddia isbat edilmiş olmalıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) elçiliği isbat edilmelidir. Resulullah (s.a.v.) döneminde bir muhatab ne idiyse, bu gün de odur; o gün ne isbat edildiyse, bu gün de o isbat edilmelidir. O gün ya önce Kur’an’la isbat ediliyordu ya da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) elçiliği isbat ediliyordu. Kur’an Resulullah’a, Resulullah da Kur’an’a kılavuzdur.
Soru: İslam’lık iddia eden bir çok insan var. Bunlardan kimisi kominist, kimisi kemalist, kimisi faşist, kimisi demokrat... Bunların muhatab olduğu kimselerin durumu nedir? Bunların muhatab olduğu kimse de kendisine bilgi ulaşan kimse olur mu?
Yanıt: Müslümanlık iddia eden kimse, kendisi İslam’a göre müslüman olmasa da, İslam’ın hak din olduğunu iddia etmekte ve isbat etmektedir. Önemli olan da budur.
Soru: İslamlık iddia eden kominist, kemalist, demokrat, faşist ya da başkaları kendi işledikleri küfür ile şirkler konusunda Allah’ın o konuda muradının ne olduğunu bilmediklerinde, bilgisizliklerinde mazeretli midirler?
Yanıt: Yok, mazeretli değillerdir. Çünkü onların herbiri Kur’an’ın hak kitab, Hz. Muhammed’in hak resul, İslam’ın hak din olduğunu savunan kimselerdir ve onların da ellerinde bulunan Kur’an tahrif olunmamış, İslam sapıklıktan korunmuştur. Bunlar ellerinde bulunan Kur’an’dan hak ile batılın ne olduğunu öğrenmeleri, hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak bilmeleri, bu doğrultuda inanmaları gerekmektedir. İsterse dağ başında yaşayan bir nine olsun. Böyle kimseler ya yüzde yüz mü’min birini öykünerek (taklid ederek) iman edecekler, yoksa kendileri araştıracaklar, ya da Allah’ın katında hüküm ne idiyse ona inandım diyip, şirk ve küfür namına her şeyden uzak yaşamış olacaklar, fakat her halükarda hakkı hak olarak bilip hakka uyacaklar, batıla değil.
Soru: Böyle kimseler nasıl Kur’an’dan bir konuyu öğrenebilsinlerki? Bilmeyen kimseler bilmediklerini Hocalarına sorarlar, Hocalarının fetvası ile de amel ederler ve kendilerini, her yaptığını fetva ile yapan kimseler olarak görürler. İslam Uleması da zaten, avamın mezhebi müftünün mezhebidir dememişler midir? Ayrıca, avamın şer’i delili İmamlardır. Avam, Kur’an ile Sünnet’ten, İcma ile Kıyasdan hüküm çıkaramaz demişlerdir. Öyleyse Hocası, şeriatın devri geçmiş, insanlar çağ atlamıştır. Şimdi şeriatı hakim kılmaya çalışmak fitnedir, partiye oy vermeyen haram işlemiştir, devleti (T.C.’yi) yıkmak isteyen vatan hainidir, bağy’dir, haram işlemiştir, bu ordu (kemalist ordu) peygamber ocağıdır, düzenin idarecisine itaat farzdır, vs. dediğinden dolayı şeriatın zamanı geçtiğini savunan, herhangi bir partiyi destekleyen, T.C.’yi benimseyen, kemalist orduda asker olan, düzene farz diyerek itaat eden bilgisiz kimse mazeret ehl-i değil midir?
Yanıt: Değildir! İslam Ulema’sının sözü doğru olmakla bir, Allah’ın sözünü nakzedici boyuta ulaşamaz. Zaten İslam Ulema’sının kastı da, Allah’ın sözünü nakzeden Alim’in fetvası değildir.
Allah bize ehl-i kitabın durumunu Tevbe: 31 de açıklamıştır. Tevrat ehl-i bilmediklerini Hahamlarına, İncil ehl-i Rahiblerine sormakla yükümlü tutulmuştu. Onlar da bunu yaptılar, her konuda Hocaları konumunda olanlara sorarak davrandılar. Sonunda Allah’ın haram kıldığını helal, Allah’ın helal kıldığını da haram yaptıklarında da Hocalarına uydular. Böylece Hocalarını Allah’a şirk koştular. Oysa onlar bizim gibi, bütün sözleri dinleyip en güzeline uymak (Zümer: 18) ile de buyurulmuşlardı. Fakat onlar bu buyruğu yerine getirmediler, gün geldi, getiremediler. Çünkü kısa bir süre sonra Hocaları Tevrat ile İncil’e kalem karıştırdılar, asıl kaynak ortadan kalktı, insanların ihtilaflarını çözebileceği bir ölçü kalmadı. İşte fetret ehl-i denilen kimseler de bunlardır. Bunların ellerinde bulunan ve Tevrat ve İncil olduğu iddia edilen kitabların sağlamlığı, bizim zayıf hadis dediğimiz hadisler boyutunda bile değildir. Hiç bir rivayet zinciri yoktur. Ellerinde bir ölçü kalmadığı halde şirk koşan kimselerin bilgisizliği mazeret midir sorusu bunlar için sorulmuştur.
Bu gün de durum aynıdır. Fakat bir başkalık vardır. O da ellerimizde Kur’an gibi, Sünnet gibi, İcma gibi delil olmaklığında esi olmayan sapasağlam kaynaklarımız vardır. İşte bu başkalık da bu günkü insanların bilgisizliğini mazeret olmaklıktan çıkarmaktadır. Bu konu da ihtilaf yoktur. İhtilaf edenler, kemalizmin, demokrasinin vs. lehinde fetva verebilen bel’am’lardır ya da işin içyüzünü bilmeyen kimselerdir. Bilgisizliğinin ihtilafa konu olabilecek kimseler Eskimo’lar, Tıropik Ormanlarda yaşayan Kızılderili’lerdir, bunlar üzerine ihtilaf yapmak caizdir. Yoksa elindeki Kur’an’ı inkar etmiş hükmüne düşenler üzerine değil.
Araştırıp-araştırmama konusunda insanlar dört kesimdir:
1-Araştırmayıp, hak ehl-i’ni öykünerek (takliden) bir kimse iman etse, bu kimse ehl-i hak’dır. Araştırıp delilleri öğrenmediği için günahkardır.
2-Araştırmayıp, batıl ehl-i’ni öykünerek batıla hak diye inanan bir kimse, ehl-i batıl’dır.
3-Araştırarak bir kimse iman etse, bu kimse ehl-i hak’dır ve ehl-i adl’dir.
4-Araştırarak batıla hak diye inanan bir kimse inancı üzeredir, ehl-i batıl’dır.
Bilgi açısından kişiler dört kesimdir:
Kişi bilir, bildiğini bilir; (Atıf Hocamız, Mustafa Sabri Hocamız ve bunlar gibi niceleri.
Allah hepsinden razı olsun.)
Kişi bilmez, bildiğini bilir; (Bugün İslam adına cahilce delilsiz konuşanlar gibi. Bunlar imanlarını bile yitirebilir. Çünkü kibirlidirler. Kibir ile Allah’a kulluk inancı bir arada bulunmaz. Birinin var olduğu yerden öbürü gider.)
Kişi bilir, bildiğini bilmez; (Medreseye sıkışıp günlük konular üzerine söz söylemeye korkan müderrisler gibi. Bunların ahirette çekeceği var. İlimlerinin hesabını mutlaka verecekler. Görevini yapan Müderrislerimizi tenzih ederiz.)
Kişi bilmez, bilmediğini bilir. (Böyle insanlar Allah’ın izni ile hidayete kavuşabilir, hidayette ise hidayeti artabilir. Çünkü bu olay, kişinin kendini bilmesidir. Kendi aczini bilenin gönlü hakikata açık olur. Çünkü kibir olmaz. Resulullah’ın ashabı bu türdendi. Sonra
Allah onlan kibirlilerin üzerine çıkardı, azad edilmiş köleler bile toplumun en üstünleri oldular.
Allah hepsinden razı olsun, oldu da.)
Bilgi isteme açısından kişiler dört kesimdir:
Kişi var, bilmek ister, bilemez; (Fetret dönemindekiler gibi)
Kişi var, bilmek istemez, bilemez; (Bugünkü insanlar gibi)
Kişi var, bilmek ister, bilir; (Bugünkü ve Fetret dönemindeki tevhid ehl-i gibi)
Kişi var, bilmek istemez, bilir. (Bugünkü, Kur’an ellerinde olup, hakikata karşı kulaklarını tıkayan bel’am tipi hocalar ile müşriklerin durumu gibi)
Sözün kısası:
Bu gün hangi konuda olursa olsun ve hangi durumda olursa olunsun, elinde Kur’an olup, Kur’an ‘a inandığını iddia eden kimseler için bilgisizlik mazeret değildir. Kur’an’in hak kitab olduğunu, İslam’ın hak din olduğunu duymuş olan, bunlar dolaylı ya da dolaysız kendisine isbat edilmiş olanlar için bilgisizlik mazeret değildir. Bu konularda ihtilaf yoktur.
Bu gün darü’l-İslam’da da, darü’l-küfür’de de bilgisizlik mazeret değildir. En doğrusunu
Allah bilir.
Televizyonlarında domuz etinin, içkinin haramlıhğını, namaz oruç gibi bir çok şeyin farzlığını, Allah’ın hakimiyetini yedi kat kafirler bile dile getiriyorlar. İslam düşmanı W. Bush bile bir yandan Müslümanların başlarına bomba yağdırırken, öbür yandan, müslümanları kazanmak için de olsa, İslam lehinde konuşmaları varken, kimsenin mazereti kalmıyor. Bugün dünya insanı İslam’ı İslam olarak bilen, din olarak tanımayanlardır. Bunlar İmam Gazali’ye göre bile mazeretli olamıyorlar.
Bu gün şu ayetin tecellisi ortadadır:
De ki: Bu hak (Kitab) Rabbinizdendir. Artık dileyen (bilerek) inansın, dileyen (bilerek) kafir olsun.
.
.