Üyelik tarihi: 27.10.2005
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
Tebliğ Cemaatındaki Edeb
Müslüman ülkelerdeki tağutî sistemler İslâmî cemaatlardan bir cemaata savaş açmak istedikleri zaman, ilk olarak âlimlerden (!) falan cemaatın yeryüzünde fitne ve fesat çıkardığına, sapık olduğuna dair fetva çıkarttırmaktalar! Örneğin bu, Tebliğ Cemaati hakkında ise, onların sapık olduklarına, yeryüzünde fesat çıkardıklarına ve fitne yaydıklarına dair fetva alırlar. Halbuki Tebliğ Cemaatindekiler kimseye dokunmamak için karıncayı incitmeden yürüyen, "Yarabbi siyasetten uzağız" diye söyleyen insanlardır.
Aslında ben Tebliğ Cemaatinden daha edebli, daha tevazulu, dinine karşı daha titiz, din uğrunda vaktini feda eden bir cemaat görmedim. Bu insanlar yeryüzünün tamamında İslâm'a fayda vermişlerdir. Amerika'da mescitlerde gördüğüm yüzlerce insan, daha önce içkici, kumarbaz, zinakâr ve sapık bir halde iken, bu insanların güzel kelimeleri ve hoş sohbetleriyle hidayete yönelmiş, o pisliklerden kurtulmuşlardır. Bu insanlar kendi ceplerinden sarf ederek yaşamaktadırlar. Diğer insanlardan ne bir karşılık ne bir teşekkür beklemektedirler. Sana: "Siyasete girmiyoruz, sadece La İlahe İllallah'ı anlatıyoruz, bunu dinle" diyorlar. Bu insanların bir çoğu iki kelimeyi bir araya getirerek güzelce ifade edememektedirler. Ancak samimi oldukları için sözleri insanların kalbine işlemektedir.
Amerikalı milyonerlerden birisi uykusuzluk hastalığına yakalanmıştı. Geceleri uyuyamıyordu. Tedavi olmak için servetinin yarısını bu uğurda harcamıştı. Fakat hastalığına doktorlar bir çözüm bulamamışlardı. Haplar, uyuşturucular vb. şeylerin hiçbirisi fayda vermemişti. Bir gün bu şahıs Tebliğ Cemaatinden bazı kimseleri görür. Zannederim ki o New Mexico eyaletinde Las Vegas'ın yakınlarında bulunan dünyanın en rezil ve en bozuk bir kentidir. Uykusuzluk hastalığına yakalanan bu Amerikalı zengin ise San Francisco'lu. Bir gün köşkünde uykusuz bir halde sinirinden delirecekmiş gibi bir pozisyonda otururken evinin yakınlarında kısa elbiseler giymiş bir takım insanlar görür. Her biri sarığını kafasının altına koyup uyurlar. Bu adam "her halde benim ilacım bunlarda" der, köşkünden çıkıp bu insanların yanma gelir ve onlara:
"Siz kimsiniz?" diye sorar. Onlar da:
"Biz müslümanlarız. Tebliğ Cemaatindeniz," derler. Amerikalı zengin:
o "Sizlerde benim hastalığıma bir çare, bir ilaç bulunur mu?"der. Müslümanlar:
"Hastalığın nedir?" diye sorarlar. Amerikalı zengin: "Bende uykusuzluk hastalığı var, kesinlikle uyuyamıyorum," der. Müslümanlar:
- '.'Bunun tedavisi basittir, gel bakalım" derler ve onunla sohbet etmeye başlarlar. Sohbetin sonlarına doğru Amerikalı uyuklar ve üç saatlik bir uykuya dalar. Üç saat sonra müslümanlar onu uyandırırlar. Çok şaşırmış bir vaziyette bulunan Amerikalı zengin,bu nasıl olabilir diye hayretini dile getirir ve:
"Ben sizin dininize girmek istiyorum, dininize girmek için ne lazım?" der. Müslümanlar:
- "Git ve yıkan" derler. İçlerinden biri ona kısa bir elbise verir, Amerikalı da o kısa elbiseyi giyip:
- "Hadi ben de sizinle beraberim" der ve onlara katılır.
Efendiler! Bu insanları kendi hallerine bırakınız da benliğini kaybetmiş, küfrün ve şirkin içerisinde yoğrulmuş kimseleri ıslah etsinler. Peki ey tağutlar! Müslüman Kardeşler cemaatini siyasete giriyor diyerek kesip bitirdiniz. Cihad Cemaatini silahlı eylem yapıyor diye kesip attınız. Falan cemaati kestiniz, filan cemaati astınız ve ortada sadece Tebliğ Cemaati kaldı. Bazı âlimler de onlara savaş açıyorlar... La havle vela kuvvete illa billah.
Müslümanları kendi hallerine bırakınız da kaybolmuş gençliği ıslah etsinler, onları zührevî hastalıklardan ve AİDS'den kurtarsınlar. Zira gençlerin arasında bu hastalıklar fuhşun artması sebebi ile yayılmaktadır. Müslümanları kendi hallerine bırakınız! Öyle ki bazı kimseler: "Tebliğ Cemaatinin amelleri haramdır" diye fetva vermekteler. "Neden?" diye sorduğunuzda: "Onların bir kısmı kâfir, diğer bir kısmı da müşrik. İnsanları günahlardan kurtarıp şirke götürüyorlar. Bu nedenle insanları yaşamış oldukları günahların içinde bırakmaları, onları oradan alıp şirke sürüklemelerinden daha evlâdır" derler.
Bu gibi delilleri getirecek kadar bir şeytan gördünüz mü? En büyük şeytan olan ve deniz üzerine çadır kurabilecek maharette olan İblis'in dahi bu gibi deliller getirebileceğine inanır mısınız? Vallahi o dahi böyle deliller getiremez. Evet yüce Mevla ayet-i kerimesinde bu gibi insanlar hakkında:
"...Aranıza mutlaka bir fitne sokmak isteyerek koşuşurlardı. İçinizde onlara iyice kulak verenler de vardır" buyurmuştur. Bu ajanlardan bazıları sakallı kimselerdir. Sakalı, hazırladığı raporlar kadar uzundur. La havle vela kuvvete illa billah. Cehennem ehlinin halinden Allah'a sığınırız. Açığa çıkan ve gizli kalan tüm fitnelerden Allah'a sığınırız, insanların kanlarını emmekten Allah'a sığınırız.
Bu insanlar adeta kene gibidirler. İnsanların kanını emerek asalak bir şekilde yaşarlar. Mü'minlerin sırlarını ifşa ederek onların ırz ve namuslarına dil uzatarak yaşarlar. Ayette buyurulduğu gibi "içinizde onlara iyice kulak verenler de vardır." İçinizde bir takım iyi insanların olması ve bunların hile ile kandırılarak, muhbir, ajan olmaları mümkündür, "içinizde onlara iyice kulak verenler de vardır. Allah zalimleri çok iyi bilendir." Aziz ve celil olan yüce Allah onların aleyhine şahitlik etmekte ve onların zalimler olduğunu bildirmektedir. Yani onlara iyice kulak verenlerin bizzat kendileri zalimlerdir. Ayet-i kerimede zalim oldukları belirtilen kimselerin görevleri dinleme ve araştırmak olan gözcüler, casuslar ve ajanlar manasına olması daha tercih edilen bir manadır.
Çünkü işiten iyi bir kimse ise Arapçada ona "sami" denir. Şayet insanları dinleyen kimse bir ajan veya casussa ona "semma" ifadesi kullanılır. Ayet-i kerime de bu son ifadeyi kullanmıştır. "Nitekim bunlar daha önce de aranızda bozgunculuk çıkarmaya çalıştılar. Sana karşı çeşitli işler çevirdiler. Nihayet hak geldi, istemedikleri halde Allah'ın emri galip oldu" (Tevbe, 48) Yani o kimseler önceden de fesat çıkarmak için uğraşıyorlar, bunun için koşuşuyorlardı. Kur'an-ı Kerim nazil oldu ve fesat için koşan bu kimselerin sırlarını ortaya çıkartıp, onları rezil etti.
Bu âyet-i kerimenin, Akabe'de Allah Rasulü (sav)'i öldürmek isteyen on iki kişi hakkında nazil olduğu da rivayet edilmiştir. Allah Rasulü (sav)'e kendisini öldürmek istediklerini Cebrail (as) haber vermiştir. Münafıklar İslâm toplumuna bir musibettir. La havle vela kuvvete illa billah.
Münafıkların Tavrı
Münafıklar ilk safta durmaya, hutbede sizi dinlerken gözyaşı dökmeye ve saf bir tablo çizmeye özen gösterirler. Hutbede sizi dinlerken cebinde de küçük teybi konuşulanları kaydetmektedir... İyi bir rapor hazırlayabilmek için gözyaşları içerisinde saf bir tablo çizmektedirler (!) Bu davranışlarıyla kendilerinden şüphelenilmemesini sağlamaktadırlar. Çünkü onlar gözyaşları arasında hutbenizi dinlemektedirler (!) La havle vela kuvvete illa billah... "Nitekim bunlar daha önce de aranızda bozgunculuk çıkarmaya çalıştılar. Sana karşı çeşitli işler çevirdiler. Nihayet hak geldi, istemedikleri halde Allah'ın emri galip oldu" (Tevbe, 48) Münafıkların gerçek yüzlerini ortaya çıkaran bu âyet-i kerimeler nazil olurken onlar bunu istememekteydiler.
"Onlardan kimi de vardır ki; 'bana izin ver, beni fitneye düşürme' der." (Tevbe, 49) Bunu söyleyen münafıkların liderlerinden birisi olan el-Ca'd bin Kays'dır. Muhammed bin İshak'ın rivayetine göre ez-Zühri ve başkaları şöyle demişlerdir:
Allah Rasulü (sav) bir seferinde savaş hazırlığı içersinde iken Seleme oğullarından el-Ca'd bin Kays'a şöyle dedi:
"Ne dersin ey Ced! Bu sene Beni Asfar (Bizanslılar) ile savaşa var mısın? Onlardan cariyeler ve hizmetçiler elde edersin." el-Ca'd şu cevabı verdi:
- "Ey Allah'ın Rasulü! Bana izin versen ve beni fitneye düşürmesen...! Benim kavmim de biliyor ki ben kadınlara düşkün bir insanım. Bizanslıların kadınlarını görünce onlara karşı sabredemeyeceğimden korkuyorum. Çünkü onların kadınları güzeldirler. Bana izin verir, savaşa götürmezsen bu benim için daha evlâdır. Çünkü seninle birlikte gelmem halinde Bizans hanımlarının beni baştan çıkaracaklarından korkuyorum."
Tarihte anlatıldığına göre Rum diyarında yaşayan el-Asfar isminde Habeşli bir adam vardı. Bunun kızları yeryüzünün en güzel kızları idi ve bu kızlar Rumlarla evlendiler. Bunlardan doğan çocuklar Habeşistan'ın esmerliği ile Rum beyazlığını bir arada topluyordu. Bu çocuklar hem sarışındı hem de esmer dudaklıydı. Bu bakımdan çok güzellerdi. Bu sebeple daha sonraki tarihlerde Rumların tümüne Beni el-Asfar (Asfar'ın oğulları) ismi verildi.
İşte Rasulullah (sav) Ca'd bin Kays'a Rumları yani Bizanslıları kastederek bunlarla savaşır ve bunlardan cariyeler ve hizmetçiler elde eder misin demiş, Ca'd bin Kays da yukarıda zikredilen cevabını vermişti. Âyet-i kerime buna cevaben şöyle buyurmuştur.
"Bilin ki onlar zaten fitne içine düşmüşlerdir. Şüphesiz ki Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır." (Tevbe, 49)
İşte münafıkların devamlı tutunmak istedikleri sudan bahane cihad yapmayıp oturanlar ne yapmakladır? Bu gençlerin adına korkuya kapılanlar, bu gençlerin kanlan falan falan kimsenin boynundadır, diyenler cihadın neticesi görüldüğü zaman büzüne kapılacaklardır. Neticenin kendilerinin ümit ettiği gibi olmadığı için üzüleceklerdir. Nitekim böyle de olmuştur. Cihadın iyi yönlerini ve olumlu neticelerini gören bu kimselerden bazı insanlar Afgan cihadının başarısız olmasını temenni etmektedirler. Çünkü onlar dokuz yıldan beri "bu cihad saf değildir, halis değildir" demekteydiler. Bu gibi insanlar Afgan cihadının başarıya erişmemesini bekliyorlardı ki: "Biz daha önce dememiş miydik, size nasihat etmemiş miydik, bunlar gençlerin kanlarını boşa döküyor" desinler. Ve şairin şu sözünde vasf ettiği insanlar gibi kendilerini hissetsinler!
Ben onlara Liva denilen yerin boynunda Kararımı vermiştim
Fakat onlar benim kararımın isabetli olduğunu Ancak ertesi gün kuşluk vakti anlayabildiler.
Şayet Afgan cihadı başarısız olsa bunlar: "Biz tâ önceden bunu size söylememiş miydik? Afganlılar kimseyi dinlemezler. Boşuna gücünüzü kaybetmeyin, vaktinizi boşa harcamayın, gücünüz varsa onu memleketinize teksif edin, harcayın" diyeceklerdi. Peki kardeşim, sen hangi memleketten bahsediyorsun? İslâm ülkeleri hepsi tek bir memlekettir. Ne yazık ki sizler Allah Teala'nın da buyurduğu gibi: "Müslümanlara bir iyilik gelse ondan dolayı üzülürsünüz." Sen böyle birisine savaşlardan, cihaddan, zaferlerden ve Allah'ın yeryüzünde müslümanları şereflendirdiği ve başlarını dimdik kaldırmalarına vesile kıldığı kahramanlıklardan bahsetmeye kalkışsan, bakarsın ki sana: "Vallahi vaktim yok, sana beş dakika ayırabilirim" diye cevap verir. Beş dakikada Afgan cihadını kendisine özetlemeni ister. İşte âyet-i kerime bu gibi insanları tasvir ederek buyuruyor ki: "Ey Muhammedi Sana bir iyilik dokunursa, onlar üzülürler. Şayet bir kötülük dokunursa 'daha önce biz cihada çıkmayıp geri kalmakla tedbirli davrandık' derler ve sevinerek dönüp giderler." (Tevbe, 50)
Yani: "Biz bu olayın böyle neticeleneceğini çok önceden anlamıştık, biz bunu düşünmüştük..." diyeceklerdir. 1980 yılından beri onlar: "Ey Cemaat! Bu cihadın neticesi, Cezayir ve diğer İslâm memleketlerindeki bağımsızlık cihadları gibi olacaktır. Savaşa müslümanlar başlıyor, müslümanlar kurban veriyor, meyvasını ise aziz ve celil olan Allah'ın düşmanları topluyor... Mesela Cezayir, istiklaline kavuştuktan sonra Sosyalist bir rejimle idare ediliyor"
Peki her şey bitsin mi? Yani cihadı terk mi edelim, Afganistan'ı ve orada öldürülen, tecavüz edilen, yetim bırakılan kadın ve çocukları savunmayalım mı? Cihad etmeyelim mi? Bunun için bir ruhsat mı var?
Filistin savaşı sırasında bizimle birlikte cihad eden bir mühendis vardı. Filistin'e savaşmaya gelmeden önce bir Kuveyt şirketinde çalışıyordu. Şirketteki görevinden istifa etti ve cihada geldi. İstifa ettiği şirkette de müdür idi. Mısırlı kardeşlerdendi. Filistin'in 1948, 1969 ve 1970'deki savaşlarına katıldı. Şirketin müdürlüğünü yapan bu mühendisin ayrılmasından sonra, şirkette gerileme oldu. Bu sebeple şirketin sahibi, mühendise: "Oradaki cihad ne zaman batacak ki şirkete dönesin" diyordu. Bu mühendis her Kuveyt'e gittiğinde şirketin sahibi ona: "Cihadınızın batması için uzun zamandır bekliyorum, tâ ki dönüp şirkette vazifeni devralasın" diyordu. Yüce Mevla ise:
Allah'ın Takdiri Yerine Gelir:
"De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize isabet etmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe, 51) buyurmaktadır. Ayet-i kerimede geçen "Allah'ın bize yazdığı" ifadesinden maksat, Allah'ın bize taktir ettiği veya Allah'ın ezeli ilminde olacağını bildiği demektir. Çünkü Allah'ın ilmi, takdiri ve yazması aynı manaları ifade etmektedirler. Aslında kaderin manası; Allah'ın her şeyi bildiğine, her şeyi yarattığına ve her şeyi yazdığına inanmaktır. Bu hususta, tanınmış büyük muhaddislerden Ali bin el-Medeni diyor ki:
- Ben Abdurrahman bin Mehdi'ye kaderin ne demek olduğunu sordum. O da dedi ki: "Her şey kaderledir. Allah'a itaat de isyan etmek de kaderledir. Allah'a isyan etmek kaderle değildir, diyenler büyük bir iftira yapmışlardır."
Ali bin el-Medeni sözlerine devamla diyor ki;
- Abdurrahman bin Mehdi bana dedi ki: "Allah'ın ilmi, kaderi ve yazması aynı şeylerdir." Sonra ben Abdurrahman'ın bu sözünü Yahya bin Said'e arzettim. O da:
"Bu söylediklerinin dışında ne az ne de çok bir şey kalmıştır" dedi.
Görüldüğü gibi günah işlemek de kaderledir. Bu sebeple Mutezile'nin şu iddiaları doğru değildir: "Günah işlemeyi Allah yaratmamıştır, kaderle değildir, iyilik aziz ve celil olan Allah tarafındandır, kötülüğü ise sen yaratırsın, yahut da aziz ve celil olan Allah sana kötülüğü taktir etmez."
Bir defasında Mutezile mezhebine mensup olan bir kişi devesi çalınan bir bedevi ile karşılaşır. Bedevi ona:
"Allah'a dua et de devemi bana tekrar geri döndürsün" der. Mutezili olan kişi de:
"Ey Allah'ım, sen bunun devesinin çalınmasını istemedin. Sen devesini tekrar buna döndür" diye dua eder. Bunun üzerine bedevi müdahale ederek:
- "Aman duana devam etme. Çünkü ben Allah'ın onu tekrar bana iade edeceğinden aciz olacağından korkuyorum. Çünkü o deve Allah'ın iradesine rağmen çalınmış" cevabını verir.
Görüyor musunuz bedeviyi. Temiz fıtrat üzere... Mutezili olana diyor ki: "Madem ki o Allah'ın iradesine rağmen çalınmıştır, o halde Allah onu tekrar bana iade etmeye kadir olamaz."
Yine bir kişi Mutezili olan biri ile tartışırken, Mutezili ona:
"Allah günahı yazmaz ve sana takdir de etmez" demiş. Tartışan kişi de ona:
- "O halde Allah mağlup edilerek mi ona günah işlenir? Allah'a,iradesine rağmen mi günah işlenir de O, ona engel olmaya kadir olamaz?" diye cevap vermiştir. Evet âyet-i kerime Mutezile'nin bu görüşünü reddederek: "De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize isabet etmez..." buyuruyor. Müslümanlar için yalnızca, evet yalnızca bu ayet kalmış olsa dahi hayatlarını düzenlemeye yeter. Allah'ın kendisi hakkında bir ecel taktir ettiğini ve bu ecelin, ne bir an önce, ne de bir an geride kalmasının mümkün olmadığına inanan bir kimsenin ölümden korkması nasıl düşünülebilir? "De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize isabet etmez" Yine Aziz ve Celil olan yüce Allah'ın gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce kendisinin rızkını taktir ettiğine inanan bir kimse rızık endişesine nasıl düşebilir? Nasıl rızkı hususunda korkabilir?
Fakat ne yazık ki bir takım insanlar müslümanları cihaddan alıkoymak için şu gibi telkinlerde bulunurlar: "Ben sana nasihat ediyorum, vazifeni bırakıp cihada gitme, yavrum senin bu yaptığın boş bir gururdur. Diğer yandan bugün vazifeler azdır. Vazifeni bıraktıktan sonra fırsatı kaçırıp bir daha devlet vazifesine dönemeyeceğinden korkarız. Bütün bunlara rağmen yine de gidecek olursan senin başına istihbarat birimleri ve diğer yeraltı güçlerinden gelecek zararlardan biz sorumlu değiliz." İşte yüce Mevlâ bu gibi vesvesecilerin vesvesesine cevap vererek buyuruyor ki; "De ki; Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize isabet etmez. O bizim mevlâmızdır" Allahu ekber! Bizim Mevlâmız O'dur, yardımcımız O'dur, rızkımızı veren O'dur, efendimiz O'dur, koruyucumuz O'dur ve biz O'nun kuluyuz. Hiç bizi yalnız bırakır mı?
Ey cemaat! Bir kimse başbakanın veya bakanlardan birinin veya herhangi bir vali veya kaymakamın şoförlüğünü yaptığı zaman caddelerde yürürken çevresine ve önüne bakma ihtiyacı hissetmez. "Ben filanın şoförü veya aşçısıyım" diye iftihar eder. Peki, doğrudan doğruya âlemlerin Rabbi olan Allah için çalışan kimseyi Allah sahipsiz bırakır mı?
Hanımını bırakarak Filistin'de cihada gelen bir kardeşin hanımına: "Kocan ne iş yapıyor?" diyorlar. Kadın da: "Kocam doğrudan doğruya Allah'ın yanında çalışmaktadır" cevabını veriyor. Falan kişi falan şirkette çalışıyor, filan kişi filan şirkette çalışıyor. Bu kişi de doğrudan doğruya Rabbani şirkette çalışmakta. Hiç Allah onu zayi eder mi? "O bizim Mevlâmızdır."
Halifelerden birisi bir âlime, elçisi ile bir kese altın gönderir. Keseyi eline alan âlim elçiye: "Bunu senin efendine veren, benim efendimdir. (Yani bu kese altını benim Rabbim olan yüce Allah, senin efendin olan halifeye vermiştir). Efendine dön ve de ki:
- Onun efendisi senden daha zenginmiş"
Duyuyor musunuz ne cevap vermiş? "Allah bizim Mevlâmızdır, müminler O'na tevekkül ederler."
Şeyh Said el-Halebî (Allah ona rahmet eylesin) mescidlerden birinde talebeleriyle birlikte ders yaptığı esnada Şam diyarına ve Mısır'a hükmeden Kavalalı Mehmed Ali'nin oğlu İbrahim Paşa mescide girer. İbrahim Paşa çok şımarık ve gururlu biriydi, çünkü o kendisini çok beğeniyordu. Said el-Halebi hoca, talebelerin arasında ayaklarını uzatarak oturur, çünkü o yaşlı biridir. İbrahim Paşa mescide girip çıkar, Şeyh toplanıp ayağa kalkmaz. Bunun üzerine İbrahim Paşa hiddetlenir ve burnundan nefes almaya başlar. Mescidden dışarı çıktıktan sonra koruyucularından birine bir kese para verir: "Bunu götür, Şeyh Said'e ver" der. Koruyucu gelir bu keseyi hocanın kucağına koyar, hoca alıp bakar bir de ne görsün, bir kese para. Onu tekrar koruyucuya verir ve ona der ki: "Efendine de ki: ayaklarım uzatan elini uzatmaz."
"De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası isabet etmez. O, bizim Mevlâmızdır? Onun için mü'minler Allah'a tevekkül etsinler."
İşte müslümanın akidesi budur ey kardeşlerim. İşte gerçek akide, inanç budur... Bu dinin bina edildiği en büyük şey Allah'a tevekkül, O'na dayanma akidesidir. Çünkü din iki kısımdır: İbadet ve yardım dilemek. Dinin yarısı ibadettir, yarısı da yardım dilemektir: Bu sebeple Fatiha Sûresi'nde: "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" buyurulmuştur. Diğer bir âyette de: "Ben O'na tevekkül eltim ve O'na yönetiyorum" (Rad, 30) buyurulmuştur.
Allah'a tevekkül etmek, yalnız O'na dayanmak ve güvenmek inancın şiarıdır. Tevhid akidesinin adıdır. Tevhid inancının simgesidir. Çünkü tevhid inancı insanların yaşantısında kendisini gösterir. Allah'a hamd olsun akidemiz, yüce Allah'ın tüm isim ve sıfatlarını Kur'an ve Sünnette sabit olduğu şekilde te'vil etmeksizin, iptal etmeksizin, benzetmede bulunmaksızın ve örneklendirmeksizin iman etmemizi gerektirmektedir. Tevhid inancı sadece teorik bilgiler değil, pratiğe yansıyan ve insanın hayatında görülen bir inançtır. Bir müslümanın yirmi dört saatlik hayatını takip ettiğinizde tavır ve hareketinden tevhid inancını öğrenmiş olabilirsiniz. Çünkü onun hayatı tamamen inancının bir yansımasıdır.
|