İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 20.01.2006, 20:15
O Bir Kalfat'lı
 
acohsny - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 22.05.2005
Mesajlar: 2,156
Konulara Teşekkür etti: 37
1 Teşekkür aldı 1 Mesaj için
Question Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötülüklerden temizlemek demektir. Insanin kalbini, Allahü teâlânin muhabbetine baglamak, Resûlullahin söz, hareket ve ahlâkina uymak, yolundan gitmektir. Kalb ile yapilmasi ve sakinilmasi gerekli seyleri ve kalbin, rûhun, kötülüklerden temizlenmesi yollarini ögreten ilme, tasavvuf ilmi denir. Îmânin yerlesmesini, fikih ilmi ile bildirilen ibâdetlerin severek, kolaylikla yapilmasini ve Allahü teâlânin sevgisine kavusmayi saglar. Tasavvuf ilmine, Ahlâk ilmi de denir. Âlimler tasavvufu çesitli sekillerde ta'rîf etmislerdir. Ba'zilari söyledir:


Tasavvuf, güzel ahlâktir.
(I. Kettânî)

Tasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)
Tasavvuf, edebe riâyettir. ( Ebû Muhammed Cevîrî)

Tasavvuf, i'tirâzi birakip, emredilene peki demektir.
(Ebû Sehl Sa'lûkî)

Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir.
(Ebû Hüseyn Nûrî)

Tasavvuf, faydasiz isleri terk etmektir.
(Ebû Saîd Ibni Arabî)

Tasavvuf, vakti degerlendirmek ve vaktin kiymetini bilmektir. (Ibni Osman Mekkî)

Tasavvuf, Allahü teâlânin ahlâki ile ahlâklanmaktir. (Cüneyd-i Bagdâdî)

Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek, herkese lütûf ve ihsânda bulunmak, hastalik ve musîbetleri herkese izhâr etmemek, düsmanlarini affetmek, insanlik mertebesinin en yüksek derecesine kavusmayi usûl ittihaz etmektir. (Ahmed Sirbâhî)



Güzel ve çirkin huylar

Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan herseyin sevgisini kalbden çikarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlâkindandir.

Kötü sifatlar, câhillik, öfke, riyâ, kin, hased, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayiplamaktan korkmamak, sû-i zan, övünmek gibi seylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rizâ, hayâ, tevâzu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel islerdir.

Hak yolunda ilerlemekten maksat, kötü sifatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmektir.

Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarinin uydurmasi degildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullahtan gelmektedir. Bunlarin isimleri sonradan konulmustur. Resûlullahin, Peygamber oldugu bildirilmeden önce, kalble zikrettigi mu'teber eserlerde yazilidir.

Zikir ve nefs muhasebesi, Resûlullah ve Eshâb-i kirâm zamaninda da vardi. Hicrî 2. asir sonlarinda, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanlarin ve nefislerini Allaha itâ'ate kavusturanlarin bu hâllerine Tasavvuf ve kendilerine Sofî ismi verildi. Kendine ilk defa sofî denilen zât, Ebû Hâsim Sofî'dir.

Tasavvuf, Islâm ahlâki ile ahlâklanmak için lâzim olan bilgileri ögreten bir ilimdir. Tip ilmi, beden sagligina âit bilgileri ögrettigi gibi, tasavvuf da kalbin, rûhun, kötü huylardan kurtulmasini ögretir, kalb hastaliklarinin alâmetleri olan kötü islerden uzaklastirir, Allah rizâsi için güzel is ve ibâdet yapmayi saglar. Zaten dinimiz, önce ilim ögrenmeyi, sonra buna uygun is ve ibâdetin Allah rizâsi için yapilmasini emreder. Kisaca din, ilim, amel ve ihlâstan ibârettir.



Huzura kavusmak için

Dünya ve âhiret iyiliklerine, rahat ve huzûra kavusmak için birinci olarak dogru bir îmân sâhibi olmak gerekir. Dogru bir îmâna kavusmak için, Ehl-i sünnet i'tikâdini ögrenmek ve inanmak gerekir.

Ikincisi, insanlarin saâdeti için lâzim olan sey, dinin emîr ve yasaklarini ögrenmektir. Dînimizde bildirilen helâli, harâmi ve diger husûslari ögrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerlestirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek lâzimdir.

Bir kimse dogru îmâna kavusur, dinin emîrlerini seve seve yerine getirirse enbiyâya, evliyâya ve melâikeye benzer ve onlara yaklasir. Ayni cinsten olan seyler, birbirini çektigi gibi onlar tarafindan yanlarina çekilir. Çok büyük bir miknatisin bir igneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavusmasina sebep olurlar.

Ma'nen yükselmek dünya ve âhiret saâdetine kavusmak bir uçagin uçmasina benzetilirse, îmân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorlari gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, ya'nî benzinidir. Tasavvufun iki gâyesi vardir: Birincisi, îmânin yerlesmesi ve süphe getiren tesirlerle sarsilmamasi içindir. Âkil ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen îmân böyle saglam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki:

(Kalblere îmanin yerlesmesi ancak ve yalniz zikir ile olur.) [Ra'd 28]

Zikir, her iste, her harekette Allahü teâlâyi hatirlamak, O'nun rizasina uygun is yapmak demektir.

Ikinci gâyesi, ibâdetlerde kolaylik, lezzet hâsil olmasi için, nefisten dogan sikintilarin giderilmesidir. Ibâdetleri kolaylikla, seve seve yapmak ve günâh olan islerden de nefret edip uzaklasmak, ancak tasavvuf ilmini ögrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.

Imâm-i Mâlik hazretleri buyurdu ki:

(Fikhi ögrenmeden tasavvuf ile ugrasan dinden çikar, zindik olur. Fikhi ögrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at sahibi, sapik olur. Her ikisini edinen hakikate kavusur.) [Merec-ül bahreyn]
acohsny isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 20.01.2006, 20:23
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

Sırtımızı yasladığımız dağ gibi ilahiyatçılar ordusu, küfrü tevil etmeyi kendilerine meslek edinmişken, ağzına baktığımız muvahhidler sus diyen olmadan dilleri tutulmuşken, canının derdine düşmüş gariplere, elif cüzü öğrenen hacı anneye, cami avlusunda ezan bekleyen ak sakallı dedeye merhamet eden bir alim bekliyoruz.
"O, cehennemliklerin inancıyla ölmüş" denmesin diye çırpınan bir can bekliyoruz.
Kendisini cehenneme yakıştıramayan milyonlarca insana şu şirkten vazgeçin diyecek, cennetin yolunu gösterecek bir muallim arıyoruz. Yok mu ?
Bilmeyenin bilmemesi bilenlerin susmasından olursa, keşke alim bilmemekle mazur olan kul olsa...


ŞİRK-İ EKBER TASAVVUF
Kınayanın kınamasından korkmayan, tevhidi öğretme, şirki iptal etme azminde olan, hiç tanımadığı ve hatta görmediği bir yabancının bile cehennemden kurtulması için, hak olan tek ilahlı tek din İslam'ı öğretmeyi ve öğretmeyi en mühim vazife bilen muvahhidlere selam olsun.



Senelerdir okuduğum, tasavvuf terimi içeren dökümanlardan, enine boyuna araştırma niteliği taşıyan kitaplara kadar nice bilir kişi raporları, ümmet nezdindeki islamın bünyesine bulaşan tasavvuf mikrobunu tesbit etmelerine rağmen, kendi dinlerine bulaştırmasalar dahi, ümmeti bu şirkten sakındırma sadedinde hiçbir gayret göze çarpmamaktadır. Bu bilir kişiler -tasavvufçuların şerri bulaşır korkusuyla- ondan kaçmayı çare sanmışlardır. Halbuki tanıdığı bu mikroptan kaçmakla kendisini kurtarsa bile uyarıcı olmamak ve safını belirginleştirmemek yüzünden kendi neslini bile koruyamayacaklardır. Tâ ki apaçık tevhid safında yer aldığını ilan edip, şirke savaş açana kadar.

Sırtımızı yasladığımız dağ gibi ilahiyatçılar ordusu, küfrü tevil etmeyi kendilerine meslek edinmişken, ağzına baktığımız muvahhidler sus diyen olmadan dilleri tutulmuşken, canının derdine düşmüş gariplere, elif cüzü öğrenen hacı anneye, cami avlusunda ezan bekleyen ak sakallı dedeye merhamet eden bir alim bekliyoruz. "O, cehennemliklerin inancıyla ölmüş" denmesin diye çırpınan bir can bekliyoruz. Kendisini cehenneme yakıştıramayan milyonlarca insana şu şirkten vazgeçin diyecek, cennetin yolunu gösterecek bir muallim arıyoruz. Yok mu ?

İslam ümmetinin tevhidini şirke tahvil eden müşrikleri ilk rauntta nakavt etmek gibi bir hayalimiz olmasa da küfrün ve şirkin karşısına çıkacak cesaretimiz var elhamdulillah.

Tevhidi bilen alimlerimizin çeşitli maslahatlarla, ağır devirde yol aldığı ve -kendilerince- bazı mefsedetlerin def'i için geri geri gittiği şu mâkus zaman dilimi şeytanın tam kapasite çalışmasına zemin hazırlamıştır. Galiba alimlerin sustuğu dönemde (… gün, ay ve yıllar boyunca) şirk üzere ölenlerin hiç kıymeti yoktur!!

Şu tasavvufun tevhide aykırı şirkini, Kuran'a aykırı küfrünü, sünnete aykırı bidatlarını, hülasa İslam'a aykırı bir din olduğunu tesbit etmiş olmalarına rağmen, onu reddetmenin fazilet olduğunu kavrayamadıklarından mı, elini taşın altına koyamayacak kadar kalem tutan elleri kıymetli olduğundan mı nedir, bir türlü bu batılı reddedip, yalın İslam'ı savunamamışlardır.

İslam ümmetinin dağınıklığı her sahada olduğu gibi hakikatleri dile getirenlerin ferdi gayretlerini yalnız bırakma sahasında da maalesef yükselme yönündedir.

Bugün bırakın dünyaya nizam vermeyi, evinin içine nizam veremeyecek kadar aciz müslümanların bu içler acısı durumunun sebebi, inancının bünyesinde taşıdığı bulaşıcı mikroplardır. Bu mikropların hastalık sebebi olduğunu söyleyemeyecek kadar mikroptan korkan tabipler bu hastalıkla mücadele edemezler ve mücadele edilmeyen bu mikrop ümmetin iflahını kesmiştir. Ümmet aklını başına almalı mikroptan korkan tabipleri de, mikrop enjekte edenleri de terketmelidir ki ebedi hayatını hüsran etmesin.

Mikrobun varlığını biz nereden anlarız ? Bize göre mikrop nedir ?

Öncelikle sağlıklı vücudun tanınması gerekir. İnançta sağlık sahih kaynağa müstenid (dayalı) olmak anlamına gelir. İslamın kaynağı Kur'an ve Sahih Sünnettir.[1] Bundan başka din adına bir inanç, Kur'an ve sahih sünnette bulunmayan bir din anlayışı, bir ibadet işittiğimizde, biliriz ki bu, mutlaka sahih kaynağın muhalifi, düşmanı, bir mikroptur. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: " Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed'in (S) yoludur. İşlerin en şerlisi dine sonradan sokulanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'at,[2] her bid'at sapıklık ve her sapıklık da cehennemliktir.[3]

Bu gün İslam ümmetinin dağınıklığı, vurdum duymazlığı, gamsız, gayesiz, büyülenmiş gibi garip gidişatları, ne kan abdesti bozar mı ihtilafından ne şerbetle abdest alınıp alınmayacağından kaynaklanan mezhebî ayrılıklar değildir. Toplumların mübtelası olduğu israf düzeni, hayasızlığın teşviki ve yaygınlaşması mikrobundan da değildir. Bunların hepsine zemin hazırlayan asıl sebep, gerçek alimlerin suskun, deccallerin faal olmasıdır. Samimi Müslümanlara din diye mağara hayatının gösterildiği, mücadele ruhunun köreltildiği gûya dinî toplantılarla ümmetin pasifize edilmiş ve ediliyor olmasıdır.

Tasavvuf bunun neresinde sorusunun tam yeridir.

Önce kısa bir tanışma uygun olur sanırım.

Etini sütünü kuzu kuzu teslim etmeyen Müslümanları koyunlaştırma mesleğinin adı tasavvuftur.[4] Hatta saf koyunların saf yünlerini de kullanmak, tasavvuf teriminin sırrına kadem basmaktır. Bu sırra kadem basan hrıstiyanı, yahudisi, mecusisi, emperyalisti, kapitalisti, komünisti ve her kimisi varsa, elini ayağını öptüre öptüre, camiye hapsedilmeyi reddeden müslümanı dergaha hapsetmiştir.

Dergâh mı ? Tezgah mı ?

Bu dergahlardan geçen veya orada kalan Müslümanların, islami bilgisi artmalı, din kardeşine sevgisi artmalı, dünyanın birçok yerinde ve burnunun dibinde katledilen Müslümanlar için sancısı, çare arayışı artmalı diye dört gözle bekleşirken bir de ne görelim! Milyonlarca bay mürid –tasavvufî telkinatlar gereği- şeyhinin kerametlerini ezber etmede; öyle ya hâfız (!) olacak ümmete kıraat edecek ki sevap kazana !

Tıpkı okusun da adam olsun, memlekete fenni tekniği getirsin diye Avrupa'ya gönderilen soytarıların, Şekspir bozması tiyatrocu olup, Avrupanın modasından ve hayasızlığından başka işe yarar hiçbir şey getirmedikleri ve Osmanlıyı yıkacak yönetimlerin başını çektikleri gibi, bu tasavvuf zâdeler de hem o zaman hem bu zaman avamın dinini ineğe tapanların dinine çevirmişlerdir. Allah'tan başka kutsal tertemiz bir inek de olsa koyun postunda oturan adam da olsa, şirk inancının objesi olduğundan teşbihte hata yoktur.

İslam dininin insanlar nezdinde tahrif olmasının birinci amili tasavvuftur. İslamla hiçbir alakası olmayan inançlar önce tasavvufta yerini bulmuş, sonra tasavvufa İslam kisvesi giydirilmiştir.

Tarihi gelişim safhalarını tek tek ele almak bu risalenin boyutunu aşar, fakat özetle belirtmek istediğimiz bir nokta var ki, toplumların İslam’ı kabul etmeleri, birden bire bütün eski inançlarını terk ederek olmamıştır. Hinduizm'in, Şamanizm'in öğretileri, nesilden nesile hikaye edilmiş ve bir türlü kökü kazınamamıştır. Bu inançlardan İslam’a bulaşan ölülerin ruhlarının diriler arasına geleceği, o ruhu memnun etme gereği sayılabilir. Bunun yanı sıra bu dinlerin temelini oluşturan felsefî yaklaşımlar İslam’ı anlamada etkili olmuştur ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın öğretisi, eski inançlarla birleşerek, insanların kalplerinde sapma göstermiştir.

Çok tanrılı Mısır ve Yunan mitolojisinden etkilenmeler de din anlayışının bozulmasında çok etkili olmuştur. Büyük ilahın yardımcısı, küçük ilahlar olabileceği, dünyada olan biten işlerin birtek ilah tarafından yapılmayıp yardımcıları olması gerektiği inancı da bir yerlerden İslam’a sızmıştır. Sızmıştır kelimesi haddi zatında pek iyimser kalmakta, zira hem hrıstiyanların, hem Yahudilerin hem bütün putperestlerin çanına ot tıkayan İslam dininin ne çok düşmanı olabileceği göz önünde bulundurulunca, kasten islamı tahrif etme gayretlerinin varlığı daha kolay anlaşılacaktır. Bu gayret Müslüman olduğunu iddia eden münafıklar tarafından içerden devam ettiği gibi dışarıdan da sınırsız destek bulmuştur. Bu gün bile müsteşrikler, (gûyâ islamı araştıran, batılı kafirler) İslam’ı karalamak için ellerinden geleni yaparken, tasavvufu övmekte, ayrılıkları, islamı tahrif etme faaliyetlerini teşvik etmekte, her türlü bölücü unsuru, değerlendirmektedirler.
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 20.01.2006, 20:24
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

TASAVVUFUN İSLAMA SOKULDUĞU KAPI
Kapı yapılır bir eve insan girip çıksın diye, bir de bakarsın ki, haşerat da oradan girer hırsız da. Her ne kadar tasavvuf İslam’a giremezse de, Müslümanların inançlarına girmiştir. Tasavvufun İslam’da yeri olduğunu iddia edenler, tasavvufun içerisindeki islamî olan şeyleri kastediyorlar. Halbuki tasavvufta islamilik vardır demek ayrı, islamda tasavvuf vardır demek ayrı manaları ifade eder. Bunun örneği elmada su vardır, demekle şarapta elma suyu vardır demek gibidir. İki cümle ayrı manalar ifade etmektedir. Bu farkı önemsemek gerekir. Birçok tevhid ehli ilahiyatçının ve hocanın tasavvufun şirkini reddederken “İslamda tasavvuf vardır fakaaat” diyerek söze başlaması yanıltıcı bir referanstır, buna dikkat etmek gerekir. İslamda tasavvuf yoktur. Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin tarihi bellidir, İslam davetinin ne zaman nerelerde yapıldığı vahyin kaç yıl devam ettiği ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın ne zaman vefat ettiği bellidir. Tasavvuf itikadı ve amelleri bunun neresinde tebliğ edilmiş ki İslam’da tasavvuf olsun…

İslam dini Kur'an ve sahih sünnetten alındığı müddetçe Allah'ın kıyamete kadar koruyacağını vaad ettiği dindir. Onun içerisine ne bir şey katılabilir, ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Onun üzerine atılan necasetler onun muhteviyatını değiştiremez. Allah onu kıyamete kadar koruyacağına göre onun içerisine ondan olmayan şey giremeyecektir, tasavvuf ise zaten İslam peygamberinin öğretmediği, hatta men ettiği şirklerle dolu ayrı bir din olduğundan İslam’a giremeyecek ve onu bozamayacaktır. İşte bu yüzden ne peygamber zamanında ne de tabiin ve tebei tabiin zamanında "Ben Allah'ım" diyen kimse çıkmamıştır. Bu örnekler ve ilgili ayrıntı ileride gelecek.

Tasavvufta İslam vardır cümlesine gelince bu genel manada yanlış olsa da nisbî olarak doğru sayılabilecek bir cümledir. Tasavvufta islamın tevhid öğretisi iptal edilmiştir, fakat islamın tavsiye ettiği bazı güzel ameller vardır. Bu durum bir fıçı necasetin içerisine bir kepçe su dökmeye benzer ki bu fıçıda su vardır demek o necis fıçının temiz olacağı manasına gelmez.

İslamî literatürde birr, takva, olarak isimlendirilen Allah'tan saygı ile korkma, sadece Allah'ın rızasını arama, dünyayı geçici bilip gerektiği kadar önem verme, insanlara faydalı olma, kalbini ve amelini güzelleştirme olarak tarif edeceğimiz bu terimler İslamîdir. Bunlar sahabeden, tabiinden ve sonrakilerden birçoğunun, peygamberden öğrendiği şekilde yapa geldiği işlerdir.

Kalbin ve bedenin salih amellerini kendisine kalkan edinip, bir yığın bid'at, hurafe ve şirki İslam'a bulaştıran müşriklerin Allah'a inanması da ibadet etmesi de boşunadır. Şayet son peygamberin tebliğ ettiği tevhidi ve şeriatı kabul edip şirkten vazgeçmek gerekli olmasaydı, nice papazlar bir çok şeyhden evvel cennete girerdi. Çünkü kalpleri temiz, amelleri salih nice müşrikler vardır fakat onların yeri şirklerinden dolayı ebedi ateştir.

Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır.

Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz.[5] Müşriklerin bütün amelleri kaybolup gitmiştir…

Tevhidden şirke, şeriattan küfre, sünnetten bidata kaçışlarını örtbas etmek için sürekli geveledikleri muhabbetullah (Allah aşkı), sünneti seniyye ifadeleri kendilerine ve etraflarındakilere telkin ettikleri bir uyuşturucudur. Müşriklerin bu aldanma ve aldatmacasını Allah şu ayetle reddetmiştir.

(Ey! Muhammed) De ki : Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…(al-i imran 31)

O halde Allah'ı sevmek peygamberine uymakla mümkün oluyormuş. Burada bir anekdot düşmek sanırım yerinde olur. Bir kişi bana falanca şeyhi gördüğünden bahsetti ve " Ben şeyh efendiyi gördüm, dört dörtlük sünnete uyuyordu." dedi. Bu iddiası üzerine ona sordum. Bana bir tek hadis söyler misin ?" Cevap çok ilginç "Ben hadis bilmem ki ! peki kardeşim bir tek hadis bilmezsin de dört dörtlük sünneti ne biliyorsun, yani sünnetin hepsini ! bir tek hadis bilmeyen adamın söylediği “şeyhi gördüm dört dörtlük sünnete uyuyordu” sözü yalancılık mıdır, cahillik midir, ayrı bir konu, asıl korkunç olan şu ki bu sözler halk arasında pervasızca yayılıyor.

Bir tek hadis bilmeyen adamın gördüğü şeyhin sakallı sarıklı olması onun gözüne göre dört dörtlük sünnettir. Kalp akçeyi altın zanneden bilgisizin ceplerini sarrafın önüne dök de gör bakalım kaç kuruş eder. Kalpazanlar sahte para basmaktan vazgeçmeyeceğine göre eline para alan adam gözünü açmalı. Bir sarıkla sakalla şeyh olanlar bu saltanattan vazgeçmeyeceğine göre de mürid olmak için değil Müslümanlığı kaptırmamak için halk gözünü açmalıdır. Tevhidi bilen alimler de irşad etmeli ki mürşid kılığına giren müşrikler halkın inancını ifsad etmesin.

TASAVVUFUN PİRLERİ SÜPERMENDİR
Biz peygamberin yolundan gidiyoruz diyen ifsad edicilere bir soralım hele. Niçin müşrikleri seviyor ve onları kayırıyorsunuz ? mesela "Enel Hak" diyen bir Hallacı Mansur'u, “Bu elbisenin (kendi elbisesini kastediyor)içinde Allah'tan başkası yok diyen” Nesimi'yi, “sizin taptığınız benim ayağımın altında” diyen Arabi'yi niçin çok seviyorsunuz ? Ayağının altında altın varmış da halk parayı seviyormuş da gibi küfre kılıf arayan ilahiyatçıların kulakları çınlasın, geçsinler bu ayakları, biraz sonra göreceğiz bu zırvaların te'vil edilemeyeceğini.

Sünnete uyduğunu iddia eden tasavvufçulara soralım, "sizin meşhur evliyanızın hangisi gibi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün kalkıp "Ben Allahım" diye (hâşâ) nâra attı ? hangi sahabe "bazen ben Allah'a ibadet ederim, bazen Allah bana ibadet eder dedi ?

Hangi sahabe veya tabiin şeyhinin kabrinden yardım istedi veya ilim tahsil etti veya hangisine gaibten vahyler geldi? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in vefatından sonra Ebu Bekr radıyallahu anh Ömer radıyallahu anha : "Bizimle gel rasulullahın yaptığı gibi Ümmü Eymen'i (radıyallahu anha) ziyaret edelim" dedi. Ziyaretine gittiler, yanına varınca kadıncağız ağladı. Kendisine : "Niye ağlıyorsun? Allah'ın kendi nezdinde hazırladığı, Rasulullah ( sallallahu aleyhi ve sellem ) için daha hayırlıdır" dediler. Kadın onlara: "ben de biliyorum ki Allah'ın yanındaki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) için elbette daha hayırlıdır. Ancak ben semadan vahyin kesilmesine ağlıyorum". Cevabını verdi. (Ümmü Eymen) bu sözüyle onları da ağlattı ve ümmü Eymen'le beraberce ağladılar.[6]

O sahabe ne şeyhinin bakışlarından feyz ile bilgileniyordu, ne onu rabıta ederek manen yükseliyordu, ne de ölülerin kabrinden ilim tahsil ediyorlardı. Onlar Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetini bilenleri arayıp buluyor, dizlerinin dibinde dinliyor, bilmediğini soruyor ve öğrendiklerini öğretmek için çalışıyorlardı. Muaz bin Cebel genç yaşta ölüm döşeğinde iken etrafında talebeleri ağlaşıyordu. Niçin ağlıyorsunuz, ben nasıl olsa bu emaneti sahibine vereceğim deyince talebeler: "Biz senin ölümüne değil, seninle birlikte giden ilme ağlıyoruz" demişlerdi. Hepsi de onun kabrinden ilim öğrenilemeyeceğini biliyordu. Ya kabirlerde şeyhinden ilim tahsil etmeye devam ettiğini iddia eden tasavvufçulara ne demeli ? Zira tasavvuf kitapları bu zırvalarla dolu.

Ebu Hureyre'yi bu güne dek 1400 küsur sene taşıyıp getiren ilim onun 4 sene tahsil ettiği ilimdir. Bu dört senenin bereketi uğraşılan ilmin Kur'an ve sahih sünnet olmasındandır. Halbuki 20 sene şeyh efendinin hizmetinde bir mürid manevi irşad feyzle olur, rabıtayla olur hikayeleriyle oyalanıp durur da, sünnet diye de bir yığın bidatı öğrenir, ne abdestin rüknünü bilir ne namazın erkanını, ne alışveriş ahkamından haberi vardır ne feraizden ne cihad vardır şeyhin gündeminde ne iman ki müridine bir nebze bulaşsın. Varsa yoksa genişleyen saltanatın bekası, akın akın gelen kalabalıkların ağızlarında geveledikleri kerametler! Ve şeyhin ağırlığından ezilmiş koyun postundan daha ezik bir ümmet!

Silsile-i sâdat'ın başı dediğiniz Ebu Bekir (radıyallahu anh) 'ğavs' değildi ki kendisinden yardım istensin. Ali (radıyallahu anh) ğavs değildi ki imdat diyenin yardımına gelsin. Osman (radıyallahu anh) evinde mahsur iken susuzluktan takati kesilmiş bir yudum suya muhtaçtı da ancak Allah'tan yardım istiyordu. Şimdi sorarım size silsile-i sadat'ın başı diye ismine sığındığınız kimseler ğavs değilmiş de size ne oluyor, babası ölüp de posta konan her çocuk ğavs üniforması giyiyor! Abdul Kâdir Geylanî'yi imdada yetişenlerin en büyüğü "Ğavs-ı A'zam" seçen kimdir? Eskiyen şeyhleri kutup, evtab, ebdal yapan kimdir? İmam Ebu Hanife sizin inandığınız gibi inanmıyordu bu isimleri bilmiyordu ve Allah'tan başka bir ilahı olmadığı gibi Allah'ın kendisine böyle yardımcılar edindiğine de inanmıyordu ve hatta onun zamanında bu inançlar İslam ümmetinin inancına bulaşmamıştı. İmam Malik sünnette delilini bulamadığı bir meselede gayrına iltifat etmeyecek kadar sünnete bağlı idi. İmam Şafi de tasavvufun şirkinden, küfründen, bidatından beridir. İmam Ahmed bin Hanbel Kur'an Allah kelamıdır dediği için zindanlarda işkence görüyordu bu tasavvufçular ise Kur'an zahiri ilimdir, avamı ilgilendirir, biz ilmin bâtınına talibiz diyerek Kur'an-ı Kerimin şerî ahkamını bidata ve şirke dönüştürmekte, fenafillah mertebesine eriştiğini zannedenlerse ibadetleri hepten terk etmekte, haramları helal saymaktadır. Fenafillah Allah'a ulaşma ve onda kendini kaybetme demektir. Bu terim İslamî değil sadece tasavvufîdir. Hindû putperestlerin Nirvana’ya ulaşmaları aynen bunun gibidir.

Kendisini Allah'ın kulu bilen ve tevhidi en güzel kavrayan sahabe bu tasavvufçular gibi süpermen değildi ve kendi canını kurtaramıyordu, peygamber dahi haince şehit edilen 70 kurrâ sahabinin pusuya düşürüleceğini bilmiyor, onlara yardım edemiyor ve oturup ağlıyordu. Peygamberin yardım edemediği yerde şeyhler kelebek gibi uçuyorlar bu hangi din ? Taif'te taşlanan peygamber uçamadı, taşlardan kaçamadı. Amcası Hamza’ya saplanan mızrağa yetişemedi. Ciğerparesi oğlu İbrahim vefat ederken, ölüm meleğinin torbasına elini atıp İbrahim'in ruhunu alarak, bırak biraz daha yaşasın diyemedi, hem ağlıyor, hem de Ey İbrahim gidişinle bizi hüzünlendirdin" diyordu . Bunların hepsini yaptığını iddia eden şeyh ve ona inanan mürid, ne kadar Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in dinindendir, diye sormak elbette hakkımızdır.
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 20.01.2006, 20:51
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 20.01.2006, 21:12
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

o zaman rabıtayı elaalalım
buyurun
yanlız tartışma yok
munazare seklınde olursa
yoksa
hiç kalkışmayalım buna
bu arda asıl espırı sende
buyuır patlat bakalım..
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 20.01.2006, 21:14
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 20.01.2006, 21:23
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

islam ın neresınde bu rabıta arkadasım?

rabıta dınden değil dir mi demek istiyon..
allah rasulunu nasıl bır dısıplın anlayısı uygulamış tır ashabına?
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 20.01.2006, 21:25
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 20.01.2006, 21:40
 
addanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 05.07.2005
Mesajlar: 2,951
Konulara Teşekkür etti: 19
7 Teşekkür aldı 5 Mesajlar için

abdullahahmed nickli şahıs kimsin sen?.........Vasfın nedir? statükon nedir?müslümanlardan mısın?,zahiren müslüman kılığında olanlardanmısın?.Kimsin sen?.................................
__________________
"SEVEN SEVDİĞİNE İTAAT EDER"
addanali isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 20.01.2006, 21:40
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

Muterem Arkadasİm Bu Sİzn Yorumunuzdur.
Rasbita Hakkinda Tasavvuf Ehlinden CeŞitlİ Rİvayetler Vardir:
Mesakla Daha Öncelerİ Rabitayla Beraber Allah Da Zikredİliyordu
Ama Daha Sonra Bu Kalkti
Sebep
NaskŞİlerden
Ubeydullah::
Rabitasiz Zikirdense ;zİkİrsİz Rabita Daha Evladir DemİŞtir:
Şİmdİ Sen Dedİnkİ Rabita İbadet DeĞİl
Şİmdİ İbadet Olan Allah I Zikretmeyi Bir Kenara Atip Ta Displini Secmek!!!
Sİzce Nasil Bir YaklaŞim.
Bizim Cevre Mizde Sofiler Coktur.
Gec MiİŞİmde Onlarla Muhabbetimde Vardi Ama Suan Yok.
Onlarda Bir Cok Seyler İŞİttİm
Allah Muhafaza O Soyledikleri Onlar Dinden Cikaracak Sozlerdir..
Neyse Asil Konumuza Donelim
Rabita Bizce Haramdir Şİrk Diyenlerde Vardir..
E N DoĞrusnu Allah Bilir..
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 20.01.2006, 21:43
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 20.01.2006, 21:48
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

yanlş ifade ettik haram diyenler vardır ..
diyecekım..
ama su var bu bıdattır..
allah rasuklu boyle bır sey emret mişmi
ayrıca sadıklarla beraber olun tevbe 119 . ayet in ibni kesirden tefsırıne bakın veya ben akrtarıyım buraya inşallah..
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 20.01.2006, 21:52
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 20.01.2006, 21:55
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

ibadet nedır dıye sorum sıze yanlış anlamayın ama
evet ibadet nnedır?
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #15
Alt 20.01.2006, 21:56
Çek bir salavat...İçten olsun
 
ozbeken - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.01.2005
Mesajlar: 472
Konulara Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür aldı 0 Mesajlar için

.....
__________________
Ne ibadetimden , ne amelimden rahmete güvenim var. Rahmete tek güvenim mürtede buğzum, ondan nefretimdir. Es-seyyid Abdulhakim Arvasi k.s.

Konu ozbeken tarafından (29.11.2007 Saat 14:38 ) değiştirilmiştir..
ozbeken isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #16
Alt 20.01.2006, 21:57
 
Üyelik tarihi: 27.10.2005
Mesajlar: 225
Konulara Teşekkür etti: 0
5 Teşekkür aldı 3 Mesajlar için

evet ibni keir tefsiri:
119 — Ey îmân edenler; Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. tevbe

Yeryüzü Kendilerine Dar Gelen Üç Kişi
İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'kûb İbn İbrahim'in... Kâ'b İbn Mâ-lik'den rivayetine göre; o, Tebûk gazvesinde Allah Rasûlü (s.a.) nden geri kalması hususundaki hadîsi şöyle anlatıyor : Tebûk gazvesi dışında hiç bir gazvede Allah Rasûlü (s.a.) nden geri kalmamıştım. Bir de Bedir gazvesinde geri kalmıştım. Ancak bu gazveden geri kalan hiç kimse ayıplanmamıştı. Allah Rasûlü (s.a.) (Bedir gazvesinde) Kureyş kervanına doğru (onu hedef alarak) yola çıkmış ve Allah Teâlâ onlarla düşmanlarını umulmayan bir şekilde biraraya getirivermişti. Akabe gecesi; İslâm üzerinde ona el verdiğimizde Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber bulundum. Bunun yerine insanlar arasında daha çok anılır ve daha çok meşhur olsa da Bedir'de bulunmuş olmamı istemezdim. Tebûk gazvesinde Allah Rasûlünden geri kalmam hususundaki haberime gelince; bu gazveye katılmayıp geri kaldığım zaman kadar güçlü, kuvvetli ve bolluk içinde olmamıştım. Allah'a yemin olsun ki bu gazveye gelinceye kadar hiç iki binitim olmamıştı. Tebûk gazvesine gelin- ' ceye kadar Allah Rasûlü'nün çıkmış olduğu gazvelerde nereye çıkacağı bilinmesin diye onu gizlemediği (sanki başka bir tarafa gazveye çıkı-lıyormuş hissini vermediği) gazveler son derece azdır. Tebûk gazvesinde ise Allah Rasûlü (s.a.) şiddetli sıcakta gazveye çıkmış, çölde uzak bir sefere ve kalabalık bir düşmana karşı yönelmişti. İşte bu gazvede, düşmanları için hazırlansınlar diye müslümanlara durumu açıklamış ve yöneldiği tarafı onlara haber vermişti. Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında müslümanlar çoktu. Onların isimleri bir kitabda —Râvî dîvânı kasdediyor— toplanmamıştı. Gizlenmek isteyen çok az kişi, hakkında Allah'tan bir vahiy inmedikçe durumunun gizli kalacağını sanmıştı. Allah Rasûlü meyvelerin ve gölgenin insanlara sevimli geldiği bir zamanda savaşa çıktı. Ben de bu gazveye çıkmaya niyyeüi idim. Allah Rasûlü (s.a.) ve onunla birlikte mü'minler bu harbe hazırlandılar. Ben de onlarla birlikte harbe hazırlanmak için döndüm. Ama hiç bir hazırlık görmedim. Kendi kendime : İstediğim zaman ben bunu yapabilirim, diyordum. Ben bu şekilde devam ederken insanlar, ciddiyetle işe sarıldnar"ve bir sabah Allah Rasûlü ve yanındaki müslümanlar yola çıktılar. Ben hiç bir hazırlık yapmamış ve : Bir veya iki gün sonra hazırlanır, sonra onlara iltihâk eder, yetişirim, demiştim. Onlardan ayrıldıktan sonra hazırlanmak üzere çıktım, ama hiç bir hazırlık yapmamış olarak döndüm. Sonra tekrar çıktım ve hiç bir hazırlık görmemiş olarak döndüm. Ben bu şekilde devam ederken onlar, sür'atle yol almış oldukları için savaşa geç yetişmiştim. Yola çıkıp onlara yetişmeye niyetlendim. —Keşke bunu yapmış olaydım— Sonra bu benim için mukadder değilmiş. Allah Rasûlü (s.a.) nün harbe gitmesinden sonra insanların yanına çıktım, aralarında dolaştım. Sâdece münafıklığı için ayıplanan veya Allah'ın özrünü kabul buyurduğu bazı kimseleri görmüş olmam beni hüzünlendiriyordu. Tebûk'e ulaşıncaya kadar Allah Rasûlü (s.a.) beni hatırlamamış. Tebûk'de halkın arasında otururken : Kâ'b İbn Mâlik ne yaptı? buyurmuş. Selime oğullarından birisi: Ey Allah'ın elçisi, kendisini beğendiği ve iki cübbeye sâhib olduğu için geri kaldı, demiş. O kişiye Muâz İbn Cebel: Ne kötü söyledin, Allah'a yemîn olsun ki ey Allah'ın elçisi, biz onun için hayırdan başka bir şey bilmeyiz, demiş ve Allah Rasûlü (s.a.) susmuşlar. Kâ'b İbn Mâlik devamla şöyle anlatır : Allah Rasûlü (s.a.) nün Tebûk'ten ayrılıp dönüşü haberi bana ulaştığı zaman beni bir üzüntü aldı ve bir yalan düşünmeye başladım. Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım, diyordum. Bu hususta ailemden aklı eren herkesten yardım istedim. Allah Rasûlü (s.a.) geldi, denildiğinde bütün bâtıllar benden uzaklaştı ve hiç bir şekilde kurtulamayacağımı anlayıp doğru söylemeye karâr verdim. "Allah Rasûlü (s.a.) sabahleyin teşrif buyurdular. Bir seferden geldikleri zaman önce mescide gider ve orada iki rek'at namaz kılar, sonra orada otururdu. (Bu seferinden dönüşünde de) böyle yaptığında geride kalanlar kendisine gelip ondan özür dilemeye ve ona yemîn etmeye başladılar. Seksen küsur kişiydiler. Allah Rasûîü (s.a.) onların açıkladıkları özürlerini kabul buyurup kendileri için mağfiret diliyor ve içlerinde sakladıkları şeyi Allah'a havale ediyordu. Nihayet ben geldim. Kendisine selâm verdiğimde öfkeli bir tebessümle tebessüm etti, sonra bana : Gel, buyurdu. Yürüyerek geldim ve önüne oturdum. Bana : Seni geri bırakan nedir, bineğini satın almamış miydin? diye sordu. Ey Allah'ın elçisi, eğer senin dışında dünya halkından birinin yanına oturmuş olsaydım, bir bahane beyân ederek onun öfkesinden kurtulmayı düşünürdüm. Bir mücâdele verdim. (Kendi kendime çok düşünüp mücâdele ettim.) Fakat sonunda inandım ki bu gün, sana hoşnûd olacağın bir yalan söylersem muhakkak Allah Teâlâ seni bana (daha sonra) mutlaka kızdıracaktır. Şayet sana doğruyu söylersem, bu hususta bana sen kızacaksın. Fakat ben bunun Allah katında affa mazhar olmam için elverişli olcağmı umarım. Allah'a yemîn olsun ki benim bir özrüm yoktur. Yine Allah'a yemîn olsun ki (bu gazvede) senden geri kaldığımda hiç bu kadar boş (meşgûliyetsiz) ve eli bol durumda olmamıştım, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) : Muhakkak ki bu, doğru söylemiştir. Senin hakkında Allah hüküm verinceye kadar kalk, git, buyurdu. Kalktım, Selime oğullarından bazıları koşup peşimden geldiler ve : Allah'a yemîn olsun ki bundan önce senin bir günâh işlediğini bilmiyoruz. Geride kalanların beyân ettikleri gibi Allah Rasûlü (s.a.) ne Özür beyân etmekten âciz kalcın. Halbuki Allah Rasûlü (s.a.) nün senin için mağfiret dilemesi bu günâhın için sana yeterdi, dediler. Allah'a yemîn ederim ki bana o kadar serzenişte bulundular ki dönüp kendi kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara : Benim bu yaptığımı kimse yaptı mı? diye sordum. Onlar; evet dediler, iki kişi daha penin gibi yaptı. Ve senin söylediğini söylediler. Sana söylenenler onlara da söylendi. Ben kim bu iki kişi? diye sordum. Mürâre İbn Rebî' el-Âmirî ve Hilâl İbn Ümeyye el-Vâkıfı, dediler. Ve Bedir'de bulunmuş güzel ahlâk sahibi, sâlih İki kişiyi zikrettiler. Bana o ikisini söyledikleri zaman dönüp gittim. Allah Rasûlü müs-lümanların (Tebûk gazvesinden) geri kalan üç kişiyle konuşmasını yasakladı. İnsanlar bizden uzaklaştı ve bize karşı değiştiler. O kadar ki yeryüzü bana garib gelmeye başladı. Sanki burası benim tanıdığım yeryüzü değildi. Bu şekilde elli gece kaldık. îki arkadaşım evlerinde ağlayarak oturup kaldılar. Ben o topluluğun en genci ve güçlüsü idim. Müslümanlarla beraber namazda hazır bulunuyor, çarşılarda dolaşıyordum. Kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Allah Rasûlü meclisinde otururken ona varıyor, selâm veriyor ve kendi kendime : Selâmımı almak için dudaklarını hareket ettirdi mi, hareket ettirmedi mi? diyordum. Sonra ona yalan bir yerde namaz kılıyor, ona gizlice bakıyordum. Namaza döndüğüm zaman bana bakıyor, kendisine döndüğüm zaman ise yüz çeviriyordu. Müslümanların benden uzaklaşmaları bu şekilde uzayınca, yürüdüm ve Ebu Katâde —amcam oğlu olup bana insanların en sevimlisidir— nin duvarına tırmandım, ona selâm verdim. Allah'a yemîn olsun ki selâmımı almadı. Ona : Ey Ebu Katâde, Allah için söyle, benim Allah ve Rasûlünü sevdiğimi biliyor musun? dedim. Sustu. Tekrar Allah'ın adını vererek sordum. Yine sustu. Üçüncü kere Allah'ın adını vererek sordum : Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedi. Gözümden yaşlar boşandı, geri döndüm ve duvara tırmandım. Ben, Medine çarşısında yürürken Şam Nabatîlerinden Medine'ye satmak üzere yiyecek getirenlerden biriyle karşılaştım. Kâ'b İbn Mâlik'i kim gösterir? (Bana Kâ'b İbn Mâlik'i kim gösterir?) diyordu. İnsanlar beni ona göstermeye başladılar. Geldi ve bana Gassân kralından bir mektup getirdi. Ben (okuma yazma bilen) olduğum için mektubu okudum. Şunlar yazılıydı: Bundan sonra; bize ulaştığına göre Allah seni horluk, hakaret yurdunda kılmamışken arkadaşın sana cefâ ediyormuş. Bize iltihâk et, seni rahata erdirelim? Mektubu okuduğumda : İşte bu da imtihandır, dedim. Ve onu fırına atıp yaktım. Nihayet elli gecenin kırk gecesi geçtiği zaman bir de gördüm ki Allah Rasûlü (s.a.) nün elçisi bana geliyor: Allah Rasûlü senin karından ayrılmanı emrediyor, dedi. Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım? diye sordum. Bilakis ondan ayrıl, ona yaklaşma, dedi. İki arkadaşıma da bu emrin bir mislini göndermişti. Hanımıma: Ailene git ve bu hususta Allah hüküm verinceye kadar onların yanında kal, dedim. Hilâl İbn Ümeyye'nin hanımı Allah Rasûlü (s.a.) ne varıp : Ey Allah'ın elçisi, muhakkak ki Hilâl güçsüz, kuvvetsiz bir ihtiyardır. Hizmetçisi de yok. Ona hizmet etmemi kerîh görür müsün? diye sordu da : Hayır, fakat sana asla yaklaşmasın, buyurdu. Kadın : Allah'a yemin olsun ki onda hiç bir şeye karşı bir hareket yok. Vallahi senin bu emrin vuku bulduğundan bu yana bu güne kadar devamlı ağlıyor, dedi. Ailemden bazısı bana : Hanımın konusunda Allah Rasûlü (s.a.) nden keşke izin isteseydin. Hilâl İbn Ümeyye'nin hanımına, kendisine hizmet etmesi için izin verdi, dediler. Ben : Allah'a yemin olsun ki bu hususta Allah Rasûlü (s.a.) nden izin istemeyeceğim. Ben genç birisiyim, kendisinden izin istediğim zaman Allah Rasûlü (s.a.) nün bana ne söyleyeceğini bilmiyorum, dedim. Bundan sonra on gece kaldık ve bizimle konuşmayı yasaklamasından itibaren bizim için elli gece tamâm oldu. Sonra ellinci gecenin sabahında bizim evlerin birinin üstünde sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ'nın bizim hakkımızda buyurduğu gibi bütün genişliğine rağmen yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette otururken Sel' dağına çıkmış birinin en yüksek sesiyle : Ey Kâ'b İbn Mâlik, müjde, diye bağırdığını duydum. Secdeye kapandım ve anladım ki bir ferahlık (keder ve üzüntüden kurtuluş) gelmiştir. Allah Rasûlü (s.a.) sabah namazını kıldığı sırada Allah'ın bizim tevbemizi kabul buyurduğunu ilân etti. İnsanlar bana ve iki arkadaşıma müjde vermeye geldiler. Birisi bana doğru at koştururken Eşlem (kabilesi) den birisi de koşup .dağa çıkmıştı. Zîrâ ses, attan daha sür'at-liydi. Bana müjdeyi veren sesin sahibi bana geldiğinde elbisemi çıkardım ve müjdesine karşılık üzerimdeki iki elbiseyi ona giydirdim. Allah'a yemîn olsun ki o gün, benim o iki elbisemden başka verecek bir şeyim yoktu. İki elbise ödünç aldım, onları giydim ve Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru yola çıktım. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor ve tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik ediyor: Allah'ın tevbeni kabul etmesi kutlu olsun, diyorlardı. Nihayet mescide girdim. Allah Rasûlü (s.a.) mescidde etrafında insanlar olduğu halde oturuyordu. Talha İbn Ubey-dullah kalkıp bana doğru koştu ve beni kucaklayıp tebrik etti. Allah'a yemîn olsun ki muhacirlerden onun dışında kimse kalkmadı. —Kâ'b Talha'nın bu hareketini hiç unutmazdı.— Kâ'b devamla şöyle anlatır: Allah Rasûlü (s.a.) ne selâm verdiğimde sevinçten yüzü panldayarak: Annenin seni doğurduğundan beri üzerinden geçen şu günde sana hayrı müjdelerim, buyurdu. Ben : Ey Allah'ın elçisi, senin katından mı, yoksa Allah katından mı? diye sordum. Allah Rasûlü (s.a.); bilakis Allah katından, buyurdu. Râvî der ki: Allah Rasûlü (s.a.) sevindiği zaman yüzü aydınlanır ve sanki bir ay parçası olurdu da sevinci bundan bilinirdi. Önüne oturduğum zaman : Ey Allah'ın elçisi, tevbemin kabulü nedeniyle Allah ve Rasûlü için malımdan bir sadaka vermek istiyorum, dedim. Malının bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlıdır, buyurdu. Ben : Hayber'deki hissemi tutuyorum, deyip şöyle devam ettim : Ey Allah'ın elçisi, Allah Teâlâ beni yalnızca doğruluğumdan dolayı kurtarmıştır. Kaldığım sürece yalnızca doğruyu söylemem muhakkak ki benim tevbemin kabul olmasının nedenidir, dedim, Allah'a yemîn olsun ki Allah Rasûlü fs.a.) ne doğruyu söylediğimden beri Allah Teâlâ' nın hiç bir müslümana bana verdiğinden daha güzelini verdiğini bilmiyorum. Allah Rasûlü (s.a.) ne bu sözleri söylediğimden beri Allah'a yemin olsun ki şu günüme kadar asla yalana teşebbüs etmedim. Bundan sonra da Allah'ın beni bundan koruyacağını umanm. Allah Teâlâ : «Andolsun ki Allah, peygamberin ve güçlük anında ona uyan muhacir ve ansârın tevbelerini kabul etti. İçlerinden bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü O, kendilerine Rauf ve Rahîm'dir. Geri bırakılan üç kişiye de yeryüzü bütün genişliğine rağmen dar gelmiş ve nefisleri de kendilerini sıkıştırmıştı da, Allah'tan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak kıldı. Muhakkak ki Allah Tevvâb, Rahîm olandır. Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.» âyetlerini indirdi. Kâ'b der ki: Allah'a yemîn olsun ki Allah Teâlâ bana İslâm hidâyetini verdikten sonra, o gün Allah'ın Rasûlü (s.a.) ne doğru söylemiş olmaktan daha büyük bir nimet bahsetmemiştir. Zîrâ o gün yalan söylemek suretiyle helak olanlar gibi Allah Rasûlü'ne yalan söyleyip helak olmamıştım. Zîrâ Allah Teâlâ vahyi indirdiğinde, Allah Rasûlü'ne yalan söyleyip helak olmamıştım. Zîrâ Allah Teâlâ vahyi indirdiğinde, Allah Rasûlü'ne yalan söyleyenler hakkında şu âyeti indirmişti: «Kendilerine döndüğünüz zaman onlardan vazgeçmeniz için Allah'a yemîn edeceklerdir. Öyleyse onlardan yüz çevirin, çünkü murdardırlar. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Size yemîn ederler ki, kendilerinden hoşnûd olasınız. Siz onlardan hoşnûd olsanız, şüphesiz ki Allah fâsıklar güruhundan hoşnûd olmaz.» Biz —üç kişi— Allah Rasûlü (s.a.) ne yemîn ettiklerinde Allah Rasûlü'nün yeminlerini kabul buyurup bîat aldığı, haklarında mağfiret dilediği kimselerden geriye bırakılmıştık. Allah Rasûlü (s.a.), Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar bizim işimizi te'hîr etmişti. İşte Allah Teâlâ bu hususta : «Geri bırakılan üç kişiye de...» buyurmuştur. Bizi geri bırakması ve durumumuzu te'hîr etmesi, daha önce zikredilen gazveden geri kalmamızla geri bırakılmamız değildir. Bu, Allah Rasûlü'ne yenıîn edip ona özür beyân ederek Allah Rasûlü'nün yeminlerini kabul ettiği kimseler içindir.
Bu; sahîh, sabit ve sıhhatinde ittifak edilmiş bir hadîstir. Buhâri ve Müslim hadîsi Sahîh'lerinde Zührî'den yukardakine benzer şekilde rivayet etmişlerdir. Bu hadîs-i şerif, bu âyetin en güzel ve en geniş bir şekilde tefsirini içermektedir. Hadîs, seleften birçoğu tarafından da bu âyetin tefsiri sadedinde rivayet edilmiştir, Hadîsi «Geri bırakılan üç kişiye de...» âyeti hakkında A'meş. Ebu Süfyân'dan, o da Câbir İbn Abdulalh'tan nakleder. Bu üç kişi; Ka'b İbn Mâlik, Hilâl İbn Ümeyye ve Mürâre İbn Rabîa olup hepsi de ansârdandır, der. Mücâhid, Dan-hâk, Katade, Süddî ve birçokları da böyle söylemişlerdir. Bunlar : Mürâre İbn Rabîa, demişlerdir. Saîd İbn Cübeyr'den gelen bir rivayette ise : Rebî' îbn Mürâre, denilmiştir. Hasan el-Basrî ise : Rebî' İbn Mürâre veya Mürâre İbn Rebî', demiştir. Dahhâk'dan gelen bir rivayette : Mürâre İbn Rebî', denilmiştir. Buhâri ve Müslim'in Sahîh'lerinde de böyle kaydedilmiş olup, doğru olanı da budur.
Hadîste geçen : Bedir'de bulunmuş iki kişinin ismini verdiler, kısmı hakkında : Bu, Zührî'nin yanılgısıdır. Bu üç kişiden birinin bile Bedir'de hazır bulunduğu bilinmiyor, denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ (bu âyet-i kerîmelerde) bu üç kişiyi sıkıntı ve kederden kurtardığını zikrediyor. Müslümanlar, onlardan elli gün ve gece ayrılmışlar, nefisleri onları sıkıştırmış, bütün genişliğine rağmen yeryüzü kendilerine dar gelmiş, çıkış yolları kapatılmış, ne yapacaklarını bilmez hale gelmişler ve fakat Allah'ın emrine sabredip boyun eğmişler, geri kalmaları hususunda Allah Rasûlü (s.a.) ne doğru söylemeleri sebebiyle Allah Teâlâ onları sıkıntıdan kurtanncaya kadar sebat etmişlerdir. Onların savaştan geri kalmaları, bir özürden dolayı değildir. Bu sebeple bir süre cezalandırılmışlar, sonra Allah Teâlâ onların tev-besini kabul buyurmuştur. İşte doğru söylemelerinin akıbeti, onlar için bir hayır ve tevbelerinin kabulü olmuştur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.» buyurmuştur. Yani doğru söyleyiniz, doğruluğa yapışınız, doğru söyleyenlerle olunuz ki helâktan kurtulasınız ve Allah Teâlâ sizin işlerinize bir ferahlık ve çıkış yolu kılsın. İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâvi-ye'nin... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Doğruluğa sarılınız. Muhakkak ki doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi, doğru söylemeye ve doğruluğu aramaya ve tercih etmeye devam ederse sonunda Allah katında sıddîk
olarak yazılır. Yalandan sakının. Muhakkak ki yalan günâha, günâh da ateşe götürür. Kişi, yalan söylemeye ve yalanı arayıp tercih etmeye devam ederse, Allah katında yalancı olarak yazılır. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde tahrîc etmişlerdir. Şu'be'nin Amr İbn Mürre kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayetlerine göre;- o şöyle demiştir : Ciddî de olsa, eğlenmek için de olsa yalan hiç doğru değildir. Dilerseniz : «Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklardan olun.» âyetini okuyun. İbn Mes'ûd âyeti: «Sâdıklarla beraber olun.» şeklinde değil de «sâdıklardan olun.» şeklinde okumuş ve : Bunda herhangi bir kimseye bir ruhsat görüyor musunuz? demiştir. Abdullah İbn Ömer' den rivayete göre o, âyeti şöyle anlamıştır: Allah'tan korkun ve sâdıklarla (Muhamnıed (s.a.) ve ashabı ile) beraber olun. Hasan el-Basrî der ki: Eğer sâdıklarla beraber olmak istersen, dünyada zühde ve (diğer) din sahiplerinden geri durmaya koyul.
abdullahahmed isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
  #17
Alt 20.01.2006, 22:02