Sular çekileli ne kadar oldu bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir gerçek var ki putların ve ona bağlananların bir tufanla helak olması, putperestliğin sonunu mütemadiyen getirmiyor. İnsanlık var olduğu müddetçe vahiyle şekillenmeyen akıllar, mutlaka heva ve heves cenderesi altında kalacak ve şirkin sapkın yollarında kaybolmaya devam edecektir. Her zaman söylediğimiz gibi; aslında dert aynı derttir. Güce sahip olma ve bununla hükmetme arzusu, zulmün varlığını dün olduğu gibi bugün de devam ettirmektedir. Bu yüzden, Nuh döneminde var olan putlarla, İbrahim zamanında olanların ya da Muhammedî´in devirdiklerinin sadece isimlerinde bir değişiklik mevcuttur ve hepsi aynı amaç için kurgulanmıştır:Allah´ın varlığını kabule rağmen onun yolundan yüz çevirebilmek için.
Şirk, çok iyi tanınması gereken, geçmiş nesillerin helakine sebep olan ve maalesef toplumumuzun da kahir ekseriyetle içinde bulunduğu korkunç bir hastalıktır. Hele hele iliklerine kadar bu derde müptela olmuş insanların başlarından inmeyen bu belâyı tanıması, inananların da tanıtması hayati bir önceliğe sahiptir. Bu hastalık, Allah´ı gereği gibi tanıma ve kabullenme imkanını ortadan kaldırıyor. Bu cehaletin sonrasında ise, Allah´a ait olan Hakların başkaları tarafından kullanılması ya da birilerine devredilmesi noktasına geliniyor. Şirk, tahrifata uğratılarak batıla dönüştürülmüş ve hayatı tanzim edebilecek konumdan kaydırılmış dinlerde bir tartışma meselesi olmaktan çıkarılmıştır. Örneğin, Hıristiyanlıkta olduğu gibi insanlığı, Sezar ve
Allah arasında taksimata uğratan bir mantığın kitabı, dünyayı düzene davet etme noktasında ne gibi bir hüküm ortaya koyabilir?Aynı şekilde bu itikada sırtını dayayan bir Yahudi de, milli bir tanrı inancını pekala benimseyerek yeryüzünün seçkin kavmi olduğuna inanabilirken;bir Hıristiyan ise, laikleşmiş inancının altında zina yapmaya devam edebilir, kilisede de günah çıkarabilir. İşte bu deli gömleğini aslında asırlardır düşüncelerine giydirmiş, sonrasında ise, bir devlet sistemi olarak üzerine almış İslam dünyası ve bu dünyanın içinde özellikle Türkiye, Mustafa Kemal´le birlikte Sezar´a nispetle yüzde ellinin üstünde bir rant elde etmiştir.2006 Mart ayında Hürriyet Gazetesinde Reuter Ajansına ait bir açıklamada söyle bir haber verdi: “Türkiye, şarap üretimini, Mustafa Kemal´e ve onun getirdiği lâikliğe borçludur.” Bu açıklamasından dolayı Reuter´e gerçekten teşekkür ederiz.Hiç değilse bizim imamların camiden söyleyemediğini bu “gavurun” ajansından duymuş olduk.
İnsan, kabul etsin veya etmesin Allah´ın yarattığı kullardandır ve onun huzurunda toplanıp hesap vermekten kaçamayacaktır.Bu noktada “Darwin önümü aydınlattı ve ben bunlara inanmıyorum.” demek, o insani başka bir sünnetullah çerçevesine sokmayacak, ayrı bir ilahın garantörlüğüne bırakmayacaktır.Yani kimse Allah´ın kainat için belirlediği yazgıdan kurtulamayacaktır.İşte
Allah,yaratıcı olması hasebiyle, sadece kendi yöneticiliğine teslim olmaya çağırmaktadır.Hayatı verenin kendisi olması sebebiyle bu hayatın kurallarını kendisinden başka hiç kimsenin düzenleyemeyeceğini beyan etmekte, bunun tersi bir düzeni ikame etmek isteyenlere ise müşrik sıfatını vermektedir.Elbette bu ağır suçun cezası da içinde ebedi kalınacak olan cehenneme girmekten başkası değildir.
Bir zamanlar Rabbimiz, kan döken ve bozgunculuk çıkaran insanların üzerine Adem´i halife seçmiş ve onları kendi yoluna çağırmıştı.Melekleri dehşete düşüren bu topluluktan kimin tövbe ettiğini, kimin isyana devam ettiğini bilmiyoruz.Ancak Adem´in evlatlarıyla birlikte bir kavganın sürmüş olduğuna Kur´an şahitlik ediyor.Devam eden bu risalet zincirinde görevini tamamlayan Nuh´un arkasından da Hud´un, kavmini uyarmak üzere seçildiğini biliyoruz.Fakat evvelkilerin dalalet dolu cahiliye anlayışı burada da devreye girmiş, kendi içlerinden seçilen ve çok iyi tanıdıkları elçilerini yalanlamakta gecikmemişlerdir.Çünkü bu insanlar, diledikleri gibi yaşamak arzusundayken, elçileri, onların hoşlanmadığı şeylerle geliyorlardı.Çıkarlarına ters düşen bu hükümleri Allah´ı yok sayarak reddetmiyor; tersine onun varlığını yüceltiyorlar, ancak gönderilen elçinin yalancı olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmak istiyorlardı.
Binlerce yıl önce var olan bu isyan tarzı, bugün ortada olanlarla bire bir paralellik arz etmektedir.Hangi toplum için olursa olsun, en üst makamda bir yaratıcının varlığını kabullenmek ve ona inanmak kimse için bir rahatsızlık ortaya çıkarmamaktadır.Ancak onun seçtiği elçiler ve beyan ettiği hükümler, hayata müdahale ettiği zaman her şey bir anda tersine dönmekte; müşrikler, Allah´la elçisinin arasını ayırmaya çalışmaktadırlar. Buna karşın tebliğinden vazgeçmeyen elçilerden mucize talep ederek isyan mekanizmalarının şiddetini arttırmak, elçileri yalancı çıkarmak istemektedirler.Bir toplum düşünün ki varlık içinde yaşamakta, her türlü nimete bolca sahip olmaktadır.O günün şartlarında oldukça lüks sayılabilecek konfora ve meskenlere sahiptir. Akarsuların bolca bulunduğu bir memlekete, bahçelere ve bağlara malik olan, varlıkla şımarmış bu toplumun ekonomik açıdan kaygı taşımalarını gerektirecek hiçbir durum yoktur.Üstelik
Allah onlara yaratılışlarında bir irilik vermiş, doğuştan sahip oldukları güç ve kuvvetle donatmıştı. Tabii olarak böyle bir kavmin kuvvetli bir ordu yapısına da sahip olacağı muhakkaktı.Ellerinde bulunan mevcut ekonomik kaynaklar ve fiziki güç sayesinde, herkese meydan okuyorlar ve karşılarına çıkabilecek hiç bir güç görmüyorlardı.
Bir toplumun refah seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, mutlaka kendi içinde de tabakalaşmaların olacağı kesindir.Ancak bu tabakalar arasındaki uçurumlar değişkenlik arz edebilir; aralarındaki mesafeler uzun veya kısa olabilir.Elçiler, hiç şüphesiz kendi toplumlarında var olan bu kastlaşmaya karşı çıkmışlardır.Ancak, Hud kavminin üzerinde belirginleşen manzara; sömürünün daha çok içe akseden yönüyle değil, dışa akseden tesiriyle varlığını ortaya koyması şeklindedir.İlerleyen bölümlerde bu görüşümü neye isnat ederek ortaya koyduğumu açıklayacağım.Bu konuya girmeden önce ahlaki değişkenlik üzerine biraz durmak istiyorum.Bugün yeryüzünde bulunan toplumların, değişik kültürel ve tarihi değerleri, buna bağlı olarak oluşmuş sosyal yapıları mevcuttur.Bu konuda yapılacak daha ayrıntılı bir inceleme manzarayı netleştirecektir.Ancak ben, maddenin şekillendirdiği toplum yapısı üzerinde durmak istiyorum ki konumuz gereği de aslolan mesele budur.
Yaşadığımız dünyayı tanımamız gerekiyor.Arzın her bölgesi şüphesiz aynı imkanlarla donatılmış değil.İklimsel ve coğrafi farklılıklar ekonomik ve sosyal açıdan çok değişik gruplar ortaya çıkarmıştır.Kimi bölgeler bu yüzden oldukça kısır ve geri kalmış durumdayken, bazı yerler ise adeta kendiliğinden gelen nimetlerle oldukça geniş imkanlara sahip olmuştur.Ancak pusulanın icadı ve uzak coğrafyalara seferler düzenleme fırsatlarının ortaya çıkması, tabii nimetler açısından önceleri kısırlık içinde bulunan Batı´nın iştahını ve saldırganlığını tetikledi.Afrika´nın ve Asya´nın münbit toprakları bu yüzden defalarca işgal edildi, defalarca bu müstemleke güçlerince el değiştirdi. On dokuzuncu yüzyılın ortasında başlayan makine devrimi, buna bağlı olarak buharın dışındaki alternatif gücü, yani yeni enerji kaynaklarını arıyordu.Bu sıralarda uzun zamandır kum ve hurmadan başka bir özellikle tanınmayan Orta Doğu, buralardaki zengin petrol yataklarının keşfedilmesiyle, emperyalizmin hedefi haline geldi.Sonrasında ise acımasızca başlayan ve hala günümüzde de olanca hışmıyla devam eden bu yağma hareketi başladı.Batı´nın kendi topraklarına yapmış olduğu bu tek taraflı ganimet transferi, kimi zaman kendi içlerinde de anlaşmazlılara ve çatışmalara sebep olduysa da sonunda birbirlerini öldürmek yerine; üçüncü dünyayı çarmıha germek ve günahını da Birleşmiş Milletler Cemiyetinde çıkarmak konusunda anlaşmaya vardılar.Arkasından da hepsi bu pastadan günümüze kadar pay almayı bir güzel becerdiler. Yağmaladıkları topraklarda kendilerine bağladıkları yöneticiler ve emniyet güçleri ise üzerlerine aldıkları bu taşeronluk göreviyle sömürgecilerin maliyetlerini en aza indirmişlerdir.Garip olan ise; ekonomi boyutlu olan bütün tartışma programlarında, bütün ekonomistlerin yek vücut bir halde, ağızlarının suyunu akıtarak ortaya koydukları bu sömürüyle güçlenen Batı´nın, ekonomik kalkınma modelini önümüze sürmeleri ve bunun doğruluğuna da kendilerini inandırmış olmalarıdır.Bugün Batı´nın kendi imkanlarıyla nasıl ayakta durduğunu; mesken, sağlık güvencesi, çalışmayana işsizlik maaşı, çocuklara bile ayrıca maaş verildiğini ballandıra ballandıra söylemeleriyle beraber, bu yoğurdun bolluğunun nereden geldiğini sormak akıllarına bile gelmez.Çünkü bu beyler, bir zamanlar buralarda ekonomi ihtisası yapmışlar ve tıkır tıkır işleyen sosyal sisteme adam akıllı vakıf olmuşlardır.Sonrasında tamamladıkları eğitimleri ve kendilerine özel imtiyaz sağlayan diplomalarıyla beraber bir ayakları ve akılları buralarda kalmak kaydıyla ülkelerine geri dönmüşler, dışarıdan aldıkları etiketle hemen okkalı bir üniversitede kariyer yükseltme işine devam etmişlerdir.Öğrendikleri yabancı dil ise, onlara ayrı bir statü vermiş, konuşmalarını otomatikman merdivenin bir üst basamağından yapmalarını sağlamıştır.Zaten “Efendim, Batı´da şöyle şöyle...” şeklinde diye başladıkları konuşmalarının, öz güveni olmayan bir toplum tarafından dışlanması mümkün müydü? Böylelikle bu aydınlar, yıllardır emperyalizmin peşine kendisini kuyruk yapmaya adamış devletin ve milletin karşısında, bir şey bilmez cahillere ve aldanmaya adanan bir devlete nispetle her zaman söz önceliğini yakalamışlardır.Evet, bunlar konuşur ve biz dinleriz.Onlar bilir, onlar görür, onlar anlarlar... Onlara göre Batı´nın banka sistemi, faiz programları, borsa, döviz alim satımı bu asır ekonomisinin vazgeçilmez gerçeği ve gereğidir.Bu politikaya devam edildikçe ve Batı´ya iyice entegre olundukça kalkınma kendiliğinden devam edecektir.Arkasından ise, cümlelerine son noktayı koyarlar: “Bakın yetmiş yılda nereden nereye geldik.” Evet, bunlar Batı´nın hangi hava limanından uçağa bindiler bilmiyoruz ama Yeşilköy havaalanına geldiklerini kesin olarak biliyoruz.Orası modern Türkiye´dir.Ancak, sadece hacıların uçuş yaptığı ve hacı olmanın aşkına gidiş ve geliş esnasında hayallerine Kabe´nin görüntüsünden, oraların mübarek topraklarına yüz sürme arzusundan başka bir şeyi koymayan ve sefalet muhakemesi yapamayacak kadar huşu içinde olan müslümünların(!) iniş kalkış yaptığı Sabiha Gökçen hava alanının etrafındaki gecekondulardan ve içindeki sefaletlerden asla haberleri olamaz bunların.Gözlerini bilimin pozitif verilerine(!) dikmiş bu aydınlar, Avrupa´daki gelişmiş teknolojiyle işleyen fabrikalardan bahsediyor ama petrolün ve hammaddenin nereden yağmalandığını düşünmüyor.Kişi başına düsen süt tüketimini istatistiklerle verirken, kendi toplumunun gün be gün nasıl sağıldığından zerre miktar haberi yoktur.Oysa, iki yüz küsür milyon insanın aynı haklara hemen hemen eşit bir imkanda sahip olduğu bu kıtada, bu çarkı işletmek sadece ekonomik modelin tutarlılığından değil, bu yağmacıların ortalığı talan etme yeteneklerini profesyonelce geliştirmelerindendir.“Nereden gelirse gelsin, yeter ki ben ve toplumum doysun.” mantığını taşıyan bencil bir hayat anlayışı, karşısındakilere aynı hakları kullanma fırsatını asla vermez.Çünkü hırsızı en çok tedirgin edecek olan sağlam bir kilit, daha kötüsü de çaldığını başkasına çaldırmaktır.Bu yüzden, refahla şımarmış toplumların hayatında geriye doğru bir gidiş, kendi gelecekleri açısından onulmaz felaketlere sebep olacaktır.Sabır ve kanaati asla akıllarına getiremeyecek kadar dünyevileşmiş bu toplumlarda para muslukları biraz kısılırsa ortalığı kan kokusunun, parfümlerini de ellerinden alırsanız kanalizasyon kokusunun kaplaması kaçınılmazdır. Zaten mevcut yaşam biçimini ortaçağ görüntüsünden ayran temel etkeni bugün içinde bulundukları ekonomik güçten başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir.Hayat standartlarının oldukça yüksek olduğu ülkelerinde, herkesin birbirine selam ve gülücük atarak geziyor olmasına bakan bir kimse bu sosyal olgunluğa oldukça fazla puan vererek, karşısındaki medenilerin kanunlarını kendi topraklarına taşıma arzusu duyabilir.Ancak karnı tok ve sırtı pek bu kalabalıkların, yağmaladıkları toprakların insanlarına yaptıklarını anlatmaya zannediyorum ki gerek yoktur. Kendi aile fertleri içinde bile herkesin hesaplarını ayırdığı bir yerde maddi açıdan doğabilecek olan krizin ortaya koyacaklarını hayal etmek bile korkunçtur.Her zaman hayattan daha fazlasını istemek, başkaları ne duruma düşerse düşsün, sadece kendi geleceğini düşünme ve garanti altına almak mantığı, bu insanları yetinebilen bir toplum olmaktan uzaklaştırmıştır.İsrafın gerçekten inanılmaz bir çılgınlığa ulaştığı bu toplumlar, kesinlikle kendisini bir eroinmanın akıbetine sürüklemekte, her geçen gün son ve öldürücü doz olan “Altın vuruşa” yürümektedir. Dünyayı sadece yeme, içme ve her türlü ahlaksızlığı özgürce ifa edebilme mekanı olarak gören zihniyetin en ufak bir sarsılmaya tahammülü olamaz.Bundan dolayıdır ki güç sahipleri, sürdürdükleri bu yağmalama operasyonlarından asla bir adım bile geri atamazlar.Aksi taktirde dünyevileşmenin uyuşturduğu halkları, girebilecekleri bir kriz dalgasında ortalığı kasırga alanına çevireceklerdir.Daha geçen yıl, Amerika´nin güneyinde meydana gelen tayfun ve sel felaketi sonrasında,insanların nasıl marketleri yağmaladığını; barbarlığın sadece bir insan suretiyle gizlenişini ve nasıl sefilce davrandıklarını, güvenliği sağlamak için ordunun namluları halkına doğrultusunu hep beraber gördük.Ancak, yıllardır uyguladıkları işgal politikalarında ayak bastıkları her toprağa bir şekilde bunun benzerini veya daha beterini yaşatan bu sömürge imparatorluklarının yaptıklarından dolayı felakete uğrayanların feryatları, bunlar için asla önemli değildir.Yeter ki bu beyefendiler ve hanımefendiler hamburgerlerini yiyebilsinler, kolalarını içebilsinler.Bunlar ne görüyorlar? Kesinlikle kendilerini...Başkalarının acıları ve feryatları asla bir şey ifade etmiyor. Günlerdir televizyonlarda Irak´ta rehin tutulan iki Alman mühendisin haberini seyrediyorum.Bu rehinelerin yaşadığı şehirdeki halk her gün kilisenin önünde toplanıyor, ilahiler okuyor, mumlar yakıyor. Rehin olan vatandaşlarını teröristlerin(!) elinden kurtarması için rahip eşliğinde Allah´a dua ediyorlar.Bu sadece iki rehine için çıkardıkları yaygaradır.Oysa yirmi yedi yıldır bombalanan Afganistan, baştan ayağa yağmalanan ve katledilen Irak, daha düne kadar neredeyse kendilerine sınır olabilecek yakınlıkta bulunan Bosna ve oralarda işlenen cinayetler bunlar için sadece seyirlik bir manzaradan öteye geçmediği gibi, yönetimleri de bu pastalardan pay almak için kolları sıvamayı ihmal etmemişti.İşte sahiplendikleri ve kimseye kaptırmadıkları uygarlık zırıltısının adı da soyadı da bundan ibarettir.Bizim binlerce insanı çoluk çocuk, kadın erkek demeden kefensiz mezara indirişimiz, esirlerimizin diri diri yakılışı onlar için ne önem arz edebilir?Yeter ki kendi ayaklarına bir taş değmesin, hepsi o kadar.
Kendilerinden başkaları için sadece sürünebilecek kadar hayat hakkı tanıyanların ve en ufak bir itiraza kırk el ateş eden bu uygarların tek düşüncesi; sadece, Hud kavminin ağzından çıkan
“Yeryüzünde bizden daha güçlü kim vardır?”(Fussilet-15)kibriyle eş değerdir.Onlar da tıpkı bugün kendilerini örnek alan bu varisleri gibi, etraflarına dehşet vermişler ve her yolun başını tutarak gelip geçen herkesi otoritelerine boyun eğmeye zorlamışlardır.Yukarıda da kısaca bahsettiğimiz gibi; biliyoruz ki Hud kavmi mahrumiyet içinde kalmış bir toplum değildi.O günün şartlarına göre dünyevi açıdan bütün imkanlara etraflarında ki diğer topluluklara göre fazlasıyla sahiptiler.Ancak kendilerini üstün görmekten kaynaklanan şımarıklık ve lükse olan alışkanlık, bulunanlarla yetinebilecek ve kendisinden başkaları için de merhamet ve fedakarlık duyguları taşıyabilecek bir toplum oluşturma düşüncesini yok etmişti.Ne varsa kendi refahları için olmalıydı.İşte bu düşünce altında taşımış oldukları sömürme duygusu, tesirini sadece kendi topraklarında hakim kılmıyor; etraflarını da fesada uğratıyordu.Varlık içinde yaşayan bir toplum olmalarına rağmen, kapıldıkları dünyevileşme arzusu, sadece kendi çıkarları uğruna hesaplar yapan bir toplumsal zihniyet oluşturmuştu.Kardeşleri Hud, azgınlaştıkça azgınlaşan kavmini:
“Size bildiğiniz nimetleri bol verenden korkun.O, size verdi:Davarlar, oğullar.Bahçeler, çeşmeler.Doğrusu ben size büyük bir günün azabından korkuyorum.”(Şuara-133/135) sözleriyle adalete ve merhamete çağırıyor, onları bir felaketle tırpanlanacakları güne karşı uyarıyordu.Bu uyarılara rağmen, karşılarında durabilecek somut bir güç görmeyen kavmi, zaten ilahi olana sırt çevirdiği için hesap günü kaygısı taşımaktan da uzaktı.Elbette bu onları dinsiz bir toplum olarak tanımlıyor oluşumuz anlamında değildir.Zaten daha önceleri de söylediğimiz gibi bu güne kadar var olan topumların hiç birisinde tarih boyunca böyle bir sistemin hakimiyetini ortaya koyabildiği görülmemiştir.Hud kavmi de tıpkı kendisinden öncekiler gibi, Allah´a inanan ama onun hükümlerinin hayata yansımasına izin vermeyen bir anlayışa sahipti.Elçilerinin uyarılarına karşın
“İlahlarımızdan birisi seni fena çarpmış.” (Hud-54) şeklinde bir çıkış yapmaları, alay etme duygusunu taşımakla beraber, var olan inançlarının temeliyle ilgili bilgileri de biraz olsun ortaya koymaktadır.Nuh kavmiyle, Hud kavminin arasındaki tarihi mesafenin ne kadar olduğu hakkında bir bilgimiz yok.Ancak Hud´un kavminin, gerçekleşen helakle ilgili olarak yakın bir bilgiye sahip oldukları muhakkak. Fakat insan aklının büyük zaaflarından birisi de olanları unutması ve zamanla onları tarihte olmuş bir hadise gibi basitleştirerek,
“esatiri evvelin” (Şuara-137) mesabesine çekmesidir.Dün, suların altında kalmış olan putların, şeytanca emelleri işletmek için tekrar kullanıldığı günler bir daha gelmiştir.
Talancılığa ve zorbalığa aşırı derece meyletmiş ve etrafındaki insanları kendilerine boyun eğdirmiş bu toplumun, doruğa ulaşmış arzu ve heveslerinin yanında, çarpıtılmış ilahi faktörlerin varlığının da bulunduğunu söylemiştik.Eğer bir toplum Allah´a teslim olmamışsa, sahip oldukları güç, hayat verici bir mahiyet taşımaktan çıkar ve ortalığı mezbahaya çevirir.Yine bu güç, aynı şeytani ilkelerin teslimiyeti altında varlığını ortaya koyduğu zaman, merhamet ve fedakarlık hislerinin yerini, gasbetme ve sömürme duygusu alır.Kur´an derslerinde tefsirini yaptığımız, ancak çoğu kere Müslümanların kahramanlığı ve cesaretini göstermek amacıyla yanlış bir yoruma uğrayan Adiyat suresi; azgınlaşan insanoğlunun dünyalık meta uğruna neleri yapabildiğini yeterince ortaya koymaktadır.Surenin Mekki oluşu, zannedildiği gibi henüz işkence, muhasara ve yokluk altında çile çeken Müslümanların mücahitçe akınlar yapıyor oluşunu tasvire hiç de uygun değildir.Bu surenin ışığında konuyla ilgili bir yoruma girmeden önce, insanlığın başına gelen ve bu günkü felaketlerin temeli olan iki sebebi ortaya koymak gerekiyor.Bunlardan birincisi; Tekasür süresinin ana konusu olan
“çoğaltma yarışı”, (Tekasür-1) diğeri ise; Hud kavminin ağzından dökülen,
“Yeryüzünde bizden daha güçlü kim vardır?” sözüyle küfrün Allah´a meydan okuyuşu; Allah´a meydan okuyuşun ardından da kullarının kan gölüne sokuluşudur.Ayetlerde geçen bu iki ifadenin, bir topumun üzerinde ahlaki ilkeler haline gelmiş olmasıyla ortaya çıkacak olan felaket, meleklerin mele-i ala´da kaygıyla dile getirdikleri,
“kan döken bozgunculuk çıkaran insanın” (Bakara-30) yeryüzünü fesada vermesine sebep olmuştur.Bu gözü dönmüş zalimlerin ihtiras serüvenlerini,
“Andolsun nefesleriyle ses çıkararak koşanlara, ateş çıkaranlara, sabahleyin akın edenlere, toz koparanlara, derken bir topluluğun ortasına dalanlara.Ki insan, rabbine karşı çok nankördür.” (Adiyat-1/6) ayetleri mükemmel bir tasvirle anlatmaktadır.Belki okuduğumuz ayetler, asırlar önce bir avuç eşkıya sürüsünün başka bir toplumu hiçbir şeyden haberleri olmadığı zamanda ansızın yağmalamaları, katletmeleri, çocukları ve kadınları köle pazarında satmalarını anlatmaktadır. Ancak aslolan sadece burada geçen eylem değil, eylemi oluşturan ahlaki zafiyettir.İşin daha kötüsü ise atı da kendisi de bugün çürümüş bulunan bu eşkıyaların yerine şimdilerde tanklarına binen modern eşkıyaların yaptıklarıdır.
Henüz sabah ezanları okunmak üzere...Çocuklar derin bir uykuya dalmış.Ancak anneler ve babalar kaygı içinde.Derken ezanlar okunmaya başlıyor ve arkasından birbirinin sesini daha büyük gürültülerle bastıran bombaların patladığını, bu cehennemi saldırının saatlerce sürdüğünü görüyorsunuz. Cinayet makinelerinin güneş doğana kadar sürdürdükleri bu kıyım neticesinde, yığılan tozun toprağın arasından kendilerini doğrultur doğrultmaz bir de bakıyorlar ki masum yavrularının parçalanmış cesedi önlerinde duruyor.Birileri ise, cesetlerini yıkıntıların arasında arıyor.Her taraftan ağıtlar, feryatlar yükseliyor.Günler boyunca emperyalist zebanilerin döktükleri kanı, korkuyla ve acılarla seyrediyorlar.Sonrasında ise, nefes nefese bir topluluğun ortasına atlarıyla dalan haramilerin yerine, gürültüler çıkararak gelen tanklarıyla modern haramilerin ilerleyişi başlıyor.Yine dalıyorlar masum halkın arasına, yine başlıyorlar yaylım ateşine.Sonra diz çökmeye mecbur bir hale gelmiş çaresizlerin arasına giriyor, erkeklerinin kafasını torbalıyor, kadınlarını, kızlarını ırza geçme kamplarına topluyorlar.Evet insanın mala olan acımasız düşkünlüğü sadece bir topraktaki zenginliğin talanıyla kalmıyor, bir sürü masum, maldan önce yağmalanıyor.
Adem´in oğlunun başını yakan ve elini kardeşinin kanına bulaştıran felaketin temelinde de bu sınırsız çoğaltma yarışı yok muydu? Ancak insan elinde bulunanların kendisine ve etrafındakilere dahi yetip artacağını bildiği halde, varlığını sürekli bu kasırganın önüne koymuş, toza dumana kattığı ortalığın arkasından da savrulup gitmiştir.Sadece var olanla yetinmek ve adilce faydalanmak, etrafındakilerin de hayattan nasiplenmesini sağlayacak bir duyguyu kuşanmak yerine, her şeyi ele geçirerek sınırsız bir hükmetme gücüne malik olmak duygusu, insan hayatını altüst etmiştir.Yağmaladıkça güçlenen, güçlendikçe yağmalama ve cinayet isteği kabaran zalimlerin, teknolojinin de yardımıyla kuşandıkları ölüm makineleri eşliğinde yapmak istedikleri şey, Ad kavminin, Hud´a söylediği
“Yer yüzünde bizden daha güçlü kim vardır?” isyanıyla eşdeğerdir.
Şüphesiz, bu meydan okuyucu sözü duyan ve iktidarları için oldukları yerde tir tir titreyerek peşinen teslimiyeti kabul etmiş kuklaların boyunduruğu altında kalan ve “yediden yetmişe kadar eğitilen” toplumların ne yazık ki kıpırdayacak bir hali kalmamıştır.Bu hal içinde, “Ya Rabbi darlık içinde kaldık, bu kafirlere karşı bize yardım et!” duası oldukça ucuz olacaktır.Çünkü Allah´tan yardım istemeden önce ve kendi kafirliklerimize sırt dönmedikçe böyle bir duanın gerçekten de Kur´ani bir geçerliliği zaten olmayacaktır.Kur´an hiçbir zaman, Asya´nın kafiriyle Amerika´nın kafirini bir birinden ayırmıyor.Yani Allah´a savaş açtığımız müddetçe, bir yerde kiliselerin ya da camilerin var olması çok şey değiştirmiyor.Amerika´nın işlediği onca cinayete rağmen, eleştiriyi kendi insanımızın üzerine çeviriyor olmam belki birilerini gücendirebilir.Merak etmesinler...Ben bu işi yaparken Fethullah Gülen gibi İsrail üzerine ağlayıp, Irak´taki çocukları unutacak değilim.Amerika´nın yıllardır işlediği cinayetleri ve köle kamplarını bir kenara bırakarak, Usame bin Ladin´in durumunu eleştirecek de değilim.Ancak hoşumuza gitsin veya gitmesin, içinde bulunduğumuz konum asla izzeti hak etmeye layık bir noktada değildir. İslamın, hayatı tanzim eden ve bizi a´dan z´ye şekillendiren bir din olmaktan çıktığı/çıkarıldığı; insanların başka başka yollara daldığı bu zamanda,
Allah elbette üzerimize rezalet ve zillet elbisesi yerine şeref ve izzet elbisesi giydirecek değildi.Hayatı boyunca doksan dakika maç seyreden ama dokuz dakika Kur´an okumayı kendisine dert etmeyen bir topluma
Allah ne verecekti? İslam’a savaş açmış bir düzenin içinde, Rabbine karşı gelenleri alkışlamaktan yorulmayan, kendisini aşağılayanlara sırnaşan, onların gözüne girmek için nasıl yağcılık yapacağını şaşıran bir toplum şüphesiz başka bir şeyle karşılaşmayacaktı.İlkokuldan üniversiteye kadar putçuluğun aşılandığı ve başını kaldıranın burnunun sürtüleceğini çok iyi öğreten bu düzende insanlar, Alaaddin´in lambasındaki cin gibi lambayı eline geçirenin malı olmaktan ve kendisini her okşayana “Emret sahip!” demekten başka bir şey öğrenmediler.
Halk bu kadar isyan içinde mi? Evet, bu kadar büyük bir isyanın içinde.Çünkü çıkarları uğruna mızrakla duvarı delecek kadar yeteneği yeri gelince gösterebilecek kadar girişken, didikleyici, yaka tutucu olabilen toplumun, zorbalıklar karşısındaki “gücümüz yok” şeklindeki bahaneleri hiç de affedilebilir değildir.Bu noktada komünistçe bir halkçılık savunuculuğu ve sadece yönetimi şirkle yaftalamak, Kur´ani bir yaklaşım olamaz.Hele hele teslimiyeti, daha zorlanmadan kabul edenlerin; dereyi görmeden paça sıvama telaşları karşısında, bunları söylemek beni hiç mi hiç rahatsız etmiyor.Bir zamanlar bu konu üzerine yazdıklarımdan dolayı, “Halkı bu kadar karşımıza almamalıyız” şeklinde bir uyarı almıştım.Ben de buna karşılık olarak: “Niye, seçime mi katılacağız?” demiş ve arkasından, “Eğer bir toplum inatla Allah´ı karşısına almış ve yapılan bütün uyarılara rağmen, hala çaldığı düdükten vazgeçmiyorsa, Kuran´ın onlar için belirlediği ifadeleri yerine koymaktan kaçmanın asla İslami bir davranış olamayacağını” söylemiş ve devamla “Benim, Yüksekova´nın yaylasında koyun sağan ve okuma yazma bilmekten mahrum olan zavallı kadına bunları söylediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Benim sözüm; hiç olmazsa Cumadan Cumaya da olsa bu camileri dolduran kalabalıklara; caminin iki yüz metre ilerisindeki kerhanenin bu ezanlar altında nasıl çalıştığını imam efendiye soramayan cemaati üzerinedir.” demiştim. Evet bu noktada bugün için düşündüklerim bir zamanlar söylediklerimle aynıdır. Ashab-ı Kehf´in kıssasında anlatıldığı üzere, kıyam eden yiğitlerin sözleri sadece zalim olan yönetim üzerine değil, aynı zamanda bu zalim otoriteye karşı gönüllü kölelik yaptıklarının bile farkına varamayan toplumları üzerinedir. Doğrusu insanları yanlışları üzerine uyardığımız zaman, hemen ortaya attıkları, “Bilmiyoruz, öğretmediler” şeklindeki bahanelerine, kulaklarımız oldukça aşinadır. Ancak, bu mahrumiyetin içinde bulunduklarını söyleyenlere Kur´an´ın aydınlatıcı yolunu anlattıktan sonra, bilmediklerini kabullenmelerinin yerine başka başka itirazları karşınızda buluyorsunuz. “Efendim, bu Kuran´ı biz anlayamayız.Bunun için ilim gerekli.Duyduk ki Türkçe´sinden okumak yeterli değilmiş...” Doğru söylüyorlar aslında!..Ne hikmetse Türkçe, sadece putçuluk yapmaya yetiyor! Halbuki “
Biz her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıklasın” (İbrahim-4) ayeti, sorumlu tutulduğumuz hükümleri, kendi dilimizle okumamızın farz olduğunu alenen belirtiyor.Buna rağmen sudan bahanelerle kitabın kapağına el sürmekten imtina edenlere diyebileceğimiz; Arapça´nın Ebu Cehil´i Cennete götürmediğidir.
Evet, Hud´un kıssasını okuyorum.Kavminin ağzından hoyratça dökülen;
“Yeryüzünde bizden daha güçlü kim var?” sözleriyle ortaya koydukları isyanı düşünüyorum.Bu gün İslam dünyasını bir güzel hizaya getiren Amerika´nın aynı sünneti işlettiğini ve her yolun başını nasıl tutuğunu tekrar tekrar görüyorum.Sömürme ve bununla hükmetme putunun arkasına takılmış bu katil yönetimi ve bunların işlediği cinayetleri bir kenara bırakarak topraklarına akan ganimetten başkasını düşünmeyen halklarını; kendilerini medeniyetin mimarları gibi tanıtışlarını, üzerimize kibirle bakan gözlerini görüyor ve bu modern cahiliyenin hegomonyası altında niçin kıvranmaya mahkum olduğumuzu düşünüyorum.Ancak asıl içime dert olan; bu işgal ya da zincirlenmek değil; bütün bu olan bitene karşın bu zincirlere alışmak, ondan rahatsızlık duymamak, bu kölelik aksesuarı altında küçük çıkar hesapları pesinde koşmaktır.
Bütün bunları söylerken bu zalimlere lanet okumayı unutacak değilim.Ancak onlardan önce bugün içinde bulunduğumuz hali konuşmak,bu yangında ilk kurtarılacaklar listesinde duruyor.Adı İslam olan dinimiz ne emrediyor?Allah´a kayıtsız şartsız teslim olmayı; yani her şeyde tevhidi akideyi göz önünde tutmayı...Bir de şu halimize bakar mısınız?Allah, tevhidi emrettikçe, bunlar; mezhep, cemaat, tarikat, parti, dernek, vakıf gibi unsurlarla ayrıldıkça ayrılmış, üstelik de kendi içlerinde de en az on parçaya bölünmüşlerdir. İslam’ın tevhidi yönünü hesaba katmak gibi bir izzeti hiçbir zaman hatırlamak dahi istemeyen bu grupları, sadece laiklik tek çatı altında toplamakta ve bu akbabaların, sırtlanların hesabına hizaya getirebilmektedir.Gerçi her ne kadar ayrı telden çaldıklarını söylemiş olsalar bile yine de bu kutlu dindarlar taifesi, kendilerini yetmiş üç fırkaya ayrılacak olan ümmetin(!) ehl-i sünnet kulvarına yerleştirirken, Kur´an´a çağrı yapanları da sapık mezhepler grubuna; yani geriye kalan yetmiş iki gruptan herhangi birisine havale etmektedirler.Bırakın bunların İslam dünyasının başına çöreklenmiş zalimlerden haberdar olmalarını, çıkarları olmadığı müddetçe kendi cemaatleri dışındaki insanların elinden tutmaktan bile kaçınırlar.Ne zaman Filistin ya da Irak gündeme gelse “Bu Araplar var ya Osmanlı´ya ihanetlerinin bedelini ödüyorlar.” sözlerinin ortak bir slogan gibi ağızlarından döküldüğünü görürsünüz.Tabi ki bu muhterem Osmanlıcılar için, tepelerinde kırk yılı aşkın duran İncirlik üssü hiçbir şey ifade etmiyor.Öyle ya, Osmanlı´ya sadakat, tevhidin esaslarından olsa gerek...
Bizler, peygamberlerin birinci görevi ve uygulanması bütün insanların üzerine farz olan temel sünneti unutarak; vahiyle kuşanmak ve onunla yaşamak yükümlülüğünü bir kenara atıp arzu ve heveslerimizi okşayan değişik yollara sapmakla kendimize en büyük zulmü yaptık.Böylece daha işin başında temeli hurafelerle alt üst edilen İslami inancımızın ne dünya ne de ahret için bir anlam ifade edecek hali kalmamıştır.Daha sonra ise, akıldan ve güçten düşmüş toplumumuzun üzerine bütün gücüyle yüklenen modernizm, gerek kültürel, gerekse askeri imkanlarıyla, saplandığımız çukurun üstünü bir de toprakla örtüverdi.Bütün bu olup bitenlere rağmen, bu kadar insanı dizinin dibine toplayan, güya kitaptan konuştuğunu zanneden ama aslında kitapla arasında en ufak bir bağ olmayan cübbeli fosillerin, mevcut sömürü çarkına karşın ağızlarını bıçak açmazken, nefis terbiyesi konusunda bol bol vaazlar verişlerine şahit olduk. Üstlerindeki efendilerin serbest bıraktığı alanda olabildiğince cesur, aktif olan bu zevatın, şirk, küfür, tağut gibi kelimelerle karşılaştıklarında nasıl karın ağrılarına tutulduklarını hep beraber görmedik mi?
“Hangisini Sormalı?” başlığı altında yazdığım bir yazıda, iki kelimenin öneminden ve birisinin önceliğinden bahsetmiştim. “nasıl ve niçin” sorularıydı bunlar.İnsanımızın başında dolaşan belaların ve bundan kurtuluş yollarının tamamı işte bu soruların arkasında duruyor.Doğru soruyu soramadığımız için geçmişten devraldığımız taklidi modeli işletmekten başka bir işe yaramayan din anlayışımız, bizi sürekli yolda bıraktı.Çünkü, sürekli “nasıl” sorusunu soruyor ve asırlar önce hazırlanmış cevapların içinde bocalıyorduk.İşimiz gücümüz sadece bu soru üzerine şekilleniyordu.Soruyorduk; nasıl nikah kıyılacak, nasıl namaz kılınacak, nasıl hacca gidilecek diye...Ancak, niçinle başlamayan bir hayatın başımıza getirdiklerini şimdi çok daha iyi görüyoruz. “nasıl Müslüman olunur?” yerine “niçin Müslüman olmalı?” sorusu sorulsa ve cevaplanabilseydi, buna Kur´an´ın verdiği cevap, elçilerin hayatları üzerinden anlaşılabilseydi, inanıyorum ki el açan kalabalıklar yerine, ayakta durabilen bir kimlikle kendimizi temsil ediyor olabilecektik.İşte bu uyandırıcı sorunun tesiriyle değil de rahatsız etmeyici ve terletmeyici taklidi arayışların altında kucaklamak istediğimiz “nasıllı” İslam, bizlere bir anda sırtını dönüverdi.Böylece tevhidi problemlerimizi aşamadan Islami problemlerimiz için çözüm yolları aramaya koyulduk. Hamdolsun(!) bugün nasıl sorusuna cevap veren bir çok alime sahibiz.Bizleri laik zorbalığın altında sakinleştirebilecek kadar ihtisas yapmışlar.Geliştirdikleri fıkhı tekniklerle, karşılarına çıkabilecek her zorluğu alttan alabilme yeteneğini bir güzel kuşanan bu zevatın, milletin nasıllarını “şöyle şöyle” diyerek çözdüklerini ve ciltlerce kitap tavsiye ettiklerini biliyoruz. “Hocam, başörtüsü yasaklandı.Çocuk da üniversiteye gidiyor.Ne yapabiliriz?” şeklindeki sorulara karşın, peruğu milletin kafasına bocalayanlar, “ilim uğruna” örtünün açılabileceğini söylerken, güya meydanı onlara bırakmamak gerektiğini anlatıyorlardı.Oysa gerçekten Allah´tan korkanların, “Bu soruyu Muhammed´e sor.Aynı şeyi Fatıma´ya yapmak isteselerdi ne yapardı?” diye cevaplamaları gerekirken, tersine sırnaşıkça kurtulma yolları arıyorlar ve soruyu soranın beklediği cevabı vermiş olmakla iki tarafı birden rahatlatıyorlardı.Bu arada uğruna açıldıkları ilim,sadece taktıkları peruğu, elde etmek istedikleri diplomayla kılıçlamak içindi.Yoksa Kur´an´daki bir sürü örnek , bir KPS sınavı için ayetleri kırk yerinden deldirmek için değildi.Hele hele bir de şu “meydanı onlara bırakmama” gayreti vardı ya...İnanın, Adem´in oğluna mezar yeri gösteren kargalar halimize gülüyor.Yahu hangi meydanı, kime bırakmıyoruz?Eğer bu meydana çıkacaksanız; “Allah´tan başka taptıklarınıza ve ellerinizle yaptığınız, bize de yıllarca boyun eğdirdiğiniz kanunlara isyan için çıktık. Hayatımızı veren Allah´tan başka kimse bizi tesir altına alacak ve aşağılayacak bir sistemi dayatamaz.” diyerek çıkın.Bunun dışında başka neyi söyleyebiliriz ki?Yoksa: “Ey laikler, siz bize bir görev verin de sadakati görün.Örtümüzle de olsa kanunlarınızı korur, putlarınıza yemin ederiz” mi dememiz gerekiyor.?!
Hud´un, kavmini Allah´ın ayetlerine çağırdıktan sonra aldığı cevap gerçekten ilginçtir.Onun yapmış olduğu hidayet çağrısına karşın,
“Seni ilahlarımızdan birisi fena çarpmış” şeklinde bir cevapla yalanlamışlardır.Elbette bu yalanlamanın amacı, muhatabı aklı selim bir seviyenin dışında gösterme gayreti taşımaktadır.Böylece elçi gözden düşürülecek, yaptıklarının mantıki hiçbir yönünün olmadığı topluma ilan edilecektir.Bir insanın tek başına çıkarak, azdıkça azmış ve sınır tanımayan davranışlarla etrafına meydan okuyan insanlara karşı olmasını kendilerince yorumlayarak bir delil yakalamış olmak hissine kapılabilirler.Öyle ya, aklı başında olan bir insan tek başına zorba bir kitleyi karşısına alabilir ve hayatını tehlikeye atabilir mi?İlginç olan bir diğer nokta ise, bu ilahların hep hak yolda olanları çarpıyor olmasıdır.Aslında bu kuruntunun İslam’a göre hiçbir geçerliliği olmadığı halde, bunun varlığına bugün bile inananların sayısı neredeyse İslam dünyasının çoğunluğudur.Ne acayiptir ki bu ilahlar yağmacıyı, yalancıyı, dolandırıcıyı, kumarcıyı, zalimi, işkenceciyi ve bilumum bütün şer işinde yarışanları çarpmazlar. Ancak sıra ne zaman tevhidi çağrı yapan birisine gelirse bunların tesirinden bahsedilir.Bu durum karşısında söyleyeceğimiz ise; alçakları bırakıp iyilere düşmanlık yapan bu ilahların hepsi alçak, onlara bel bağlayanların da alçaklardan oluşmuş bir zümre olduğudur.
Kur´an´la tanışmak ve ona uygun bir hayatı kuşanmak her insanın hayatında köklü değişiklikler yapar. Karşılaştığımız yeni ve doğru bilgiler geleneğin tesirini ortadan kaldırırken bugüne kadar tevhid akidesine her yerinden bulaşmış pisliklerin de temizlenmesini sağlar. Özellikle, kendisine asla ortak tanımayan Allah´ın sıfatlarına ortak olmak isteyen sahtekarları da iyice tanıtır.Bununla öğreniriz ki
Allah, bu kutlu dolandırıcılara asla böyle bir güç vermemiş, onları özel bir konuma getirmemiştir.İşte o zaman takke düşüyor ve kel görünüyor.Böbürlene böbürlene keramet masalları anlatanların yalanlarını, sahtekarlıklarını, hezeyanlarını açıkça görebiliyorsunuz.karşınızda iknaya değil de inada şartlanmış zavallıların buna cevabı ise, sırtlarını dayadıkları putlarından daha acizdir: “Bu güne kadar hocamızla uğraşanlar iflah olmadı...” Evet, toprağın altından ve üstünden hükmeden bu efendiler, Allah´ın hükümlerini örterek helali haram hale getirenlere ve haramları helal yaparak insanlığı fesada sürükleyenlere asla zarar veremezler.onların işi, sadece; “Gaybı yalnız
Allah bilir, sen yalan söylüyorsun.” diyenleri çarpmaktır! Dükkanına uğradığım bir arkadaşla İslam üzerine sohbet ediyor, Allah´ın kendi yoluna gönülden boyun eğenlere yardımından bahsediyorduk.O esnada içeriye, arkadaşımın tanıdığı olan ve yaşı epeyce ilerlemiş birisi girdi.Bizi selamlayıp sohbetimize biraz kulak verdikten sonra konuşmamıza katılarak; “Tabii ya,
Allah yetişmez mi?Kore savaşında düşman, Türk askerlerini kuşatınca nereden çıktığı belli olmayan yeşil sarıklılar gelmiş ve düşmanın hepsini esir almış” dedi.Dayanamadım ve “Yahu amca, bu sarıklılar hep Amerikan çıkarları için mi savaşıyor? Bunlar, Filistin´in, Bosna´nın, Çeçenistan´ın, Irak´ın yolunu bilmiyorlar mı? Yoksa bunlar Allah´ın izniyle değil de Amerika´nın ya da NATO´nun izniyle mi hareket ediyorlar?” dedim. Cevabı ise, sadece “ Bilmem..” şeklindeydi. Evet, bilemezdi. Çünkü yıllardan beri okuduğu ya da dinlediği bu keramet masallarının ne önünün ne arkasının Kur´an´la bağdaşıp bağdaşmadığı hakkında hiç bir bilgisi yoktu.Onun dininin esaslarını tamamen takvim yapraklarının arkasındaki masallardan teşekkül şeytani rivayetler oluşturuyordu.Oysa İslam, sırtımızı Allah´tan başkasına dayamaya müsaade etmiyor.Böyle bir inanışın şirk olacağı, Fatiha suresinde gecen “
Ancak sana kulluk eder ancak senden yardım bekleriz.”(Fatiha-5) ayetinde açıkça görülmektedir.Ancak gözleri kör eden ve bakışı bozan hurafelerin tesirinde önünü görmekten aciz kalmış İslam dünyası, rivayetlerle miyoplaşmış gözlerinden geleceği görmesini istiyor.
Bize farz kılınan nedir?Elbetteki kitabin hükümlerine kayıtsız şartsız teslim olmak ve elçilerin gittiği yolu eğriltmeden, budamadan takip etmektir.Bu noktada peygamberleri bir kenara bırakarak başkalarını örnek almak gibi bir sorumluluğumuz kesinlikle yoktur.Ancak bu sözler, karşımıza çıkan ve başkalarınca dillendirilen doğruları inkar etmemiz anlamına gelmiyor.Evet, mümin bir insan, burada kimliğini oluşturması gereken temel etkeni adam akıllı tespit ederek Kur´an´a uymayan hiçbir şeyle barışık olamayacağını söylemelidir.Buna rağmen, karşımıza çıkacak olan “Bu kadar alim, bu kadar hadis, bu kadar kitap ne olacak?” diyenler varsa, onlara vereceğimiz cevap; “Eğer bu saydıklarınız Allah´ın ayetlerine ters düşüyorsa, ne olacaksa olsun, yeter ki benden uzak olsun.” şeklinde olacaktır.Zaten bu hastalıklı bakış açısı değil midir ki yıllardan beridir bize asıl dertlerimizi unutturan ve sorumluluklarımızın farkına vardırmayan? Adama bak ki, yıllardan beridir içinde olduğu cehaleti, sefaleti ve önünde bulunan belirsiz geleceği kendisine gösteriyorsun, bunun sebebi olan Kur´an´dan kopmuşluğunu ve ortaya çıkan manzarayı anlatıyorsun; ama o derin araştırmalar peşine düşmüş ve bizlerin oldukça güncel bir problemi üzerine çalışmalar yapmış. Bir de ilginç bir konu bulmuş: Ehil eşek etini yemenin caiz olup olmadığını, Kur´an´da delili olmayan bu meselenin hadislerle haram edildiğini...Bu adam çok şey bulmuş, ancak ümmetin nasıl ehil eşek haline getirildiğini, sırtına binmeyenin kalmadığını, her sürülen yere gittiğini ve bolca tımarlandığını bulamamış bir türlü.
İslam tevhidi bilinçlenmeyle başlar.Her peygamberin kendisine gelen emirler gereğince verdiği eğitim budur.Bu süreç ise toplumlardan topluma değişebilir.Peygamberlerin çok azı bu sürecin sonuna kadar gidebilmişlerdir.Ancak öyle davetler vardır ki tamamen “La ilahe illallah” boyutunda kalmış; tevhidi, inkara şartlananlara ameli telkinlerin yapılmasına zaten imkan olmamıştır.İslam, tevhidle buluşmayan hareketlerin amellerine bir değer vermez.Çünkü, içine şirkin bulaştığı bir inanış, yüz bin kere Allah´a secde etmiş olsa da mutlaka tağutların ellerini öpecek, onlarla uzlaşmaya gidecektir. “Hira´nın kapısına yeniden dönmek” ifadesini çoğu zaman kullanırım.Çünkü bazen öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki uygulanan ve güya adı İslami eğitim denen çalışmaların uğradığı kapanmaz kopuklukları görüyoruz.Bu yüzden de ya hikmetten uzak ya da tevhide yakışmayan davranışlara şahit oluyoruz.Bununla alakalı olarak Hud´un, toplumu karşısındaki duruşuna değinmek istiyorum.Her açıdan güçlü ve inkara kendisini şartlamış olan bu insanlar karşısında nasıl birisini görüyoruz?Ezilmiş, korkudan ne yapacağını şaşıran, hayattan biraz nasiplenmek uğruna ayetleri ve dilini eğip büken birisini mi, yoksa baştan ayağa Rabbine güvenmiş ve “
emrolunduğu gibi dosdoğru davranan” (Hud-112), müşriklerin kendisine yapacaklarına rağmen hükümleri arkasına atmayan birisini mi?Bütün elçilerin ortak davranış biçimi olan ve tabii ki Hud´da da şekillenen dimdik bir davranış bütünlüğü karşımızda duruyor.O, kavmini sağa sola çekmeden ve oyalamadan bir cümleye çağırıyor ve kendilerini yaratan Allah´ın kurallarından başkasını uygulamanın şirk olduğunu; “Ben Allah´a inanıyorum.” diyenin buna asla alet olamayacağını söylüyor.Zaten tebliğ süreci de devamlı bu ilke üzerinde işlemektedir.İmanı kimliği yakalayamamış hatta bunu inatla reddeden bir kavmi, İslamın hangi ibadi yönüne çağırabilirdi ki?Kendi arzularını ve hevesini ilahlaştırmış bir toplumu, içine saplandığı batıl düşünceler altında namaza, hacca, oruca çağırmanın zaten hiçbir değeri olamazdı.Bu yüzden bütün elçiler gibi, Hud´un daveti de bu noktada yoğunlaşıyordu.Böylelikle, şirke kesinlikle taviz vermeyen bu elçinin yanında bulunanların sayısı elbette bir avuç olacaktı.Bir avuç olmalarına rağmen, karşılarındaki ezici güce boyun eğmeyen bu müminler, beyinsizler olarak anlatılacak, yurtlarından çıkarılmakla tehdit edileceklerdi.Ancak tevhidi bilinci gereği gibi kavramış bu insanlar, bir avuç olmalarına rağmen bir adım olsun geriye atmıyor; dünyevi kaygılar uğruna ufak hesapların peşine düşmüyorlardı.Oysa onların başına gelenler karşısında elinde sihirli değneği olan bir elçi yoktu. Her acı çeken için “Şimdi oraya geliyorum..” diyen bir Hızırları da...Onlar inanmışlardı.Bu dünyalarını şirkten temiz tutmak gibi bir gayretin mecburiyetine ve ahrette de bunun karşılığının kesintisiz verileceğine; yani gayba, gözleriyle görür gibi iman etmişlerdi.Sayıları azdı bu insanların.Ancak kararlı duruşları sayesinde zalimlerin uykularını kaçırıyorlar; güçlü olan Allah´ın kullarının da güçlü olduğunu gösteriyorlardı. “Allah, benden ne istiyorsa onu yapacağım” bilincini kuşanan bu müminlerin başlangıçta ki hedefleri, üstlerindeki küfür yönetimini inkarla başlıyor, kendilerine dayatılan ve Rablerinin şirk saydığı her şeyi reddediyorlardı.Tıpkı bizim gibi can taşıyan ve diğer kaygıları bulunan bu insanlar da olabileceklerden endişe duyuyorlardı. Ancak ahret günü Allah´ın ne yapacağına inanan bu müminler için dünyevi kaygılar hiçbir zaman ilk plana oturmuyordu.Bu müminlerden ve onların şerefli takipçilerinden bizlere ne altınlar ne arsalar kaldı.Ancak, Kur´an kıssalarına geçen izzet ve şerefle dolu hatıralarıyla Rablerinin kendilerini temizlediğine ve cennete koyacağına dair bilgiler ulaştı.
Oysa şimdiki hayatımız ne kadar zavallı ve aciz. İmanın olmadığı bir yerde İslamın emrettiği amelleri, had cezalarını, ekonomisini tartışmak!..Bunlar bana çok gülünç ve acı verici geliyor.Kitabın temeli olan tevhidi bir kenara atan ya da saklayan ruhbanların, altın yüzük, piyango, kurban üzerine konuşmalarını; ilimlerini arttırdıkları kitaplardan örnek verişlerini dinliyoruz.Ama tağut,şirk,zulüm gibi kelimelerden bir tanesi üzerine iki kelam edecek bir adama rastlayanınız var mı? İşte meselenin özü burada durmaktadır.Allah´ın indirdiği hükümlerin hepsinin yerini bilmek ve belirlemek gerekiyor.Aynı zamanda geçmişten gelen ve halkın büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen gelenekçi anlayışlar ve günümüzün adı modern olan sistemlerini de.Gerçi ister modern ister geleneğe bağlı olsun; hepsi de Allah´ın indirdiklerine karşı ortaya çıkarılmış hükümler bütünüdür.Tevhidi yapıya aykırı olduğu müddetçe içinde ne kadar İslami özellikler barındırırsa barındırsın hiçbir şey fark etmez.Çünkü bu anlayışların ne bireyi ne de toplumu Allah´ın istediği yönde değiştirecek bir gayesi olmadığı gibi, bugüne kadar böyle bir sonucu ortaya koydukları da görülmemiştir.Bu tarz yapılanmaların bugün geldikleri nokta açısından Nurculuk fevkalade bir örnektir.Hele hele kendi içlerinde bile gruplaşa gruplaşa ayrı ayrı partilerin oy depoları haline gelmiş olmaları, demokratik sistem içinde ciddi öneme haiz bir seviyeye gelmelerine imkan sağlamıştır.Bu ve bunun gibi yapılanmaların genel olarak verdikleri eğitim anlayışı-ki o da işlerine gelen noktadadır-güya günahtan uzak duran bir nesil yetiştirmektir. İyi ama günahın en büyüğü olan şirki hesaba katmadan yapılacak olan ahlakileşme çabaları eli yüzü nurlu kalabalıklardan başka ne yetiştirebilir?Sistemin putlarına karşı itaatkar bir duruş sergileyenlerin ve her fırsatta bu sistemin tokadından korkarak onu İslamcın yanındaymış gibi gösterenlerin işi; bir taraftan Muhammed´in arkasında namaz kılarken, öteki taraftan putları cilalamak gibi münafıkça bir eylemden başkası değildir.Üstelik Müslümanların haklı olarak mücadelesini verdiği başörtüsü gibi bir mevzuda güya çok daha önemli meselelerle uğraşıyormuş gibi teferruat hokkabazlığı yapanlar, acaba putları ve bu putların omuzlarına basarak ayakta duran sistemin, Allah´ın hükümleriyle savaştığını mi ilan ettiler ki küfrün bu darbelerini arkalarına atarak büyük işler pesine düştüler?Yoksa muhasara altında kaldılar ya da Taif´in taşları üzerlerine yağıyor da bunu mu görmemizi istiyorlar?Hayır bunların hiçbirisi değil.Sadece bulundukları yerleri biraz daha korumak, konumlarını bir üst seviyeye getirebilmek, cemaatlerine zarar getirmeden bazı badireleri atlatmaktır düşünceleri.Bu batıl hesaplar uğruna laik, demokratik, Kemalist olmayı söylememenin bunlar için hiçbir önemi ve inançlarına getirebileceği bir zarar yoktur.Nasıl olsa kalpleri temiz ya ne önemi var.Ancak hepsini gökteki ayrı bir yıldıza benzettikleri sahabelerin hayatında bu kadar ucuza satılmışlığın bir örneği asla yoktur.Delillerini sadece Demokrat parti için oy toplayan Said Nursi´nin sünnetinde bulabiliyorlar o kadar.Oysa Kur´an, bütün işleri yolun başında belirliyor ve bütün olayları bu noktadan başlatıyor.Biliyoruz ki Kur´an, insan hayatını, iman ve küfür üzerine olmak kaydıyla iki kısma ayırıyor.Buna göre, hiçbir insan tevhidi bir başlangıç yaptıktan sonra onun belirlediği yolun dışına çıkma hakkına sahip değildir.Yani Allah´a iman eden birisi hem iman ettiğini söyleyip hem de bu imanın kurallarına uymayan hükümlerle içli dışlı olamaz.Meselenin ikinci boyutu ise, tevhidin dışındaki öteki yollardır.bunların adı ne olursa olsun hepsi küfür çatısı altında toplanır.Şayet bu yola girilmişse artık yapılan ibadetlerin de bir anlamı kalmayacaktır.Çünkü
Allah, şirk koşulduğu müddetçe amellerin boşa çıkacağını bildirmektedir.Bununla beraber, “Olmaz böyle şey” deyip, Kur´an´ın dışında kalan bir anlayışı İslamiymiş gibi göstermek için yeni tuzaklar peydahlayanların “demokratik Müslüman, laik Müslüman, milliyetçi Müslüman” gibi söylemleri dillendirmeleri de sadece ağızlarında geveledikleri ve
Allah indinde hiçbir değer taşımayan sözlerdir.Çünkü din
Allah tarafından belirlenmiş ve kullarına da buna uymalarını emretmiştir. Peygamberler de dahil olmak üzere hiç kimse, kendi isteğini dinin hükümlerinin önüne koyamaz.Böyle bir düşünce
Allah katından inmiş olan hak dini eğriltmek ve dosdoğru yolu saptırmaktan başka bir şey değildir.Çağlar boyunca insanların kaderi üzerinde oynamak ve istenilen kıvama gelmiş bir toplum oluşturmak arzusu taşıyan müstekbirlerin yaptıkları iş de sadece bundan ibarettir.Ne yapıp etseler bir yaratıcının varlığını iptale gücü yetmeyen bu azgınlar sürüsünün, ruhbanların da yardımıyla başardıkları hakla batılı bir araya getirme işi, insanlığın iflasına sebep olmuştur.Böylece her yolun başına oturarak hakla batılı karıştırmışlar, kendi arzularını okşayan kanunları din adamlarının onayından geçirip bir kutsiyet tepsisinde insanlara yedirmişlerdir. Doğrusu bu anlayış, silahlardan çok daha etkili ve daha az masraflı olmuştur.Nitekim, Ad kavmini uyaran Hud,
“Siz her yol üzerine bir işaret yapıp da boş şeylerle mi uğraşıyorsunuz?”(Şuara-128) diyerek kavmini, Allah´ın dosdoğru yolu olan sırat-i mustakimi eğriltmekle suçluyordu.Bu insanlar az önce de bahsettiğimiz gibi ellerindeki fiziki ve dini güçlerle hayatın akışını kendi hesaplarına göre yönlendirmek istemişlerdir.Kur´an´ın bahsettiği üzere sahip oldukları fiziki güç, bu toplumu başkalarının önünde üstün bir pozisyona sokmuştu.Bununla beraber her şeyin kendilerine meşru, başkalarına sınırlı ya da yasak edilmesi düşüncesi, hakim olan bir hayat tarzı haline gelmişti.Bu anlayış kendileri için etraflarındaki her şeyden nasiplenme imkanı getirirken, başkaları için de sürekli bir mahrumiyet şekline dönüşmüştü.Kendilerini en iyi olana layık görme duygusu, hele hele ruhbanlarıyla da kuvvetlendirilen bu toplumun bugünkü Yahudi zihniyetinden farklı bir davranış göstermesi düşünülemezdi.Dünyaya gelişlerinden itibaren kendilerini hususi bir millet olma telakkisiyle kabul eden bir toplumun başkalarına karşı oluşacak tavırları her zaman insanları sınıflamak ve onları kendilerinin belirleyeceği hayat tarzına sürgün etmek şeklinde gelişecektir. Elbette bu anlayışın işlerlik kazanması ve geçerliliğini devam ettirmesi için bütün yolların başını tutmak ve sirat-i müstakime gidecek akletme mantığının önüne geçmek yeterli olacaktır.Diğer insanlar üzerine maddi ve manevi açıdan her türlü şeytani oyunları uygulamak ve onları vahyin dosdoğru çizgisinden uzak tutmak ilk planları olmaktadır.Bu açıdan bir değerlendirme yaptığımızda, nasıl ki Hud´un kavmi her yolun başını tutarak insanları saptırmışsa, aynı şekilde günümüz müstekbirleri de bu mirası devralarak şeytani planlarını bütün güçleriyle işletmektedirler. Bu oyunların nasıl döndüğüne hepiniz bir şekilde şahitsiniz.Daha ilk okuldan itibaren iki yüzlü hale gelen bir nesil yetiştirmekle işe başlayan rejim, hemen arkasından Kur´an öğrenme yaşını belirliyor ve onu yılın belli bir dönemiyle sınırlandırıyor.Öteki taraftan bizler de feryat ediyor ve diyoruz ki: “Çocuklarımızın Kur´an eğitiminin önündeki engeller kaldırılsın.” Ardı sıra hemen İslami medyamız imdada yetişiyor ve çıkardıkları gazeteleriyle beraber elifba, sesli Kur´an alfabesi gibi yardımcı kaynaklar veriyor.Bunlara engel çıkaran TC´ nin kafirliği üzerine fazla söze hacet yok.Çünkü dinini laiklik olarak belirlemiş bir sistem, tabi olarak Allah´ın değil, şeytanın programını işletecektir.Ancak burada beni oldukça düşündüren şey, çocuklara Arapça Kur´an okumayı öğretmek arzusunun bugüne kadar ne hayır getirdiğidir.A´ dan z´ye kadar Arapça bildiğini söyleyen ilahiyatçısından medrese hocasına, bilmem hangi cemaatinden bir diğerine kadar bakınız ve kendinize sorunuz:
Allah için bu insanların bu güne kadar ortaya koydukları bir şeref tablosu var mı?
Allah şahittir ki tek örneğini dahi bulmak için günlerce düşünmek zorunda kalacaksınız.İslami kaygısı olan millete bakın ki bütün çırpınmaları sadece çocuklarının Kur´an´ı yüzünden okuyabilmelerini sağlamak ve bu sayede ebeveyn sorumluluğundan kurtulabilmek.Evet artık uyanmamız ve bilmemiz gerekiyor ki Kur´an´ı yüzünden okuyabiliyor olmanın dinen hiçbir sevabı yoktur.Eğer anlam olarak hayatımıza yansımamışsa, bu birikimin de getirebileceği bir hayır yoktur.Allah´a iman eden ve onun günleriyle karşılaşacağına inanan herkes şunu çok iyi bilsin ki bizim ilahi vahiy karşısındaki yükümlülüğümüz; okumak, anlamak ve yaşamaktır.Bunların hepsini yerine getirmediğimiz taktirde, ilahi emirleri sadece anlamadan terennüm etmenin getireceği hiçbir hayrı göremeyiz.Bir de şu noktadan bakalım:Bizlere, Kur´an´ın içindeki hükümleri uygulamayı yasaklayan rejim, kendi matbaalarında Kur´an basmıyor mu?Ne gariptir ki kitabın hükmüne razı olmayan sistem, kitabimızı basıyor.Ama kendisini anlamamaya şartlandırmış bir toplumun bu ihtiyacını karşılamak, mevcut sistemi hiç mi hiç rahatsız etmiyor.
Bu uygulamalarla kendini kamufle etmek isteyen rejim, her ne kadar belamlarıyla işbirliği yaparak Kur´an´da örtü olmadığını ispatlamaya çalıştıysa da bu genel bir kabul görmedi.Fakat yine de tavrını netleştirerek Allah´ı kamusal alandan kovabileceğini ve baş örtüsünü tamamen yasaklayabileceğini gösterdi.Bunu yaparken de karşılarında onurlu durmaya çalışan bir avuç mazlumun dışında kalanları, “Ya diploma ya örtünüz” gerçeğiyle karşı karşıya bırakarak kılıktan kılığa sokmayı da becerdi.çok azı olmak kaydıyla, kızlarımız bu mücadelenin ortasında yalnız kalmakla beraber gerçekten direndiler de...Hatta erkeklere nispetle oldukça dirençli çıktılar.Ancak bu çocuklar bir şeyi eksik bırakıyor ve sadece rejimi sorguluyorlardı.Bana göre yakalarına yapışmaları gerekenler arasında ilk sırayı rejim almamalıydı.Evet, adeta İslam kızlarımızın başına bela olmuştu ki örtü sadece onların problemi olmuş; erkekler, erkek doğduğuna şükredecek hale gelmişlerdi!Oysa bizim onlardan daha önce mücadeleye dahil olmamız ve gerek duygusal gerekse fiziki açıdan yıpranmaya müsait bu çocuklarımızdan önce bir şeyler yapmamızın gerektiğiydi. Bizler bu putperest sistemin küfründen ve bu çocukların üstüne çöreklenen zulümden bahsederken, aynı putperest sistemin eline küçük yavrularımızı geleceğin yalpalayan nesilleri olmaları için teslim etmiyor muyduk?O çocukları kapı dışarı eden Kemalist sistemin, maaşını kaybetmemek uğruna laikçe yeminleri ve törenleri yapmaktan kaçınmazken bir de mağdurlara! destek olduğumuzu söylemiyor muyduk!? İslama alenen savaş açtığını önümüze kadar seren ve bunu her seferinde dikte eden rejimin ordusuna hala çocuklarımızı göndermiyor muyduk? Evet bize bir feryat lazımdı ve bu feryadın sahibi yüzümüze bunları haykırmalıydı.Bana: “Sen, benim örtümden vazgeçmemi isteyen ve beni bu yüzden kapı dışarı eden bu sistemin putları karşısında saygı duruşuna geçemez, onun adına yemin edemezsin! Sen, Allah´ın emrini perukla geçiştirecek fetvalar vererek, zulmeden bu kafirlerin arzularını okşayamazsın! Sen, benim gidecek bir kapım olmadığı halde rahat rahat yiyip içip yatamazsın! Sen, ben bu kapılarda joplanırken vaaz kürsüsünden namazın faziletlerini anlatamazsın! Sen, Allah´a inatla direnenlerin cenazelerine Müslüman muamelesi yapamazsın! Sen, benim korumak için çırpındığım örtümün sırtından tesettür defileleri yaptırarak manken kılıklı fahişelere milyarlar bağışlayamazsın!” demeliydi.Ancak bu kardeşlerimiz başka haklar istediler! Halbuki isteyecek hiçbir hakları yoktu ve karşısında duranlar ne Ebubekir ne de Ömer´di.Bunlar, çağın azgın güçleri ve sabah akşam putlarına hizmet etmek için yarışan askerlerdi.Üstelik bu zalimler ellerimizle seçtiklerimiz ve itaat ettiğimiz insanlardı.Bugüne kadar bizi ilkokul sıralarından alarak getirdikleri noktaya kadar zihniyetimizi kırk yerinden şirke bulaştırmışlardı.Oysa dış örtümüzden önce korunması gereken iç örtümüz yani takva örtümüz, inatla Allah´a meydan okuyan bu zalimlerin verebileceği izne bakmamamızı emretmiyor muydu?
Kur´anı okumak ifadesini çokça kullanıyoruz.Keşke bu okumanın mahiyetini gereği gibi anlasak ve hükümlerini yerli yerinde uygulayabilseydik.Vahyin indiği dönemlerde bu kitabin hükümlerine iman eden insanlar,kitabın bütünüyle karşı karşıya değillerdi şüphesiz.Peyderpey inen ayetler tedricen bir olgunlaşma süreci oluşturuyor; kalpleri sağlamlaştırıyordu.Yani müminler hikmetle ilerliyorlardı.Onlar için, inen ayetler salt bir bilgilenme vasıtası değil, hayatın şartlarını belirleyen ve uygulanması gereken hükümlerdi.Bu yüzden inen her ayet pratiğini de peşinen ortaya koyuyordu.Vahiy
“Şunların hiçbirisine itaat etme.”(Kalem-10)) dedikten sonra,iman edenlerin, Allah´a rağmen kafirlere ve sistemlerine itaatleri söz konusu bile değildi.Yani bir başlangıç oluşturuluyor ve müminlere konumlarını belirlemeleri, net bir tavır koymaları emrediliyordu.
Allah, bu insanların karşısına direk olarak mevcut sistemin isnad edildiği putları koyarken aynı zamanda devrilmesi gereken ilk hedefler olduğunu da bildiriyordu.Çünkü putların devrilmediği yerde elde edilebilecek olan ufak kazanımlar sadece geçici bir ferahlık getirecek, arkasından da cahiliye, egemenliğini devam ettirecekti.Ancak işin merkezinde yer alan tağutlar baş aşağı edilebildiği taktirde mevcut sistemle beraber zalimce uygulamaları da ortadan kalkacaktı.Nitekim İslam inkılabı gerçekleştiğinde artık müminlerin lütfenle talep edeceği bir şey kalmamış,yapılması gerekenleri İslamın iktidarı kendiliğinden inşa etmişti.Yani peygamber, işe şarap küplerini kırarak, herkese başörtüsü dağıtarak, hırsızlığın had karşılığını anlatarak, faizin getirisini ve götürdüklerini anlatarak başlamadı.O ,iki şeyi ortaya koydu:Bunlar Allah´ın kulları için seçip beğendiği ve bir hayat tarzı haline gelmesi gereken İslam,diğerleri de tek şemsiye altında toplanan küfürdü.Eğer iman, taraftarlarıyla beraber belli bir seviyeye erişirse zaten diğer hükümler, mevcut olan İslam otoritesi altında kendiliğinden ağırlığını ortaya koyacaktı.Ne acıdır ki bugün için kardeşlerimizin model olarak ortaya koyduğu mücadele tarzında öne çıkan ucuz beklentiler, asil tehlike olan şirki göz ardına atmıştır.Karşımızdakilerden örtümüz için istediğimiz özgürlük bir gün “pat diye” avucumuza koyulduğunda ne yapacağız? arkasından “Ha bir de şarapla faiz mi vardı” diyeceğiz?” Zaten kendisini, bu melanetlerden istifade etmek için dayatan sistemden ayrıntılı hak talep etmek yerine, inananların önlerine niçin olsun tepedeki küfrü; mevcut anayasal düzeni koymuyoruz? Madem ki onlardan ve Allah´tan başka taptıklarından ayrıdığımızı, ayrılmamız gerektiğini söylüyoruz. O halde neden hala bunların merhamet duygularının uyanmasını ve burunlarını kıvırarak karşımıza koyacakları “lütfeni” bekliyoruz.Müslümanız değil mi?Eğer çocuğunuz karşınıza geçse ve Allah´a küfür etse ne yaparsınız?Bir kere hepiniz duygusal açıdan büyük bir hüsrana uğrar ve evde bir yılan yetiştiğinden bahsedersiniz.İyi de, her gün okula gönderdiğiniz ve Allah´ın indirdiklerine sırt dönmeye programlanarak gelen evlatlarınıza bakmıyor musunuz? onların ellerine tutuşturulan ödev kağıtlarında; Rabbinizin indirdiğini iptal etmeyi kendilerine görev bilmiş sahte rablerin övüldüğünü ve taptırmak istedikleri sistemi görmüyor musunuz? onların sabah akşam heykellerin karşısında saygı durusu altında laik ibadete mecbur edilişleri sizi hiç rahatsız etmiyor mu?Kaygınız sadece fen liseleri mi,Anadolu liseleri mi,üniversiteler mi?hayır, bizim Rabbimiz büyüktür ve tavrımız da büyük olmalıdır.Öyleyse amacımız onların lütfenleriyle önümüze koyacakları değil, neye mal olursa olsun, Rabbimizin istediklerini kuşanarak karşılarına çıkmaktır.Bizim karşımıza geçerek “Laik sistemde okullara baş örtüsüyle girilmez.” diyen küfür otoritesine “Ama demokrasi var, okumak hakkımız var.”gibi basit ve yalvarıcı taleplerle karşılık vermek yerine; “İslamın da, laiklik dahil hiçbir küfür sistemine ve müminlerin de kafirlere itaat izni yoktur.” diyelim ve sadece okullarına değil sistemlerine ve onun bütün uzantılarına sırt döndüğümüzü söyleyelim.Böylece, sadece bir diplomaya bağlanmış mücadeleyi islamileştiriyor olmak yerine hayatın her alanını kuşatan bir taleple önlerine çıkmış olacağız.Vermeyecekler mi?Bu hiç önemli değil.Allah´a ve ahret gününe iman eden bir topluluk bunu eninde de sonunda da alacaktır.
Bugünkü İslam dünyası gerçekten kurtulmak istiyorsa, öncelikli olarak düşman bildiklerini bir kenara bırakarak, kendi kendisiyle hesaplaşma sürecine girmelidir.Biliyoruz ki
Allah şirk koşulduğu müddetçe cenneti haram kılmaktadır.Bu anlayış sahiplerine cenneti haram kılan
Allah, elbette dünya hayatında da zillet elbisesini üzerimizden çıkartmayacaktır.Üzerimizde olan baskıların ve şeytani güçlerin, canımıza, malımıza ve namusumuza kadar elini uzattığı bir alçakça hayatın esiri olmuşken, peygamberlerin ve onların yolunda gönülden yürüyenlerin onurlu duruşlarıyla bağımız olduğunu söylemek gerçekten çok zor.Bir taraftan binlerce şeyhin, türbenin, ölünün altında kalan bir inançla daima diri olan Allah´ın kulu olabilmek, öte taraftan Kur´an´a sıra getirmeyecek kadar kitap yüklenerek hidayeti yakalamak, beri taraftan da peygamberlerin dışında önderler bulmakla bu nasıl olacak? Etrafındaki insanların namusu ayaklar altına alındığı halde oturduğu yerden kalkmayan ancak Amerika´lı askerin attığı füze, imamının türbesinin kenarını biraz yıkınca yarim saat mersiye dökenlerin ve zır zır zırlayanların, zekadan azade itikatları mı kurtaracak bizleri?Dinine sövüldüğü halde hala mezhebinin, tarikatının, cemaatinin, şeyhinin hesabını yapan; üstündeki zalime karşı yalaklanmayı borç bilip yanındaki mazluma it duruşu cesaret gösterenler mi? Kendilerine inmiş Kur´an´ı bir kenara bırakıp tarihinden, hocasından, babasından aldığı yalanlarla, hurafelerle, efsanelerle mi kurtuluşu yakalayacak? Bu mantık hangi savaşı kazanabilir ki?...Daha karşısındakine meydan okumasına gerek kalmadan kendi kendisinin mağlubu olmuş bir kere.Topraklarında taş üstüne taş kalmamışken, adam hala sünnete göre kaç taşla taharet yapacağının ve temizleneceğinin hesabını yapıyor.Bu kafayla yatıp kalkan allemelerin dizlerinin dibinde yetişenler, altındaki pislikleri temizlemeden önce kafalarına yağan pisliğe bakarlarsa belki akıllarını bir parça temizleyebilirler.Belki yadırgayabilirsiniz ama bu toplumun tez elden bir zihniyet arındırma konsülüne ihtiyacı var.Hıristiyanların kitapları için yaptığını bu kez kendi kafalarına yapmak zorundadırlar.Bu din; itikattan amele her mezhebin içinde sayısı bilinmeyecek kadar artan cemaatlerine kadar, İslam kılığına bürünmüş ama şirkten başka bir şey kusmayan hurafeler dünyasına kadar tek tek ayıklanmadıkça, müslümanım diyen bu toplumun felah bulması asla mümkün değildir. Evet, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi gerçektir ve müslümanım diyen için beş olmayacaktır.Dün bir kitabın ve o kitabın kendisine indiği peygamberin yanındaki ayak takımı denen ve herkesin hor gördüğü, işkence edip muhasaralara, göçe zorladığı toplum, çok zaman geçmeden kovuldukları yere geri gelmiş orayı fethetmişler ve putlarla dolu olan bir makamı ve sistemi tertemiz yapmışlardı.Bu yolun başından sonuna kadar Allah´tan kendilerine inen kaynağın önüne geçirdikleri hiçbir görüş yoktu. Kitabın belirlediği sınırlar içinde kalan müminler ya izzetleriyle ölüyorlar ya da yaşıyorlardı.Muhammed ve arkadaşları hiçbir zaman ciltler dolusu kitapların altında bir inkılap gerçekleştirmediler.Onlar Rablerinden gelen hükümleri ve
“Kendilerine okunan kitabi sana indirmemiz onlara yetmedi mi?”(Ankebut-51) ayetini çok iyi anlamışlar; hayatın her alanını peyderpey inşa eden bu hükümleri başka hiçbir beşeri unsurun altında bırakmayacak şekilde aziz tutmuşlardı.Bu yüzdendir ki her şeyin üstünde tutmuş oldukları kitabın hükümleri de onları hiçbir şeyin altında bırakmıyor; zillet denen lekeler
“Elbisesini temiz tutan”(Müddessir-4) bu topluluğun eteklerine dahi bulaşmıyordu.Böylece kararlı, doğru, fedakarca bir birliktelik içinde ortak bir duruşla ortak amaca yürüdüler ve kazandılar.Ancak bundan sonraki dönemler her geçen süreyi bir sonrakinin üzerine felaket katmanı olarak ilave etti.Neticede yanlarında olan bir kitapla inkılap yapan toplum ortadan kalktı ve kütüphaneler dolusu ilimin(!) altında sürünen, fırkalaşan ve kendisinden başkasını düşünmeyen bir toplum oluştu.Bugün geldiği ve sahip olduğu bilgi seviyesi açısından Kureyş müşriklerine taş çıkartacak kadar sapmış olan İslam dünyası, asli değeri ve kaynağı olan Kur´an´dan o kadar uzaklaştı ki kendisine Müslüman dediği halde İslamla savaştığının bile farkına varmaktan aciz kaldı.Böylece kendisine acı çektirenlere karşı Allah´tan yardım isterken, aslında Allah´ın dinine ne kadar uzak olduğunu ve karşısındaki zalimlerle aynı değere eş bir küfre bulaştığını anlamadı.Evet kaybımız buradadır.Ne yazık ki bindörtyüz küsür yıl önceki tevhidi anlayışa bir türlü erişemezken Muhammed´e savaş ilan eden Kureyş kafirlerinin mantığını aynen kabul ettik.
Müslümanlar şunu anlamak zorundadır:Bu din kendisini belirleyen ilk ayetten son ayetine kadar Allah´a rağmen yeni ilkeler oluşturulmasına asla müsaade etmiyor! hiç kimse içinde bulunduğu kaygıları öne sürerek zamanın değiştiğini ve yeniden yapılanma adı altında tevhidi ilkelere ilaveler ya da eksiltmelerle müdahale edemez.Yaratmada ortak tanımayan
Allah hükmetmede nasıl ortak kabul edebilir; yaratılmış olan kulların hükümler ilave etmesine razı olabilir?Bütün bu gayelerin bahanesi ise güya başarıya bu şekilde ulaşılabileceği içindir.Teşekkür ederiz!..Allah´ın eksik bıraktığı noktayı iyi yakaladınız.Peki her şeyi bilen
Allah, kulların ihtiyacı olan bir dini indirmekten acizmidir ki onun indirdiği ile yetinmeyip tersine onun men ettikleri şeyler çıkar yol amacıyla önümüze sürülüyor?Sonra da bu mantık, ellerini kaldırmış ve amellerinin kabul edilmesi için Allah´a dua ediyor ve diyor ki: “Ya Rabbi, işlerimizi kolaylaştır ve zalimlere karşı bizlere yardim et.” Asırlardan beridir açılan bu ellerin üzerine yağan kan, sefalet, cehalet ve ümitsizlik, işte bu bir kenardan yaptığımız kulluğun ve ona bağlı olan duanın karşılığıdır.Bu duaya gelen karşılık ise; Allah´ın dinine yardım etmek yerine kendisini dinle süsleyen tağutların yaldızlı elbiselerine aldananların, karşılığı yine tağuttan görmesidir.
Biliyorum ki Rabbim verdiği söze sadıktır ve yolunda yürüyen kullarına daima yardim edicidir.O, bütün elçilerinin yakarışlarına cevap vermiş ve onlara tuzak kuranların tuzaklarını boşa çıkarmıştır.Meryem´i bütün Yahudi kibri karşısında üstün getirirken, bir avuç genci yıllardır uyuttuğu mağaradan kendilerini yok etmek isteyenleri bir tarihi kalıntı haline getirdikten sonra yeniden diriltmiştir.Böyledir...Sayıları ve silahlarıyla övünenleri hep
“Bir avuç”luk (Yunus-83) müminlerin karşısında zelil etmiştir.Ordularının sayısını ancak kendisinin bilebileceği Rabbimiz, bizi neden bıraksın?Asırlar boyunca azgınlık yapan kavimleri; Ad´ı, Semud´u, Medyen´i, Firavun´u ve kavmini helak eden
Allah, bunlara da şüphesiz güç yetirecektir.Çünkü onun indirdiği kitap eskinin kafirleriyle bugünün kafirleri arasında bir fark görmemektedir.Ancak Rabbimizin verdiği bu söz kesinlikle ona inanmamız, çağın firavunlarına ve rububiyeti sahiplenişlerine sırt dönüşümüzle yerine gelecektir.Böylece önümüzdeki engeller kalkacak, bizi yakaladıklarını düşünen zalimler ansızın yakalanacaklardır.O zaman güçleriyle övünen, sahip oldukları mallarla şımaranlar
“Yeryüzünde bizden daha güçlü kim var” diyerek meydan okumaya devam edenler,
“Kendilerini yaratan Allah´ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi?” (Fussilet-15) ayetini arkalarına atmalarından dolayı Hud´un kavminin başına gelenler gibi felaketlerle nasıl karşılaşacaklar, göreceğiz.Evet, bu yardım, Allah´ın mümin kullarına vaat ettiği yardımdır.Ancak bu yardım; akletmeyen, yattığı yerden kadercilik dinine teslim olmuş aczi yet dolu insanlara, işi İsa´ya ya da Mehdi´ye havale ederek demiryolu olmayan yerde tren bekleyen tembel ve korkak itikatlılara, tevekkül kelimesini dilinden düşürmeyip devesine Allah´ı çoban yapmak isteyen mürailere asla erişmeyecektir.Bu yardım; kendisine inen vahye teslim olmuş ve her şart altında bunu uygulamayı farz gören, zulmün karşısında susarak dilsiz şeytan olmaktan korkan ve din gününün sahibini asla aklından çıkarmayan müminlere erişecektir.