Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.
EZAN NEDİR VE BAŞKA LİSANLARLA OKUNABİLİR Mİ?
Ezan, lugatta İlâm yani bildirmek demektir. Şerîat lisanında ise, farz namazlar için muayyen vakitlerde mâlum lafızlarla okunan mübârek sözlere ezan denir. Ezan okuyan kişiye de müezzin adı verilir.
Ezân-ı Muhammedî hicretin 1. yılında meşrû kılınmıştır. Erkekler için vâcip kuvvetinde bir sünnet-i müekkededir. Meşrûiyeti kitap ve sünnetle sabittir. Kurân-ı Kerimde, (Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman... (S. Mâide, 58), Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman... (S. Cuma, 9) buyrulmaktadır.
Hicretin birinci yılında Medîne-i Münevverede Mescid-i Nebevî tamamlanınca cemaatle namaz kılınmaya başlanmıştır. Namaz vakitlerinde de Hz. Bilâl-i Habeşî (r.a.) Resûlüllah (s.a.v.)ın emriyle es-Salâh (Namaza-namaza) veya Müslümanların güzel bir cemaat hâlinde yaşamalarına vesîledir, birtakım güzellikler ve şükür nevilerini ihtivâ etmektedir) diye seslenirdi. Ancak bu usûl, Müslümanları, zamanında cemaate toplanmaya ve onları cemaatten mahrum etmemeye elverişli olmamaktaydı. Bu sebeple cumayı ve beş vakti zamanında bildirecek bir alâmete ihtiyaç duyulmuştu.
Bu iş için Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin riyâsetinde bir müşâyere heyeti toplandı. Mecliste hazır bulunan ashâb-ı güzîn tarafından çeşitli teklifler ortaya konuldu. Bu teklifler; namaz vakitlerinin boru çalınarak, ateş yakılarak, çan çalınarak veya yüksekçe bir yere bayrak dikilerek haber verilmesi tarzındaydı. Fakat peygamberimiz (s.a.v.) bu tekliflerin her birini, başka millet ve dinlere ait olması sebebiyle münâsip görmemişti. Neticede, müşâvere heyeti bu hususu karara bağlayamadan dağıldı.
Nihâyet ashâb-ı kirâmdan bâzı zevâtın aynı şekilde görmüş oldukları sâdık bir rüyâya ve onu teyid eden bir vahye dayanan bildiğimiz üslûb ve tarzda ezan okumaya başlanmıştır.
Ezanla alâkalı rüyayı ilk gören, ensârdan Abdullah bin Zeyd (r.a.)dir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Abdullahın bu rüyası üzerine, İnşâallah, bu hak rüyâdır. Gördüğünü Bilâle öğret; çünkü onun sesi, senin sesinden güzeldirbuyurdu. O da Efendimizin emirleriyle, rüyasında taaallüm ettiği (öğrendiği) bu ezânı, Bilâl-i Habeşî (r.a.)ye öğretti. Hz. Bilâl de Medînenin en yüksek yerine çıkarak, Zeyd (r.a.)den öğrendiği bu ezânı yüksek ve çok tatlı bir sesle okudu. Ezân-ı Muhammedînin Medine semâlarına yayıldığı sırada, bu ilahî dâveti duyan Hz. Ömer (r.a.) evinden çıkıp koşa koşa Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize gelerek, Ya Resûlüllah, aynı rüyâyı ben de gördüm dedi. Ve o sırada ilâhî vahy de gelmiş bulunuyordu. (S. Cumâ, 9)
Ezan ve İkâmet, ister mukim ister seferî olsun, farz namazların edâsında, kazâsında ve cuma namazında erkeklere müekked bir sünnettir... Beş vakit namazı tek başına dahi kılsalar ezan ve ikâmet getirmeleri gerekir.
Ezan ağır ağır, ikâmet ise süratli okunur. Ezanın ezan olduğu anlaşılsa bile, Arapça olmayan bir dille okunması kâfi gelmez, böyle bir ezâna itibar edilmez.
Ezanı vaktinden önce okumak da câiz değildir. Şayet okunmuşsa, vakit girdikten sonra iâde edilir, yani tekrar okunur. Buna da müeezinlerin çok dikkatli olması gerekir. Zira Tirmizîde geçen bir hâdis-i şerifte Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) imam (cemaatin namazının) mesûliyetini üzerine almıştır. Müezzine de (namaz vakitleri) emânet edilmiştir... buyurmuşlardır.
Bu emânete riâyet gerek.
Ezan ve İkâmeti dinleyen kimse, müezzinin söylediklerini aynen söyler. Sadece hayye alessalâh ile hayye alel felâhları söylemez... Müezzin bunları okurken, o her seferinde Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azıym der. Ezan bittikten sonra da, Allahümme Rabbe hâzihiddâvetittâmmetî vessalâtil kâimeti Âti Muhammedenil vesîlete vel-fazîlete vebashü makâmen Mahmûdenillezi veattehû inneke lâ tuhlifül mîâd diye duâ etmelidir. Çünkü böyle duâ eden, şefaate hak kazanmış olur.
Bu duânın meâli şöyledir:
Allâhım! Ey bu tam dâvetin, yâni mübârek ezânın ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)e vesîleyi ve fazîleti ihsan et ve Onu, kendisine vad buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûda eriştir. Şüphe yok ki, sen vadinden dönmezsin.
Vesîlenin cennette bir âlî makam, faziletin de yine yüksek bir makam, Makâm-ı Mahmûdun ise şefâat-ı kübrâ makâmı olduğu beyan olunmaktadır. Binâenaleyh böyle bir duâda bulunmak, Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.)e muhabbetin ve kuvvetli bir irtibatın alâmetidir. (Kaynaklar: Dürerül-Hükkâm, Molla Husrev; Nîmet-i İslâm, M.Zihnî Efendi; B.İslâm ilm. Ö.N. Bilmen; Nûrul-İzah, Hasan bin Ammar eş-Şürrünbilâlî)
Her kim yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezân, sol kulağına da ikâmet okursa, ümmü sıbyan denilen havâle hastalığından korunmuş olur. (Hadîs-i şerîf-İhyâ)
Ezânın tercemesini okumak, ezân olmaz. Manâsı anlaşılsa da başka dillerle okunmaz. (İbn-i Âbidîn)
((((Ezân, câmi, fıkıh kitapları gibi İslâmiyetin kıymet verdiği şeyleri aşağılamak küfürdür. (M. Hâdimî))))
EZANLAR EMANDIR
Enes ibn-i Mâlik (r.a.) Resûllüllah (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivâyet etmiştir:
Bir köyde (kasaba veya şehirde) müezzin ezan okuduğunda,
Allah o gün orayı azâbından emin kılar. (Taberânî, Mucemüs-Sağîr, 1/351)
İzâhı: Zulümler, isyanlar, azgınlık ve taşkınlıklar belâ ve musîbetleri dâvet ettiği gibi, hayırlar-hasenâtlar, ibâdet ve tâatler, duâ ve tazarrûlar da belâ ve musîbetlere set olurlar. İşte bu setlerin en mühimlerinden biri de ezandır. İslâm dininin şeâirinden yani mukaddes alâmetlerinden biri olan ezan, musîbetlere karşı bir kalkandır.
Hadîs-i şerifte de ifade buyurulduğu gibi, Cenâb-ı Hakk, ezan okunan bir beldeyi azaptan emin kılar.
HİÇBİR İYİLİĞİ KÜÇÜK GÖRMEMEK LÂZIM
Cenâb-ı Hakkın rızâsının nerede, ne zaman, hangi amelde olduğu; kullarını ne ile affedeceği belli olmaz. O bakımdan kulun yapması gereken şey; küçük-büyük fark gözetmeksizin mârufun, yani iyiliğin her çeşidini yapmaya gayret etmek ve
Allah indinde kendi kurtuluşuna vesîleler aramaktır.
Nitekim Hz. Ömer (r.a.), vefatından sonra kendisini rüyada gören bir zâtın, Hangi amelinle kurtuluşa nâil oldun? suâline, şu dikkat çekici cevabı verirler:
Bir gün sokağa çıktığımda bir çocuğun güvercinle oynadığını görmüştüm. Elimi cebime attım ve birkaç kuruş çıkararak çocuğa uzattım. Karşılığında da güvercini alıp âzâd ettim. İşte bu amel, benim kurtuluşuma vesîle oldu...
Aslında Hz. Ömer (r.a.)in, bizim aklımızın almayacağı, havsalamızın
kavrayamayacağı kadar çok ibâdet ve tâati, devâsâ diyebileceğimiz amelleri-hizmetleri tabii ki vardı. Bunların her biri binlerce kurtuluşa vesîle olabilirdi. Bu cevaptaki hikmet; bizlerin, hiçbir iyiliği küçümsemeden yapmamızı teşvik içindir.
Kezâ Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevverenin sularının kendisi tarafından getirtildiği söylenen sâliha kadın, Hârun Reşidin hanımı... Onu da rüyada görürler... Ve ne vesîleyle affa mazhar olduğunu sorarlar. Şöyle cevap verir:
Bir gün yanımda sâzende saz çalıyordu. Birdenbire minârelerden ezan sesi yükselmeye başladı. Ben o ezana hürmeten etrafımdakilere, Susun, dedim, şimdi dinlenecek olan şey bu ezandır. Benim bu hareketim, rızâ-yı İlâhîye muvâfık düşüp kabûle mazhar olmuş. İşte Rabbim beni bu vesîleyle affetti.
E Z A N V E M Ü E Z Z İ N
1-)GÜZEL EZANIN GÜZEL OKUNUŞU
Avusturyalı meşhur piyanist Franz Lisztin, İstanbulda Firuzağa Câmii müezzininin, hicâzî öğle ezanını dinledikten sonra, yanında bulunan Donizettiye, Üstad, ben bu müezzini üç gün daha dinlesem Müslüman olurum dediğini...
Biliyor muydunuz?
2-)GÜZEL EZANIN KÖTÜ OKUNUŞU
Halbuki târihimiz boyunca bu vatan evlatlarının aslî lafızlarıyla okunan ezan sesine hasret kaldığı kısa bir dönem de yaşanmıştır. İşte o devrin şâirlerinden bazıları, herkesin acısına tercüman olarak bu hasreti terennüm etmişlerdir. Ancak yine de bunların sayısı fazla değildir. Şiirde arûz vezninin son muhteşem temsilcileri sayılabilecek olan Mehmet Âkif ve Yahyâ Kemal, ezan üzerine bu hislerle manzûmeler yazan şâirlerimizdendir. Onların ruhlarında ezan, bir ulvî hazdır ve insan dinledikçe dinleyesi gelir: Allâhü ekber!.. Allâhü ekber!..
Çok şükür o günler tarih olup gitmiştir. Ama bu sefer de insanımız, güzel okuma açısından ezan hasreti yaşar olmuştur. Zira, zamanımız yazarlarından birinin ifadesiyle, şimdilerde ezanlar, insanları ibâdete koşturmuyor, âdeta kaçırıyorlar.
Hâni Hz. Mevlânânın Mesnevîde anlattığı bir hikâye vardır. Bed sesli biri bir köye imam durmuş. Ancak köylüler onun ezan okuyuşundaki halâvetsizlikten o derece şikâyet eder olmuşlar ki, nihâyet bu sesi duyup ibâdetten soğuduklarını fark ederek, imama bir teklifte bulunmuşlar:
Bir yıllık ücretini peşin verelim, başka bir köye imam olarak git!
Adamcağız bu teklifi kabul etmiş. Parasını alıp başka bir köyün imamlığını üstlenmiş. Birkaç ay sonra şehrin pazar yerinde eski köyün eşrâfından birisi ile karşılaşmış. Sohbet esnasında aralarında şöyle bir muhâvere geçmiş.
Köylü demiş ki:
Rahatın iyidir inşâallah!
İyi olmasına iyi de, şu günlerde köylülerin bir teklifi var, onu düşünüyorum.
Nedir o?
Diyorlar ki, iki senelik ücretini peşin ödeyelim de başka bir köye git!
Vallâhi azîzim, bence sen bu teklifi hemen kabul etme. Zira biraz zaman sonra beş seneliği bile peşin ödemeye râzı olacaklardır.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
AĞAÇLARIN EZAN SESSİZLİĞİ
TEMA Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca, ağaçlarla alâkalı müşâhede ve hissiyâtını şöyle anlatıyor:
Sabahları erken kalkıyor ve tekrar yatıyorum. Canlıların güne başlayışını tâkip ediyorum. Bu erken kalkışlarımda bir şey dikkatimi çekti:
Sabah ve akşam EZANından birkaç dakika önce bütün ağaçların sessizliğe bürünmesi, âdeta EZANı dinlemeleri ve EZAN bitiminden sonra tekrar eski hallerine dönmeleri
Ben ağaçları çok seviyorum, onlarla konuşuyorum, onları görmeyince özlüyorum ve onların da beni özlediklerine inanıyorum. İnsanlarla bitkiler arasında bir alâka ve münasebet olduğuna inanıyorum. (Basın 96)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazacağımız şiiri şiirler bölümüne almıştık fakat konuya ışık tutması için tekrar burada ele alıyoruz.
EZAN SESİNE HASRET KALMAK
Sen şanlı zamanların yüreğinden geçerek
Dedelerimin ruhlarını titreterek, emerek
Ondan bana, benden ona süzülerek giden ses
Târihlere başka bir öz, başka bir göz veren ses
Sen ey hazin, sen ey âlî uzun nefes... Ey cihân
Ey dînin nurlu sesi, ey ulu ses, ey ezan!!!
v v v
Senin sesin gün doğmadan tan yerine yükselir
Tekkelerden, câmilerden îman aşkı ses verir
Bu ılık ses ümitlerin mâbedini ısıtır
Vicdanlara sükûn serper, fikirleri ışıtır
Senin sesin şâirlerin kaleminde inledi
Seni gençlik ihtiyarlık, seni varlık dinledi
Ey yurdumun müşfik sesi, ey İlâhî gün nefes
Ey dînimin canlı sesi, ey mukaddes nurlu ses
Ey hak sesi, insanlığı gürbüzleştir, gürleştir
Kanlıları kardeş eyle, cihanları birleştir
Ey ulu ses, ey ezan!..
Bu mısralar, İhsan Raif Hanımın ezan başlıklı iki ayrı şiirine aittir. Pariste ezan sesine hasret kaldığı günlerde yazılmıştır.
Hakikatte ezan sesinin duyulmadığı bir yerde yaşamanın ağır yükü altında ezilmeden, ezana hasretlik ne demekmiş anlaşılamaz. Ecnebî diyarlarda insanlarımızın neden çabucak yitirildiğini ve eğer güçlü bir îmâna sahip değil ise, nasıl da heder edilmiş ömürlere sürüklendiklerini söylemeye hâcet var mı? Belki de bu yüzden duâlarımıza bir tekerleme hâlinde,
Rabbim! Ezânımızı dindirtme... temennîleri süzülüp gelmiştir.
İhsan Raif Hanımın Pariste dinlediği kilise çanları arasında aynı duâyı günlerce tekrarladığını duyar gibiyiz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Son olarak ezanda söylenen kelimelerin ne demek olduğunu imamı rabbani(ks)den dinliyelim.
Nemâzın şerefinin büyüklüğünü, onu herkese haber vermek için seçilmiş olan, bu kelimelerin büyüklüğünden anlamalıdır.
Evvelâ Allahü teâlâya hamd ederim! Sevgili Peygamberine salevât eder, iyilikler dilerim! Biliniz ki, ezânın kelimeleri yedidir:
ALLAHÜ EKBER: Allahü teâlâ, büyükdür. Ona birşey lâzım değildir. Kullarının ibâdetlerine de muhtâc olmakdan büyükdür. İbâdetlerin, Ona hiç bir fâidesi yokdur. Bu mühim manâyı, zihnlerde iyi yerleşdirmek için, bu kelime, dört kerre söylenir.
EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE İLLALLAH: Kibriyâsı, büyüklüğü ile ve kimsenin ibâdetine muhtâc olmadığı hâlde, ibâdet olunmağa Ondan başka kimsenin hakkı olmadığına şehâdet eder, elbette inanırım. Hiçbirşey Ona benzemez.
EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESÛLULLAH: Muhammedin aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm, Onun gönderdiği Peygamberi olduğuna, Onun istediği ibâdetlerin yolunu bildirici olduğuna ve Allahü teâlâya, ancak Onun bildirdiği, gösterdiği ibâdetlerin, yaraşır olduğuna şehâdet eder, inanırım.
HAYYE ALESSALÂH, HAYYE ALELFELÂH: Müminleri, felâha, seâdete, kurtuluşa sebeb olan, nemâza çağıran iki kelimedir.
ALLAHÜ EKBER: Ona lâyık bir ibâdeti kimse yapamaz. Herhangi bir kimsenin ibâdetinin Ona lâyık, yakışır olmasından, çok büyükdür, çok uzakdır.
LÂ İLÂHE İLLALLAH: İbâdete, karşısında alçalmağa müstehak olan, hakkı olan ancak Odur. Ona lâyık bir ibâdeti kimse yapamamakla berâber, Ondan başka kimsenin ibâdet olunmağa hakkı yokdur.
Nemâzın şerefinin büyüklüğünü, onu herkese haber vermek için seçilmiş olan, bu kelimelerin büyüklüğünden anlamalıdır. Fârisî mısra tercemesi:
Senenin bereketi, behârından belli olur.
Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi, en üstünü hurmetine ve şerefine aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât bizleri, istediğin gibi nemâz kılanlardan ve azâbından kurtulanlardan eyle! Âmîn.(imamı rabbani)
Sevgili kardeşlerim ben hoca veya alim gibi vasıflara sahip birisi degilim fakat okumayı araştırmayı elde ettiğim verileri degerlendirmeyi ve bu verilerin başka konularda izlenimlerini takip derek sizin bilgilerinize havale ediyorum.Umulurki alim ve mübarek allahü tealanın sevgisini kazanmış kardeşlerim belki bu konuları bizden daha güzel anlar ve değerlendirir.ve başka kardeşlerimize ulaştırırlar.
Sonuç olarak bu konular hakkındaki olumlu veya olumsuz düşünceler sizi sonuça ulaştıracaktır.Önemli olan teslimiyet ve itaattir.
Değerli bir abimiz şöyle demişti Sizden hoca olmaz fakat öyle birzaman gelirki hocalık size kadar düşer.
Selam hüdaya ittiba edenlere