İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 16.03.2006, 11:35
 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Muhkem ve Müteşâbih Âyet-i Kerîmeler

Muhkem ve Müteşâbih Âyet-i Kerîmeler

Mektûbât-ı Rabbânî 276


Bu mektûb, meyân şeyh Bedî’uddîne yazılmışdır. Kur’ân-ı kerîmdeki
muhkem ve müteşâbih olan âyet-i kerîmeleri bildirmekdedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en
üstünü olan Muhammed aleyhisselâma “aleyhi ve aleyhim ve alâ âlihi ve
eshâbihittayyibînettâhirîn ecma’în” salât ve selâm olsun! Allahü teâlâ,
bizi ve sizi ilmde râsih olanlardan eylesin!

Kardeşim! Allahü teâlâ, kendi kitâbını ikiye ayırdı. (Muhkemât) ve
(Müteşâbihât). Bunlardan birincisi, islâmiyyet bilgilerinin ve ahkâmının
kaynağıdır. İkincisi, hakîkatlerin ve sırların hazînesidir. El, yüz, ayak,
baldır, parmaklar ve parmak uçları, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde yazılıdır. Bunların hepsi, müteşâbihâtdandır. Bunlar gibi,
Kur’ân-ı kerîmdeki sûrelerin başında bulunan harfler de
müteşâbihâtdandır. Bunların ne demek olduğu, yalnız (ulemâ-i râsihîn)
denilen büyüklere bildirilmişdir. Âyet-i kerîmedeki (El) kelimesinin,
kudret demek olduğunu ve (Yüz) kelimesinin zât demek olduğunu
sanmayınız! Bunlar çok gizli, derin bilgilerdir. En yüksek olanlara
bildirilmişdir. Sûrelerin başındaki (Hurûf-i mukatta’ât) denilen harfler ile
ne bildirildiği nasıl anlatılabilir? Çünki bunların her harfi, âşık ile ma’şûk
arasındaki gizli esrârın denizleridir. Sevenle sevgilinin ince
işâretlerinden örtülü birer işâretdir. Muhkemât, her ne kadar Kur’ân-ı
kerîmin temelleridir. Fekat, bunların meyveleri ve netîceleri olan
müteşâbihât, Kur’ân-ı kerîmin maksadları, gâyeleridir. Temel, binâyı
tutmakdan başka birşeye yaramaz. Netîceleri, meyveleri elde etmek
için vâsıtadan başka birşey değildir. Bundan dolayı, Kur’ân-ı kerîmin özü
müteşâbihâtdır. Kur’ân-ı kerîmdeki muhkemât ise, bu özün, bu
çekirdeğin kabuğudur. Müteşâbihât, şifre ile, işâret ile, aslı, özü
bildiriyor. Ulûhiyyet mertebesinin inceliklerini haber veriyor. Muhkemât
böyle değildir. Müteşâbihât, hakîkatlerdir. Muhkemât ise, müteşâbihâtın
yanında, o hakîkatlerin sûretleri, görünüşleridir. Kur’ân-ı kerîmdeki
bilgilerin özü ile kabuğunu ve hakîkati ile sûretini birlikde elde edebilen
âlime (Âlim-i râsih) denir. Zâhir âlimleri, bu ilmlerin yalnız kabuğunu
öğrenirler. Yalnız muhkemâtı bilirler. (Ulemâ-i râsihîn) ise, muhkemât
bilgilerini elde etdikden sonra, müteşâbihât ile ne denilmek istenildiğini
anlarlar. Sûret ile hakîkati, ya’nî muhkem ile müteşâbihi birleşdirirler.
Fekat, muhkemâtı öğrenmeden ve muhkemâtın emrlerini ve yasaklarını
yapmadan, müteşâbihâte ma’nâ vermeğe kalkışan ve sûreti bırakarak
hakîkati arıyan kimse, câhildir, hem de kendi cehâletini anlamıyan kara
câhildir. Doğru yoldan çıkmışdır da, kendi sapıklığından haberi yokdur.
Bu dünyâda sûret ile hakîkatin bir arada bulunduğunu bilmiyor. Bu
dünyâ durdukça, hiçbir hakîkat, sûretden ve şeklden ayrılmaz. Hicr
sûresinin doksandokuzuncu âyetinde meâlen, (Sana yakîn gelinceye
kadar, Rabbine ibâdet et) buyuruldu. Burada yakîn demek, mevt, ya’nî
ölüm olduğunu, tefsîr âlimleri bildirmekdedir. Allahü teâlâ, bu âyet-i
kerîmede, ölüm gelinceye kadar ibâdet yapılmasını emr etmekdedir.
Ölüm de, bu dünyânın sonu demekdir. Çünki hadîs-i şerîfde, (Bir kimse,
ölünce, onun kıyâmeti kopmuş olur) buyuruldu. Âhıret hayâtında
hakîkatler meydâna çıkacakdır. Orada sûretler hakîkatlerden
ayrılacakdır. Dünyâ hayâtı başkadır. Âhıret hayâtı başkadır. Bu iki
hayâtı birbiri ile karışdıran, yâ câhildir veyâ zındıkdır. Zındık, din perdesi
altında islâmiyyeti yıkmağa çalışır. Çünki, islâmiyyetin câhillere olan her
emri, âlimlere de ve tesavvuf yolunun sonuna varanlara da emr
edilmişdir. İslâmiyyetin emrlerini yapmakda, bütün mü’minler ve
âriflerin en yüksek derecede olanları arasında hiç ayrılık yokdur.
Tesavvufcuların câhil olanları ve mülhidler ya’nî zındıklar, islâmiyyetin
emr ve yasaklarından kendilerini sıyırmak istiyorlar. Bu emrler ve
yasaklar, yalnız câhil kimseler içindir diyorlar. Tesavvufculara ve
tarîkatcilere yalnız ma’rifet ve hakâyık-ı Kur’âniyyeyi öğrenmek emr
olundu diyorlar. O kadar câhildirler ki, âmirlere, kumandanlara ve
devlet adamlarına da yalnız adâlet ve insâf etmeleri emr olundu.
Bunlara başka bir ibâdet emr olunmadı diyorlar. İslâmiyyet, ma’rifet
elde etmek için lâzımdır. Ma’rifet elde edenlerin islâmiyyete uymalarına
lüzûm yokdur diyorlar. Yukarıdaki âyet-i kerîmede yakîn demek,
ma’rifetullah demekdir. Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî de böyle demişdir
diyorlar. Bu âyet-i kerîme, (Allahü teâlânın ma’rifetine kavuşuncaya
kadar ibâdet ediniz!) demekdir diyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinden bu
âyet-i kerîmedeki yakîne ma’rifetullah diyen olmuş ise de, (Ma’rifetullah
elde edinciye kadar, ibâdet zahmeti, güçlüğü bulunur. Sonra bu güçlük
kalmaz) demişlerdir. Yoksa, sonra ibâdet etmek kalmaz dememişlerdir.
Böyle söylemek, ilhâd, zındıklık olur. Bunlara göre, ârifler, ibâdet
yapmakla emr olunmadı. Bunlar, gösteriş için ibâdet ederler.
Talebelere, kendilerine uyanlara öğretmek için yaparlar. Yoksa, ibâdet
yapmağa, ihtiyâcları yokdur derler. Bu sözlerine herkesi inandırmak
için, Ehl-i sünnet âlimlerinin, (Üstâd, münâfık ve mürâî olmadıkca,
talebe ondan birşey öğrenemez) sözünü ileri sürerler. Bu zındıkları,
Allahü teâlâ yok eylesin! Bilmiyorlar ki, âriflerin ibâdete ihtiyâcları o
kadar çokdur ki, câhillerin ihtiyâcı bunun onda biri kadar bile değildir.
Çünki ârifler, ibâdet etmekle yükselebilirler. Onların ilerlemeleri,
islâmiyyete uymağa bağlıdır. İbâdetlerin câhillere kıyâmetde verilecek
olan karşılığına, ârifler bu dünyâda kavuşmakdadır. Bundan dolayı,
âriflerin ibâdet yapması dahâ çok lâzımdır. Bunların islâmiyyete uymağa
ihtiyâcları dahâ çokdur.

İslâmiyyetin sûreti ve hakîkati vardır. Bu ikisine birlikde din denir. Sûret
dediğimiz dînin bilinen emrleri ve yasaklarıdır. Hakîkat de, islâmiyyetin
iç yüzüdür. Kabukla özün her biri, islâmiyyetin parçasıdır. Muhkem ve
müteşâbihden herbiri, islâmiyyetin kısmlarıdır. Ulemâ-i zâhir,
islâmiyyetin yalnız kabuğunu öğrenmişlerdir. Ulemâ-i
râsihîn “kaddesallahü esrârehümül’azîz”, islâmiyyetin kabuğunu ve
özünü birlikde elde etmişlerdir. Sûret ile hakîkati bir araya
getirmişlerdir. İslâmiyyeti bir insana benzetebiliriz. Onun da insan gibi,
sûret ve hakîkati vardır. Çok kimseler, onun sûretine tutulmuşlar,
hakîkatine, özüne inanmamışlardır. Rehberlerini yalnız doğru yolu
gösterici ve kalbi temizleyici olarak bilmişlerdir. Bunlar zâhir âlimleridir.

Birçok kimse de, islâmiyyetin yalnız hakîkatine tutuldular. Fekat, bunu
islâmiyyetin hakîkati bilmediler. İslâmiyyet, yalnız sûretdir ve kabukdur
dediler. İslâmiyyetden başka bir öz, bir hakîkat vardır dediler. Bununla
berâber islâmiyyete tâm uydular. İslâmiyyeti elden bırakmadılar. Sûreti
elden kaçırmadılar. İslâmiyyetin bir hükmünü yerine getirmiyene yıkıcı
ve sapık dediler. Bunlar, Allahü teâlânın Evliyâsıdır. Allahü teâlânın
sevgisine dalmışlar. Onun mâ-sivâsını unutmuşlardır.

Birçokları da, islâmiyyet sûretle hakîkatin ikisine birlikde denir dedi. Öz
ile kabuğun ikisinin de islâmiyyet olduğuna inandı. İslâmiyyetin
hakîkatini bırakarak yalnız sûretine sarılmağa kıymet vermediler. Sûret
olmadan, yalnız hakîkati elde etmek de tâm olmaz, noksân olur dediler.
Hakîkati elde etmeden, yalnız sûrete sarılanı da müslimân bildiler ve
kıyâmetde kurtulacağını söylediler. Ulemâ-i zâhir ve bütün mü’minler
böyledir dediler. Sûrete sarılmaksızın hakîkat elde edilemez dediler.
Elde edilir diyenlere zındık ve sapık dediler. Bu keskin görüşlü
büyüklere göre, görünür görünmez bütün üstünlükler, hep islâmiyyetin
içindedir. İlâhî ilm ve ma’rifetler, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleridir.
Binlerce şühûd ve müşâhedenin kıymeti, bir i’tikâd bilgisi olan, (Allahü
teâlâ hiçbirşeye benzemez, hiç kimse tarafından anlaşılamaz) sözünün
kıymeti ile bir olamaz. İslâmiyyetin hükmlerinden bir hükmüne uymıyan
bir kimsede hâsıl olan hâllere, vecdlere, tecellîlere ve zuhûrlara hiç
değer vermezler. Bunların istidrâc olmasından korkarlar. Böyle
söyliyenler Allahü teâlânın hidâyetine kavuşan Ulemâ-i râsihîndir.
Hakâık-ı Kur’âniyye, işin iç yüzü bunlara bildirilmişdir. İslâmiyyetin
edeblerini gözetdikleri için, islâmiyyetin hakîkatine kavuşmuşlardır.
Yukarıda bildirilen ikinci kısm, böyle değildir. Bunlar da, hakîkati arıyor,
hakîkate tutulmuş ve islâmiyyetin ahkâmına, elden geldiği kadar
sarılmış iseler de, bu hakîkati islâmiyyetin dışında biliyorlar. İslâmiyyeti,
bu hakîkatin kabuğu sanıyorlar. Bunun için, bu hakîkatin
görüntülerinden, zıllerinden bir zılle bağlanıp kalmışlardır. Bu hakîkatin
özüne, içyüzüne kavuşamamışlardır. Bunun için, bunların evliyâlığı bir
zılde kalmış, Allahü teâlânın sıfatlarının görüntülerine varabilmişlerdir.

Ulemâ-i râsihînin evliyâlığı ise, asldadır. Asla kavuşduran yolu
bulmuşlardır. Zıllerin perdelerinin hepsini aşmışlardır. Bunların evliyâlığı,
Peygamberlerin vilâyetidir “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Öteki
Evliyânın vilâyeti ise, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât”
vilâyetinin gölgesidir.

Çok zemândan beri bu fakîr, müteşâbihâtin neyi gösterdiğini yalnız
Allahü teâlâ bilir sanıyordum. Ulemâ-i râsihîn, yalnız bunlara îmân eder
diyordum. Âlimlerin ve tesavvufcuların, müteşâbihât için verdikleri
ma’nâları uygun bulmuyordum. Örtülebilecek olan ma’nâların bunlar
olduğunu sanmıyordum. Meselâ, Ayn-ül-Kuddât-i
Hemedânî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, (Elif lâm mîm)den elem, derd
ma’nâsını anlamışdır. Çünki, aşk ve muhabbete elem lâzımdır. Çok
zemân sonra, Allahü teâlâ lutf ederek, ihsân ederek, müteşâbihâtin
te’vîlinden ya’nî işâret etdikleri ma’nâlardan bu fakîre “rahmetullahi
aleyh” az birşey bildirdi. Bu büyük denizden bu miskînin uygun
yaratılmış toprağına birkaç damla serpildi. Ulemâ-i râsihîne de,
müteşâbihâtin te’vîlinden, işâret etdikleri ince bilgilerden çok şeyler
ihsân edildiğini anladım. Bize doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd
olsun! Allahü teâlâ, bize doğru yolu göstermeseydi, kendimiz
bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri hep doğru söylemişlerdir.
Bildirdiğiniz rü’yâların ta’bîrini, buluşduğumuzda söylerim. Onun yerine
ince ma’rifetleri yazdım. Kusûruma bakmayınız! Size ve doğru yolda
olanlara ve Muhammed Mustafânın “aleyhi ve alâ ihvânihissalevâtü
vetteslîmâtül ulâ” izinde gidenlere selâm olsun!

_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Muhkem - Müteşâbih abdurrahmanahmed Dini Bilgi ve Eğitim 1 29.05.2008 11:16
Ayet-i Kerimeler AHMET SARAL™ Hadis Köşemiz 0 29.01.2008 12:37
Müteşabih âyet ve hadisleri tevil etmek gerekir mi? Alp Dini Bilgi ve Eğitim 2 29.03.2007 18:40
Ramazan İle İlgili Ayet-i Kerimeler M. Ali Saral Dini Bilgi ve Eğitim 0 09.10.2006 23:35
1-Bir Alem "Allah Dostları, Evliyaullah Hazeratı" Hakkında... (Ayet-i Kerimeler) ibrahimem Dini Bilgi ve Eğitim 1 24.09.2006 14:56


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:54 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git