Ben Pakistan’ım
Bir milletin dûçar olduğu felaketi takip eden yardımların gerektiği ölçüde olup olmadığının ölçüsü nedir? Felaketin büyüklüğü mü? Mağdur milletin liyakati ve yardım eden millete olan yakınlığı mı? Yoksa yardım eden milletin kerem ve kudretinin büyüklüğü mü?
Her üç ölçüyle de Pakistan’a gerektiği kadar yardım edemedik. Felaket, Başbakan’ın da dediği gibi tsunamiden büyük; Pakistanlılar nicedir medyamızın hafızasını tazeleyip durduğu üzere her türlü fedakarlığa layık bir millet; ve bizim milletimiz kerem ve kudretiyle çok daha fazlasını yapabilirdi...
Fakat bence bizi daha da ‘sorumlu’ kılan bir ölçüsü var yardımın: Beklenilmek.
Adanalı bir doktor arkadaşımdan Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler adlı kitabından kısa bir alıntı geldi geçen gün. Alıntı, Milli Mücadele sırasında arkadaşı düşman kurşunlarıyla düşmüş bir erin hikayesini anlatıyordu. Siperdeki er, komutanından, düşmüş arkadaşını alıp gelmek için izin istiyor, komutan ise herhalde çoktan ölmüş arkadaşı için kurşun yağmurunun altına atılmanın anlamsız olduğunu söylüyordu. Erin yalvarmaları karşısında komutan gerekli izni verdi. Er bir koşu sırtlandığı arkadaşını sipere geri taşımıştı; ama sırtında getirdiği arkadaşının ölü cesediydi. Komutan, ‘Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez dememiş miydim? Bu, çoktan ölmüş!’ dedi.
- Değdi komutanım, değdi! dedi asker.
- Nasıl değdi? Arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?
- Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu. Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için...
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı: “Geleceğini biliyordum!”
O kadar çok duydum ki Pakistan’dan gelen haberlerde bu sözü... O kadar belli ki beklendiğimiz... O kadar güçlü ki ‘Geleceğinizi biliyorduk!’ seslenişinin arkasında yatan güven dolu sevgi...
Gittik mi? Gitmek fiiline sığan her anlamda gittik mi? Maddi yardımların yanında dualarla; duaların yanında ‘bu zamanda eğlenmek bize yakışmaz’larla; ‘bu yıl doğum günü hediyesi kabul etmiyoruz, ne olur Pakistan’a gönderin’lerle; gözyaşlarıyla, sancıyla, ama gerçekten acıtan sancıyla; sancının yanında projelerle, çadır okullarla, Türkiye’de okutulabilecek yetimlere sahip çıkma planlarıyla, gezici hastanelerle gittik mi?
‘Bu millet ayağa kalkmış Pakistan’a yürüyor’ dedirtebildik mi seyredenimize?
Seyreden
Allah!
Hadiselerin diliyle konuşuyor bizimle Mülk’ün Sahibi. Tepkimiz, cevabımız, tavrımız hadiselere değil; Allah’a cevap veriyoruz. Ezan namaza çağırır gibi, afet yardıma çağırır. Pakistan namazımızı eda edebildik mi?
Bu namazın abdesti maddi yardım, kıyamı kalbî dua, rükûsu samimi sancı ve nihayet secdesi ‘Ben Pakistan’ım diyebilmektir. Diyebildik mi?
‘Ateş nereye düşerse düşsün, beni yakar!’ sözünün bugüncesi ‘Ben Pakistan’ım’ demektir.
Ben Pakistan’ım...