İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama

  #1
Alt 13.09.2006, 11:37

 
ebuducane - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 03.09.2006
Mesajlar: 27
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Nuh Kissasi








Nuh, Rabbim, dedi. Onlar bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendisinin ziyanını arttırmaktan başka ise yaramayan bir adama uydular. Büyük büyük tuzak kurdular. Dediler ki: İlahlarınızı bırakmayın: Vedd´i, Suva´yı, Yegus´u, Ye´uk´u ve Nesr´i bırakmayın. Onlar, çok kimseyi yoldan çıkardılar. Sen de o zalimlere şaşkınlıktan başka bir şey arttırma.”(Nuh-21/24)
İnsanlar Nuh´un çağrısından niçin kaçmıştı? Neden hiçbir ücret talep etmeyen ve sadece herkesin kurtuluşu için çağrısını bir ömür boyu tekrarlayan bu elçinin bütün feryatlarına rağmen parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar, örtülerini başlarına çekiyorlar, diretiyor ve böbürlendikçe böbürleniyorlardı? Bütün peygamberlerin bir şekilde ortaklaşa yaşadığı bu durumun arkasında bulunan temel etken; Allah´ın, herkesin hoşuna gidebilecek bir kitabı indirmiş olmamasıdır. Eğer din, işi sadece “Tanrı varlığını kabul” noktasında bitirmiş olsaydı, yeryüzünde küfür denen bir mesele olabilir miydi? Evet, İslam, herkese mavi boncuk dağıtmayacaktı. Bir sürü ilahın, her taraftan zılgıt çektiği bir kargaşa ortamında, dilediğince at oynatmak imkânı elbette tek ve kahhar olan sesin hükümranlığı altında kesinlikle yürümeyecekti.
Mülkün verdiği destekle üst konumda bulunan ve kabilesinin gücüyle hükmetme hakkını ellerinde tutanların ilahi hükümlere olan negatif tavırlarının sebebi bellidir. Onların tek arzuları bugüne kadar elde etmiş oldukları hükümranlığı bir şekilde elden kaybetmek istememeleridir. Ancak müstekbirlerin arzularına göre şekillenmiş bir toplum düzeninde altta kaldıkça canı bir kat daha çıkan insanlar, kendilerini kurtarmaya gelen elçinin çağrısından niçin uzak duruyorlardı? Hakları daha doğuştan gasp edildiği halde, gerek ayaklar altına alınan ve hiçbir söz hakkı olmayan kitlenin, gerekse bu gaspı gerçekleştiren müstekbir sınıfın ilahi çağrıya karşı ortak tepki oluşturabilmesini sağlayan ittifakı hangi mekanizma ya da mekanizmalar gerçekleştiriyordu? Hem Nuh´un “Zulmetmeyin” dediği müstekbir kitle, hem de “Kendinize zulmettirmeyin” dediği mustazaf topluluk, aslında birbirlerini sevmemekle beraber aynı küfrü icra etme noktasında nedense hiç de çatışmıyorlardı. İyilikten başka bir çağrısı olmayan elçinin insanları getirmek istediği yer arkaya atılırken, otomatik olarak onu sorgulama mekanizmaları işletilmeye başlanıyordu. Bu durumda elçiliğini ispat edecek somut deliller ortaya koymasını isteyenler, bunları inanmak için değil, inkâr gayesiyle talep ediyorlardı.
Şüphesiz ki onların sarıldıkları ilahlar, yönetimin ve halkın arasında yerleşmiş bulunan mabette bekliyorlardı. Üst ve alt sınıfı ortak bir noktada buluşturabilecek bu “kader dininin” kutsalları, Allah´a yakın, sevgili kullar olarak kabul ediliyorlardı. Ancak Allah´a yakın kabul edilen bu ilahların, kimseyi Allah´a yaklaştırmak gibi bir niyetleri de yoktu. Nuh´a peygamberliği yakıştırmayanların bahaneleri; kesinlikle, mabetlere perçinlenmiş bu ilahların üzerine oturdukları “dini hükümlerden” sipariş ediliyordu. Yoksa hiç kimse “Peygamberliğin şartlarını” oluşturacak esasları kendi ağzından piyasaya süremezdi.
Pek tabiidir ki en iyi örneği, bizi en iyi tanıyan ve bize en çok benzeyenler ortaya koyabilir. Bu durumda insanlara örnek olacak bir önderin de kendi içlerinden seçilmesi hikmete en uygun olanıdır. Varlıkla şımaran zümre, çarsılarda gezen, alış veriş yapan, sıradan bir insanın elçi olamayacağını söylerken, bu kesimin aşağıladığı sınıf da aynı hükmün altına imza atarak elçi olarak seçilebilecek birisinde üstün özellikler görmek istiyorlardı. Peygamber olabilecek bir insan; hurmalıklara, bolca altına ve gümüşe sahip olmalı, saray gibi mekânlarda yaşamalıydı. Hâlbuki görmek istedikleri bu vasıflar, kendilerini yöneten kesimde zaten mevcut değil miydi? Onlar da bulunan bu zenginlikler, kendileri için ne fayda getirmişti?
Burada hâkim olan alt kültürü mutlaka tanımak gerekmektedir. Tıpkı bugün olduğu gibi, o toplumun da kendi anlayışına mahsus olarak oluşturduğu “Üstün özellikli insan kimliği” şartı, kesinlikle mevcuttur. Aslında her toplumda olan bir illettir bu. Üstelik dini bir esas haline getirilmiş bu yaklaşım, tevhidi hareketlere en çok balta vuran etkenlerden birisi olmuştur. Zaten insanların başına bela olan “Allah bir insanı mı elçi seçmiş?” düşüncesi de bu duygunun ürünüdür. Ne gariptir değil mi? Yiyen, içen, alış veriş yapıp pazarda gezen insanlar, aynı hususiyetleri taşıyan birisi kendileri için elçi seçilince bunu kabul etmiyor. Hiç bir zaman melek olamayacağı halde, melekten bir elçi istiyor. Bu güne kadar mal yığanların merhametsizliğini gördüğü halde; bu mülkü, kendisine gönderilen elçilerde arıyor. Daha acısı da beklentilerde olan bu sapkınlık, gün geçtikçe mesafeyi daha da kapanmaz bir duruma getiriyor. Sonrasında ise, inandığını söylediği elçinin ya sakalının teline tapıyor yada idrarında şifa arıyor. Onların, insanlığın sapmış yolunu düzeltmek için gönderilişlerini bir kenara bırakanlar ne görmek istiyorlar? Adem´in yetmiş arşın boyunu mu, Süleyman´ın üç yüz elli karısını mı, Muhammed´in ezeli nur oluşunu mu?.. Bunlar Allah´ın hakkında hiçbir delil indirmediği hurafelerdir. Üstelik bu durumların varlığını kabul etmek, hayatı düzene sokmak açısından insana hangi faydayı getirecektir? İlahi çağrıyı bir kenara bırakanlar, peygamberin başını bulutların gölgelemesini anlatırken başlarına çöken bugünkü belaları niçin görmüyorlar? İşte bu hasta anlayış, ne yazık ki bizi olmamız gereken yerlerden çok uzaklaştırdı.Bu yüzdendir ki insanların zihniyetinde vahyin ilahi çağrısına teslim olmak yerine, çağrıyı yapanlarda insan üstü özellikler araması gibi hasta anlayışlar oluştu.Yoksa, kapısına bağlandığı efendisinin bardağından arta kalan suyu içmek için birbirini tepeleyen müritlerin takvalarını(!) neyle açıklayabilirsiniz? Vahiy; “Bana tepeden bak”, diyene değil “Yanımda dur”, anlayışını sahiplenen insana tesir edebilir. Kendisini, Allah´ın getirmek istediği seviyeye bir türlü layık göremeyen, sürekli güdülmek isteyen düşünce tarzının evveli de ahiri de koyun ağılında melemektir.
Vahyin öncelikli amacı, zihniyet terbiyesidir. Tevhidi açıdan yeterince olgunlaşamamış bir insanın amellerinde aksamaların olması kaçınılmazdır.Üstelik var olan bu ameller, hangi yoğunlukta olursa olsun, şeklen İslami görüntüler yansıtmakla beraber, kaçınılmaz olarak başka amaçlara hizmet edecek, onların gölgesinde kalacaktır. Vahyin kendilerine rehberlik yapmasına rağmen, Adem´in çocukları arasında var olan zıtlaşmayı ve getirdiği sonuçları biliyoruz. Aynı vahiyle ve aynı peygamberin eli altında yetişen bu kardeşlerin farklı davranışlar göstermesindeki sebep, Adem´in tebliğindeki bir aksaklıktan kaynaklanıyor olamaz. Bir peygamberin kendisine inen hükümleri taraflı şekilde açıklıyor olması da zaten düşünülemez.O halde bir tarafın inkara meyletmesi, bizzat kendisinden kaynaklanmaktadır. Her şey yolunda giderken bir de bakıyorsunuz ki çizgiler ayrılmış ve düşünce fırkalaşmaları başlamıştır.Bunun sebebi ise, ilahi hükümlerin insanların kendi bakış açılarına göre şekillenmesidir. Hayatın, ilahi emirlere göre tanzim edilmesi gerekirken, bunun tersine olan davranışlarla; vahyin, beşeri arzuların egemenliği altında kalarak yorumlanması işi bu sonuca getirmiştir.
Nuh peygamberin yaptığı tebliğden önce, o toplumun genel yapısına ana hatlarıyla bakmak, kıssanın anlaşılmasına ve günümüze yansımasına faydalı olacaktır.İnsanlığın sapma sebebi olan heva ve hevese göre davranma düşüncesi, elbette o toplumun da yoldan çıkmasına temel teşkil etmişti.Aralarında ne kadar zaman dilimi olduğunu bilmememizle beraber, onlar da Adem´in ve oğullarının yaşadıklarından haberdardılar.Fakat bütün toplumlarda olduğu gibi, zamanla bunlar da ilahi hakikatleri peyderpey hayatlarından çıkarmış ve keyiflerine göre bir yasam biçimi belirlemişlerdi. Konuyla ilgili ayetlerin muhtevasına baktığımızda, bu sapmanın; önce heves ve arzuları vahyin önüne yerleştirmekle, sonra da bunlara dokunulmazlık sağlayacak ilahlar oluşturma noktasında gerçekleştiğini görüyoruz.Zaten Allah ile kulların arasına ilahların girmesiyle beraber ortaya çıkacak olan facia bellidir.Bu anlayışın insanlığın hayatini nasıl alt üst ettiğini, içinde bulunduğumuz çok ilahlı sistemle beraber yeterince görmekteyiz.
Nuh kavmi, ekonomik ve sosyal açıdan insanların sınıflaştığı bir yapıya sahipti.Elbette ekonominin ve sosyal kutuplaşmanın ayrıma tabi tuttuğu toplum, varlık içinde şımaran bir azınlık oluştururken, altta kalanın da canini çıkaracak bir ekonomik düzeni inşa edecekti.Böylece hayatin kurallarını takdir etmeye yeltenenler de mutlaka kendilerine özel bir yasama hakki verecek; buna ilişkin sosyal, ekonomik ve hukuki kurallar belirleyeceklerdi.İş sadece bununla bitmiyor elbette. Var olan yasaları güvence altına alabilmek, onları eleştirilmez konuma getirmek için dinden veya tarihten istifade ederek güçlü ilahlar icat etmek gerekecektir.Müslümanların bugün için var olan en küçük İslami talepleri karşısında, soluğu Anıtkabir´de alarak cehennemin yolunu tuttuklarını unutanların; “Atam laiklik elden gidiyor” diye ikide bir yaygara koparmalarının sebebi; dünyayı dilediğince yaşamak arzusundan başka nedir ki?
Kur´an, bu toplumun sahip olduğu putları isimleriyle zikreder.Vedd, Suva, Yeus, Yeguk ve Nesr, onların kutsalları olan ilahların adiydi.Zaten sınıflaşmanın var olduğu toplumların putlardan beri olması imkansızdır.Allah´la insanlığın arasına birileri girmiş ve tevhide kulluğun arası açılmışsa, insanlığın arası da kesinlikle uçurumlarla dolmuştur.Bu her alanda böyledir.İster sırtını modern ideolojiye dayayan yapılanmalarda olsun, isterse ilahi menseli olanlarda olsun, sonuç değişmez.Ortalığı kasıp kavuran maddiyatçılık putunun, gerek ekonomik, gerekse statü adına oluşturduğu sınıflarını görebilmek için uzunca araştırma yapmaya gerek yoktur.İnsanı, konumlarına göre kategorize eden bu kastlaşma, sadece Hindistan´la özdeşleştireceğimiz bir toplumsal hadise de değildir.(Okuduğumuz ders kitaplarında nedense sadece Hindistan´da olan bir Kast yapısının varlığından bahsedilir!?)Yönetim biçimi ne olursa olsun, bütün ülkelerde ayni toplumsal yapılanma bugün de mevcuttur.Oysa bütün tevhidi dinler daha ilk etapta bu farkı ortadan kaldırmakla işe başlayarak, insanin sahip olacağı değeri, malına ve makamına göre değil takvaya bağlamıştır.Bu yüzden müstekbir sınıfın ve onlardan biraz olsun dünyalık elde edenlerin, tevhidi çağrıya karşı inatla direnmelerinin sebebi, sahip oldukları üst sınıf kimliğini bırakmak istememelerindendir.İlahi çağrıya icabet noktasında bütün yüreğini öncelikle koyanların da genellikle mustazaf sınıftan olması, aşağılanan insanlıklarını hilkatin belirlediği zemine çekmek mücadelesinden kaynaklanmaktadır.Eğer Muhammed´in çağrısı, Bilal´i ve Ümeyye bin Halef´i var olan statükoya dokunmadan, bulundukları köle ve efendi konumunda kabul etseydi; Ümeyye´nin İslam´a karşı direnişini, yahut da Bilal´in İslam´i kabullenişini görebilir miydik?Zaten Kureyş müşriklerinin, peygamberimize teklif etmiş olduğu zenginlik ve Mekke liderliği, onun ayağını vasat noktasından kaydırmak için değil miydi?İnsanlığın, yaratılışta tarağın dişleri gibi eşit olduğunu söyleyen peygamber, işte bu yüzden Mekke aristokrasisinin hışmına uğruyordu.Basit görüşlü ve ayak takımı olarak nitelendirdikleri insanlarla ayni seviyede olmak, onlar için bir düşüklük kabul ediliyordu.Oysa bir peygamber olan Muhammed, efendisinin ahırda yatırdığı Bilal´le aynı kaptan yemek yerken, birlikte otururken hiçbir rahatsızlık duymuyor; ona kardeşi gibi davranıyordu.Bir defasında Bilal´le tartışan ve ona “Kara kadının oğlu” diye hakaret eden Ebuzer´e “Sende hala cahiliyeden izler var” demiş ve onu şiddetle azarlamıştı.Peygamber, vahyin gereği olarak doğabilecek en ufak bir ayrıma zerre miktar izin vermiyordu.Bu nasıl olabilirdi ki?..Daha ilk inen ayetlerden birisi de insanın alaktan yaratılısı üzerine değil miydi?Bu hüküm, insanin aynı ortak yapı üzerinden dünyaya geldiğini söylüyordu.Evet, Kur´an kısaca,“Sen de dokuz aylıksın, o da...”diyordu.Bu sebeple kimse isteyerek renk, irk, dil belirleme hakkıyla dünyaya gelemeyeceği için bunlarla üstünlük taslamasına da hakkı yoktu.Hatta durumun nezaketi o kadar keskindi ki tebliğde bile bu öncelik kimseye tanınmıyordu.Öncelik, yüreğini gönülden açanlara aitti.
Peygamberimizin Kureyş´in ileri gelenlerine yaptığı tebliğ esnasında, yoksul birisi gelmiş ve İslam´i öğrenmek istemişti.Mekke´nin ileri gelenlerini hidayetle tanıştırmak ve bu ileri gelenlerle birlikte daha çok insanin İslam´a girebileceği niyetiyle hareket eden peygamber, bu zamansız istekten biraz rahatsız olmuştu.Elbette sırası gelince ona da anlatacaktı.Ancak kendisine göre su an içinde bulunduğu durum çok daha önemliydi.Fakat Allah, kendisini zoraki dinleyen müstekbirlere mukabil, koşarak gelen ve İslam´i öğrenmek isteyen yoksulun hakli olduğunu ve öncelik hakki olduğunu bildiren ayeti indirmiş; o an için yoksula sırt dönen elçiyi, “Surat astı ve döndü.Kör geldi diye.Ne bilirsin belki o arınacak.Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak.Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince.Sen ona yöneliyorsun.Onun arınmasından sana ne.Fakat koşarak sana gelen.Saygılı olarak gelmişken.Sen onunla ilgilenmiyorsun.” (Abese-1/10) ayetiyle beraber şiddetle uyarmıştı.Çünkü İslam,konumu ve mali ne seviyede olursa olsun kibirlenenlerin eliyle değil; belki sakat, belki yoksul, belki de adam yerine koyulmayan insanların omuzlarında taşınacaktı.Belli bir mevki ve makam sahibi olan pek az insan dışında bu realiteye aykırı bir durumun gerçekleşmediğini kıssalar da zaten göstermekteydi.
İlahi hakikatleri ilan eden Nuh, bütün elçilerin basına gelen yalanlanma sünnetine maruz kalmış ve reddedilmişti.O ise kendisine gelen emirler gereği, Allah ile kullar arasına sokulmuş bu ilahların cehennemle sonuçlanacak bir akıbet getireceğini duyurmuş ve mevcut anlayışın hakim olduğu hayatların daha dünyadayken cehennem gibi olacağını söylemişti.Evet, öyleydi de...varlık içinde yasayan, şımaran, mutlu azınlığın ve inşa etmiş oldukları hükmetme zincirinin dışında kalan insanlar, hayattan mahrum ediliyor; rızkları da beklentileri de bu zalimlerin ağızlarından çıkacak kararlara kalıyordu.Bu hakki ellerinde bulunduranlar ise, mülkün üzerine bir engerek yılanı gibi çörekleniyor; biraz hak talep edeni zehirliyorlardı.Kural böyleydi; güçlü olan kazanacak ve hükmedecekti.Diğerleri ise, verilenle yetinecek ve arkalarında secde ettikleri belamların tavsiyeleriyle “İmani bir sabır” göstereceklerdi.Oysa; asil güçlü olan ve daima kazanan Allah böyle demiyor; verilecek olanın bile kendi beğeneceklerimizden olmasını emrediyordu.Kendi eğlencesi ve lüksü için harcamalarında sinir tanımayanlar, ellerinin altındakilerin canına ot tıkıyor, bir ekmeklik tarifenin yanına çeyreği bile koymuyorlardı.Oysa Allah, şeytanlara kardeş olmuş bu israfçıların, ihtiyaç sahipleri karşısında ellerini boyunlarına bağlamalarına mukabil varacakları yerin cehennem olduğunu söylüyordu.
Bu gün, kendilerine mahsus yasam alanlarında olmadık rezaletler yaparak;lüks ve israfın içinde yasayanların, sinirsiz eğlence ve çılgınlıklara dalanların, ülke ülke tatil yapıp festivaller pesinde koşanların, enflasyon ve devalüasyon oyunlarıyla bir gecede servetlerine servet katarken insanların uzun yıllar geleceğinden çalanların, ayakta karşılanmaya ve alkışlanmaya alışanların sahip oldukları bu yalancı cennet, hayatlarını cehenneme çevirdikleri insanların sırtında durmaktadır.Bu manzaralara ve fahşaya televizyon ekranlarından, bulundukları çevrelerden defaatle şahit olanlar; eğer bulabilirlerse asgari ücretli bir iş için birbirlerini yiyenleri, ucuz ve bayat ekmek kuyruklarını, bunalıma girerek canlarına kıyanları, organlarına kadar satanları görmüşlerdir.Toplumumuzda nasıl bir İslam anlayışı oluşturulmuştur ki, yaşanan bu zulümlere imamı da ve cemaati de sessiz kalmakta, bu uçurumlar bir kader olarak görülmektedir?Evet Vedd, Suva, Yeguk ve Yeus bu zalimlerin saltanatını koruyacak kanunların bekçiliğini demokratik platformda yaparken, Nesr de mescitlerden irad ettirdiği sabır dolu hutbelerle “Cennetin fakirlere ait olduğunu” anlatmaya devam ediyor!Çünkü asırlardan bu yana “Uzanılamayan üzüme eksi” demeyi öğreten bir tilki itikadıyla terbiye edilmektedir bu cemaat. Neymiş:Mal basa belaymış, ahrette çok malin çok hesabı varmış, bir lokma bir hırka yasamak hepsinden efdalmiş, cennet´in çoğunu fakirler, cehennem´in çoğunu da zenginler oluşturacakmış vs. vs... Bunların sözlerin kullanım amacının Allah´ı razı etmek olduğunu düşünemiyorum doğrusu.Bu yaklaşımların,sadece Asgari Ücret Tespit Komisyonunun,Tüsiad´ın ve bu “Bahçe sahiplerinin”(Kalem-17)arkasına takılan Müsiad´ın çıkarlarına uygun düşeceği muhakkaktır.Evet, Allah yolunda kullanılmayan; infakla, zekatla, sadakayla tanışmayan; yetime ve yoksula ulaşmayan; sadece gösteriş, israf ve sorumsuz bir tüketim metaı haline gelen mal, hesap günü insanların başını yiyecek bir bela olacaktır.Ancak bu, fakirliği teşvik edici bir akideye dönüştürülüp; insanlar, kendilerini sömürenlerin ekmeğine yağ sürecek bir hale getirilince, amaç tabii olarak farklılaşmaktadır. Kur´an´in hiçbir yerinde fakirliği öven bir ayet yoktur.Böyle bir durumun basa gelmesi halinde yapılması gereken; müminlerin birbirinin ihtiyacını gidermesi; “Kardeşi açken tok yatmaktan kaçınmasıdır.” eğer hep birlikte bir ekonomik çıkmaza düşülmüşse, bu durumda sabretmek ve bundan kurtulmak için çare aramak gerekir.Kuralların tamamen İslam´in dışında olduğu, kimsenin kimseye acımadığı, yardımdan kaçındığı, faizin başını alıp gittiği, adi asgari ücret olan ekonomik köleliğin bütün ülke çapında geçerlilik arz ettiği, çalışma alanlarının buna rağmen gittikçe tükendiği bir yerde, tasavvufun Hindistan`dan ithal ettiği “Riyazet ekonomisiyle” cenneti kazanmak isteyenler, kanlarını emen müstekbirlerden bu haklarını İslam´a göre talep etmedikçe, dünyada da ahrette de cehennemden kurtulamazlar.
Ekonomik felaketlerin oldukça fazla yaşandığı ülkemizde kaç defa devalüasyona şahit olduğumuzu biliyorsunuz.İnsanların dövize yaslandığı, bununla alım satım yaptığı bir yerde olabilecek en ufak bir ekonomik dalgalanmanın işi hangi noktaya vardıracağını da biliyorsunuz.Bu gerçeğin çokça yaşandığı ülkemizde, öncelikle bütün bankaların daha bir ay önceden piyasada ne kadar döviz varsa topladığını, sonrasında kendilerinin programladığı ekonomik tedbir uyarınca bir anda nasıl yüzde üçyüz kazandıklarını gördük.Ancak halk bu kadar şanslı olamadı.En son gerçekleşen ekonomik krizde cani yanan milletin kaldırım taşlarını bile sökerek polis panzerlerine nasıl saldırdığını televizyonlardan seyretmiştik.Siyasiler ekonomik darboğazdan geçtiğimizi anlatırken, yıllardan beridir bu boğazdan çıkamayan insanlardan yine sabır istiyorlardı. Cumhurbaşkanı´nin yakınlarından, adi duyulmamış milletvekillerine kadar bir sürü hırsız sürüsünün bu arada köseyi döndüğü, Merkez Bankası başkanının bile devalüasyondan önce milyarlarca liralik döviz alarak işini yoluna koyduğu, çalınanın nerede olduğunun bilinmediği bu memlekette; işsiz kalanlardan, hayat seviyesi birkaç kat daha aşağı düşenlerden sabır isteniyordu. Onlar için, yaşanan cinnetlerin, intiharların, arkada kalan yetimlerin, yıkılan yuvaların varlığı sadece “Üzücü” olaylar listesine girebiliyordu.Bu arada Diyanet de, devletin bekası için kolları sıvamış; hırsızları lanetleyeceği yerde, atılan kazıklara karşı “Allah için sabır gösterilmesi” konulu hutbeler hazırlamıştı.İmam efendi ise, bu mübarek(!) yarışta, dolar almaktan kaçınmanın hayrını anlatıyor, devlete sahip çıkılması gerektiğini söylüyordu.Yıllardan beridir kendilerine verilen iznin dışında konuşamayan bu efendilerin, uygulanan faizin, “Allah´a ve resulüne harp ilan etmek” (Bakara-279) olduğunu bildiren ayeti bir türlü dillerinden çıkarıp: “Allah´la ve elçisiyle savaşan, ister birey, ister devlet olsun kâfir hükmüne girer.Öylelerine itaat etmek dinimize göre haramdır.” dediğini duymak, mümkün olmadı.Olamıyordu; çünkü, bunu söyleyecek imam, mutlaka, “O zaman sen orada ne arıyorsun?” sorusunun cevabini vermek zorunda kalacaktı.Halkı, devlet hesabına sakinleştirme işini, İslam´i altüst ederek gerçekleştiren bu efendiler, camilere siyaset sokmak anlamına gelecek konulardan kaçarken; yıllardır bu vurgunların sırtından geçinen mutlu azınlıklardan hiç ama hiç bahsetmiyorlardı.
Kur´an´i bir parça olsun okuyanlar, su kaçınılmaz hakikatle mutlaka karsılaşacaklardır: Kıssalara konu olan hadiselerin tamamına yakınında mal ve mülkle şımaranlara ve bunlara payandalık yapanlara karşı elçilerin gösterdikleri tavırları, hakları gasledilenler uğruna nasıl mücadele verdikleri görülecektir.Sadece Şuayb ve Salih peygamberin kıssaları bile, bu konunun anlaşılması için yeterlidir.Yeter ki daha öncede belirttiğimiz gibi mevcut olayları zamanımıza taşıyalım ve bu kıyaslamayla birlikte bir sonuca ulaşalım.O zaman Semud kavminin yerine kimleri, devenin yerine kimleri koyacağımızı gayet açık göreceğiz.Şuayb´in ölçü ve tartıda hile yapanları uyarısında, işin sadece bakkal terazisinde bitmediğini görecek, yıllardan beridir ekonomik programlar adına nasıl yağmalandığımızı anlayacağız.Fakat her şeyden önce halletmemiz gereken; Kur´an´i anlaşılmaz olarak nitelemek ve anlamaktan kaçınmak gibi bir küfür düşüncesinden kesinlikle kurtulmak gereğidir.
Elimde Suudi Arabistan Krallığı´nın hazırladığı Türkçe mealli bir Kur´an var.Altı akademisyen tarafından hazırlanmış bu Türkçe mealin tamamlanmasına katkıda bulunanlardan birisi de Hayrettin Karaman.Sad Suresi´nin otuz dördüncü ayetinde gecen “Süleyman´in tahtın üzerinde bir ceset gibi kalmasıyla” ilgili ayet mealinin yanına ayrıca bir dipnot düşülmüş.Yapılan yorumlamada Süleyman´in taht üzerinde bir ceset gibi kalması hadisesi, onun geçirdiği ağır bir hastalığa bağlanarak durum, Eyyüb Peygamberin başına gelenlerle ayni zemine oturtulmuş.Her ne hikmetse ayetlerin siyakı ve sibakı bir kenara atıldığından, Süleyman´in geçici de olsa mal sevgisi yüzünden içine düştüğü bu hal, gözlerden kaçırılmıştır.Otuz beşinci ayette, af isteyen Süleyman´in, bunu neden istediği üzerine düşünülmemiştir bile.Sanki Süleyman, “Allah´ım ben hastalandım, beni bundan dolayı affet” demiş gibi,saçma bir yorum yapma yoluna gidilmiştir.eğer gerçekten olay düşündükleri gibi bir hastalık üzerine ise Süleyman´in sabır göstermesi, af istemesine göre daha uygun olurdu.Oysa oldukça açık görülmektedir ki; Süleyman, kendisine gösterilen atların sevgisine dalmış, bu oyalanma döneminden dolayı bir süreliğine de olsa yetkileri alınarak, ilahi ikazla uyarılmıştır.
Bu ayetin yorumunda yapılan örtbastı, kanaatime göre, meali hazırlama işini veren.Suud hanedanlığına ait bir kaygı gizlenmektedir.Elbette kendisi, prensesleri ve prensleri için ayrı ayrı saraylar inşa eden, yabancı bankaların kasalarını parayla şişiren, topraklarını Amerikan ordusuna üs olarak tahsis eden, özel uçak ve özel dizaynlı Mersedesleriyle Süleyman´in atlarını sollayan, İspanya´da saray gibi otelleri sadece kendi ailesi adına kapatan Suud hanedanlığının hazırlatmış olduğu mealde, mala olan kısa bir düşkünlükten dolayı Süleyman´in başına gelen bela,bir hastalıkla izole edilmeseydi; bu durum kazandığının değil de israfının hesabini bilmeyen Suud Süleymanlarını oldukça rahatsız edecekti.Görüldüğü gibi meal hazırlanırken, Allah´ın rızasına uymak kaygısı, saray ulemasının rızasına olan uygunluktan sonra gelmiştir.
Adem´in çocukları başka hangi ameli yükümlülüklerle sorumlu tutuldu, bilmiyoruz. Elimizdeki bilgi sadece kurban konusunda bir aykırılaşmanın varlığından bahsediyor.Ancak biraz daha detaya girersek, bu amellerin pozitif veya negatif seyrine dair alt yapı olan düşünce boyutunun, nasıl işlediğini anlayabiliriz.En basit tanımlamayla, çocuklardan birisinde salih amel örneklerini, diğerinde ise Allah´tan bile çalmaktan kaçınmayan bir karakter bozukluğunu görürüz. Sonrasında ise gelişen olaylar malum.Bu anlayış bozukluğunun, işi kardeş katline kadar götürdüğünü biliyoruz.Aynı şekilde, İsrail Oğulları´nda da var olan davranış bozukluklarına bakacak olursanız, bunların belirginleştiği zamanın, suyu geçtikleri andan sonra olduğunu görürsünüz.Kendilerine ameli hükümler gelene kadar Musa´nın peşinden gitmekten başka bir sorumluluk taşımayan bu topluluğun, daha sonra ise yapılması istenenleri yapmamakla, yapılmaması istenenleri ise yapmakla mahir olduklarını Kur´an bildiriyor.Bunların tamamı, Allah´a bir kenardan inanmaktan kaynaklanmaktadır.Tevhidin inşasında olabilecek yanlışlar, bu tür sapmaların doğmasına sebep olmaktadır.İtikadı açıdan bozulmaya uğramış bir dinin hiçbir ameli, hayır getirici olamaz.Bu, namazımızdan orucumuza, haccımızdan zekâtımıza kadar böyledir.Zaten Kur´an,bunu çok daha net ve kısa bir ifadeyle;“Sana ve senden öncekilere şöyle vahye dildi: Andolsun, eğer şirk koşarsan amelin boşa çıkar ve kaybedenlerden olursun.”(Zümer-65) ayetiyle bildirmektedir.O takdirde, ilk etapta yapılması gereken; sekli düzenlemelere takılmak yerine, zihinlerde mevcut olan kirliliklerin giderilmesine uğraşmaktır.eğer takva elbisesi öncelikle zihniyetimizi bürümemişse, elbiselerimiz bizi çıplaklıktan korumayacaktır.düşünce dünyası kirletilmiş, önüne gelen her sistem tarafından alabora edilmiş bir toplumun, Allah´ın razı olabileceği gerek bireysel, gerekse toplumsal bir düzeni inşa etmesi nasıl beklenebilir? Peygamberimizin yetiştirdiği o sağlam toplumun karakteri, önce tevhidi esas üzerine inşa olmuş ve Mekke´de bu eğitim tam on üç yıl boyunca sürmüştü.Bu insanlar, yapılan İslami çağrıya icabet ettiklerinde, nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacaklarını az çok tahmin ediyorlardı.Bir kere“La ilahe illallah” dedikten sonra, onu yamalı bohça gibi her yerinden deldirmemek gerektiğini de çok iyi biliyorlardı.Bu yüzden iyice düşünüyor, tam karar veriyorlardı.Kısacası iman da küfür de bir düşünce devresinden sonra varlığını ortaya koyuyordu.Ebu Bekir, gün geçtikçe var olan zenginliğinin hangi akıbete uğrayacağını bilirken; Bilal, eskisinden daha büyük eziyetlere uğrayacağının farkındaydı.Hele Sümeyye ve kocası gibi fakirlik içinde yasayan, arkasında herhangi bir kabile desteği olmayan bu Mekke´nin gecekondu ailesinin uğramayacağı hiçbir felaket yoktu.Zulümler şiddetlendiğinde ilk müminlerin başlarına gelenlerden, kaynaklar izin verdiği ölçüde haberdarız.Ebu Bekir, sahip olduklarının tamamını hem Mekke´de hem de Medine´de olmak kaydıyla Allah yolunda infak etmişti.gerçekten tamı tamamına...Bir gün, peygamberin, sefer hazırlığı için yardım talebinde bulunmasıyla beraber hemen evine koşmuş ve kalan son parası beş yüz dirhemi getirerek infak etmişti.Bunun üzerine Ebu Bekir´e, kendisi için ne ayırdığını sormuş, o da: “Allah´a ve Resulü´ne olan sevgiden başka hiçbir şey kalmadı.” demişti.Bilal ise, Ümeyye bin Halef´in işkenceleri altında yıllarını geçirmişti.Bu işkence dönemi, “Çağrı” filminde olduğu gibi sadece üzerine tas koyulan Habeş´li kölenin bir kaç dakikalık görüntüsü kadar kısa değildir.Kızgın çöl kumları üzerinde gecen saatler, kırbaç ve diğer işkenceler; boynuna bağlanan iple birlikte Mekke´nin çocukları elinde bir o tarafa bir bu tarafa sürüklenmekle gecen yıllar... Sonrasında ise, ölümüne bir cezaya mahkûmiyet ve arkasından yetişen sadık dost Ebu Bekir´in, bu siyah kardeşini hiçbir dünyevi çıkar ummadan fidyeyle kurtarması...Burada bir konuya kısaca değinmek istiyorum: Bin dört yüz küsür yıl önce gelmiş bir dinin oluşturduğu kardeşlik ortamında gerçekleşen bu fedakârlık örneğinden sonra, daha bir asır öncesine kadar resmen zencilere köpek muamelesi yapan ve onları köleleştiren Batı´nın, bize pazarlamak istediği medeniyet yalanlarına, mümin olduğuna inananların ödeyeceği bir kurusu bile olamaz.İnsanlığın bugün hala erişemediği bu şerefin pratiğini, müminler tam on dört asır önce Mekke´de tatbik etmiştir.
Mekke´nin kenarından feryatlar göğü yırtarcasına yükseliyor.Birçok mümin, hayatlarını Allah´ın düzene sokmasını istemek gibi bir tercihte bulundukları için şehrin ileri gelenlerince cezalandırılıyor.İçlerinde bir kadın var;Ammar´in annesi...Çocuğunun gözleri önünde yere yatırılmış.Elleri kazıklara bağlanmış bu mazlumun bacakları, iki ayrı deveye bağlanmış ve iki ayrı tarafa sürekli çekilmekte.Kendisinden bu yeni dini terk etmesi ve Muhammed´i inkâr etmesi isteniyor.Ancak bu işkencelere rağmen, “Allah´tan başka kanun koyucu tanımayacağım!” diyor ve vermiyor kâfirlere hoşlanacakları cevabi.Bacaklarından başlayarak bedeni iki ayrı tarafa ayrılan ve kani kumlara karışan bu yoksul, bu kenar mahalle mümini; kocası Yasir´le birlikte İslam´in ilk şehidi oluyorlardı.Bir tarafta ise Habbab bin Eret vardı...Göğsü dağlanmış ve yara bere içinde.Ebu Cehil´in yerlere bağlayıp üzerine kızgın közler koyduğu bu köle, yapılan bütün işkencelere rağmen bir kez olsun Muhammed´i yalanlamıyordu.
Gerek Amerika´nin işgal ettiği ülkelerde, gerekse onların emirlerinden bir adim dahi çıkamayan yerli işbirlikçilerimizin bulunduğu ülkelerde, dün Mekke´de tatbik edilen bu zulümler bugün daha şerefsizce uygulanmaktadır.Bu iğrenç manzaraları ortaya koyan alçakların, bir de utanmadan “Medeniyetler çatışmasını(!)” ortadan kaldırma girişimleri başlatmalarına ne dersiniz? “Hangi medeniyet ve hangi çatışma?” diye sormak gerekiyor.Bizler gerçekten medeniyeti getiren İslam´in, medeni olan hiçbir şeyle çatışabileceğini düşünmüyoruz.Ancak petrolü bedavaya kapatmak adına, bizlere sayamayacağımız kadar ölüler ve iffetleri pay u mal edilmiş kızlar bırakan bu katillerin ellerini, medeniyet adına diyaloga girmek için tutmaya teşebbüs etmenin, Muhammed´in emanetine yapılacak en büyük küfür olduğunu söylüyoruz.
Tevhid, peygamberimizin arkadaşları tarafından o kadar iyi anlaşılmış ve kabul edilmişti ki; değil mali feda etmek, gerekirse canlarını bile vermekten kaçınmıyorlardı.başlarına gelen eziyetlere rağmen, işin içinden kolayca sıyrılabilecekleri bir uzlaşma zemini aramıyorlar, eğilip bükülmüyorlardı.Öyle inanmışlardı ki kâfirlerin bütün tehditleri boşa çıkıyordu.Gösterilen bu fedakârlık ve cesaret az da olsa başkalarını etkiliyor; yalnız Allah´ın hükümlerine boyun eğmek gibi bir düşünceden başka sucu olmayan bu insanların sağlam tavrı, bazı taslaşmış kalplerin yumuşamasına sebep oluyordu.Mekke´deki kardeşliği bozduğu düşüncesiyle peygamberi öldürmek için yola çıkan Ömer, önce kız kardeşinin evine uğramış, kardeşinin ve eniştesinin Müslüman olduğunu öğrenince, onları kıyasıya dayaktan geçirmiş ve bu dini inkâr etmezlerse Muhammed´den önce kendilerini öldüreceğini söylemişti.Buna rağmen, yediği tokattan dolayı ağzından kanlar sızan kardeşi:“Öldüreceksen öldür, artık biz Allah´tan başka ilah tanımıyoruz.” demişti.Herkesin karşısında durmaktan titrediği Ömer, hem yaptığına pişman olmuş, hem de bu cesaretin etkisinde kalarak Muhammed´e inen ayetlerden bir kısmını okumalarını istemiş ve bunları dinleyince iman ederek müminlerin safına katılmıştı.
Mus´ab gibi, varlıklı bir ailenin çocuğu, fahşa içinde yasamaktan bıkmış, ailesinin bütün ısrarlarına rağmen, atalarının küfür dolu yaşantısını bırakarak peygamberimizin çağrısına tabi olmuştu.Zenginlik ve yakışıklılıkta Mekke´nin dilinde dolasan bu genç, peygamberimizin isteği üzere önceden Medine´ye gitmiş ve orada yaptığı tebliğlerle birçok insanin imanla tanışmasına vesile olmuştu.arkasında büyük zenginlikleri ve şöhreti bırakan bu sahabe, sonradan oldukça yoksul bir hayat sürmüştü.Mekke´nin en zengin ailesinin bu oğlu, Uhud gününde şehid düştüğü zaman üzerindeki elbisesi dizlerinin altına bile uzanmayacak kadar kısa geliyordu.Bu yüzden peygamber, Mus´ab´in dizlerinin üst kısmını etraftan toplatılan kuru otlarla bastırtmış ve o şekilde defnettirmişti.
Bir Taif günü yaşamıştı Resulallah...Mekke´nin kendisini yalanlamasının arkasından bir ümitle akrabalarının bulunduğu bu şehre gitmiş, ancak daha tebliğ yapmasına bile fırsat verilmeden taslanarak bu şehirden kovulmuştu.Kendisini Taif´in dışına atabildiğinde ise, her tarafı yaralanmış; elleri ve ayakları kan içinde kalmıştı.yıllar sonra Ayşe annemiz, Peygamberimize, “Uhud gününden daha şiddetli bir gün yaşayıp yaşamadığını” sorduğunda;O, “Evet, Taif´te yaşadıklarımı unutamam.İnsanlar her taraftan beni taşlayarak kovuyor, vücudumun her yanı kanıyor ve kaçacak yer bulamıyordum.Hayatımda hiç bu kadar acı çekmemiştim.” demiş ve o günlere dair yaşadıklarını anlatmıştı.
Hangi birisini anlatabiliriz ki?Sadece işkence, muhasara ve hicretle ilgili yaşananları araştırmaya kalkacak olursak, bunun ciltler dolusunca yer kaplayabileceğini görebiliriz.İyi ama insana yapılabilecek en kötü muamelelerle karşılaşmalarına rağmen, müminler neden taviz vermiyor; açlığı, hicreti, işkenceleri hatta ölümü göze alıyorlardı?Muhammed onlara ne vaad ediyordu ki, buna inanan müminlerin gözünü hiçbir şey yıldıramıyor, gerekirse her şeylerinden vazgeçebiliyorlardı?Bu sağlam durusu oluşturan temel gerçeği anlamadan ve ona gereği gibi inanmadan mümin olabilmek imkânsızdır.Ne acıdır ki; her şeyin temeli olan tevhidi düşüncenin inşasında taşıdığımız eksiklikler yüzünden, bu insanları ne gereği gibi anlıyor, ne de Kur´an´i gereği gibi yaşıyoruz.
Kureys müşrikleri, Allah´a inanıyor; onun yaratıcılığı, rızk vericiliği, hayati ve ölümü takdir etmesi, kâinatı düzene sokması konusunda ihtilafa düşmüyorlardı.Hatta Allah´ın, peygamberler vasıtasıyla dünyaya düzen verdiğini de biliyor ve kabul ediyorlardı.Bu yüzden daha önce gelmiş olan İbrahim peygamberi kabul ediyorlar, onun göstermiş olduğu ibadet şekillerini her ne kadar tevhidden uzaklaşmış olsalar bile yerine getiriyorlardı.Örneğin, hac ve kurban ibadeti devam ediyordu.Ebu Cehil´in, Arafat´ta vakfeye durup dua ettiğini, sonrasında ise Mina´ya giderek şeytan taşladığını biliyoruz...Hacıları konuklamak, onların barınmasını, su ve yemek ihtiyacını karşılamak ise kabilelerin birbiriyle yarışarak gerçekleştirdiği bir hizmetti.Namaz kılanları olduğu gibi, oruç tuttukları da bir gerçekti.Kısacası, bugün yapılan ibadetlerin hemen hemen ekserisine şeklen vakıftılar.Üstelik Ka´be´yi tavaf ederken, tıpkı bugün olduğu gibi; “Hazırım Allah´ım hazırım. Senin hiçbir ortağın yoktur.Yalnız bir melek yardımcın var” seklinde telbiye getiriyorlardı. Peygamber ise bu telbiyeyi duyduğunda; melek ifadesi gelene kadar dinledikten sonra;“Yazıklar olsun.Burada bırakın” diyordu.Aslında bize pek yabancı olmayan bu görüntüler bilinmedikçe, Kureyş´te hâsıl olan şirk anlayışının varlık boyutu da anlaşılamaz.
Yıllardan beridir seyretmekte olduğumuz “Çağrı” isimli bir filmimiz var.Görüntü tekniği açısından oldukça güzel olan bu film, seslendirme yönünden ne yazık ki tam bir cinayete kurban gitmiş durumdadır.Filmi izlediğimiz zaman, Kureys´in ileri gelen müşriklerini tıpkı bir ateist gibi gösteren seslendirme seklinin arkasında, bugünkü İslam dünyasının başındaki yöneticilerin hatırına uygun davranma gereğinin gözetildiği açıkça belli olmaktadır.Hele hele Ebu Süfyan´in “Hangi Allah?” sorusu, hayatında Allah´ı hiç tanımayan birisinin ağzından çıkmış gibidir.Güya bildikleri sadece Lat, Menat, Uzza ve Hubel´dir.Allah´ı bunların üstünde tuttukları ise tamamen gözlerden kaçırılmaktadır.Filmin tamamını incelendiğimizde ise, en can alıcı ifadeyi sadece Habeşistan kralı Necaşi`nin yanında, hicret eden Müslümanlar adına savunma yapan Cafer´in ağzından duyuyoruz.Onun:“Kanunlarımızı kendimiz yapardık” ifadesi, bu film içinde adam akilli verilmiş tek mesajdır.İşte, Muhammed´in karşısına çıkan Kureys topluluğu, genel anlamda böyle bir din üzeriniydi.Allah´ın varlığına inanmak ve bazı ibadetlerin şeklen uygulanması, otoritelerine ve çıkarlarına kesinlikle bir zarar getirmiyordu.İşin temeli olan tevhidi kavrayış ortada olmadığı için, var olan Allah inancı müspet bir değişim getirmiyor; ibadetler ise taklitten fazla bir şey ifade etmiyordu.Çünkü, Kâbe´den putları temizleyen İbrahim´in varisleri olmakla övünenler, kovulan putlardan daha fazlasını getirmişlerdi.Bir zamanlar putlarla dolu bu mekân, İbrahim´in eliyle şirkin pisliklerinden kurtulmuşken, simdi gülsuyu ve misk kokuları saçanlar tarafından muhafaza ediliyordu.
Yukarıdaki anlatımlara göre, müşriklerin tepkileri ilk etapta ibadi sorumlulukların altına girme endişesinden kaynaklanmıyordu.“niçin hac yapalım ya da namaz kılalım veyahut da oruç tutalım?” diye bir serzeniş gösterecek ateistçe yaklaşımlar yoktu.Örtü gibi bir hüküm henüz inmediği için, “Özel alan-kamusal alan” gibi bir tartışma da mevcut değildi.Öyleyse canlarına düsen darlığın sebebi başkaydı.Çünkü içinde bulundukları din her ne kadar İbrahim´in adini kullanıyor olsa da onun bıraktığı tevhidi yapıdan eser kalmamıştı.Putları deviren ve Kâbe´yi temizleyen din baş aşağı edilmiş, ilahlar koalisyonunun hüküm sürdüğü bir Kâbe kutsanıyor olmuştu.Elbette bu anlayış hayati şekillendirecek; bir olan Allah´ın koyduğu tevhidi düzen yerine şirk dininin hegemonyası hüküm sürecekti.Tevhidin sahibi Allah´ın yasakladığı faiz, ilave ilahların sırtından hayatin içine girecek ve sömürü kendisine bir icazet kapısı aralayacaktı. İnsanlığın tarağın dişleri gibi olusunun en belirgin görüntüsü olan hac ve onun yapıldığı mekân Kâbe´nin hemen yanında, köleler efendileri için çalışacak; onların insafına göre hayattan istifade edeceklerdi.Hayat verici olarak gelen vahye sırt dönülecek, kız olarak doğmak ölümcül bir ceza hukuku oluşturacaktı.Evet bu toplumun bir dini vardı.Ama tevhidi değerini yitirdiği için tamamen geleneksel hale gelmiş, atalarının ve kendilerinin arzu ve isteğiyle şekillenmişti.Bu batılların altında her şey mevcut otoritenin arzusuna göre işliyordu.İşte böyle bir zamanda Muhammed´in “Yaratan Rabb´i adına okuması”(Alak-1) herkesçe çok iyi anlaşılmıştı.Bu ayet, artık kimsenin istediği gibi at oynatmasına izin vermiyor;yolların kesinlikle başlangıç noktasında ayrılacağı mesajını veriyordu.
Elbette Muhammed de daha önceki elçilerin yaptığı gibi, zalimlerin karşısına dikilecekti. Müşrikler ise sürdürdükleri ve nasiplendikleri bu fırsatçı köle düzeninin, Allah tarafından lanetlendiğini çok iyi biliyorlardı.Onlar da, bir peygamber gelmesinin ağızların tadını bozacağını, işledikleri zulümlere artık “dur” deneceğini çok iyi anlamışlardı.Tarihten haberdarlardı.Firavun´un köle haline getirdiği toplumu yürüten Musa´nın yolunu devam ettirecek ve bundan asla vazgeçmeyecek elçi, elbette Mekke´nin kölelerini bunların eline bırakmayacaktı.Karun´un kapitalist mantığını yerin dibine geçiren Allah, Muhammed´e, elbette sömüren; sayıp yığan bu zalimleri gösterecekti.Bununla beraber Şuayb´ın, ölçü ve tartıda hile yapanlarla olan mücadelesini de biliyorlardı.Bildikleri çok korkutucu bir gerçek daha vardı: Simdi sahiplenmiş oldukları Kabe´yi putlardan arındıran İbrahim´in varisi, burayı yeniden temizleyecek ve onların sırtından geçinenlerin gırtlağına basacaktı.Böylece, “Oku” deniyordu elçiye.Bu emrin manası bir davetti. Yaratan Rabb´in adına okumak, yalnız onun yoluna çağırmaktan başka bir şey değildi.artık Lat´ın, Menat´ın,Uzza´nın ve Hubel´in adına okunmayacak; yani onlara davet edilmeyecekti insanlar. Allah ile kulların arasına giren bu ilahlar devre dişi kalacağı için tabii olarak Kureys yönetimi de işgal ettiği kanun koyuculuk makamından alaşağı edilmiş olacaktı.Elbette o zamanlarda, günümüzdeki gibi laikliği korumakla mükellef resmi eğitim kurumları olmadığı için mevcut ayeti, ne okul açılışlarında okumak gibi bir durum mevcuttu ne de ilk öğretim haftasına camilerden destek vermek için Cuma hutbelerinde dile getirmek mümkündü.Yani ayeti taşıdığı anlamdan saptırmanın da imkânı yoktu.
Bu saklambaç oyununu biraz güncelleştirerek açıklamak inanıyorum ki hayrımıza olacaktır.Bin dört yüz küsür yıl önce yaşanan bu sürecin, peygamberimizin vefatından bir süre sonra tekrar hortlayarak, o günden bugüne kadar İslam dünyasını adam akilli kuşattığı gerçeğini kör ve sağır olmayan herkes anlar.Dün olduğu gibi, tıpkı bugün de ayni ibadetleri gerçekleştiriyoruz. Namaz, oruç ve hac ibadeti, sekli varlığını hala devam ettirmektedir.Hatta yoğun talepten dolayı haccın kota altına alındığı da bir gerçektir.Bugün Kabe´yi tavaf edenlerin getirdiği telbiyeyle o zamanlardaki telbiyenin arasında hiçbir fark yoktur.Onlar Allah´ı, bütün ortaklardan tenzih etmekle beraber, bir meleği Allah´ın yanına koyarak şirk içine girmekteydiler.Bugün ise, Allah´ın adının yanına ismen hiçbir varlık ya da sistemin adı ilave edilmemesine rağmen, haccı gerçekleştiren kitlenin neredeyse tamamı diyebileceğimiz kısmi, geldikleri ülkelerdeki putların esaretinden kurtulamadıklarının farkında bile değillerdir.Evet, bir olan Allah için “hazırım” diyenlerin; Allah`ın indirdiği ve insanlar için beğendiği tek sistem olan İslam yerine başka başka ideolojilerin ve düşüncelerin kurbanı olarak işledikleri cürüm, Ebu Cehil´in şirkini çok gerilerde bırakmıştır.Bu ibadeti şeklen uygulamada doğabilecek en küçük bir kusurdan dahi kaçınan hacıları, Mina´da şeytan tasladıktan sonra ülkelerine döner dönmez, Allah´ın dinine sırt dönmüş şeytanları adım adım izlerken ve onların buyruklarına itaat ederken görmüyor muyuz?Özü itibariyle heva ve hevese savaş açmış bir sistem olan İslam dininin bu temel gerçeğini bir kenara bırakarak, bugün neredeyse herkesi bir şekilde kuşatmış, kaynağı tamamen arzu ve hevese ait olan demokrasi gibi bir küfürden istifade etmek yarışına girenlerin bunun batıl olup olmadığı noktasında kafa bile yormadıklarını görürsünüz.eğer bu insanlara; “İslam ve kominizm bir arada bulunabilir mi?”,diye sorsanız size gayet açık bir şekilde:“Aman hemşerim, zinhar haramdır!” diyeceklerdir.Buraya kadar güzel ama nasıl oluyor da bu komünizmle birleşmeyen İslam; demokrasi, laiklik, milliyetçilik, hümanizm, feminizm ve daha bir sürü şeytan artığı ideolojilerle birlikte bulunabiliyor? Kominizme bu izni vermeyenler, diğer İzm´lerle olabilecek beraberliğin icazetini Kur´an´in hangi ayetinden alıyorlar?Elbette bunun sebebi, Amerikan rüyasıyla yakından ilgilidir.Müslüman kesim, komünizmden o kadar soğutuldu, o kadar tiksindirildi ki başka sistemleri göremeyecek ve batıllığını anlayamayacak kadar sadece onu hedef kabul etti.Zaten bu tiksindirme işini yapanlar, diğer İzm ve ideolojilerle uğraşmadılar da...Bununla beraber demokratik sistem her fırsatta bizzat İslam´ın kendisiymiş gibi tanıtılırken; başlı başına bir tağut olan laiklik de, “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur.Kim tağutu inkar edip Allah´a inanırsa, muhakkak ki o,kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.Allah işitendir, bilendir.” (Bakara-256) ayeti esas alınarak camilerden savunulur oldu.(Elbette ayetin tamamını değil de, sadece “Dinde zorlama yoktur” kısmını alarak “tağutu inkar” boyutunu gözlerden uzak tutmak isteyenlerin, tuttuklarını zannettikleri “sağlam kulp” mahşer günü ellerinde kalacaktır.) Tersine laiklik günah işleme serbestisi getirirken,demokrasinin de günah işlemekten utanmamayı sağladığını ne yazık ki bir kaç müminin dışında kimse dile getirmedi.Bir zamanlar İbrahim´in tevhidi dinini geleneğin altında eriterek yozlaştıran müşriklerin yerini, Muhammed´in tevhidi dinini yozlaştırarak saptıran, onu geleneğin ve modernizmin altına sokmak isteyen günümüz tağutları aldı.Kureyş otoritesinin fonksiyonlarını yerine getiren şimdiki küfür rejimi, İslam´in hükümlerini tamamen hayattan çıkarmak isterken; vahyin uyandırıcı gücünü kontrol altına almak için güncel Latlar´ı, Uzzalar´ı, Hubeller´i ve Menatlar´ı bulmayı ve kullanmayı da ihmal etmedi.
İnsanların gözlerinden kaçırılan çok önemli bir gerçek de bazı kavramların yeterince tanımlanmamasıdır.Bunun bilmeyerek işlenen bir hata olduğunu kabul etmek alenen saflık olur. Konuyu yeterince anlamak için “Din” kavramı üzerinde kısaca durmak istiyorum.İnsanlar bu kelimeyi duydukları anda akıllarına sadece Hristiyanlığı, Yahudiliği ve İslam´ı getirmektedirler. Biraz araştırma yapanlar ise işi tarihsel boyutuyla ele alarak Taoizm, Budizm, Zerdüştlük, v.s. gibi daha eski dinlere kadar uzanmaktadırlar.Aslında buraya kadar olanlar doğrudur, fakat yeterli değildir.Dini sadece Allah katından inen hükümler bütünü olarak ele alırsak, hiçbir zaman doğru ve yeterli bir tanımlama yapmış olamayız.İnsanlığın hayatini düzene sokmak isteyen hangi sistem olursa ve adi ne olursa olsun kesinlikle bir “din”dir.İlahi olup; geçerli veya tahrif edilmiş olması, ya da beşer ürünü bir batıl olması hiç fark etmez.Bunlar; İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, milliyetçilik, laiklik, komünizm, kapitalizm ya da başka başka adlarda olabilir.Yani bir sisteme din diyebilmemiz için muhakkak kaynağının ilahi olması gerekmemektedir.Yalnız başlarına bir yönetim sekli haline gelebildikleri gibi, diğer sistemlerle beraber koalisyon yaparak da varlıklarını devam ettirebilmektedirler.Zaten şirk; ilahi olanla beşeri olanın birleşerek, sentezleme yoluyla ortaya çıkardığı dinin adi değil midir?İslam ise; Allah´ın, kullarına indirdiği bütün dinlerin genel adidir.Simdi Yahudilik ve Hıristiyanlık olarak bilinen bu iki din de aslında İslam olarak gelmişti. Çünkü, tahrif edilmeden önce bu dinler de Allah´a gereği gibi teslimiyeti emrediyordu. Zamanla içlerine sızan gerek teokratik gerek siyasi bir çok etken, aslolan tevhidi yapıyı bozarak, bu dinleri İslam´dan uzaklaştırmış ve şirke çevirmiştir.İslam´dan başka bir dini kabul etmeyeceğini söyleyen Allah´ın hükümlerine, başka sistemlerden yapılacak olan en ufak bir ilave bile, “Kim İslam´dan başka bir din ararsa bilsin ki, ondan kabul edilmeyecek ve o,ahrette de kaybedenlerden olacaktır.”(Al-i İmran-85) ayetinde belirtildiği üzere, bu, tevhid dinini şirk dini haline getireceğinden, bunu yapanlara asla merhamet edilmeyecektir.Hakimiyeti kendisinden başkasına vermeyen Allah, nasıl olur da hükümranlığını ilan ettiği dinine, birilerinin arzularını yamamasına izin verir?İnsanların hayati üzerine kural koyma ve belirleme hakkini kendisinden başka kimseye vermeyen Allah, yaratılmış olanların böyle bir işe kalkmasını kesinlikle kabul etmez.Bu açıdan, bir taraftan İslam´a beşeri düzenleri ortak etmekle beraber, diğer taraftan da vahyin dışındaki kaynakları- ister Buhari´nin olsun, ister diğerlerinin olsun- Allah´ın kitabıyla aynileştirmek düşüncesi, dini gayretler taşıyor gibi görünse de sonuçta ayni yere gelerek tevhidi iptal noktasına gider.Kendilerine Kur´an hükümleri hatırlatılmasına rağmen, “Ama hadis böyle diyor” mantığını sürdüren anlayışın, içine düştükleri acziyeti burada görmeleri gerekmektedir.Örneklerle açıklayacak olursak:“Dediler ki: Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?De ki: Mucizeler Allah´ın yanındadır.Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”(Ankebut-50)ayetinde belirtildiği gibi, müşriklerin peygamberimizden mucize istemelerine karşın Allah, “Kendilerine okunan kitabi sana indirmemiz, onlara yetmedi mi?Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.”(Ankebut-51)ayetiyle cevap vermesine ve “Bizi mucizeler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin yalanlamış olmasıdır.Semud´a acık bir mucize olarak dişi deveyi verdik.O, zulmetmelerine sebep oldu.Biz mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz.”(İsra-59) ayetiyle artık bir mucize gelmeyeceğini açıkça kesinleştirmesine rağmen hala bir sürü mucizenin varlığından bahsedilmesi, bunların da hadislere isnad edilerek dayatılması kabul edilemez bir felakettir.Bir yandan da, ne yapıp edip İslam´a recm hükmünü sokmak isteyenlerin, zamanında inen recm ayetinin Kur´an´dan çıkarıldığından, hatta daha gülünç ve acınası bir iftira olan “Keçi yedi” saçmalığından bahseden uydurma hadisleri delil olarak almak istemeleri, üstelik de bunların hala muteber kabul edilen dini kaynaklarda yer alıyor olmaları, Allah´ın dinine yapılacak en büyük iftiradır.Bu sözleri, sanki “Levh-i mahfuz´dan” inmiş gibi sahiplenenler, Selman Rüşdi´yi taslamadan önce kendi akidelerini iyice gözden geçirmek zorundadırlar.Kur´an, böyle bir iddia ve eylem içinde olanların, kesinlikle ilahlık tasladığını söylerken, bunların çağrılarına uyanları da müşrik olarak tanımlar.
Vereceğimiz bir diğer örnekle konuyu biraz daha netleştirebiliriz.Biliyoruz ki Kur´an´i en iyi anlayan ve yasayan peygamberimizdir.Bir defasında esleriyle arasında gecen bir meseleden dolayı, bal şerbetini kendisine haram ettiğini söylemişti.Üstelik yaptığı bu eylemle beraber kendisinden başka kimseyi bağlayacak bir yasak getirmemişti.Ancak Allah bu olay üzerine,“Ey peygamber niçin ,Allah´ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun?Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”(Tahrim-1) ayetini indirmiş, bunu yapan peygamber bile olsa bir şeyi haram etme hakkinin bulunmadığını söyleyerek, insanin kendi kendisi üzerinde bile kural belirleme hakkına sahip olmadığını bildirmiş ve peygamber de bu hatasından vazgeçmişti.Acaba “Peygamberin haram ettiği de Allah´ın haram ettiği gibidir” görüsünü savunanlar, böyle bir yetkiyi sadece kendisi üzerine kullanmaya kalkan elçiye yapılan ilahi ikazı nasıl yorumlayacaklar? Simdi sadece bu noktadan hareket ederek sunu soralım: Peygambere bile, kendi üzerine olsa dahi helal haram sınırlaması koyma izni vermeyen Allah, bir sürü zalimin insanlık üzerinde yeni ilkeler belirleyerek ilahlaşmalarına nasıl müsaade edecektir?Birileri çıkacak ve yeni bir toplum düzenini inşa eden kanunları getirecek; Allah´ın haram ettiği zinayı, içkiyi, kumarı serbest bırakıp, kişinin hürriyeti esasına bağlayarak bunları anayasal güvence altına alacak. Sonrasında ise bütün bir toplum, mevcut olan bu anayasayı uygulamaya aday olanları seçecek ve bunlara rağmen hala mümin kaldığına inanabilecek!Gerçekten bu anlayışın Muhammed´in dininin neresinde olduğunu sormak zorundayız.Evet soralım, aksi taktirde büyük bir ziyanın içinde mahvolup gideceğiz.
Vaizlik ve müftülük görevi yapmış bir çok insanla tanıştım.Allah biliyor ama tamamına yakınının demokrasiye olan imanları İslam´in çok çok üzerindeydi.Ne zaman Müslümanların sorunları üzerine bir iki kelam edecek olursak, ufukları politikanın ötesine geçmiyor ve bir sonra gelecek olan yönetimin ortalığı rahatlatacağına inanıyorlardı.Bu insanların hayatında sadece kuklalar vardı.Onlar bu tiyatroda, yeşil kostüm giydirilmiş olanın kırmızı elbiseli olandan daha iyi olacağına inanıp dururlarken, kuklaları oynatan elin ayni vücuda bağlı olduğunu; her ikisini de oynattığını hiç akıllarına getirmiyorlardı.Kendilerine bu açmazı hatırlattığım zaman ise: “Ne yapalım başka çaremiz yok ki, hiç olmazsa ehven-i ser...” gibi acziyet dolu kelimeleri terennüm etmekten başka bir şey yapmıyorlardı.Bu insanlar, benim taşıdığım düşüncelerin bir sonuç getirmeyeceğini, yalnızlığa mahkûm olduğunu söylerken; demokratik sistemin sırtından İslami yönetimin gelebileceği zehabına kapılıyorlardı.Halbuki Kur´an, onlara peygamberlerin yalnızlık ve dışlanmakla geçen ömürlerini tekrar tekrar söylemekteydi.Oysa sarıldıkları rejim, yıllardan beri sadece binicimizi değiştiriyor, yavaşladıkça sırtımıza sopa vuruyor, biraz saha kalkmak isteyince de dizginleri çekiyordu.Buna rağmen, amaç değil de araç olarak gördükleri demokrasiyi istedikleri durağa geldiklerinde inecekleri bir tren olarak anlatan mücahitler, bu trenin durma noktalarını TCDD´nin belirlediğini nedense unutuyorlardı.
Kendilerine peygamber gönderilen her toplum, sapma yönleri farklı farklı da olsa üç aşağı beş yukarı ayni mantık üzeredirler.Yukarıda da söylediğimiz gibi Kur´an, hiçbir ayette ateist bir topluma gönderilmiş peygamberlerden bahsetmiyor.Hepsinde alt üst edilmiş olsa bile bir Allah ve ahiret inancı bulunmaktadır.Ancak var olan şirk inancının insanı hayra yönelik bir aktiviteye sokma ihtimali olmadığından dolayı Allah, bu dejenerasyonu ortadan kaldıracak hükümlere çağıran bir elçi seçer.Tebliğlerini Allah´ı, ahreti ve dünyayı gereği gibi anlamak ve var olan yanlışları temizlemek için başlatan elçilere, “Allah da kim?”, “Ahiret de nedir?” gibi sorular hiçbir zaman gelmemiş, sadece tasavvurlarındaki bozukluk farklı bir karşı koyuş kategorisi oluşturmuştur. Şu kesin bir gerçektir ki, bir toplumun hayati fesada uğramışsa, mensuplarının ahret anlayışı da kesinlikle bozuktur.Bu yüzden bozulmuş bir anlayışın sağlam bir toplum inşa etme imkanı yoktur.
Bizler Kur´an´i okurken çok önemli bir gerçeği gözden kaçırıyoruz.Geçmişte yaşananları ne yazık ki yine yaşandığı yerde bırakıyoruz.Firavun´un suların altında helak olması, onun zorbalık dolu tahakküm anlayışının ortadan kalktığı anlamına gelmez.O, var olan küfür anlayışının önderliğini yapan zalimlerden sadece birisiydi.Ondan önce birçokları nasıl yeryüzünü fesada vermişse, sonrasında da bu hal durmadan devam etmiştir.Ebu Leheb elbette cehennemi boylayacak bir yaşantı içinde öldü.Ancak bu olay hatıralarımızda sadece Peygamberi taslayan ve onu sonuna kadar yalanlayan bir “kâfir amca” olarak kalmamalıdır.
Allah, “Kitap yüklü merkepler”(Cuma-5) ifadesini sadece Yahudi ve Hıristiyanlar için kullanmıştır diyebilir miyiz?Asla...Her kim aynı anlayışı yaşatıyorsa kesinlikle sözü edilen bu merkep kervanında yerini alacaktır.Amaç ne olursa olsun yüklenilenler İslam´ın emrettiğinden başkasıysa, muhakkak ki bu davranış; sahibini insani konumdan hayvani bir seviyeye indirecektir.Bu kaideyi esas alarak; adımızı istediğimiz kadar İslam´la nitelendirmiş olsak bile, eğer bu din anlaşılarak bir hayat tarzı haline getirilmemişse muhataplarını aynı rezil konuma düşürecektir.Öyleyse düşündüğümüz gibi değil, olması gerektiği gibi yaşamak zorundayız.Fakat bunu hayata geçirebilmek için anlamak, anlamak içinse okumak gereklidir.Hiç okumamak ve okuduğunu anlamamak sonuçta kesinlikle aynı noktaya gelmektedir. Eğer birisi: “Bu nasıl olur, bu güne kadar okuduklarımız boşuna mı?” ya da “Binlerce hafızın kazandığı hiçbir sevap yok mu?” diyecek olursa buna tereddütsüz olarak; “Evet, okuduğunu anlamadıktan sonra sahibi olduğu tevhidsiz tecvidin hiçbir sevabı yoktur.Çünkü bunların derdi insanların neler çektikleriyle ilgilenmek değil, elif harfini dört kat uzunlukta çekmektir.” derim.Anlamaktan ve yaşamaktan uzak olanların salih amel olarak gördükleri bu cabalar, Allah indinde hiçbir değer taşımamaktadır. Yaşansın diye gelen Kur´an´ı, sadece yüzünden okumakla yetinen İslam dünyası, işte gözlerimizin önünde duruyor. Maalesef böyle... Reçetedeki ilaçların adini yüz kere ezberlesek bile, belirtilen ilaçları içmedikçe ağrıdan kıvranmaya devam edeceğiz.Müslümanlar asırlardır bu şekilde idare edebileceğini zannederken, İslam´in,bu mantığı idare etmediğini anlamak özellikle bu son asırda bizlere çok pahalıya mal oldu.Çünkü bu kitap her evin duvarında sadece kutsal bir aksesuar olarak muhafaza edilirken, yaşayanların ihtiyaçlarına cevap vermek yerine ölü uğurlamak için kullanıldı.Belden aşağı taşımamaya itina edilirken, hükümlerinin çiğnenmesine ses çıkaracak insan yetişmiyor olması neyle ifade edilebilir?Evet çok acıdır ama bu kuru İslam sevgisi bizlere hiçbir çare getirmedi.Sonucu itibarıyla bu konuyla ilgili küçük bir hatıramı anlatmak istiyorum: Muhammed ve İbrahim isminde iki oğlum var.Yaklaşık beş yıl kadar önceydi.İş dönüsü onlara bisküvi, sakız, çikolata gibi çocukların hoşlanacağı şeylerden almak alışkanlık olmuştu.Aşağı yukarı bunu her gün yaptığım için, İbrahim önde olmak kaydıyla her gün kapıda karşılanıyordum. Ancak bir gün kendi kendime “Varlık var yokluk var, bu kadar alışmasınlar” dedim ve bir müddet eli boş gelmeye karar verdim.İlk gün eller boş, gönül hoş bir vaziyette gelip zile bastığımda, İbrahim, her zaman yaptığı gibi koşarak kapıya geliyor ve ilk olarak “Baba ne getirdin?” diyordu.Ben de “Bugün sevgi getirdim oğlum” deyince, yüzündeki memnuniyetsizlikle beraber zoraki gülümseyerek içeri giriyordu.Tabii her gün işe gidiyor ve eve gelirken tekrar kucak dolusu sevgi getiriyordum. Getirdiğim bisküvisiz sevgi ise İbrahim´i her gün biraz daha delirtiyordu. Böylelikle beşinci güne geldiğimde her zamanki gibi yine kucak dolusu sevgiyle kapının ziline bastım.İbrahim yine patır patır koşarak geliyordu.Kapıyı belki de “Bugün bir şeyler vardır” ümidiyle açmış, önce elime sonra da yüzüme baktıktan sonra içeride oturan abisi Muhammed´e seslenerek: “Abicim boşuna ümitlenme, adam yine sevgi getirmiş.” demişti.Evet bisküvisiz sevgi sadece beş gün idare etmişti.
Elli yıl öncesinin çağdaş firavunlarından Cemal Abdu´n-Nasır tarafından, sırf Müslüman olduğu için cezalandırılan ve idam edilerek şehit edilen Seyyid Kutub´un hayatı bu noktada gerçek bir ibrettir.O okuduğu, anladığı ve yasadığı Kur´an´ın kendisini götüreceği sonucu bile bile mücadelesine devam etmişti.O zaman ki firavun, cezaevinde bulunan Seyyid Kutub´a kendisinden özür dilemesini teklif etmiş ve bu taktirde hayatını bağışlayacağını söylemişti.Ancak bu iman eri, böyle bir zalimden özür dilemek yerine şehadet yolunu seçmiş ve sonuçta asılarak idam edilmişti. Mısır, Kur´an´ın çok güzel okunduğu yerlerdendir, denilir.Evet,Seyyid Kutub´un döneminde bir başka isim daha vardır Mısır´da.Bugün kasetlerini çokça dinlediğimiz Abdulbasit Abdussamed. Seyyid Kutub´la aynı dönemde bulunmalarına rağmen o daha uzun yasama imkanı buldu.Bu iki isim üzerinde kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum: İkisi de Kur´an okuyordu. Hatta Seyyid Kutub´un sesi Abdussamed´in yanında güzellik adına bahse bile mevzu olmazdı. Fakat, niçin Seyyid Kutub´un okuduğu Kur´an´dan rahatsız olan ve onu ölüme götüren rejim, tek nefeste bir sure okuyan Abdussamed´den hiç rahatsız olmuyordu?Çünkü Seyyid Kutup okurken uyandırıyor, Abdussamed ise uyutuyordu.Evet, Seyyid Kutub bir gerçeği iyi tespit etmiş; Kur´an´ın apaçık hükümleri uyarınca, toplumunun ve İslam dünyasının içinde yasadığı hayatı Mekke cahiliyesiyle özdeşleştirmişti.İslam´ın dışındaki bütün sistemlerin, insanin felaketini getiren bir put olduğunu belirterek, günümüz firavunlarının da bunları ikame ettiğini söylemişti. Etrafındakilere, Mekke döneminin şartlarını anlatırken, günümüzdeki cahil iyenin sahip olduğu anlayışın tamamen Ebu Cehil´in ve diğer kâfirlerin özelliğiyle aynı olduğunu dile getirmişti.Bu sebeple etrafındaki Müslümanlarla beraber bir eğitim programı başlatmış ve onüç yıllık bir hedef belirlemişti.Ne olursa olsun bu süre içinde tevhidi oluşum esas alınacaktı.Sürenin sonuna gelindiğinde istenilen seviyeye ulaşılmadıysa, yeniden bir onüç yıl başlatacaklardı.Bu mücadele ne kadar sürerse sürsün, sonuna kadar böyle devam edilecek; Müslümanların öncelikle küfür sistemlerinden ümit kesmelerinin ve onlara sırt dönmelerinin farz olduğu öğretilecekti.Doğrusu, Seyyid Kutub´un devam ettirmek istediği ve en önemli sünnet olan bu “inşa hareketini” sürdürmek inanan herkesin boynunun borcudur.Aksi takdirde tevhidi kavramadan ve gereği gibi yaşamadan diğer hükümleri uyguluyor olmanın ahrette hiçbir getirisi olmayacak, mevcut amellerin tamamı heba olacaktır.Bu yüzden henüz Mekke´yi bütünüyle kavramadan, Müslümanların problemlerine “Medine Vesikası´ndan” çözüm aramaya kalkışmak bu gün için oldukça lüks bir öneridir.
Toplumlar farklı seviyelerde bulunabilir.Kimilerinde var olan dejenerasyon oldukça yoğun olarak kendisini gösterirken, bazılarında ise bu daha az olabilir.Bu hallerin vahye olan reaksiyonu da kendisini farklı boyutlarda gösterecektir.İbrahim´in kavmi ve Yunus´un kavmi bir değildi. Musa´nin tebliğde bulunduğu Mısır otoritesiyle,Yusuf´un muhatap olduğu Mısır otoritesi de. Ancak şartlar ne olursa olsun, hepsi de yüklenen sorumluluğu yerine getirmek, her ne olursa olsun tebliğ görevini aksatmamak gerektiğini biliyorlardı.İşte bundan sonra insanların, yapılan çağrıya icabet edip etmemeleri kendi kanaatleridir.Eğer bir zorlamayla insanları inandırma hakki olsaydı, Allah bu işi peygamberlere bırakmadan kâfirlerin boynunu büker ve onları itaate mecbur ederdi. Muhakkak ki, yapılan çağrılara, harcanan emeklere sessiz kalanları, sırt dönenleri gördükçe her müslümanın yüreğine bir ağırlık çöker.Bu acıyı en şiddetli yasayanların basında ise peygamberler gelmiştir.Allah, onlara içine düştükleri bu durum karsısında, kimsenin zorla iman etmeyeceğini, bundan dolayı kalplerinin daralmaması gerektiğini söylemiştir. “Herhalde sen inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!Dileseydik onların üstüne gökten bir mucize indiririz de boyunları ona eğilir.Rahmandan onlara hiçbir yeni zikr gelmez ki mutlaka ondan yüz çevirici olmasınlar.”(Şuara-3/5) ayeti, elçilerin inkârcılar karsısındaki psikolojik durumunu yeterince açıklamaktadır.İnsanlar inansa da inanmasa da “Senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler,nihayet onlara yardımımız yetişti.Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur.Sana da elçilerin haberinden bir parça gelmiştir.Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse,haydi yerin içinde bir delik,ya da göğe bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin!Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplardı.O halde cahillerden olma!”(Enam-34,35) ayeti mucibince zorluklara katlanmak ve tebliği sürdürmek farzdır.Fakat tebliğden önce, tebliği yapanın durumu çok önemlidir.Her şeyden önce ilahi hükümleri bilmeli, hikmetiyle anlamalı ve en önemlisi de emredilenleri yasamalıdır.Kısacası anlattıklarımızın gerçekten Kur´an’i olması gerekmektedir. İslam dünyasında var olan tebliğ hareketlerinin ortaya bir şey koyamamasının temel sebebi; İslam adına verilmek istenenlerin, tevhid ilkesinden fersah fersah uzak olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden verdiğimize gösterilen tepkiden önce onun hakkaniyet ölçüsüne uyup uymadığını bilmek zorundayız.Aksi halde tevhidden bi haber olan hareketlerin sonucu; ister alnı secdeden kalkmasın, ister göbeğine kadar sakalını indirsin, isterse çarşafa bürünsün sadece “Allah Allah” diyerek Ebu Cehil´in bostanını beklemek olacaktır.Buna rağmen hiçbir akideci kaygı gütmeyen ve “İslam elimizden gidiyor” diyenlerin, korumak istedikleri “kutsal emanet” bugüne kadar baslarına gelen belaların tümünün sebebidir.Elimizden bırakmadığımız bu kutsal kaynaklarımızı Kur´an´la kıyasladığımızda, bunların ya birtakim ümmice kuruntular (Bakara-78) ve hezeyanlardan ya da kitaptan sanılsın diye dillerini eğip bükenlerin ruhbanca safsatalarından (Bakara-79) olduğunu göreceğiz.Evet müminler şunu kesinlikle bilmelidirler ki, bir tarih dolusu ölüyle mücadele ediyoruz.Bu mücadeleyi kazanabilmenin tek yolu; daima diri olan Allah´ın hükümlerine göre davranmaktır.Mezarlarında çürümüş kutsalların işaretiyle diri bir toplum oluşturmak nasıl mümkün olabilir?İçinde bulunduğumuz ve kendisini tamamen laikliğin yasamasına adamış bu sistemin, canhıraş bir gayretle Kemalizm´e nasıl tapındığını görüyoruz.Piramidin en üst noktasına perçinlenmiş olan bu diktatör yapılanmanın ortaya koyduğu su demokratik platforma bakar mısınız? Liberali, milliyetçisi, dinlisi, az dinlisi, solcusu ayrı ayrı telden çalıyor görünmelerine rağmen, sonunda paşa paşa bir ölünün emaneti olan laik değerlere namusları ve şerefleri adına bağlı kalacaklarına nasıl da yemin ediyorlar.Kimileri dedelerin maharetiyle sol istikametin iktidarına oy deposu olurken, diğerleri de şeyh efendiler ve diğer cemaat liderlerinin gayretiyle sağı ayağa kaldırıyorlar.Bazıları da bu işlere soyunurken istiare namazlarına yatarak hayır bekliyor ve gayb erenlerinin kendilerine aktardıkları bilgiye göre müritlerine falanca partiyi işaret ediyorlarmış.Ne mükemmel uyum değil mi?Laiklik de bir ölü adına direniyor,onun hizmetine giren partiler de diğer ölülerden gelen işaretler sonucu iktidara geliyor.Bunların ölüleri kendi aralarında mevcut sistemi yaşatmak adına anlaşmışken, onların sadık kullarına ne düşer?Yıllardan beridir yeraltında şirk mukaveleleri imzalamakla meşgul olanlar sizin rabıtanıza nasıl cevap verecekler?
Peygamberler yaşadıkları ve ulaşabildikleri bütün mekânlara batılın nesh olduğunu bildirerek, gelen hakikate teslim olmanın mutlaklığını duyururlar.Bu batıllar; görünen veya görünmeyen putlar biçiminde olmakla beraber, arkalarında bir veya daha çok sistemi taşırlar.Nuh, kavminin felaketine sebep olan putları karsısına alarak işe başladı.Onların batıl ilahlar olduğunu, hiçbir hayır getirmeyeceklerini ve şerden başka bir netice ortaya koyamayacaklarını söylüyor; toplumunu bu küfre karsı uyarıyordu.Bu ilahlar ileri gelenlerce bir tutku derecesinde korunmakla beraber, avam sayılan halk için atalarından miras kalan bir kutsallığı ifade ediyorlardı. Böylece ilahlara, ileri gelenlerin ihtirasları adına bekçilik yaptırılırken; halk da manevi değerlerini koruma arzusuyla onları bırakmak istemiyordu.Gerçi her ne kadar bütün bir toplum “Ey bugünümüzü sağlayan ulu Vedd, Suva, Yeus, Yeguk ve Nesr” diye bağırıyor olsa bile, ayak takımı olan kitle, o günün müstekbir sınıfından daha fazla boğazını yırtıyordu.İki ateş arasında bulunan Nuh, buna rağmen, hayattan mahrum edilen “ayak takımı sınıfına” Allah´ın kulları olduklarını hatırlatıp, yaradılışta böyle bir kategorinin bulunmadığını bildirdikçe, açılmaya başlayan bazı gözlerden rahatsız olan müstekbirler;“Dediler ki:İlahlarınızı bırakmayın.Vedd´i ,Suva´yı, Yegus´u, Ye´uk´u ve Nesr´i bırakmayın”(Nuh-23) ayetinde söylendiği gibi, toplumu kışkırtarak tavırlarını ortaya koymaya başladılar.
Müşriklerin başaramadığı şey; peygamberleri bir uzlaşma ortamına çekmektir.Her toplumun müstekbir sınıfı, elçilerle bir uzlaşma ortamı oluşturmak istemiş; ancak bu hayalleri her seferinde suya düşmüştür.Onlar, yiyen, içen, çarşıda gezen, alışveriş yapan bir peygamberi, içinde bulunduğu sokaklardan alıp, hizmetçilerinin ve lüksünün olacağı bir köşke sokmak ve yanlarına yeni bir aristokrat daha yerleştirmek istiyorlardı.“Buradan konuşursan seni dinleriz.” mantığının tek gayesi, elçiyi halktan koparmaktı.Böylece varlık ve statü açısından oldukça mesafe kaydeden birisinin, mazlumlara sözle yapacağı çağrının pratik acıdan hiçbir tesiri olmayacaktı. Üstelik bu konuda oldukça cömert olabileceklerini söylemelerine rağmen, açmak istedikleri pazarlık kapısı, her seferinde suratlarına kapanmış, “sokak adamı olarak” gördükleri elçiler karsısında, tuzakları beş para etmemiştir.Çünkü, İslam pazarlık değil, itaat ister.Din hiç kimsenin keyfine göre tornadan, tesviyeden geçemez.Aksi halde o din, Allah´ın indirdiği din olmaktan çıkarak, arzu ve heves sahiplerinin istediği konuma girer ve şirk haline dönüşür.
Ayak takımı denen kitlenin yavaş yavaş Nuh´a kulak verdiğini gören ileri gelenlerin, refah piramidinin temeli olan bu kalabalıkların karsısında, yıkılacak olan yapılarını korumak için elçiyi yanlarına almaya çalıştıklarını belirtmiştik.Nuh´a inananları küçümseyerek onlarla bir arada bulunamayacaklarını ifade eden müstekbirler;“Kavminden ileri gelen inkarcı grup dedi ki:Biz seni de bizim gibi insan görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz.Sizin bize karsı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; tersine biz sizi yalancı sayıyoruz.”(Hud-27) ayetinde görüldüğü gibi bir bahane ortaya sürmüşler ve ayak takımını bıraktığı taktirde kendisine inanacaklarını söylemişlerdi.Çünkü, bu taktirde Nuh´un çağrısı, daha önce kurulmuş olan düzene karşı olmaktan çıkacak; zaten var olan sınıflaşma, adi İslam olan bir dinin çatısı altında da varlığını sürdürebilecekti.Öyle ya, bu hiçbir sakınca getirmeyecekti. Müstekbir sınıfın arzu ve isteklerine göre işleyen bir hayat tarzında, ezan sesiyle çan sesi arasında ne fark olacaktı?Ancak unuttukları bir şey vardı: Vahyi indiren Allah, insanların her zaman şeytani tuzaklar kurarak temiz olanı kirletmek isteyeceklerini biliyordu.Bu yüzden böyle bir anlaşma zemininin kurulması, “Ey kavmim,ben onları kovarsam, Allah´a karşı beni kim savunur? Düşünmüyor musunuz?”(Hud-30) ayetiyle beraber bastan imkansızlaşmıştı.Müşrikler, ayak takımı olarak adlandırdıkları mazlumları ne kadar uzaklaştırmak isterse istesin, Nuh, böyle bir davranışın küfür olduğunu söyleyerek, beklenen ümitlerinin kökünü kurutuyordu.
Nuh´un tebliğ hayatına baktığımızda, verdiği mücadelenin, “Rabbim, dedi.Ben kavmimi gece, gündüz davet ettim.Benim davetim ,onların kaçışlarını arttırmaktan başka bir katkıda bulunmadı.Günahlarını bağışlaman için onları ne kadar davet ettimse parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini baslarına çektiler, direttiler, çok böbürlendiler.Sonra ben onları açıkça davet ettim.Sonra onlara açıktan söyledim, gizli gizli söyledim.Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok bağışlayandır dedim.”(Nuh-5/10) ayetlerinde ifadesini bulan sekliyle, ne kadar zorlu geçtiğini ve kahir bir çoğunluğun, “Nuh, Rabbim dedi.Onlar bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendisinin ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan şımarık bir adama uydular.Büyük büyük tuzaklar kurdular.”(Nuh-21,22) ayetinde bildirildiği gibi varlıkla şımarmış zalimlere uyarak saptığını görüyoruz.Sürekli tebliğ eden, toplu veya yalnız olarak uyaran elçi; gece, gündüz dememişti.Ancak bu gayret sadece kaçışlarını arttırmıştı.Nuh´a isteklerini kabul ettiremeyen zümre, ilahlar adına yaygara kopararak aradan çekilmiş ve elçinin karsısına putlarını çıkarmıştı.Toplum ise kendisini aşağılayan ve yağmalayan müstekbirlere kalkan görevi yapan putları, atalardan kalma bir velayetle korumaya koşarken; kendileri adına çırpınan elçiyi de yalanlamıştı.Ortaya çıkan manzara acınası ve iğrençti.İnsanların selameti için “Ey kavmim, buna karşı ben sizden bir mal istemiyorum, benim ücretim Allah´a aittir...”(Hud-29) diyen peygamber, müstekbirlerin yağmaladığı toplum tarafından, yine bu zalimlerin arzusu istikametince dışlanıyor; oğlu ve karısı da aynı kafir zümreyle işbirliği yaparak inkarcılar kervanına katılıyordu.
Ağır bir baskı ortamının altında kalan Nuh, bütün olanlara rağmen asla gevşemiyor, kavminin ve ileri gelenlerin tehditlerine karsın; “Onlara Nuh´un haberini oku. Kavmine:Ey kavmim, demişti.Eğer benim kalkıp size Allah´ın ayetlerini hatırlatmam ağır geldiyse, o halde ben Allah´a dayandım.Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınız işi kararlaştırın da işiniz başınıza dert olmasın.Sonra hükmünüzü bana uygulayın, bana hiç fırsat da vermeyin.” (Yunus-71) ayetinde söylediği gibi açıkça meydan okuyordu.Buna mukabil onlar da iyice şımarıyor, davranışlarındaki pervasızlıklar gün geçtikçe artıyordu.Nihayet Nuh´a,“Dediler ki: Ey Nuh, bizimle mücadele ettin.Hem bizimle mücadelede çok ileri gittin.Eğer doğrulardan isen haydi bizi tehdit ettiğin şeyi getir.”(Hud-32) diyerek, bir mucizeyle köklerini kurutmasını istemişlerdi.Böylece Nuh, bir ömür sürdürdüğü mücadelesinin arkasından Rabbine yönelmiş ve “Bunun üzerine Rabbine:Ben yenik düştüm, yardım et!,diye yalvardı.” (Kamer-10) ayetinde gördüğümüz gibi şikâyette bulunmuştu.Sonrasında ise; “Nuh´a vahyolundu ki: Kavminden, inanmış olanlardan başka kimse inanmayacak, onların yaptıklarından dolayı üzülme.”(Hud-36) ayetiyle, artık bu toplumun miadının dolduğu bildiriliyordu.Vahiy bir kere daha geliyor ve bu sefer Nuh´a; “Gözlerimizin önünde ve vahyimiz gereğince gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana hitap etme; onlar mutlaka boğulacaklardır!”(Hud-37) emriyle hem olacak olanlar bildiriliyor, hem de elçiye yeni bir görev veriliyordu.


Karada Gemi Yapmak




Bir ömür boyu yalanlayan, saldıran ve her fırsatta alay etmeyi alışkanlık haline getirmiş müşrik toplumun “Karada gemi yapan” peygambere neler diyebileceğini az çok tahmin edebilirsiniz.Mevcut şer güçlerinin, ellerindeki bütün imkânları kullanarak yaptıkları propagandada, “Suyun olmadığı yerde gemi yapan; peşinden gittiğiniz akıllı budur” diye alay mekanizmalarını sonuna kadar işlettiklerini; “Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı.Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz, dedi.”(Hud-38) ayetiyle öğreniyoruz.Onlar gemiyi inşa ederken yanlarından geçip gidenlerin alay dolu sataşmalar altında yaşanan günlerin Nuh´un ve onun yanındakilerin sırtına yükledikleri ağırlığın, “sırtları çatırdatırcasına” (İnşirah-3) bir eziyet oluşturduğu muhakkaktır.Bu görev, inananların kalplerini sağlam tutması noktasında da şiddetli bir imtihandı.Gerçekten karada gemi yapma noktasına gelindiğinde, Nuh´a inananların bile “Bu kadar da olmaz” demeleri işten bile değildi.Çünkü yaşanılan an, müminlerin şiddetli bir duygu sarsıntısı içinde olmalarını sağlayacak her şartı barındırmaktaydı.Bunun tersine ise müşriklerin azı dişlerine kadar gülüp, alaylarını had safhaya çıkardıkları bir süreçti.Nuh ve onunla beraber olanlar sabırla Allah´tan yardım beklerlerken, kendileriyle alay eden kafirlere gerekli cevapları veriyor, ileride rezil olacak olanların kendileri olacağını söylüyorlardı.Çünkü bir ömür boyu acı çeken müminlere ilahi yardımın geleceği gün yaklaşırken, isyanların cezalandırılacağı gün de gelmekteydi.
Yıllardır tebliğ ediyorsunuz.Kendinizi bilginizle, takvanızla ve yüreğinizle ortaya koyuyor, buna rağmen her fırsatta eziyete, dışlanmaya, alaya uğruyorsunuz.Kimi zaman yürekler gırtlaklara dayanırken, bazen bir baygınlık yükleniyor insanın omuzlarına...Ancak daha önce gelip gecen elçilerin hayatini okuyup, onlara yapılanları öğrenince aynı zulüm sünnetinin tekrar işlediğini görüyorsunuz.arkasından, elçiye ve ona inananlara ulasan ilahi yardımı hatırlamak rahatlatıyor insanı.Bir ömür boyunca şirkle uzlaşmadan ve onların bütün sataşmalarına rağmen ayakta kalmak gibi bir mecburiyetin varlığını da biliyorsunuz.Bu ayakta duruş, sadece sağlam bir iman ve ona uygun şekilde amel etmekle sağlanabilir.Müminler,“Onlar inanan ve Allah´ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir.İyi bilin ki gönüller ancak Allah´ı anmakla huzur bulur.”(Rad-28) ayetinde bildirildiği gibi iman etmiş ve sebat göstermişlerdir.Aksi halde dosdoğru iman etmemiş, ettiğinden de bir hayır görmemiş olanlar için; şirkle uzlaşmaktan kaçınan ve bir nimet seklinde kılıflanan bu tuzaklarından sonuna kadar uzak duran müminlerin verdiği canhıraş mücadele, ahret yerine dünyaya bağlanmış bu insanların tasavvurunda, sadece “Karada bir gemi yapmak” gibidir.Evet, peruk takmadığımız, heykellerinin önünde saygı duruşu yapıp yemin etmediğimiz, putperestliği dayatan eğitim sistemlerini reddettiğimiz, laikçe yeminlerinden kaçındığımız için bizleri maslahat bilmezler olarak gören kitlelerin, “Yahu siz hangi devirde yaşıyorsunuz?” tarzındaki sözlerini çok duyduk.Düşüncelerimiz yüzünden “Kalburüstü dindarlar” diyeceğimiz insanlardan olmadık tepkiler alırken, yaptığımız çağrılara karşın, “Gündüz vakti rüya gördüğümüz” söylendi.Üstelik, peygamberimizin bütün iktidar tekliflerine karşı verdiği red cevabini bilmelerine ve her fırsatta bunu anlatmalarına rağmen, yine peygambere teklif edilenlerin binde biri önlerine koyulduğunda -güya İslam´ın geleceği için- şirke balıklama atlayanların gözünde ham rüyalara dalmıştık. Evet doğruydu...Rüya görüyorduk. Ancak gördüğümüz rüya onların bildiği gibi değildi.Yusuf’ça bir rüyaydı bu.Yapay kardeşlik oyununu oynayanların, dünyalık çıkarlarını korumak adına, hakikatleri, göz göre kuyunun dibine nasıl salladıklarını, şirke yırttırılan gömleğin hile-i seriyelerle kırk yerinden nasıl yamandığını görüyor; bu gömleği önden yırttıranların, kovaladıkları iktidar arzusu için “Yusuf´u demokratlaştırmak” gibi bir küfrü işlediklerini söylüyorduk.
Yakın hayatın imkânlarına göz dikildiği ve insanlığın oldukça ucuza gittiği bir dönemde ulvi değerleri öne çıkarıp ahret hesabını gözetmek, bu uğurda ne gerekirse göze almak karada gemi yapmaktır.Paranın her kapıyı açtığı, el öpmekle ağzın pis olmayacağı, köprüyü gecene kadar dayı demedik ayı bırakmamayı içine sindirenlerin ve bu şeytan ayetlerini açık gözlülük kıstasları kabul edenlerin gözünde; inancı uğruna olmadık zorlukları göze alanların ,bütün varlığıyla kendisini Allah´ın hükümlerine adayanların eylemleri, elbette böyle yorumlanacaktır.Bu durumunuzla alay edenlerin ve sizleri küçümseyenlerin, Nuh´la alay eden kavimden ne farkı vardır?Hele hele okuduğu tıp fakültesini bitirmeye dört ayı kalmış ve durumuna benim de şahit olduğum bir öğrencinin, doktor olmasına ramak kalmışken, mevcut tesettür yasağından dolayı peruğa da razı olmayıp okulunu bırakmış olması karsısında nelerin söylenebileceğini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.Bu öğrencinin inancına olan sadakatini taltif edip, ellerinden tutacak doğru dürüst birileri çıkmazken, “O da açıverseydi kardeşim” lafını zırvalayanları, kulaklarımız o kadar çok duydu ki...Çocukların tesettür adına gösterdiği bu direnişe Allah için elini uzatmayan, onları içlerine düştükleri sosyal felakette yapayalnız bırakan abdestli namazlı kapitalistlerin, güya tesettürü sevdirme defilelerinde parayı bastırana göre mayoyu da başörtüsünü de giyinip podyuma çıkan mankenlere ne milyarlar bahşettiklerini çok iyi biliyoruz.Gittikleri defilelerde bunları ağzı açık hayranlıkla izleyen villa Müslümanlarının, bu süslü kıyafetlere fahiş rakamlı paraları öderken titremeyen elleri, sıra o mazlumlara geldiğinde ceplerinden dışarı çıkmıyordu.Şimdi birisi çıkacak ve bunlara, peygamberin Mekke´de yaşadığı muhasara günlerini, yiyecek ekmek bulamayan sahabenin bir leşten arta kalan deriyi kaynatıp suyunu içtiklerini anlatacak ve biraz hizaya gelmelerini isteyecek olursa, aklından zoru olan bu acizi dinlerler mi? Şunu çok iyi bilmek zorundayız.Peygamberler, derin bir iç çekmemiz için değil, adım adım örnek almamız için gelmişlerdir.Evet hayatın her alanında tağuta karşı cephe alan bir kimliğin, imanını muhafaza etmesi, dün olduğu gibi bugün de avuçlarda köz taşımak kadar zordur.Ordusundan heykeline, kanunlarından eğitimine kadar tavır göstermeye yeltendiğiniz anda, tıpkı Nuh gibi esinizden çocuklarınıza kadar bir terk edilişi yaşayabilirsiniz.Ancak hoşumuza gitsin veya gitmesin hayat böyle, vahiy böyle diyor!Biz de, bizlerden önce gelip geçenlerin çektiğini çekmekle (Bakara-214) mükellefiz.
Güçlü olan Allah´ın kulları da güçlü olmak zorundadır.Evet onlar sarsılabilir, yorulabilir, yalnız kalabilirler.Bu kulların işi; şartlar ne olursa olsun, sular gelmeden önce ilahi hükümleri duyurmak ve kendileriyle olanlara bir gemi inşa etmeye çalışmaktır.Bu hazırlık, hayatimizin her alanını kuşatmalıdır.Onun yüzdüğünü ister görelim, ister bizden sonra gelenler görsünler. İnanmamız gereken; ne zaman kalkacağına şahit olacağını bilemediğimiz bu geminin ahrette kesinlikle selamet bir limana yanaşacağıdır.İşte o gün gülenlerin ağlayıp, ağlayanların güleceği bir gündür.
artık yüzlerin şekil değiştireceği gün yaklaşmış, bu arada geminin yapımı da tamamlanmıştı.Nuh´a, inananları ve etrafında bulunan hayvanlardan çiftleri gemiye bindirmesi emredilmişti.Yeri gelmişken bir noktaya kısaca değinmek faydalı olacaktır.Bildiğiniz gibi, klasik yorumlarda Nuh´un dünyada bulunan bütün hayvanlardan birer çifti gemiye bindirdiğinden bahsedilir.İşin doğrusu; biraz düşünecek olursak bu yaklaşımın hakikatle bağdaşacak bir ölçü taşımadığını görebiliriz.Yaşını başını almış bir peygamberin işi gücü bırakıp, ne Amazon ormanlarında, ne de Afrika savanlarında bir safari yaparak, üstelik on tane Titanik olsa bile sığmayacak olan hayvanları diri diri yakalayacak ne vakti vardır ne hali.Olsa olsa kendilerine ait olan hayvanlardan müteşekkül çiftlerin, fazla olmamak kaydıyla, gerek gemide gerek indikleri yerde işlerine yaramaları acısından alındığı yorumu, Kur´an´la daha uyumlu görünüyor.Zaten Kur´an, bütün dünyanın sular altında kalacağından bahsetmediği gibi, mevcut helak olayının bölgesel olduğu da gayet acıktır.Eğer bahsedildiği gibi bütün dünya sular altında kalmış olsaydı, o zaman da bu zamanda en yüksek tepe olan Everest´e yanaşmak gerekecekti.Ancak geminin Cudi´ye yanaşmış olması, burasının Ağrı veya Everest olmadığını kesinleştirmeye yeter de artar da...“Ey Nuh, denildi.Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlerden bir bölüme bizden selamet ve bolluklarla in.Ama öyle ümmetler de var ki, onları bir süre yaşatacağız.Sonra onlara bizden acı bir azap dokunacaktır.”(Hud-48) ayeti de helakin yerel boyutlu olduğuna açıklık getirmektedir.İnsanların kafasını hayali yorumlarla meşgul etmek yerine, keşke bir ömür boyu yapılan tebliğe rağmen bu gemiye insanlardan çok hayvanların bindiği gerçeği anlaşılabilseydi de; çoğunluk pesinde koşmaya sevdalanmışların aklı hiç olmazsa biraz yerine gelebilir; kalabalıkları memnun edecek hutbeler vermek yerine Allah´ı razı edecek sözler söyleyebilirlerdi. Böylece şirkin, bütün güç gösterilerine ve kalabalık potansiyeline rağmen, onlara direnen bir avuç müminin altında nasıl boğuluyor olduğu görülebilecek, sayısal çoğunluğa ümit bağlamak yerine Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allah´ın yolundan saptırırlar.Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (Enam-116) ayetinin manasını anlayabileceklerdi.
Bütün tevhidi hareketler “Bir avuç” insanla yürümüştür.Bizim yapmamız gereken ise, peygamberlerin hepsinin ortaklasa yaşadığı bu süreçte, yolcuların sayısına bakmadan, bir gemi inşa etme hareketini sürdürmemizdir.Bu işin başında, “hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacak” bir imani seviyeye gelmek önceliğini de unutmamalıyız.Kıssada geçen gemi, Nuh´la kavminin arasını açan; onlar sular altında boğulurken inananları taşıyan gerçek manada bir gemiydi.Nuh´un ve kavminin gerçekten yaşadığı bu süreç, aynı zamanda apaçık bir mucizeydi. Ancak, yaşanmış olan bu mucizeye sadece “Kur´an´ı bir hatıra” olarak yaklaşmak büyük bir eksiklik olacaktır.Bu kıssada, müminlerin kurtulup kafirlerin helak olacağı noktasına gelene kadar alacağımız çok önemli dersler vardır.Biliyoruz ki bugün için somut manada böyle bir gemi yapma mükellefiyetimiz olmamakla beraber, yaşanan bu gerçeğin bize gösterdiği bir istikamet vardır.
Evet, bütün tağuti güçlere cephe alacak bir avuç mazlumun mücadelesine verilecek isimdir karada gemi yapmak.Müminler önlerindeki bütün alaycı yaklaşımlara ve zorbalıklara rağmen gevşeklik göstermeden bu hareketin omurgasını oluşturmak ve tahtalarını çivilemek zorundadırlar. Bu gayret sonucunda ortaya çıkacak olan yapı, şüphesiz ki çağrı yapılabilecek bir buluşma noktası olacaktır.O zaman yüzebilecek hale gelen gemi, aşağılanan ayak takımının içinden çıkan inananlarla birlikte kendilerini çiğnemek isteyenlerin üzerinde nasıl yüzdüğünü gösterecektir. Başarıya ulaşmak, mutlaka çoğunluğu yakalamak değildir.Bir müminin asıl yapması gereken vahyin belirlediği değerlerin dışına çıkmamaktır.Kitleler oluşturmak adına göz yumulan yanlışların fazla zaman gedmeden ne büyük felaketler getirdiğini kardeşlerimden birçoğu yasamıştır.İslam´ın oluşturulmasını istediği birey problemini halletmeden, kitlesel yapılanmaları inşa etmek imkânsızdır.Amaç daha büyük görünmek değil, doğru davranmaktır.Eğer “Önce biraz kalabalıklaşalım, sonra da kendimizi törpüler ve yanlışlardan sıyrılırız.” gibi bir düşünce taşınıyorsa, bu yanlısı kangrene dönüşmeden önce terk etmek zorundayız.Az bir topluluk olmalarına rağmen, Bedir gününde sebat eden müminlerin kazandığı basarıyla, aralarında peygamber bulunduğu halde, Huneyn gününde perişan olan Müslümanların darmadağın olan halleri bunun için yeterli bir örnektir.Bedir gününde, yürekleri ağızlarına geldiği halde sabretmişler, sayılarına değil Rablerine güvenmişler ve kazanmışlardı.Ancak Huneyn gününde ise sahip oldukları ve övündükleri kalabalıkla beraber içine düştükleri durum,“Andolsun Allah size birçok yerlerde;Huneyn gününde de yardım etmişti.Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı.Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti.Nihayet bozularak arkanızı dönmüştünüz.”(Tevbe-25) ayetiyle, sayısal çoğunluğun kesinlikle bir zafer garantisi olmadığını açıklamaktadır.
Evet,elçilerin mücadeleleri incelendiğinde, zaferleri kalabalıkların değil samimi insanların kazandığı görülecektir.Zaten İblis´in kalabalık ordularını, silahla, kalabalıklarla yenmek kolay değildir.onları ancak imanın oluşturduğu samimi ve kendine güvenen yürekler altüst edebilirler. Çünkü bu yürekler takvaya eriştiği anda, Rabbimiz melekleriyle yardımımıza yetişeceğini söylemektedir.İşin bir diğer yönü de müminlerin girdiği her savaşı kazanmasının mutlak olmadığıdır.Yenilginin de kendimizi düzeltmek ve sabretmek alanında bir imtihan olduğunu unutmamak gerekir.Fakat yaşadığı hayatta yüreğiyle, diliyle, eylemleriyle; Allah´ın hükümlerini ayakta tutan kadın, erkek her müminin ahiret günü kaybetme ihtimali yoktur.Rabbimiz, bu hal için inananlara kesin bir söz vermiş, onları altlarından ırmaklar akan cennetlerde ebediyen yaşatacağını “Rableri onlara karşılık verdi.Ben, sizden erkek, kadın, hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz.Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuruşanlar ve öldürülenler...Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım.Allah katından bir karşılık olarak.Karşılıkların en güzeli Allah katındadır.”(Al-İmran-195) ayetinde olduğu gibi daha birçok ayette de söylemiştir.Evet yine Kur´an´ın deyimiyle “Çalışanlar asıl bu sonuç için” çalışmalıdırlar. Öyle peygamberler gelip geçti ki; kimisi kendi kavimlerinin cinayetlerine kurban giderek şehid oldular, kimisi de yıllarca tebliğ yapmış olmalarına rağmen bir avuç insandan başkasını inandıramadıkları gibi aile fertlerince bile yalanlandılar.Nuh´a bakınız:Bir ömrün sonunda kavminin içinden sadece bir gemi dolusu insandan; Lut´un kavminde ise, bir ev halkından; Musa´ya ise Firavun´un korkusundan dolayı bir avuç gençten başka iman eden olmamıştı.İsa´yı, havarilerden başka kaç kişi takip ediyordu?Mekke´den Medine´ye yürümeyi göze alanlar ne kadardı?İbrahim, Yunus, Zekeriyya niçin yalnız;Yusuf neden kuyudaydı;Yakub´un gözleri niçin ağarmıştı?Gençler niçin mağaraya kaçıyordu?Meryem niye uzaklaşmıştı?Ama her şeye rağmen yalnızlar kazanıyordu.Bütün zalimliklere; işlenen cinayetlere, zindanlara, sürgünlere, muhasaralara rağmen elçiler ve ona uyanların kazandığını ve bunun böyle devam edeceğini Allah vaad ediyor,“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız mutlaka siz üstün geleceksiniz.”(Al-i İmran,139) diyordu.
Suna kesinlikle iman edelim ki ölümün var olduğu bir dünyada, mazlumların suretten kaybettiklerini görüyor olsak bile zalimlerin kazanma ihtimali asla yoktur.Allah, dinine sırt dönenlere vereceği karşılığı; “Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir!İşte suçluları böyle cezalandırırız.”(A´raf-40) ayetinde belirtmektedir.Eğer müminler, elçilerin baslarına gelenleri ve sabretmelerini örnek alır, ahiret müjdesini yüreklerinde tutarak mücadelelerine devam ederlerse, yaşadıkları hayatta kayıp gibi görünen birçok şeyin hesap gününde bir mükâfat olarak döneceğini mutlaka göreceklerdir.Bu kullar sabreder ve korunurlarsa “Nice peygamber var ki kendileriyle beraber bir çok erenler çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler,boyun eğmediler.Allah sabredenleri sever.”(A-li İmran,146) ayetinde belirtildiği gibi Allah´ın sevdiği kullar zümresine gireceklerdir.Allah´ın kulunu seviyor olması yetmez mi?


Dağa Sığınmak


Muhammed, peygamberlerin sonuncusudur.Allah´a ve onun indirdiği kitaba iman eden herkes bunu bilmeli ve kendisini ona göre hazırlamalıdır.İnsanlığın ayakları altında kaynayan su ve tepesinden yağan sağanak artık birleşme zamanına doğru akmaktadır.Ne zaman geleceğini bilmiyor olsak bile bu birleşme kaçınılmazdır.Muhammed, insanlığa kurtuluş yolunu gösterebilecek son ve tek önder olma özelliğiyle, Nuh´un boğulmak üzere olan oğluna yaptığı son kurtuluş çağrısı gibidir.Evet insan, varlık sahnesinde imtihana tabi tutulduğu andan itibaren birçok kitap ve onların hükümlerine çağıran elçiyle karsılaşmış, bu çağrılara karşı çoğu kez isyan temayüllü tavırlar koymuştur.Aslında insanlığın var olduğu ve birbirini takip ettiği her devre, suların adım adım erişmesi gereken yere akışı değil midir?İşte peygamberliğin hitama erişi de bu suyun artık gırtlağa kadar gelip dayanmasıdır.Bu güne kadar sığınmadık dağ bırakmayan insanlık için, Nuh´un çağırdığı gemiye binmek artık tek kurtuluş yoludur.Evet, ilahi davet, kendi kendisinden kaçmaktan başka çözüm bulamayan insanı; bulanık sular altında çoraklaştırdığı hayatını arı duru, adaletli bir hale getirmek istemekte, onu son çırpınışlarla sığındığı sahte sistemlerden, Allah´ın korumasında olan Kur´an gemisine binmeye çağırmaktadır.
Uzun bir davet süresinin sonunda Nuh, inkârda direnen kavmini Allah´a şikayet etmiş ve onların azgınlıktan başka birsek yapmadıklarını söylemişti.Bunun üzerine kendisine;“Nuh´a vahyolundu ki:Kavminden,inanmış olanlardan başka kimse inanmayacak, onların yaptıklarından dolayı üzülme.”(Hud-36) ayeti gelmiş ve zalimlerin sular altında boğulacağı bildirilmiştir.Allah, bu sebeple Nuh´a bir gemi yapmasını ve inananları ona bindirmesini söylemişti.Sular yerden kaynamaya ve gökten yağmaya, gittikçe yükselmeye başlamıştı.Bu felaketin her yeri kuşatmasından önce Nuh, inkarda inatla direnen oğlunu, bir baba yüreğinin taşıdığı merhametle beraber, “Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken Nuh bir kenarda duran oğluna: Yavrum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma, diye seslendi.” (Hud-42) ayetinde bildirildiği gibi, hala gemiye çağırıyordu.Ancak baştan ayağa kadar küfürle şartlanmış ve felaketin dizlerine kadar erişmiş olduğunu göremeyecek kadar körleşen oğul, hala Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi.Bugün Allah'ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, ancak O`nun acıdığı, dedi.Ve aralarına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu.” (Hud-43) diyordu.Evet, dalgalar Nuh´a yeni bir çağrı yapacak fırsatı vermemişlerdi.Araya giren engel, hakla batılı birbirinden ayırmış, doruk noktasına sığınan küfrü orada boğuvermişti.
Gerçekten de kendisini hak olana karsı inkâra şartlandırmış her zihniyetin arzu ve heveslerini yaşatmak isteyeceği bir “sığınılacak dağ arama mantığı” vardır.Kan döküp bozgunculuk çıkarma özelliğine sahip olan insanoğlu, vahyin oluşturmak istediği adalet zeminine sırt döndüğü müddetçe, dökmüş olduğu kanların altında boğulmaya devam edecektir.Bu Allah´ın koyduğu bir yasadır.Bu yasaya göre; insana hem dünya hem ahiret için olmak üzere yaptığının dışında bir karşılık yoktur.Bu yüzden basa gelen her felaket ellerimizin öne sürdükleri, sahip olabileceğimiz her güzellik ise Allah´ın bize olan lütfudur.İnsanı bir kan gölünden ötekine süren ve boğmadık can bırakmayan küfür anlayışı, evvelkilerin zulüm dolu sünnetinin devam etmesinden başkası değildir.“Yahut engin bir denizin karanlıkları gibidir:Ki üstünü bir dalga örtüyor, onun üstünden bir dalga, onun üstünden de bir bulut.Birbiri üstüne yığılmış karanlıklar.Elini çıkarsa, neredeyse onu dahi göremez.Allah bir kimseye nur vermemişse artık onun nuru olmaz.”(Nur-40) ayetine göre; pesine düştüğü her batılın karşılığını, daha yaşarken bir felaket olarak gören insanlık, ilahi emirlerin kendisini çağırdığı kurtuluşa sırtını dönerken bir önceki sapkınlığını, uydurduğu yeni modellerle değiştirerek bir karanlıktan ötekine düşmektedir. Heva ve hevesinin ürünü olan putperest düşüncelerin sahipleri, kirletmedikleri hiçbir zemin bırakmamışken, içeriği aynı heva ve hevese göre kodlanmış ancak adı değiştirilmiş farklı batıl anlayışlarla, yeni kurtuluş yolları gösterme yalanlarını peydahlamaktadırlar.Vahye sırt dönerek spastik bir hayat tarzı edinenler, ellerindeki kötürümün kendilerini taşıyacağını ne kadar umarlarsa umsunlar, onun ağırlığı altında kalmaktan başka bir sonla karsılaşmayacaklardır.İnsanın tarihi mirası, bunu iki kere ikinin dört ettiği gibi delillendirmiştir. Asırlar boyunca olmadık sistemler icat edip, her seferinde bunlar için birbirini yiyenlerin, memnun olabildikleri bir sonuç var mıdır? Allah, onun veya bunun, en mükemmel sistemi oluşturma yalanı hatırına, insanı bir deneme tahtası olmaktan çıkarıp, asla sapma ve yanılma payı bulunmayan ve kendisi için en mükemmel sistem olan İslam´a çağırmıştır.Fakat su inada bakin ki; hükümler gaybtan geldiği için bunu bilimsel görmüyorlar!Onlara göre vahye tabi olmak, M. Kemalin dediği gibi: “Gökten indiği zannedilen birtakım dogmalara” teslim olmak ve bilime sırt dönmektir.Bakın şu işe...Ben kendimi bildim bileli ve okuduğum tarih kitaplarında bu bilimsellik zırvasının ilkellikten başka bir şey ortaya koyduğunu görmedim.Arkadaşlar yanlış anlamasın.Ben bilimden değil bilimsellikten; orta cağda papazların altından kaçmak isterken yakalanan ve bugüne kadar burjuvanın sırtına binmeye devam ettiği eşekten bahsediyorum.İşte, daha bir asırlık ömre sahip olan komünizmin, “Das Kapital” adlı akide kitabında bahsettiği; insanlık için adalet, sömürülmeden yasamak için faizsiz düzen esaslarını, Kur´an bindörtyüz küsür yıl önceden ilan etmiş olmasına rağmen, gerçeklerin üstünü örterek “Din modern bilimin dışındadır” mantığıyla, bunları Marx´a etiketlemek; bilimsellik oyununun insanlık için hala dörtnala(!) koştuğunu göstermiyor mu? Bana öyle geliyor ki; Kur´an, “Seslerin en çirkini eşek sesidir” derken; bilimsellik adına yaptıkları inkârlarla vahyin önüne geçmek isteyenlerden, bu seslerini biraz kısmalarını istiyor.
İnsanoğlu, Rabbinden gelene sırt dönmekle kendi felaketini hazırlar.Zaten vahiy, var olan her kötülüğün ortaya çıkısını, insanın elleriyle ortaya koyduklarına bağlar.“Sana gelen her iyilik Allah´tandır.Sana gelen her kötülük de kendindendir.Seni insanlara elçi gönderdik.Şahit olarak Allah yeter.”(Nisa-79) ayeti, sapmanın asıl kaynağının insanin hevasına bağlı olduğunu açıkça ortaya koymakta, Allah´ın belirlediği hükümlerin dışındaki uygulamaların hangisi olursa olsun yüzde yüz hüsranla neticeleneceğini bildirmektedir.Nuh´un oğlu da Allah´tan gelen kanunlar yerine kendi kanunlarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak isteyen zümrenin içindendi.Ancak sular yükselmeye başladığında, Nuh´a karsı gelen mal ve evlat sahipleri, önce putlarını sonra mallarını en sonunda da çocuklarını bırakarak canlarını kurtarma dertlerine düşmüşlerdi.Yaklaşan felaketi göre göre tutunabilecekleri başka fırsatları arıyorlar, sığınmak istedikleri dağın kendilerini kurtaracağını düşünüyorlardı.Ancak ne yapsalar ne etseler, güvendikleri dağlara karlar yağacaktı.
Evet bu dağ; ovalarını kana boğduğumuz sonra da kendi kirlettiğimiz halden kaçmak istediğimiz başka bir felaket noktasıdır.Bu dağ; kendi heva ve hevesimizin ürünü olarak ortaya koyduğumuz, sonra da başımıza bela ettiğimiz bir sistemden, kurtulabiliriz umuduyla kaçtığımız başka bir sistemdir.Bu dağ; bir partiden ötekine koşuşun; komünizmden kapitalizme akışın; bir şeyh efendinin dizinin dibinden kalkıp ötekinin önüne oturuşun; Rus´un yerine Amerikalı´nın safına geçisin adıdır. Ne yazık ki arkada bıraktığı da pesinden koştuğu da sular altında kalacak olan insanlığın, hala Nuh´un gemisi yerine canına okuyacak sistemlerin ve müstekbirlerin kucağına koşuyor olması affedilmez bir cahilliktir.Azgınların belirlediği rotada, “Bu olmadı ama belki ötekisi olacak” anlayışıyla devam eden sürgün, bugüne kadar yemedik insan bıraktı mi?Bu zalimlerin arzusu hesabına bir o tarafa bir bu tarafa yaptığımız koşuda, geçmişimizin ve günümüzün verdiği kurbanları hala göremeyecek miyiz?Neden bunların, her dağın basına koyduğu demokrasiyi, laikliği, milliyetçiliği, parayı, şöhreti bir kurtuluş imkanı olarak görüp içine sokulduğumuz çamurun içinden ağzımızın suyunu akıtarak onlara koşuyoruz.Nuh, Allah tarafından korunan ve batmayacak bir gemiye çağrısını yaparken, neden umursuz davranıyoruz?Bu sorunların kökünde kesinlikle ahrete imanla ilgili bir alaka vardır.Düşünün bir kere...Sadece ev sahibi olmak için bir kooperatife girip yıllarca aidat ödeyenlerin ve beş yıl sonraki teslimata ancak yedinci belki de sekizinci yılda erişenlerin bu sabrı; müteahhidin kendilerine verecekleri bir ev içindir. Eğer insanlar, söz konusu müteahhidin üç beş yıl sonra vereceği ev vaadine inandıkları kadar, Allah´ın vereceği cennet nimetlerine gerçekten iman etmiş olsalardı; her ay tıkır tıkır yatırmaya mecbur oldukları aidatın hiç olmazsa yüzde biri kadarını yetimler ve yoksullar için harcayabilir, ya da Allah rızası için daha başka yollarda sarf edebilirlerdi.Ne yazık ki, müteahhidin arsaya diktiği dört beton direk, bu kadar peygamberin yaptığı çağrıdan daha cazip gelmektedir. Şüphesiz ki amacım, zenginin malına dua edip fakiri zekâta mecbur eden iftarlık vaiz taktiği değil. Kendimi, “Kardeşim herşeyi bırakıp bir ömür sürünmenin karşılığı elde ettiğim evime mi sataşıyorsun?” sorusuna da muhatap kılmak istemiyorum.Verdiğim örnek yalnızca bir gerçeği açıklamak içindi.
Aslında bütün peygamberler dünyaya sığınan ve ahireti arkaya atan toplumları, yönetenleri ve yönetilenleriyle birlikte uyarmaya, onlara yol göstermeye gelmiştir.Onlar, bu dünya hayatinin eninde sonunda tükeneceğini, her şeyin ilahi emir gereği kopacak bir çığlığın altında sonlanacağını söylemişler; sonlanacak olan bu dünya hayatına yapılan ebedilik arzusuyla dolu bağlanışların kimseye bir fayda sağlamayacağını bildirmişlerdir.İşte onlar, insanlığı kendi koyduğu kanunlarla bir karanlıktan ötekine sokarak kaybeden müstekbirlerin karsısına çıkarak, cehennemin dalgalar gibi kuşatacak alevlerinden kurtulmanın yolu olan vahye sarılmaya; va