| NAMI DIGER 2.85
Üyelik tarihi: 21.08.2003 Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür 3 Mesaja aldı
| hayrettin karaman ile hududullah uzerine “Hududullah İslâm ile Ötekileri Birbirinden Ayıran Sınırdır” Prof. Dr. Hayreddin Karaman ile "Hududullah" Kavramı üzerine... Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala hazretleri ve tabii ki O’nun bildirmesine ve vahyine, öğretmesine dayanarak bizim yegane önderimiz Resullah s.a.v. Hududullah’tan bahsediyorlar. Kur’an-ı Kerim’de geçen “Hududullah” yani Allah’ın koyduğu çizgiler, sınırlar iki bağlamda söz konusu ediliyor. Bir tanesi bizden yapmamızı istediği hususlar yani emirler, farzlar, vacipler bağlayıcı hükümler. Diğeri de haramlar yani yapmamamızı istediği hususlar. Bunlarla ilgili olan bir çok ayetin sonunda veya ortasında mesela şu şekilde evlenin, evliliğiniz devam etsin ama eğer Allah’ın hududunu, koyduğu çizgileri muhafaza etmeniz hususunda endişeleriniz olursa şöyle yapın, deniyor. Yani emir geliyor arkasından bu şekilde bir uyarı geliyor. Mesela miras hukuku hususunda kim mirasçısından ne alacak? Kime ne verecek? Bunlar anlatıldıktan sonra “Bu Allah’ın sınırlarıdır, bunları aşmayın” deniyor. Örtünme ve diğer konularda bu şekilde örnekler bulunmakta. Demek ki bir emirlerden sonra “bu Allah’ın hadleridir, sınırlarıdır” bir de yasaklarından sonra “bu Allah’ın koyduğu sınırlardır” yani moda tabirle “kırmızı çizgileri aşmayın” deniyor. Hadisi şeriflerde bu manada olduğu anlaşılan, Allah’ın korumaya aldığı mıntıkadan söz ediliyor. Bu da meharim yani haram kıldığı hususlarla açıklanıyor. “Onları aşmayın” demiyor, onları aşmayı bırakın yaklaşmayın bile deniyor. Çünkü onların tam kıyısında dolaşırsanız, ola ki içine düşüverirsiniz. Yani sınır tecavüzü oluverir. Biraz daha uzakta durun. Bu da ihtiyat, takva dediğimiz erdemler içerisinde mütala edilebilecek bir davranış. O halde bir kere hudud, meharim ve feraiz dinin kırmızı çizgileridir. Bunların aşılmaması lazımdır. Şimdi bunlar nedir konusuna gelindiğinde, biz genel çerçeve olarak söyledik, emirlerdir yasaklardır diye. Ama bu emir ve yasakların ayet ve hadislerde teker teker, cüz cüz olanına cüz-i ya da tafsili ahkam deniyor usulde. Tafsili ahkam ne demek? Bir meseleyle ilgili Allah’ın muradını, iradesini bizim onunla ilişkimizin nasıl olması lazım geldiğini belirten hükümler demek. Bir de icmali var. Delil için bu kullanılıyor. Edille-i Şeriyye yani dini hükmü, Allah’ın bize talimatını alacağımız kaynak yüce kitaptır, sünnettir asıl olarak, icma kıyas dediğimiz de ona dayanıyor çünkü. Aklımızı, bilgi birikimimizi, kitap, sünnet çerçevesinde işleterek sonuçlar çıkarıyoruz ve böylece kıyas, içtihat ve onların birleşmesinde icma doğuyor. Ama vahiy kaynaklı olarak iki kaynak var. Biri Kitabullah diğeri de Resullah’ın din çerçevesine giren bildirimleri. Din çerçevesine giren ifadesini şunun için kullandım; Efendimizin bir çok vasfı, niteliği var. Kendine mahsus bir çok özelliği de dahil olmak üzere niteliği var. Bunlar içerisinde onun beşer oluşu da var. Yani bir insan oluşu bir melek değil. İnsan, melek türlerinden başka bir türden yaratılmış değil. İnsanlar içerisinden bir ana-babadan meydana gelmiş. Beşeriyyeti dolayısıyla onun yapıp ettikleri var. O yapıp ettikleri dine dahil değil. Eğer siz onun yapıp ettiklerini de O’na sevginizden, aşkınızdan dolayı taklid etmeye kalkarsanız kötü bir şey yapmış olmazsınız. Menakıbnamelerde öyle insanlar var ki Peygamber Efendimizin, karpuzu nasıl kesip, ne şekilde yediğine ilişkin bir şey görmedikleri için karpuz yememişler. Bu dine dahil değil, bunun faslı ayrı. Bu bir aşk, muhabbet, sevgi işidir. Söylediğimiz gibi iki vahiy kaynağı var. Bir Kitabullah, diğer Resullah s.a.v. Efendimizin dine dahil olan bildirimleri, sünneti. Bu iki kaynak dinin delilidir dediğiniz zaman toptan konuşmuş oluyoruz. Buna icmal deniyor. Yani bütünüyle Kuran, bütünüyle sünnet delildir diyoruz. Bunu böyle kabul ettikten sonra tafsilata geçiyoruz. Tafsilata geçmek ne demek? Peki bu Kuran kaynak şimdi ben abdest alacağım, abdesti nasıl alacağım konusunda Kur’an’da ayet var mı? Ben evleneceğim, ben boşanacağım, ben çocuk sahibi olacağım, çocuğumla kendi aramdaki hak ve ödev ilişkisini bilmek istiyorum. Bu gibi sorularımı Kur’an’a ve hadise yöneltirim, oradan aldığım cevaplarda tafsili demektir. Peki “Hududullah” hangisidir? Mesela bütünüyle Kur’an delildir. Ama “Kur’an-ı nasıl kullanırsam kullanırım o bana ait bir iştir” demek mümkün mü? İsterseniz şöyle sorabiliriz: Kur’an’ı külli ya da makasıdı itibariyle, amaçları itibariyle bir kaynak, delil olarak kabul ederim. Hududullah tafsili deliller değildir. Yani meselelerle ilgili belli bir tarihte yaşamış fert ve topluluklara yönelik olup onların meseleleriyle ilgili çözümler, hadler, hududlar, hükümler değildir. Bunların hedeflediği amaçlardır. Sosyal, ahlaki amaçlardır ki bunlara “Mekasıdı Şeria” denir. Hudud budur. Ben o maksatları aşmadıkça hududu aşmış olmam mı diyeceğim? “İşte bunlar Hududullahtır” dendiği zaman onların dışında olan ayetler Hududullah olmaktan çıkmaz. Onlar hududullahsa onlar kadar bağlayıcı olduğunu yine ayetlerden istidlal ettiğimiz, çıkardığımız diğer emir ve yasaklar da hududullahtır. Tek tek ayetlerden çıkaracağımız amaçlar mı hududullahtır yoksa bu amaçları gerçekleştirmek üzere hem o günkü cemiyetin insanlarının problemlerini çözmek, ondan sonra gelecek olan insanların onlara eşit olan problemlerini çözmek için Allah Teala tarafından sevk edilmiş, gönderilmiş olan hükümler de hudullah mıdır? Benim bu konudaki görüşüm şu: Had, hudud, çizgi ile alakası en uzak, alaka kurulması en zor olan kavram, maksat kavramıdır. Yani maksat o kadar oynak, değişken, göreceli, içini farklı şekillerde doldurabileceğimiz bir çerçevedir, bir kavramdır. Onun içindir ki fukaha vahiy kaynaklarından hüküm çıkarma metodunun önemli bir kısmını teşkil eden kıyas metodunu kullanırken bir inceliğe dikkat etmişler. Biliyorsunuz kıyasda esas şudur; bir konu var onun hükmünü Allah veya O’nun Resulu bildirmiş, bir başka konu var, onun hükmü beyan edilmemiş, ama hükmü bildirilmiş olana bir cihetten benziyor. Onunla bir ilişki, bir yakınlığı var. Bu yakınlığı, hikmet, maksat, gaye açısından mı arayalım? Yoksa o maksadı ihtiva eden ama elle tutulur, gözle görülür, objektif, herkes tarafından anlaşılabilir, tanımlanabilir, sana bana göre değişmez bir vasfa mı bağlayalım sorusuna ikincisini yapalım cevabını vermişlerdir. Çünkü hikmet mazbut değildir, zapt edilemez, tanımlanamaz, görecelidir, kapsamlıdır, bir hükmün hikmetini, maksadını fayda-zarar açısından değerini çeşitli şekillerde tespit edebiliriz. Siz üç tane hikmet bulursunuz, diğeri dört tane, öbürü beş tane bulabilir. Ama asıl olan bütün bu bulduklarınızı ve bulamadıklarınızı ihtiva eden bir nitelik, bir sıfat bulmaktır ki o objektif olsun. İşte ona illet demişler. Kıyası hikmete değil illete bağlamışlar. Demek ki burada hudud, sınır konusunu konuştuğumuza göre Allah’ın bu kadar önem verdiği, “Aman bunu aşmayın hatta yaklaşmayın” dediği sınırları tespit edebilmek bu ilahi murada göre bir bilgi, iman, ahlak ve hayat düzeni oluşturabilmek için bizim önümüzde mazbut, sana, bana göre değişmeyen hüküm çerçevelerine ihtiyacımız var. Bunlar ise maksat, gaye olamaz. Bunlar o maksatları ihtiva eden, gerçekleştiren cüzi, tafsili dediğimiz hükümler olur. Onları getiren ayet ve hadisler olur. Şimdi bir örnek verelim. Bugün yükselen değerler var. Eşitlik, hürriyet, adalet, sulh, barış vs gibi çerçeve değerler var. Şimdi bunlar içerisinden adaleti ele alalım. Allah Teala adaleti emrediyor, bunun zıddı olan zulmü de yasaklıyor. Biz hududullah olarak bunu kabul etsek ve desek ki; Allah’ın çiğnenmemesi gereken haddi, adalettir ve zulümdür. Adaleti tesis edeceksin etmezsen haddi çiğnemiş olursun, zulümden içtinap edeceksin, kaçmazsan haddi çiğnemiş, kırmızı çizgiyi geçmiş olursun, dedik. Lakin bir ilişkide yani insanın insanla, insanın Allah ile olan ilişkisinde bu adalet kavramı nasıl bir inançla, nasıl bir bilgi ile, nasıl bir ahlakla ve nasıl bir amelle dolar? Allah’ın muradı olan adalet gerçekleşir? Bu soruyu sorduğumuz zaman, eğer siz dönüp de tafsili hükümlere bakmazsanız yani bunu Kur’an nasıl doldurmuş? Az önce söylemiştim, ben babayım ve benim eşim ve çocuklarım var. Ben bunlara karşı neleri verirsem, neleri alırsam Allah’ın murad etmiş olduğu adalet gerçekleşmiş olur. Ve nasıl yaparsam zulmetmiş olurum? İşte bu konuda aile, bireyler arasındaki hak-vecibe ilişkisinde dünyada çok çeşitli uygulamalar var. Bu uygulamaları yapan herkese gidip sorduğunuzda ya da bu uygulamaların teorik çerçevesini hazırlayan ilim adamlarına, teorisyenlere sorduğumuzda, “evdeki çocuklar arasında şöyle bir eşitliğe riayet ederseniz, şu şekilde bir özgürlük tanırsanız onlar ve aranızdaki hak-vecibe ilişkisini şöyle ayarlarsanız adalet-eşitlik gerçekleşmiş olur” deniyor. Deniyor ama onun o çerçeveye doldurduğu hüküm Allah ve Resulü’nün doldurduğu hükümden çok farklı, öyle ise Allah, İslam buna adalet demiyor, özgürlük demiyor. Belki ona isyan diyor, günah diyor, ayıp diyor. Bunu ne ile ayırıyoruz şimdi? Bunu ne ile ayırıyoruz dediğimiz zaman aklınıza sınır gelecek hep. Yani bunların sınırları, hududu ne? Hududu tafsili diyoruz, cüz-i hükümler diyoruz. Uydurukça ifadeyle de “tikel” hükümler.. Bazı insanlarda “tikel” ile diken aynı manalarda kullanılıyor. “Tikel” hükümleri andıkları zaman dikeni anmış gibi oluyorlar ve tüyleri diken diken oluyor. Ben de iddia ediyorum ki cüzi hükümleri ihmal ettiğiniz zaman, bunları tarihi, bizim için zamanı geçmiş, kullanım süresi geçmiş hükümler olarak kabul ettiğiniz takdirde hududu zayi etmiş olursunuz. Hududu çiğnemiş değil, hududu silmiş olursunuz. Ondan sonra artık her türlü ahlaka, ahlaksızlığa her çeşit dine, batıl-hak, her çeşit ideolojiye İslam adını verebilirsiniz. Çünkü bu söylediğim ideolojiler, dinler ve sistemlerin tamamı biraz evvel söylediğim evrensel çerçevelere itiraz etmez. İnsan hakkına hiç biri itiraz etmez. İnsan hürriyetine hiç kimse itiraz etmez. Adalete hiç biri itiraz etmez. Merhamete, sorumluluğa kimse itiraz etmez. Bunlar makasıdı şeria aynı zamanda yani şeriatın-İslam’ın maksatlarıdır. Nasıl oluyor da aynı ismi ötekiler de kullanıyor? Kullanıyor ama bana göre o benim maksadım olmuyor, onların maksadı oluyor. Nasıl oluyor bu? İşte içini doldurduğunuz o tafsili, hükümlerle oluyor. Ayet ve hadislerin teker teker çözdüğü, hükme bağladığı ya da Müslüman aklının işletilerek onların ışığı altında hükme bağladığı konular ve hükümler oluyor. Bunu ihmal ettiğiniz zaman diyorum ki ben sadece hududullahı çiğnemiş olmayız hududullahı silmiş, ortadan kaldırmış oluruz. Hududullah İslam ile Ötekileri Birbirinden Ayıran Sınırdır Burada Müslümanların hassasiyet göstermesi gereken husus farklılıkları korumaktır. Hududullahı, İslam ile ötekileri birbirinden ayıran sınırlardır diye de kabul edebilirsiniz. Devletler arası, dinler, kültürler, medeniyetler ve sistemler arası sınırlar gibi. Hududullah aynı zamanda bu manaya gelir. O halde bunlar bizim farkımızı da gösteriyor. Yani o sınıra kadar ben’im. O sınırdan itibaren ben değilim. O öteki. Farklı, ben ondan farklıyım. O benden farklı. Öncelikle bu farkın farkında olmamız gerekiyor. Bu fark ile ilgili bilgi ve şuurumuzu hududullahı korur gibi korumamız gerekiyor. İkinci olarak farkımız fahrimiz, bizim övüncümüz olması gerekiyor. Efendimiz “El fakru fahri” yani fakirlik, yoksulluk benim övünç vesilemdir” diyor. Ama o öyle bir şeye muhtaç olma anlamında değil. Kendini Allah’tan müstağni saymamak, Allah’a muhtaç olma şuurunu muhafaza etmek anlamında. Ben burada diyorum ki tamam amenna öyle yapalım, öyle olmaya çalışalım. Lakin hemen onun ışığında ben bir başka ifade daha kullanıyorum. “El farku fahri” olmalı. Yani fark benim övünç vesilemdir. O halde farkımdan dolayı bir komplekse kapılmak, boynunu eğmek, utanç duymak bir yana o benim övünç vesilem olmalı. Bunun kibirle, benlikle hiçbir alakası yoktur. Çünkü benim değil. Beni farklı yapan erdemi ben icat etmedim. Benim eserim değil. Ben onun eseriyim. Ben o farkın eseriyim. O farkı koyan ben değilim. O benim Halikım, Rabbim. Hem kendisine ibadet ettiğim mabudum hem benden bir an alakayı kesmeyen Rabbim. Bu farkımı O belirlemiş ve ben de ona uyduğum sürece bununla övünç duyuyorum. Bu bizi değerler sistemine götürür. Benim farkım benim farklı değerlerimden kaynaklanır. O halde değerlerime sahip çıkmalıyım. Değerlerim hududullahtır. Bana ait, bize ait değerlere sahip çıkmalıyım. Bu değerler ötekinin değerleriyle paralellik arz ediyorsa ne iyi, ama şöyle; iyi ki ona benziyorum değil, iyi ki o da bana benziyor, inşaallah tamamı bana benzer de o da Allah’ın makbul kulu olur. O da Allah’ın rıdvanına, cennetine nail, olur derim. Böyle sevinirim. Ben ona benzediğim için değil o bana benzediği için. Çünkü örnek alınması gereken ben’im. Ben derken yani biz, yani ilahi nizam, ilahi değerler. Allah tarafından bildirilmiş ve ona inanılmış değerler. İşte o değerlere sahip çıkmak lazım. Sahip çıkarsak hududullahı korumuş oluruz. Sahip çıkmazsak zayi etmiş oluruz. Bütün çerçevesiyle açıklamaya çalıştığım hududullahın çizgilerinin üzerindeki tozların temizlenmesi –haşa çizilmesi demiyorum çünkü o, zaman zaman tozlanır ve görünmeyebilir- ayan beyan ortaya çıkartılmasının ve Müslümanların hududullah konusunda şuurlandırılmasının tam zamanıdır diyorum. Tafsili hükümlerle ilgili bir tek şey daha söyleyerek bu musahabemizi tamamlamak istiyorum. O da şudur; Allah ve Resulünün o makasıdı gerçekleştirmek üzere vaz ettiği, koyduğu hüküm. O hükümle o maksat arasında maksadın gerçekleşmesi bakımından irtibat kopar da o maksat gerçekleşmez hale gelirse o zaman geçici olarak o hüküm maksat adına durdurulur. Ama bu cüzi, tafsili hükümlerin toptan kale alınmaması manasına gelmez. Yani tarih boyu gerçekleştirir de, bir coğrafyada, bir durumda bir şartta onu gerçekleştiremez ya da onu gerçekleştirir ama başka bir maksadı yıkar, maksat bundan daha önemlidir. Bir örnek verelim. Allah doğru olmamızı, doğru söylememizi emrediyor. Bu tamam. Peki biz niye doğru olalım, niye doğru söyleyelim? Çünkü bunun maksadı, hikmeti var. Eğer biz cemiyet halinde yaşıyorsak doğruluk ortadan kalktığında kaos olur, cemiyet nizamı bozulur bundan herkes zarar görür. Lakin bir cüzi meselede, bir insanlar arası ilişkide doğru söylediğiniz takdirde doğru söyleme erdemini yerine getirmiş olursunuz, fakat o sözün etkisi aynı zamanda Allah’ın korunmasını istediği bir başka sınırın tecavüz edilmesine, aşılmasına neden olur. Ne gibi? Mesela eşler arasının bozulmasına yarıyor, bir insanın malına, canına ırzına hak etmediği zararın verilmesine neden oluyor. Adam, korumak için meşru malını bir yere gizlemiş, siz de o yeri biliyorsunuz, birisi size soruyor sizde onun yerini söylüyorsunuz. Evet doğru söylüyorsunuz ama bir zulme sebep oluyorsunuz. Burada doğru söyleme hükmü askıya alınır. Bir başka konuda da bir başka emir ya da yasak olur o emir ve yasağı bugün cemiyetin içerisinde bulunduğu şartlar sebebiyle uyguladığınızda (Allah’ın dinden makasıdını biliyorsunuz, işte şunları şunları korumak istiyordur bununla) onlara zarar verir. Hem dine zarar verir, hem Müslümanların, aklına, nesline, mallarına, canlarına zarar verir o zaman bir cüzi hükmü yüzlerce cüzi hüküm ve onların örgülediği bir maksat adına ihmal etmezsiniz de imhal edersiniz. Yani bir süre durdurursunuz. Bunun Kur’an’ın, vahyin tafsili hükümlerini kale almamakla bir alakası yoktur. -------------------------------------------------------------------------- ALTINOLUK DERGISINDEN alintidir
__________________ İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var. |