![]() Üyelik tarihi: 10.06.2005
Mesajlar: 309
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Kur'an , Sünnet , İcma ve Kıyas-ı Fukeha silsilesinin son halkalarıdır Mezhebler !
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| HAK MEZHEBLER BİRER KAPIDIR Allah’ın rızasını kazanma yolunda müminin önünde engel bir tane değil. Bir taraftan bitmez-tükenmez arzularıyla nefsi, bir taraftan sayısız tuzaklarıyla şeytan, diğer taraftan da kafasını gönlünü karıştırmaya çalışanlar... Evet; engel çok, yol zahmetli ama nimet de külfete göre. Hatta umduğumuz ilâhî nimet, külfetle mukayese edilemeyecek kadar büyük. Zorluklarla birlikte kolaylıklar da yok değil. Demiyor mu ki Rabbimiz, “siz bir adım gelirseniz, ben on adım gelirim. Yürüyerek gelirseniz, ben size koşarak gelirim...” Alemlerin Rabbi işte böylesine büyük şefkat ve merhamet sahibi. Bütün mesele bizim niyet ve talebimizde. Engel bir tane değil demiştik. Müminlerin Hakk’a giden yolunu kesmede, geçmiş dönemlerde fazlaca etkin olamayan bazı engeller, teknolojinin imkanlarıyla artık kendini daha fazla hissettirebiliyor. Gönlü saf müminlerin kalbine şüphe tohumları ekmeye çalışan bazı iddia ve ithamlardan söz ediyoruz. Bunlardan biri de, Rabbü’l Alemin’in bizzat koruduğu dininin, bozulduğu, saflığını yitirdiği iddia ve ithamı. Yazık ki bunu söyleyenler, bilerek ya da bilmeyerek yeterince ilim sahibi olmayan insanlarımızın dininden şüphe etmelerine sebep olabiliyor. Diğer taraftan, samimi müminlerin teslimiyetine gölge düşürebiliyor. Bu tür iddia sahipleri, modern dünyada üstünlüğünü kaybeden müslümanların, asırlar boyunca bel bağladığı hakikatlerini gözden geçirmeye davet ediyorlar. İddiaya göre, gözden geçirilmesi gerekenlerin başında mezheplerimiz ve tasavvuf kolları geliyor. Yani gerilemenin sorumlusu, hadisiyle, tefsiriyle, içtihadlarıyla, tasavvufuyla klasik dinî anlayışımız. Teklifleri şu: “Alimleri, içtihatları, mezhepleri aradan çıkar. Sünnet-i seniyyeye uygun bir hayat ve manevi terbiye için seçtiğin mürşidler de Rabbin’le aranda perde. Kaynaklar ortada. Kendi yolunu kendin bul. O zaman özgür düşünebilecek, böylece kurtuluş yolunu bulacak ve yeniden üstün olacaksın.” Hangi propagandanın veya kompleksin sonucudur bilinmez ama bütün İslâm tarihi boyunca mezhepler ve tasavvufa bu kadar yaygın bir itiraz ilk kez kendini gösteriyor. Burada hemen belirtmemiz gerekir ki, tarihimiz boyunca ve bugün, doğrulara perde olan mezhepler ve yanlış tasavvufî anlayışlar elbette var. Ama müslümanlar çoğunluğu asla bu tür zararlı akımların arkasına takılmadı. Alimlerimiz de bu türden anlayışları, “fırka-i dâlle” yani sapık gruplar başlığı altında değerlendirerek bertaraf ettiler. Diğer taraftan, Ehl-i Sünnet doğru yolunun prensiplerini bütün detaylarıyla belirleyerek Allah’ın dininin safiyetine hizmet ettiler. İşte biz, bu sapasağlam ve geniş doğru yolun birer şeridi mesabesinde bulunan anlayışlara hak mezhep diyoruz. Bu anayol çerçevesindeki manevi terbiye metodlarına da sahih tasavvuf diyoruz. Ve maksud-u menzilimize götüren birer kılavuz olarak görüyoruz. Nasıl görmeyelim ki; madem ki her birimiz fıtraten aynı değiliz, anlayışlarımız, ilmimiz farklı; o halde mutlak doğruya ulaşmada haliyle ilmiyle ehil olanlara tabi olmamız gerekiyor. İslâm’ın itikat, ibadet ve kalbî ahkâmı hiçbir devirde değişmeyecek. Fertlerin ve nesillerin Kur’an ilmi ve terbiyesiyle yetişme noktasında önemli farklılıkları varken, aynı neticeye varmalarının mümkün olabileceğini nasıl söyleyebiliriz? Sahabe-i Kiram bile dini anlamada ve yaşamada birbirlerine tabi oluyorlardı. Demek ki müminlerin İslâm’ı belli ölçüler içinde öğrenmesi ve yaşaması şart.. İşte bu ölçüler, mezhebler ve tasavvufî meşreplerdir. Ve inandım diyen bir müminin bir mezhebi ve bir meşrebi olması zaruridir. Yine de şöyle bir soru zihinleri meşgul edebilir: Madem ki her insanın istikamet üzere olması için bir mezheb ve meşrebe ihtiyacı vardır, öyleyse Peygamberimiz (A.S.)’in de bir mezhebi ve meşrebi olmalı değil miydi? Ve Asr-ı Saadet’te mezheb ve meşreb var mıydı? Hiç şüphesiz, Efendimiz’in bir mezhebi ve meşrebi yoktu. Çünkü O’nun hayatı ve kalbi ilahi vahiy ile kontrol ediliyordu. Ayrıca Habib-i Kibriya’nın yönü, Cenab-ı Allah’a yönelik olduğuna göre, O bütün yönlerin merkezi durumundadır. Bunun için Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz, ne bir mezheple, ne de bir meşreple sınırlandırılabilir. O, bütün yolların ulaştığı merkezdir. Bu duruma göre Peygamberimiz (A.S.), bütün mezhep ve meşreplerin mezhep ve meşrebidir. Ashab-ı Kiram’a gelince; her sahabi, zahirî ve manevî müktesebatı ve haline göre Cenab-ı Peygamber’e bir yol ile bağlıdır. Bu sebeple, her sahabinin bir mezhebi ve meşrebi olduğu söylenebilir. Nitekim Allah Rasulü (A.S.): “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız Hakk’a ulaşırsınız.” buyuruyor. Devr-i Saadet’te herhangi bir mezhep veya meşrep adı yoktu, çünkü müslümanlar ihtilafa düştükleri konuları Hz. Peygamber (A.S.)’ın hakemliğine başvurarak çözümlüyorlardı. Peygamberimiz (A.S.)’in vefatından sonra ise, müminler İslâmiyet’i Ashab-ı Kiram’dan sorarak öğrendiler. Onlar Allah’ın dinini insanlara tebliğ ederken, kendi düşüncelerini, nefsani arzularını, devrin şair ve felsefecilerinin sözlerini asla araya sokmadılar. Hepsi aynı iman esaslarını bildirdiler. İşte onların Allah’ın Rasulü’nden naklederek bildirdikleri bu imana Ehl-i Sünnet İtikadı denir. Ehl-i Sünnet anlayışının dışındaki anlayışlar meşru sayılmaz, çünkü Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in inandığı ve bildirdiği gibi iman etmek esastır. O, bir tek iman bildirmiştir. Ashab-ı Kiram’ın hepsi, O’nun bildirdiği gibi inanmış ve o inancı tebliğ etmiştir. İşte bu sebeple iman esaslarında mezheplere ayrılmak yoktur. Sonraki dönemlerde ise, insanoğlunun yaradılışında bulunan ve tefekkürün tabii bir sonucu olan fikir ve düşünce ayrılıkları, Kur’an veSünnet’i anlamada ve yorumlamada da kendini göstermiştir. Böylece yeni ve farklı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. İşte bu süreçte doğruyla yanlışın birbirinden ayrılması büyük önem kazanmıştır. İlim ve maneviyatta birer yıldız gibi olan alimlerimiz, insanüstü bir gayret ve titizlikle Allah Rasulü’nün tebliğ ettiği, ashabının sonraki nesile aktardığı arı-duru anlayış ve tatbikatı tespit ve tayin eylemişlerdir. Tefsirde, hadiste, fıkıhta, nefs terbiyesinde vs... eşsiz eserler yazıp talebeler yetiştirmişlerdir. Bazı ayrıntılarda birbirinden farklı, ama esasta hepsi aynı olan hak mezhepler ve tasavvufî ekoller bu çalışmaların bir neticesidir. Biz bugünün müminleri ve kıyamete kadar gelecek bütün imanlı nesiller, bu mübarek alimlerin nurlu yolundan yürüyerek Rabbimiz’in rızasına ulaşacağız. Tıpkı bizden öncekiler gibi... Bizim vazifemiz, bindörtyüz yıllık yolumuzu, usulümüzü değiştirmeye, bizi başka mecralara itmeye çalışanların sözlerine kulaklarımızı kapamak. Kendimiz için olduğu gibi, onların ıslahı için de dua etmek. Çünkü biliyoruz ki, kendini Alemlerin Rabbi’nin yoluna adamış alimlerimiz ve mürşidlerimizi reddederek kazançlı çıkan olmadı. Eskiden evlere asılan bir levhada şu söz yazardı: “Edeb ya hû...” Edeb; herkes için, hepimiz için edeb... Mümine daha çok yakışan başka bir hal var mı? Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı Konu hursit tarafından (10.10.2005 Saat 21:21 ) değiştirilmiştir.. |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| AYRILIK DEĞİL RAHMET KAPIMIZ: MEZHEBLER Allah nazarında tek din İslâm’dır. Ona inananlar da tek bir ümmet... Bu ümmet arasında Kuran ve Sünnet’le çelişmeyen fikir ve görüş ayrılıkları, bu ümmetin bölük-pörçük bir topluluk olduğunu değil; aksine, düşünen, sıhhatli fikirler üreten, en doğruyu, en güzeli bulma yolunda gayretler sarfeden dinamik zekâya sahip bir topluluk olduğunu gösterir. İslâm, göklerle kucaklaşan görkemli bir çınar. Kur’an ve Sünnet kökü üzerine yükselmiş, gövdesi Ehl-i Sünnet anlayışı, dalları ise bu anlayıştan doğmuş içtihatlar. Gölgesi, hayatın bütün alanlarını kucaklamakta, huzur ve sükûna kavuşturmakta. Biz müminlerin Yüce Yaratıcımız’ın hoşnutluğu için yaptığımız hayır ve hasenatlarımız, salih amellerimiz, yüksek ahlâka uygun tavır ve davranışlarımız bu ulvî ağacın meyveleri. Bize ebedî rızık olacak meyveler... Bir bütün bu ağaç... Ne köksüz olabilir, ne ne gövdesiz, ne de dalsız budaksız. Her biri Ehl-i Sünnet gövdesinden serpilip gelişen birer dal olan hak mezhepler olmasa, o huzur ve sükûn kaynağı gölge bütün hayatı nasıl kuşatabilir? Bu ağacın dallanıp serpilmesi nasıl kökü tehdit eden bir ayrılık değilse, zannedilenin aksine, hak mezhepler de dinin temelini sarsan ayrılıklar olarak düşünülemez. Bu haliyle farklı mezhepler rahmetin bir gereğidir. Bu ayrılıklar düşmanlık ve inattan doğan yıkıcı ayrılıklar olarak asla mütalâa edilemez. Bu sebepledir ki, hak mezheplerin birleştirilmesi veya kaldırılması yolunda yapılan çağrılar, meselenin özünü anlamamış olmanın bir ifadesidir. Hakikate götüren yollar Yüce Rabbimiz, eşref-i mahluk olan insanı, bütün yönleriyle kemâle erdirmeyi murad eder. O, kulunun ruh, akıl, fikir ve hisleriyle alemlerin en yüce, en kusursuz varlığı olmasını diler. Bu da Rab oluşun bir gereğidir. Çünkü Rab, terbiye eden, geliştirip kemâle erdiren manalarına gelir. O terbiyeye kapılarını açık tuttuğu sürece kul, Rabbinin eşsiz bir eseri olduğu kadar, kendi hür iradesinin de bir eseri olacaktır. İlahî irşadın ışığında iman edip salih ameller işleyerek kalbini kemâle erdiren insan, hakikati ararken de doğru düşünce, ince seziş ve anlayışla da aklî yönünü yüceltir. İnsan, yaratıcısı katında reddedilmiş işlerle, sapık ve tutarsız düşüncelerle de zihnî dünyasını küçültür. Belki de insanı düşünce boyutuyla sınamak için, Yüce Rabbimiz kulunu bilinmezlikleri keşif ve anlama yoluna çağırır. Bazı hakikatleri açıkça gözlerimizin önüne sererken, bazı hakikatleri de perdeler. Mesela kendi varlığını eşsiz sanatı arkasında gizleyen, ötelerin de ötesinde olan Yüce Rabbimiz, her zihinde başka algılanmış ve ademoğlu ‘O’nun bilgisi’ hakkında da ihtilafa düşmüştür. Kimileri O’na şirk koşmuş veya aciz bir varlık mertebesine indirmişlerdir. Ama akıllarına vahyi, peygamberleri yoldaş ederek düşünenler ise, O’nu uluhiyyet sıfatlarıyla tanımış, noksanlıklardan tenzih etmişlerdir. Varlığı da Allah’ın bildirdiği gibi bilmiş, hikmetle nasiplenmişlerdir. Böylece hakikati arama yolunda akıllar ya gerçeği bulmuştur ya da uzağına düşmüştür. İşte mezhepler de, hakikati arama çabasının bir neticesidir. Ve gerçek şu ki, Ehl-i Sünnet ana dairesinde olanların her biri hakikatle kucaklaşan birer yoldur. Aynı hakikati farklı usulle aramak Evrende kapalılık oldukça merak, merak oldukça da düşünme, araştırma ve bulma arzumuz hep canlı kalacaktır. Kainatın hakikatını insanlara sunan Kur’an ve Sünnet’teki kapalılık ve gizlilikler de belki bu ilâhî sırrın bir tecellisi ve tecessüs sahibi insanoğlu için bir imtihan vesilesi. Eğer ilâhî hikmet dileseydi müphem, müteşabih, müşkil ayetler indirmez, zihnimizi hiç yormadan hakikati gözlerimizin önüne sererdi. Ama bu durumda aklın fonksiyonu durur, insanı insan yapan tefekkür ortadan kalkardı. Demek ki Yüce Rabbimiz, İslâmî düşüncenin, bu kutsi asıldan kopmamak kaydıyla dallanıp serpilmesini ve çeşitlenmesini istiyor. Böylece hak ölçülere göre düşünenle, asıldan koparak sapıklığa düşeni ayırdetmeyi murad ediyor. Ehl-i Sünnet’in güzide alimleri, Kur’an ve Sünnet’in sükût ettiği veya ayrıntısına inmediği ve kapalı bıraktığı konular üzerinde hakikati arama yoluna koyulmuşlardır. İçtihat, kıyas, istihsan gibi yöntemlerle akıl yürütmüşlerdir. Kur’an’ın ve Sünnet’in verdiği ipuçlarından hareketle, Allah indindeki bilgiyi keşfe ve fethe koşmuşlar. Bunu yaparken de, önce akıllarını vahiyle, iştişareyle, şurayla takviye edip, eğildikleri konuyla ilgili her türlü bilgiyle de beslemeye gayret etmişlerdir. Nefislerini terbiye etmiş, akıllarını nefislerinin ve taassubun sultasından kurtararak hürriyete kavuşturmuşlar. Böylece onların düşünceleri, yalnızca Allah’ın rızası talebiyle Kur’an ve hadis ufuklarında kanat çırpmış, ulvî bilgiyi arama yolunda olağanüstü titizlikle çabalar göstermiştir. O alimler, son sözlerini de, derin bir edep, ancak kula yakışan bir acziyet ifadesiyle; “bizim bu mevzuda kanaatimiz budur. En doğrusunu Allah bilir.” diyerek söylemiştir. Sonuçta, bütün bir İslâm tarihinin süzgecinden sağ ve salim olarak günümüze ulaşan bir itikad ve amel manzumesi ortaya koymuşlardır. İşte böyle bir arkaplâna dayalı ve ulvî bir gayeye yönelik araştırma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan farklılıklara, yani mezheplere nasıl itiraz edilebilir? Bilmeyenin bilene başvurması Müslümanların büyük çoğunluğu, dinin aslî kaynaklarından hüküm çıkarmaya güç yetiremediği için, “bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz” mealindeki ayet-i kerimenin emrine uyarak dinlerini bu kâmil alimlerden öğrenmişlerdir. Ayrıca, “Alimlere tabi olun. Onlar dünya hayatının da ahiret hayatının da kandilleridir.” mealindeki hadis-i şerife uyarak alimlere tabi olmuşlardır. Böylece bir alimin içtihatlarına tabi olanlar, bir mezhebin bağlıları olarak zuhur etmiştir. Demek ki, bir mezhebe tabi olmak, tabiî ve sahih bir durum. Hal böyleyken, müminlerin hak mezheplere olan itimatlarının sarsılmaya çalışılması doğru olabilir mi? Ayrıca, mezheplerin ortadan kaldırılmasını, her müslümanın doğrudan Kur’an’a başvurmalarını tavsiye edenler, aslında yeni bir ‘mezhep’ önermiş olmuyorlar mı? Bu görüşü ortaya atanları benimseyip taklit eden topluluk da bu mezhebin bağlıları olarak düşünülemez mi? Oysa kendisi müctehid olmayan bir müminin dinini İmam-ı Azam’dan öğrenmesinde ne sakınca var? Onun içtihatlarına tabi olarak dinini yaşamasının kime zararı dokunur? Diyebiliriz ki, dinîyle ilgili tatminkâr ilme sahip olmayan bir topluluğa mezhepsizliği tasviye etmek, yol göstericisiz ve öğretmensiz bir nesil yetiştirmeye yönelik bir gayret olmalıdır. Eğer böyle bir tavsiye kabul görürse, ancak ‘ben kendime yeterim’ diyen başıboş fertlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacak. Mezhepler esas olan din kimliğinin yerini alıyor paranoyası da anlamsız ve yersizdir. Çünkü ne İslâm buna müsait, ne de ortada böyle bir tablo var. Çünkü mezhepler koca bir tarih boyunca alimlerce tetkik edilmiş, doğru yoldan saptıran en küçük bir görüş bulunamamış. Koca bir tarihin tasdik mührünü taşıyan bu hak mezheplerin zararı bugün mü ortaya çıkmış bulunuyor? Ve binlerce alimin göremediği zararları gün yüzüne çıkarmak, acaba bugünkü alimlere mi kısmet olmuş? Gerçek şu ki, modernist akademisyenler bu konuda haksızlar. Ehl-i Sünnet çerçevesindeki hiçbir mezhep, Allah’ın rızasına giden yolda engel teşkil etmemiştir. Sonuçta din İslâm’dır. Ve İslâm, Alemlerin Rabbi’nin himayesindedir. Yani dinin koruyucusu, bizatihi onu gönderendir. O, dinini korumada hakiki alimleri vesile kıldı. Dinin sahibi, bindörtyüz sene onu nasıl koruduysa, kıyamete kadar öyle koruyacak. Ne ‘mezhepler dinin yerini aldı’ diyen mezhep karşıtları endişelenmeli, ne de mezheplerine saldırılan saf gönüllü müminler... Din kıyamete kadar baki. Ve biz, onu yaşadığımız kadar bahtiyar olacağız... ÇOKLUK İÇİNDE BİRLİK Müslümanların rahmet yüklü farklılıklarından olan tasavvuf kolları ve mezhepler, ‘çoklukta birlik, birlikte çokluk’ prensibinin en güzel örneklerindendir. Mezhepler değişik zaman ve mekânlardaki ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla zuhur etmiş ve böylece zahirde ihtilaf gibi görünen bu zenginlik, İslâm ümmetine muazzam bir hareket kabiliyeti kazandırmıştır. Arif sufîlerin üzerinde ısrarla durduğu bir ilkeye göre içinde yaşadığımız varlık düzeni, bir çokluk (kesret) alemi olarak yaratılmıştır. İlahî kudretin kendini varlık aynasında görme arzusu olarak özetlenebilecek yaradılış olgusu, ilahî plânın bir parçası olarak çokluk ile birlik (vahdet) arasındaki denge üzerine kuruludur. Çokluk tevhidi zedeler mi? İnsandan maddeye kadar uzanan çokluk alemi ilahî birliği teyid etmek için yaratılmış; her şeyin arkasında yatan birlik ise, çokluğa anlam kazandıran bir ilke olarak ortaya konmuştur. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, ilahî birlik kendini çokluk aleminin perdeleri arkasına saklamış ve müminlerin kalp gözleriyle perdelerin ötesine geçerek ilahî birliği görmelerini arzulamıştır. Bu yüzden İslâm’ın en temel ilkesi olan tevhid, Arapça'da tef'il kalıbından türetilmiştir ve doğru bir şekilde tercüme edildiğinde 'Yüce Mevlâ'nın birliğini, yani vahdeti teyid etmek' anlamına gelir. Tef'il, yani yapıp-etme kalıbı, tevhidin gerçek manasını kavramak açısından büyük bir öneme sahiptir. Zira tevhid sadece Cenab-ı Hakk'ın mutlak birliğini söz ile kabul etme manasını taşımaz. Bilakis, tevhid bu birliğin özümsenmesini ve her mümin kişinin kalbinde ve nefsinde bir ilke olarak yer etmesini ifade eder. Bir başka ifadeyle mümin kişi, gayret gösterip ilahî birliği kendi ruhunda yaşadığı vakit, kelimenin tam manasıyla tevhidin gereklerini yerine getiriyor demektir. Bu açıdan bakıldığında tevhidin özümsenmesi, biteviye devam eden bir gayret ve cehde işaret eder. Tıpkı Kur'an’ın bize kendini her okuyuşumuzda yeniden ve yepyeni mesajlarla açması gibi, tevhid de bu 'birleme' sürecinde yeni anlam boyutlarıyla karşımıza çıkmaya devam eder. İslâm’ın birlik üzerine yaptığı bu vurgu, çokluğun ve çokluk aleminin bir yanılsama olarak inkârına götürmemiş, bilakis onu anlamlı bir çerçeveye oturtmustur. Bilindiği üzere bütün dünya dinleri, mutlak manada bir olan ilahî ilke ile çokluk alemi arasındaki ilişkiyi, ilahî tevhide gölge düşürmeden açıklamayı bir zorunluluk addetmiştir. Bu metafizik ilke, toplumsal açıdan da büyük bir öneme sahiptir. Zira asgari müşterekler üzerine kurulu olan toplum hayatı, bireysel farklılıklar ile toplumsal/kollektif birliktelik arasında bir denge ilişkisi kurmak zorundadır. Bu açıdan baktığımızda İslâm, birlik ile çokluk arasında muazzam bir denge kurmuştur. İslâm bir yandan çokluk ve farklılığı, ilahî yaratma plânının bir parçası olarak kabul ederken, öte yandan çokluğun ötesindeki ilahî birliği, mutlak bir kaide olarak ortaya koymuştur. Her tür cansız varlıktan canlı organizmaya kadar uzanan oluş-bozuluş alemindeki çeşitlilik, insanlar arasındaki farklılıklar da dahil olmak üzere, tek bir yaratıcı iradeye bağlanır ve böylece ilahî iradenin vücuda getirdiği çokluk ile çokluğun ötesindeki birlik arasında bir denge ilişkisi kurulur. Sufiler, kısaca özetlediğimiz bu öğretiye ‘çokluk içinde birlik ve birlik icinde çokluk’ (el-vahdetu fi'l-kesre ve'l-kesretu fi'l-vahde) adını vermişlerdir. Bu iki bakış açısını birleştirebilen kişiye de ‘iki göz sahibi’ anlamında zü'l-ayneyn denilmiştir. Çokluk alemine kalp gözüyle bakan kişi bir gözüyle mutlak birliği görürken, öbür gözüyle de çokluk alemini ve onun faniliğini görür. Bir başka ifadeyle denge dini olan İslâm’da ne birlik çokluğa, ne de çokluk birliğe feda edilir. İki göz benzetmesinin bir diğer ilginç tarafı, görme sürecinin kendisiyle ilgilidir. Biz her şeyi iki gözümüzle gördüğümüz halde, gördüğümüz şeyleri çift değil, tek görürüz. Yaradılışın harikalarından biri olan göz ve beyin, iki farklı kanaldan gelen verileri anında sentezleyerek etrafımızdaki nesnelerin çift değil, tek olarak görülmesini sağlar. Çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu gören iki göz sahibi mümin de, tıpkı bunun gibi iki bakış açısı arasında tam bir denge durumunda olan kişidir. Böyle bir kişi, eşyaya metafizik bir şeffaflık ile bakar. Yani sonsuz sayıdaki nesneleri, hadiseleri, canlı-cansız varlıkları, tek bir yaratıcı iradenin sonsuz tecellileri olarak görür. Eşyaya bu tip bir şeffaflık ile bakabilen kişi, çokluğu tevhidin önünde bir engel olarak değil; bilakis onu sürekli teyid eden işaretler olarak görür. Farklılıklar rahmettir Çokluk, farklılık ve çeşitlilik olgularına kısaca özetlediğimiz bu ilkeler açısından baktığımızda, Hz. Peygamber'in İslâm ümmetindeki çeşitlilik ve farklılıkları neden bir rahmet olarak tanımladığını daha rahat kavrayabiliriz. Her insan, ilahî yaratma gücünün mucizelerinden biri olarak nev-i şahsına münhasır, yani kendine özgü bir tarzda yaratılmıştır. Cenab-ı Hakk, her insanı farklı yaratmak suretiyle sonsuz kudretini tecelli ettirmiş ve inanan kullarına, çokluk ve farklılığın anlamı konusunda adeta işaret yoluyla bir ders vermek istemiştir. Bir tablodaki farklı kareler gibi birbirinden farklı olan ve fakat farklı olduğu için birbirini tamamlayan sonsuz sayıdaki varlıklar, ilahî birliğe şehadet eden işaretler gibidirler. Bu noktada farklılık, çeşitlilik, çokluk ve ihtilaf, kaos yahut kargaşa anlamına gelmez. Farklılıklar ancak hak ve adalet ölçüleri dışına çıkıldığı zaman düzensizliğe ve anarşiye yol açar. Belli ölçüler içerisinde meşru kabul edilen bireysel ve toplumsal farklılıklar, hayata renk katan değişik tonlardır. Bütün insanları tek bir kalıba sokmaya çalışmak ve herkesten aynı şeyi beklemek, ilahî adalet ve hikmete mugayir bir davranış olur. Bu noktada tekrar vurgulamak gerekir ki İslâm’ın üzerinde ısrarla durduğu birlik (tevhid), tekdüzelik (uniformity) demek değil, bilakis tek bir ilkenin çokluk alemindeki sonsuz sayıdaki tecelli ve yansımalarını bir zenginlik ve neşve olarak görmek demektir. Üretici düşünme ve bireysel olgunluk, ancak farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edildiği ortamlarda neşv u nema bulabilir. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim peygamberlerin risalet davalarını anlatırken, her birinin farklı bir yönünü öne çıkartır ve böylece farklılıkların son tahlilde nasıl birlik ve bütünlük anlamına geldiğini bize hatırlatır. Aynı şekilde Hz. Peygamber, kendi ashabı arasındaki farklılıklara rahmet ve zenginlik gözüyle bakmış, onların değişik ve yer yer birbiriyle çatışan yönlerini pozitif alanlara kanalize etmiştir. Bu yüzden Hz. Peygamber ashabını gökyüzündeki yıldızlara benzetmiş, her birinin kendine özgü güzellik ve kemâlini vurgulamıştır. Müslümanların rahmet yüklü farklılıklarından olan tasavvuf kolları ve mezhepler, buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız ‘çoklukta birlik, birlikte çokluk’ prensibinin en güzel örneklerindendir. Mezhepler değişik zaman ve mekânlardaki ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla zuhur etmiş ve böylece zahirde ihtilaf gibi görünen bu zenginlik, İslâm ümmetine muazzam bir hareket kabiliyeti kazandırmıştır. Evrensel bir din olan İslâm, ihtilaf ve farklılıkları dinamik bir sosyal güç haline getirebildiği için, hayatiyetinden hiç bir şey kaybetmemiş ve farklı coğrafya ve milletlerin hususi yeteneklerini kullanarak, insanlık tarihinin en göz kamaştırıcı medeniyetini kurmuştur. Benzer bir şekilde, tasavvuf kollarının zuhuru ve yaygınlaşması, aynı rahmet prensibinin tecellilerinden biridir. Nasıl hakikat bir, hakikate giden yollar muhtelif ise, tasavvuf kolları da aynı istikameti gösteren farklı işaret levhaları gibidirler. Bu levhalardan kimilerinin sarı, kimilerinin yeşil, kimilerinin sade, kimilerinin daha işlemeli olması, istikamet aynı olduğu için ancak gözkamaştırıcı bir zenginlik ve evrenselliğe işaret eder. Farklılığı rahmet olarak kabul eden İslâm açısından, mezhep ve tasavvuf kollarını gül bahçesindeki farklı güllere de benzetebiliriz. Nasıl bir gül bahçesine girdiğimizde farklı güller, renkler, tonlar ve kokular bizi farklı şekillerde cezbederse, hakikat ve adalet ölçüsüne dayalı farklılıklar da göze ve gönüle hoş gelen değişik güller gibidirler. Üstelik pek çok mürşidin özlü bir şekilde ifade ettiği gibi, bahçenin varlığını inkâr etmediği müddetçe birinin 'benim gülüm en güzel güldür' demesinde hiç bir mahzur yoktur. Çeşitlilikle zenginleşen medeniyet Pek çok batılının kavramakta zorlandığı bu ‘çeşitlilik zenginliktir’ formülü, İslâm’ın manevi damarlarının her daim canlı kalmasını sağlamış ve Endonezya'dan Fas'a, Afrika'dan Avrupa ve Amerika'ya kadar yayılan coğrafyada İslâm’ın ve onun maneviyat işçilerinin kendilerine bir hayat alanı bulmalarını sağlamıştır. Tüm etnik, dilsel ve kültürel farklılıklara rağmen müslümanların ortak bir dil konuşabiliyor olmasını, İslâm’ın bu evrensel ilkesine borçluyuz. İslâm düşünce ve sanat tarihinin gözkamaştırıcı zenginliği, bu rahmet ilkesinin bir yansıması olarak vücuda gelmiştir. Hem bireysel hem de toplumsal düzeydeki farklılıklarımızı, bir zenginlik olarak keşfedip kabullenmemiz, Hz. Peygamber'in işaret buyurduğu rahmete mazhar olmanın ilk şartıdır. RAHMET OLAN İHTİLAF Muhammed Emin Gül Ahiret bilinci, müslüman bireyin hayatına yön veren en önemli ilkelerden biridir. Kuran-ı Kerim'in ısrarla üzerinde durduğu ahiret ve hesap günü, bir yandan ölümden sonraki hayatın gerçekliğine ve ebediliğine atıfta bulunurken, bir yandan da içinde bulunduğumuz dünya hayatının nasıl yaşanması gerektiğine dair önemli ipuçları sağlar. Ahiret gününe yakîn bir iman ile inanan kişinin, sıradan bir hayat yaşamasını beklemek imkansızdır. Zira bu dünyada aldığı her nefesin, attığı her adımın, söylediği her sözün, bir gün karşısına bir sinema perdesi gibi çıkartılacağını bilen insan, dünyanın sıradan bir yerlisiymiş gibi yaşayamaz. Bu açıdan baktığımızda ahiret bilinci, dünya hayatına sıradışılık kazandıran, onu anlamlı kılan bir bilinç halidir. Dünya hayatı, ötesi olmayan kapalı bir mekanizma olarak düşünüldüğünde, anlamdan yoksun hadiselerin ardarda olup durduğu bir oyundan öteye gidemez. Bu süreci ve hadiseler zincirini anlamlı kılacak dünya ötesi (aşkın) bir ilkeye ihtiyaç vardır. Bu zincirin halkalarına takılıp kalmak, bize zincirin anlamını çözme konusunda hiç bir fayda sağlamayacaktır. Bunu, bir filmden izlediğimiz kesitlere benzetebiliriz. Nasıl başını ve sonunu bilmediğimiz bir filmin çesitli kesitlerinden bütüncül bir mana çıkartmamız ve gördüğümüz sahneleri anlamamız mümkün değilse, dünya hayatının başı ve sonu hakkında net bir bilgiye sahip olmadan da onu anlamlandırmamız mümkün değildir. Bu yüzden Kur'an, evrenin yaradılışı ve sonu ile ilgili bize son derece ayrıntılı ve yer yer tüyler ürpertici bilgiler verir. Bir yanda evrenin yaradılışıyla ilgili ayetlerin bizde bıraktığı azamet ve haşyet duygusu, öte yanda kıyamet günüyle ilgili muazzam tasvirler, bize içinde bulunduğumuz yolculuk ve yürüyüş hakkında sağlam bir bilinç ve iman kazandırmayı hedefleyen ilahi işaretlerdir. Bir başka ifadeyle, ahiret yoksa dünyanın da anlamı yok demektir. Batı düşüncesinin son yüzyıllardaki en büyük sorunlarından biri, dünya hayatına, hiç bir ilahî ve aşkın ilkeye atıfta bulunmadan anlam kazandırma gayreti olmuştur. Metafizik duyarlılığını yitiren modern batılı insan, dünyayı kendi kendine yeten bir mekân olarak görme eğilimindedir. Hayata anlam kazandıran ilahi ve aşkın değerler sistemi bir defa reddedildiğinde, geriye kalan tek çıkış yolu, dünyayı kendi kapalı devre yapısı içinde anlamlandırmaya çalışmaktır. Yukarıda verdiğimiz film örneğini hatırlayacak olursak, bunu şu şekilde ifade edebiliriz: filmden alınan her bir kesit, kendi içinde anlamlı olmaya zorlanmalıdır. Böylece başlangıç ile son, yani yaratılış ile yeniden diriliş arasına yerleştirilen dünya hayatı, kendi başına mutlak bir değer haline getirilmeye çalışılır. Bu düşünme ve inanış tarzının yarattığı sorunlar, burada ele alamayacağımız kadar çok boyutludur. Lâkin ortaya çıkan neticelerden bir kaçına işaret etmekte fayda var. Nihilizm, yani hayatın anlamsız bir hiçlikten ibaret olduğu felsefesi, yüzlerce değişik surete bürünerek yaşamaya devam etmektedir. Bunun güncel hayattaki en somut göstergesi, intihar tesebbüslerinde görülen artıştır. Hayatın bir hiçten ibaret olduğu sonucuna varan bir insan için, intihar tek çıkış yoludur. İslâm’ın, intiharı büyük günahlardan biri olarak yasaklaması da, işte tam bu noktada netlik kazanır. İntihara teşebbüs eden kişi, bir tarafta Allah'ın kendisine verdiği canı O'nun iradesi dışında almaya kalkışmakta, öte yanda hayatın anlamsız olduğu fikrinden hareketle, Yaratıcı'nın koyduğu hayat nizamını ve ahiret gerçeğini hiçe saymaktadır. Yeniden vurgulayacak olursak: Ahiret bilincine sahip olan kişi, dünyayı ahiret açısından değerlendirir ve böylece dünya hayatına sıradan değil, ilahi ve aşkın bir mana kazandırır. Dolayısıyla mümin kişinin dünya ve ahiret bilinci, tam bir bütünlük arzeder. Dahası, hayatın anlamı ve insanın nihai olarak döneceği yer açısından bakıldığında, dünya ve ahiret arasında çoğu kişinin zannettiği gibi kategorik bir ayrım söz konusu değildir. Dünyanın gerçekliğini duyuları vasıtasıyla kavrayan insana, aklı ve imanı vasıtasıyla ahiretin daha da gerçek olduğu sürekli hatırlatılır. Böyle baktığımızda, ahiret sadece bu dünyanın sonunda başlayan bir şey değildir. Tersine, bu dünya, kendisine doğru nefes be nefes yaklaştığımız ahiretin başlangıcıdır. Bir başka ifadeyle, hepimizin ahireti şu anda başlamış durumdadır ve aldığımız her nefes ile satır satır yazılmaya devam etmektedir. Ahiret bilincinin bu merkezî öneminden dolayı, İslâm’da ahiret ile dünya arasındaki ilişki tam bir denge üzerine kuruludur ve bu, İslâm ile Hıristiyanlık gibi diğer dinleri birbirinden ayıran hususların başında gelir. İslâm, dünya hayatını ahiretin bir hazırlık yeri olarak tanımladığından, mümin kişi için dünya hayatından kaçmak diye bir şey sözkonusu değildir. Tam tersine İslâm, hayatın bizzat içine girerek onu kutsal bir anlam çerçevesinde yeniden şekillendirmeyi hedefler. Yani İslâm’ın gayesi, sıradan dünya hayatı içinde 'dinî bir alan' oluşturmak ve onun dışındaki herşeyi olduğu gibi bırakmak değil; bilakis doğumdan ölüme, paradan aileye ve insan ilişkilerine kadar hayatın her alanına din çerçevesinde kutsal bir anlam kazandırmaktır. Kur'an’ın bu kuşatıcı bakış açısından dolayı İslâm’da hiç bir zaman manastır hayatı ortaya çıkmamıştır. Hıristiyanî dünya görüşü açısından yaratıcısına yaklaşmak isteyen kişi, hayatın kendisini terketmek ve bir kenara çekilmek zorundadır. 'Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a' tavrının arkasında yatan felsefe de budur. Yaratıcı'nın hakkının üstünde başka hiç bir hak tanımayan İslâm, bu görüşü bütünüyle reddeder. Bu yüzden İslâm'da Allah'ın sevgili dostları olan veliler, diğer din ve medeniyetlerin tersine, hayatın tam ortasında bulunurlar. Zira hayatı dünya-ahiret bütünlüğü içerisinde ele alan İslâm, hayatın her alanını kuşatarak ona bir anlam katar. Bu manada insan hayatında 'dinî' olmayan, yani dinin çizdiği anlam çerçevesinin içine girmeyen hiç bir alan yoktur. Bu bilinç ile hareket eden kişi, her ameliyle hem dünyasını mamur etmekte, hem de ahiretine yönelik büyük bir yatırımda bulunmaktadır.
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Ehl-i Sünnet’in güzide alimleri, Kur’an ve Sünnet’in sükût ettiği veya ayrıntısına inmediği ve kapalı bıraktığı konular üzerinde hakikati arama yoluna koyulmuşlardır. İçtihat, kıyas, istihsan gibi yöntemlerle akıl yürütmüşlerdir. Kur’an’ın ve Sünnet’in verdiği ipuçlarından hareketle, Allah indindeki bilgiyi keşfe ve fethe koşmuşlar. Bunu yaparken de, önce akıllarını vahiyle, iştişareyle, şurayla takviye edip, eğildikleri konuyla ilgili her türlü bilgiyle de beslemeye gayret etmişlerdir. Nefislerini terbiye etmiş, akıllarını nefislerinin ve taassubun sultasından kurtararak hürriyete kavuşturmuşlar. Böylece onların düşünceleri, yalnızca Allah’ın rızası talebiyle Kur’an ve hadis ufuklarında kanat çırpmış, ulvî bilgiyi arama yolunda olağanüstü titizlikle çabalar göstermiştir. O alimler, son sözlerini de, derin bir edep, ancak kula yakışan bir acziyet ifadesiyle; “bizim bu mevzuda kanaatimiz budur. En doğrusunu Allah bilir.” diyerek söylemiştir. Sonuçta, bütün bir İslâm tarihinin süzgecinden sağ ve salim olarak günümüze ulaşan bir itikad ve amel manzumesi ortaya koymuşlardır. İşte böyle bir arkaplâna dayalı ve ulvî bir gayeye yönelik araştırma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan farklılıklara, yani mezheplere nasıl itiraz edilebilir
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| faideli olduysak ne mutlu
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 3.245
Teşekkür etti: 124
64 Teşekkür 52 Mesaja aldı
| Allah Razı Olsun güzel insan.....
__________________ "SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER" |
| | |
![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 21.08.2005
Mesajlar: 81
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
| Huşit kardeş ben de başta bir şey yazayım dedim ama seninyazdığını okuyunca ancak sana dua eettim. ALLAH RAZI OLSUN.ALLAHA EMANET OL.
__________________ "DİN EDEPTİR" |
| | |
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
|
![]()
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
|
amaç hizmet
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 31.08.2002
Mesajlar: 5.591
Teşekkür etti: 25
145 Teşekkür 75 Mesaja aldı
|
Mezhep tartışmaları üzerine yapılmış çok güzel bir tespit.
__________________ " M a k s a d l a r ı n A n a s ı S a b ı r d ı r . " | |||||||||||||||
| | | |||||||||||||||
![]() Üyelik tarihi: 02.09.2005
Mesajlar: 330
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| Sİzler Melek Gİbİ İnsanlarsiniz Baksaniza Bİrbİrİnİz İncİltmemek İcİn Ne Kadar NazikleŞebİlİyorsunuz Sanal Ortamdada Olsa Sİzİn Gİbİ KardeŞlerİm OlduĞuna Sevİnİyorum. Dua Edİnİz.
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. içinizdeki kayıp ülkeye açılan kapı |
| | |
![]() |
| Lesezeichen |
| Seçenekler | Arama |
|
|
Benzer Konular |