Üyelik tarihi: 02.09.2005 Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
| İşte Allah adına hüküm vermede Sahabe-i Kirâm'ın hassasiyeti... Sahabe-i Kiram'dan sonraki kuşaklar Sahabe-i Kirâm'ın hassasiyetini görerek yetişen müslümanlar yani Tabiîn, hayatın her sahasında olduğu gibi, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da onların edeblerini muhafaza etmişlerdir. Nasıl ki Sahabe-i Kirâm, önlerine hüküm vermeleri gereken bir husus geldiğinde onu yetkili olan ilim sahiplerine havale etmişlerse, tabiîn dönemi müslümanları da aynı yolu takip etmişlerdir. Günümüze kadar onların yoluna tabi olanlar da aynı tutumu sergilemişlerdir. Tabiîn dönemi ve takip eden dönemlerde, bütün varlıklarını ilme ve onunla amel etmeye adayan Peygamber varisi âlimler yetişmiştir. Hem ilim yönünden hem de amel ve takvâ yönünden ictihada ehliyet kazanmışlardır. Kendilerine arz edilen meseleleri, Allah'ın rızasına uygun bir şekilde cevaplandırmaya gayret göstermişlerdir. İbn-i Hazm “Ashâbu'l-Futyâ” isimli eserinde, tabiîn döneminden üçüncü asrın sonlarına kadar bütün İslâm aleminde yetişmiş olan müstakil müctehitlerin sayısını 304 olarak tesbit etmiştir. Bu âlimlerin etrafında binlerce ilim talebesi yetişmiş ve çeşitli bölgelere yayılmışlardır. İctihat edebilecek seviyeye ulaşamamış âlimler, müctehitlerin vermiş oldukları hükümleri insanlara aktarmışlardır. Bu âlimlerin hayatlarına bakıldığında, ilim tahsili için bütün imkânlarını seferber ettikleri, bütün olumsuz şartlara rağmen geri adım atmadıkları, ilmi dünya için değil Allah için yaptıkları ve bütün çalışmalarında Allah ile irtibatlarını her şeyin üstünde tuttukları görülür. Gönül dünyalarını ibadet, zikir, tevbe, tevekkül, sabır ve gözyaşı ile besledikleri her hallerinden anlaşılır. Bütün İslâm âlimleri, din adına konuşmanın - Allah adına hüküm vermenin çok büyük bir sorumluluğu gerektirdiğinde ittifak etmişlerdir. Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmaları imanlarının icabıdır. Hükmünü kesin olarak bilmedikleri meseleleri de yetkili olan alimlerine sormalıdırlar. İslam âlimleri, dini ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları çeşitli derecelendirmelere tabi tutmuşlardır. Onların yapmış olduğu taksimlerden de faydalanarak, dinî ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları iki büyük başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, avam veya ümmî ismi verilen, dini ilimlerde yeterli tahsili bulunmayan müslümanlar; ikincisi de yeterli tahsili bulunan müslümanlar. Her iki grup, kendi arasında da derecelere ayrılır. Müctehid âlimler Hayatını ilme ve amele adamış kıymetli müctehid âlimlerimizin değerini ancak gerçek ilim sahipleri ile dininde hassasiyeti yüksek müminler takdir edebilir. Bu gün onların miraslarına dayanarak doktora yapanların, makaleler yazanların ve konuşup maişet temin edenlerin, o miras sahiplerinin biraz da edep ve tevazuundan istifade etmeleri gerekmiyor mu? Din adına konuşma yetkisine sahip olan âlimlerin zirvesinde müctehidler bulunur. Bir ilim adamının müctehid olabilmesi için bazı şartları taşıması gerekir. İmam Gazalî (Rh.A.) müctehitte bulunması gereken şartların iki olduğunu belirtmiştir. Birincisi ilim, ikincisi de dinin istediği şekilde adaletli ve dindâr olmaktır. İkinci şart, müctehidin verdiği hükmün, müslümanlar tarafından kabul edilmesinin şartıdır. (Gazalî, el-Mustasfâ) İctihat yapabilecek seviyede bütün ilimleri bilen bir ilim adamı dindar değilse, yapmış olduğu ictihat müslümanlar tarafından kabul edilmez. Çünkü Allah-u Teâlâ , hidâyet yolunda olan (Yâsin/21) ve bütün varlığıyla Allah'a yönelenlere (inâbe edenlere) uyulmasını (Lokman/15), heveslerinin peşinde mağlup olmuş ve kalbi Allah'ın zikrinden gafil kalmış kimselere itaat edilmemesini ( Kehf /28) emretmiştir. Müctehitte aranan diğer şart ise ilimdir. İslâm âlimleri, bir âlimin ictihat yapabilmesi için aşağıdaki ilimleri iyi bir şekilde tahsil etmesi gerektiği hususunda aynı kanaate sahiptirler: Kur'an-ı Kerîm'i bilmek. Bir müctehidin Kur'ân ayetlerinin hepsini genel olarak, ahkâm ayetlerini ise en ince ayrıntılarına kadar bilmesi şarttır. Ayetlerin nâsihini-mensuhunu, nüzûl sebeplerini, lugat ve ıstılah manâlarını, hass, âmm, mücmel, müfesser gibi lâfızları tanıma yollarını bilmesi gerekir. Sünneti bilmek. Müctehid, hadislerin sahih olanıyla zayıf olanını birbirinden ayırt edebilecek bilgiye sahip olmalıdır. Bunun yanında râvîlerin durumlarını, senet yönünden rivâyet derecesini bilmelidir. Hadislerin vürûd sebeplerini, aralarında nâsih-mensuh ilişkisini, tercih sebeplerini bilmelidir. Arapça'yı bilmek. Sarf, nahiv, belâgât, me'anî, beyân gibi ilgili ilim dallarıyla birlikte bilmek. İcmâ'nın meydana geldiği konuları bilmek. Kıyas'ı bilmek. İctihadın temeli kıyas olduğu için müctehidin kıyasın rükünlerini, şartlarını, hükümlerini en ince teferruatına kadar bilmesi şarttır. Fıkıh Usûlünü bilmek. Fıkıh'ın furuunu bilmek. Kısaca, bir müctehitte bulunması gereken şartlar bunlar. Burada şunu önemle belirtmek zorundayız ki, yukarıdaki şartları haiz müctehitleri yetiştirme gayreti içerisinde bulunmak, bütün ümmetin boynunun borcudur. Dini yetkisiz, adalet vasıflarından uzak, laubali ve dinin ruhunu hissedemeyen bilgiçlerin ve malumat-furûşların elinden kurtarmak ümmetin üzerindeki en büyük vazifedir. Müctehid olmayan âlimler Usülcüler, müctehid olmayan âlimleri ilmî seviyelerine göre derecelendirmişlerdir. Kısaca bu derecelere giren âlimlerin bazı özellikleri şöyle özetlenebilir: Müctehid olmayan alimler, ilmî seviyelerine göre mukallid, temyîz, tercih ve tahrîc ashabı şeklinde dört kademede değerlendirilmişlerdir. Yalnız bir mezhebe ait hüküm, mesele ve rivayetlerin büyük bir kısmını ezberlemiş, bunları eserlerine almış olan âlimlere “mukallid” ismi verilmiştir. Farklı görüşler arasında kuvvetli olan ile zayıf olanı biribirinden ayırabilecek seviyede bir ilme sahip olan âlimlere “temyiz ashabı” denilmiştir. Mukallid ve temyîz ashabının bir üst derecesinde bulunan, farklı görüşler arasında tercihte bulunabilecek güçte olan âlimler “tercih ashabı”dır. İctihad derecesinin bir alt derecesinde bulunan âlimler ise “tahric ashabı”dır. Onlar, hükmü bulunmayan meselelerde, mezhebin usulünü kullanarak yeni hükümler çıkarabilecek kabiliyettedirler. Ebu Bekir el-Cessâs, Ebu Abdullah el-Cürcânî gibi alimler bu tabakadan sayılmışlardır. Ne Yapmalı? Âlim olmayan fakat diniyle ilgili hassasiyeti olan müslümanların kendilerini ilgilendiren konuların hükümlerini öğrenmeleri gerekir. Buna, “içinde bulunmuş oldukları hallerin bilgisi” anlamında ilm-i hâl denilir. Her müslümanın, yapması farz olan bir işin ilmini de öğrenmesi farzdır. Aynı şekilde yapmaması gereken haram bir fiilin ilmini öğrenmesi farzdır. Çünkü haram olduğunu bilmezse sakınamaz. Yine vacibleri ve mekruhları öğrenmesi vacib, sünnetleri öğrenmesi de sünnettir. Bu seviyedeki müslümanlar, bir konunun hükmünü ya yetkili bir âlime sormalı veya yetkili bir âlimin yazdığı güvenilir bir eserden okuyup öğrenmelidirler. O konunun hükmünü bilip, gereğini yerine getirmeleri yeterlidir. O hükmün delillerini ve delâlet yollarını öğrenmeleri, bu seviyedeki müslümanlara farz değildir. Müslümanların büyük bir kısmı bu grupta yer alır. Bütün İslâm âlimleri, müslümanlardan -yukarıda ifade edilen manada- avam sınıfında bulunanlarının yetkili âlimlere sorarak dinlerini yaşamaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Kaynak eserlerimizde bu konu şöyle ifade edilir: “Avamın fetvâ sorarak amel etmesi vacib olduğu gibi, ilim ve adalet sahibi olduğunu bildiği alimlere ittiba etmesi de vacibtir.” (Gazalî, el-Mustasfâ) Bu grupta bulunan müslümanlar, kesinlikle bildikleri bir hükmü, meselâ namazın farz olduğunu, içkinin haram olduğunu vb. başkalarına anlatabilirler. İyi bilmedikleri veya az da olsa tereddüt ettikleri konularda konuşmamaları gerekir. Böyle bir durumda yetkili bir âlime müracaat etmeleri lâzımdır. Dinî ilimlerde bir miktar tahsil görmüş, fakat hükmün delillerini bilebilecek seviyeye gelememiş olan kimseler de avam müslümanlarından sayılır. Bunlar, taklid ehlinden oldukları için öğrenmiş oldukları hükümle amel ederler. Çünkü taklid, delilini bilmeksizin bir görüşü kabul etmektir. (Gazalî, el-Mustasfâ) |