İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 15.10.2006, 23:14

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Lightbulb Yedi Açıdan Namaz - Ahmet Tomor Hocaefendi

Yedi Açıdan Namaz - Ahmet Tomor Hocaefendi


İçindekiler

Mukaddime

İbadet Açısından Namaz

Mîrâc Açısından Namaz

Günahlardan Korunma Açısından Namaz

Sevap Açısından Namaz

Günah Açısından Namaz

Sağlık Açısından Namaz

Fıkıh Açısından Namaz

Abdest Bölümü

Abdesti Bozan Şeyler

Özür Sahibi Olma

Büyük Hades (Gusül) Bölümü

Sargı Üzerine Mesh

Sularla İlgili Bölüm

Teyemmümle İlgili Bölüm

Kadınlarla İlgili Bölüm

Mestler Üzerine Mesh

Necâsetten Tahâret Bölümü

Setr-i Avret Bölümü

İstikbâl-i Kıble Bölümü

Namaz Vakitleri Bölümü

Niyet Bölümü

Namazın Rükünleri

Namaz Nasıl Kılınır

Cemaat’le Namaz

Namazı Bozan Şeyler

Namazın Mekruhları

Hastaların Namazı

Namazda Sehiv Secdesi

Yolcu ve Yolcu Namazı

Kazâ Namazı

Cumâ Namazı

Terâvih Namazı

Bayram Namazları

Cenâze ve Cenâze Namazı

Kefen

Cenâze Namazı

Cenâzenin Taşınması

Mezara Defin
__________________

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 15.10.2006, 23:15

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Mukaddime

Yüce Allah, hadîs-i kudsî de: “Gizli hazine idim. Bilinmek istedim ve mahlûkatı (varlıkları) yarattım.” buyuruyor.

Bu kudsî hadiste, varlıkların yaratılmasındaki amacın Mârifetullah (bilinme) olduğu bildirilmektedir.

Bilinme, bilinçle olduğuna göre, varlıkların yaratılmasındaki asıl amaç, bilinçli varlıklardır. Diğer varlıklar, bilinçli varlıkların yararı için yaratılmışlardır.

Ruh ile sonsuzlaştırılan ve bilinçli varlıkların en üstünlerinden olan insanların aslî ve temel görevleri, Allah’ı bilmek, Allah’ı tanımak ve yalnızca Allah’a kul olmaktır.

İnsanların, Allah’ı bilmeleri, tanımaları, îman etmeleri ve yalnızca Allah’a kul olmaları, hurâfelere dayalı bâtıl inançlar, sapık ideolojiler, sapık sistemler ve din karşıtı sapık rejimler gibi yapay, zorlama, baskı ve zorbalık olmayıp, insanın fıtratına, duygularına ve doğal yapısına ve sağ duyusuna uygundur.

Çünkü demirin, çimentonun, milyarlarca kum taneciklerinin ve diğer yapı malzemelerinin kendilerinden var olup, plânsız, projesiz ve ustasız, mühendissiz, tesâdüf ve rastlantılarla bir araya gelerek kocaman sarayları oluşturduklarını iddiaya kalkışmak, ne derece delilik ve saçmalık ise...

Milyarlarca yıldızların kendiliklerinden var olup, plânsız, projesiz, yaratıcısız ve yöneticisiz tesâdüf ve rastlantılarla bir araya gelerek, kâinattaki denge ve düzeni oluşturduklarını iddiaya kalkışmak, daha delilik ve daha saçmalıktır.

Dünya, Ay, Güneş ve Yıldız’lar arasındaki mesâfe dengesini koruyan çekim gücü, kendiliğinden oluşan bir güç müdür?

Bir tek insanın bedeninde ayrı, ayrı türlerden oluşan 30 trilyona yakın canlı hücreleri kim yaratmıştır?

Bir bedende çift olan organlara, meselâ iki göze, iki kulağa, iki böbreğe, iki kola, iki ayağa eşit sayıda ve aynı tür hücreleri sevk ve idare eden kimdir?

Hayvanları yönlendiren içgüdü nedir?

Yumurtadan çıkan piliç, düşmanlarını nasıl tanır?

Kocaman inekten korkmayıp, kediden korkması ve uçan kuşlar arasında kartal ve doğan gibi kuşları ayırt edip tanıması ve korkması, hangi ilim ve hangi mantıkla açıklığa kavuşturulabilir?

İnsanları yönlendiren akıl ve ruh nedir?

Kan pıhtısı ile başlayan, çeşitli kimyasal ve fiziksel değişime uğradıktan sonra, genel anatomisi oluşan bedensel yapımızın insan şeklini alışında, cinsiyetimizin belirlenişinde, saçlarımızın, gözlerimizin renginden parmak izlerimize kadar, bedensel yapımızın oluşumunda zerre kadar etki, yetki ve seçeneğimiz var mıdır?

Yaratılışı, doğumu, yaşamı ve ölümü elinde olmayan ve kendi kaderini kendi belirleyemeyen insanın, madde ve madde ötesi bütün varlıkları yaratan, yöneten ve dilediği gibi yönlendiren yüce Allah’a “KUL” olmaktan başka bir seçeneği var mıdır?

Bu apaçık gerçekler karşısında putlarını savunamayanların, fikir özgürlüklerini kısıtlayarak ve hukuku kullanarak müslümanları susturmaya kalkışmalarının anlamı nedir?

Eski çağlarda yaşayan müşriklerin, inkârcılık ve putçuluk hareketleri, “küfr-ü cehlîden” (bilgisizlikten) kaynaklanıyordu. Bilim ve teknolojiden yoksun olan o devrin müşrikleri, bilmedikleri için inkâr ediyorlardı.

Ama inkârla iş bitmiyordu. Çünkü fıtratlarından kaynaklanan inanç baskısı ve bundan oluşan ruhsal bunalım, onları inanca zorluyordu.

Yoğun inanç baskısından ve ruhsal bunalımdan kurtulmak için, yağmurdan kaçarken, doluya tutulmuşlar ve gökyüzündeki parlak yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i yeryüzünü yöneten ilâhlar olarak kabullenmişler ve onların adına diktikleri taşlara tapınmaya başlamışlar.

Çağımızdaki putçuluk hareketleri ise, küfr-ü cehlîden, yani bilgisizlikten değil, küfr-ü inâdîden, inatçılıktan kaynaklanmaktadır.

Eski çağ müşriklerinin çarpılırım korkusu ile başlarını kaldırıp bakmaya korktukları yerlere, çağın insanı bilim ve teknoloji ile çıkmıştır.

Uzaya yerleşen, Ay’da yürüyen ve yıldızlara doğru tırmanan çağın insanı, Ay’ın, Güneş’in ve Yıldız’ların ilâh olmadığına ve olmayacağına kesinlikle inanmıştır.

Tapınılan taşların ve diğer maddelerin aslını oluşturan elementleri ve elementleri oluşturan atom yığınlarını didik didik araştırmış ve atomun çekirdeğini parçalayarak yeryüzünün hâlifesi olduğunu ve madde üzerindeki hâkimiyetini kanıtlamıştır.

Akıl, bilinç ve irade gücünden yoksun olan ve insanın elinde bir oyuncak olan maddenin ilâh olamayacağı gerçeğini açıkça ortaya çıkarmıştır.

Bu ilmî gerçeklere ve kesin belgelere rağmen hâlâ putçulukta direnen ve taşların önünde saygı duruşu yapan çağın müşrikleri, gerçekte taş devri insanının çok gerisinde kalmaktadırlar.

Taş devri müşrikleri, Dünya’dan daha büyük ve daha güçlü enerji kaynakları olan Güneş’i ve Yıldız’ları ilâhlaştırıp, onların adına diktikleri taşlara tapınırken...

Çağın müşrikleri, kendileri gibi hücre yığınından oluşan ve ölünce çürüyüp toprağa dönüşecek olan kişileri ve onların görüşlerini ilâhlaştırıp, onların adına diktikleri taşlara tapmaktadırlar.

Bu dünya imtihan alanıdır. İman ise gaybîdir. Bazı gerçekler gizlidir, gelip insanın yüzüne çarpmazlar, düşünenler, ancak akıl duygusu ile o gerçeklere ulaşabilirler.

Yüce Allah, Kur’an’da;“Ey akıl sahipleri..” diye, akılları, düşünmeye ve gizli gerçeklere ulaşmaya davet ediyor.

Evet, bu dünya imtihan alanıdır ve Ahiret’in tarlasıdır. Gerçekte ceza veya ödüllendirme yeri değildir. Bu nedenle kıyamete kadar îman ve küfür kesintisiz devam edecektir.

Yüce Allah, inkârcı kâfirlerin ne rızkını keser ve ne de onları hemen cezalandırır.

Ancak, Yüce Allah’ın kesinlikle af etmediği, Ahiret’e ertelemediği ve bu dünyada şiddetle cezalandırdığı bir suç vardır;

O da zulümdür. Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.

Hıristiyan ve Yahudi fanatiklerin başlattığı İslâm düşmanlığını, halkı müslüman olan ülkelerde söz ve yetki sahibi olan sahte lâikler uygulamaya kalkışırsa ve müslümanlara zulüm ve zorbalığa yeltenirlerse..

Şu gerçeği unutmasınlar! Bu zulüm hem insanlığın ve hem dünyanın felâketlere uğramasına neden olur.

Çünkü, peygamberimizden önceki dönemlerde her kavme (topluma) ayrı, ayrı peygamberler gelirdi.

Hangi toplum peygamberine ve o peygambere iman edenlere, baskı, zulüm ve zorbalığa kalkışırsa, Allah yalnızca o toplumu helâk ederdi.

Nitekim Lût kavmini helâk etmeye giden melekler, Hazreti İbrahim’e uğramışlar ve Lût kavminin helâk edileceğini bildirmişlerdi.

İnsanlar kabullensin, kabullenmesin, Allah’ın şahitliği yeterlidir ve Hazreti Muhammed, tüm insanlara gönderilen son peygamberdir ve günümüzün koşulları çok farklıdır.

Hepimiz aynı uzay gemisinde yaşama zorunluluğundayız. Lütfen, yan yana ve birlikte yaşamasını öğrenelim.

Keser gibi yongaları yalnız kendimize yontmayalım. Balta gibi ortadan keselim.Yani adaleti eşit uygulayalım.

Kimsenin inancına, inancını öğrenmesine ve inancı doğrultusunda yaşamasına karışmayalım ve “Sizin dininiz sizin ve bizim dinimiz bizim” ilâhi emrini uygulayalım.
__________________

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 17.10.2006, 23:06

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
İbadet Açısından Namaz

İbadet Açısından Namaz

Madde ve madde ötesi varlıkları, kâinattaki denge ve düzenin gereği birbirlerinin yararı için yaratan Yüce Allah, insanı kendisi için, kendisine bilinçli ibâdet etmesi için yaratmıştır.

Anatomisi ve fiziksel yapısı ile “ahsen-i takvîm” (en güzel şekil) de yarattığı insanı, “Ruh” ile sonsuzlaştırmış, “Akıl” ile bilinçlendirmiştir.

Nur’dan yarattığı meleklerini, Adem’e secde (saygı) yaptırarak, insanın diğer varlıklara karşı olan üstünlüğünü ve kendi katındaki değerini fiilen kanıtlamıştır.

Ancak, meyve ağacının değeri, meyvesi ile orantılı olduğu gibi;

İnsanın, Allah katındaki değeri de ibâdeti ile orantılıdır.

Yüce Allah buyuruyor; “Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet yapmaları için yarattım” Ezzâriyat - 56

İnsanın, yalnızca Allah’a ibâdet edebilmesi için, önce nefsini (kendini) bilmesi gerekir.

Direksiyon başında babasının kucağına oturan çocuk, küçücük elleri ile direksiyonu hafifçe sağa sola çevirince arabayı ben götürüyorum diye sevinir.

Oysa kontağı açan, motoru çalıştıran, vitesi ayarlayan, gaza, debriyaja ve frene basan ve gerçekte direksiyonu kullanan babasıdır.

Direksiyonu hafifçe sağa, sola çevirmekle, arabayı ben götürüyorum diye sevinen ve şımaran çocuğun araba üzerindeki hâkimiyeti ne kadar sınırlı ve kısıtlı ise..

Doğumu, yaşamı ve ölümü elinde olmayan, kendi kaderini kendi yazamayan ve bedenindeki trilyonlarca hücreden bir tek hücreye sözünü geçiremeyen insanın, kendi bedeni üzerindeki hâkimiyeti de aynı derecede sınırlı ve kısıtlıdır.

Güneş’e oranla bir atom kadar küçük ve bir hiç olduğunu bilen kişinin, Dünya’yı, Ay’ı, Güneş’i ve Yıldız’ları yaratan, yöneten ve yönlendiren Yüce Allah’a kul olmaktan ve yalnızca Allah’a ibadet etmekten başka bir seçeneği yoktur.

İbâdet ne demektir?

“Abd” kökeninden gelen ibâdet, kulluk, tam teslimiyetçilik ve kesin ita’at demektir.

İbâdet edene “Âbid”, ibâdet edilene “Ma’bud” denir. İbâdet edenin, Âbidin, bilinçli ve samimi olması ve ibâdet edilen Ma’bud’ un gerçek ve hak Ma’bud olması şarttır.

Gerçek ve hak Ma’bud olarak, âlemlerin Rabbi olan Allah’a inanan ve îman edenlerin ilk görevi beş vakit namazdır.

İşini, gücünü bırakan, tatlı uykusundan fırlayan, abdestini alıp Allah huzurunda el bağlayıp, teslim olan ve secdeye kapanan kişi, ibadetin zirvesine ulaşmış ve Allah’a gerçek kul olmuştur.

Sevgili Peygamberimiz;“Namaz dinin direğidir. Namazını kılan, dinin direğini dikmiş ve namazı terk eden, dinin direğini yıkmıştır” buyurmuştur.

Namazla ilgili Kur’an’da, yüze yakın âyet-i kerîme ve sayısız hadîs-i şerif’ler vardır. Ancak bu hadîs-i şerif namazın önemini belirtme açısından yeterlidir.

Evet, dinin direğini yıkmak istemeyenler ve dinsiz kalmak istemeyenler, beş vakit namaza can simidi gibi sarılmalı ve namazı seve seve kılmalıdırlar.

Beş vakit namaz en büyük ilâhi emirdir ve farz-ı ayın’dır. Farz-ı ayın demek, üzerlerine namaz farz olanların, bu namazı bizzat kendilerinin kılmaları şart demektir.

Bir toplumda yalnızca hacıların, hocaların, emeklilerin ve âile içinde eşlerden birinin namaz kılması yeterli değildir. Nitekim toplumda ve aile içinde bazılarının yediği yemekle diğerlerinin karınları doymadığı gibi..

Namazda vekâlet geçersizdir. Bir kişinin işi, gücü, görevi, makamı ve rütbesi ne olursa olsun, beş vakit namazı kendisinin kılması şarttır.

Biz görev başındayız. Bizim çalışmalarımız da ibâdettir gibi, İslâm’la bağdaşmayan, tutarsız şeytan fetvaları ile oyalanmayalım. Beş vakit namazı terk ederek, Allah’a isyan etmeyelim ve dinimizin direğini yıkmayalım.

Sevgili Peygamberimiz; “Her şeyin bir alâmeti (belirtisi) vardır. İmân’ın alâmeti, namazdır.” buyurmuştur.

Namaz kılmak, imanın en açık belitisi olduğuna göre, namaz kılmamak da îmansızlığın belirtisi demektir.

Beş vakit namaz , gerçekten îmanın en açık belirtisidir. Gayr-i müslimlerin (Müslüman olmayanların) yoğun olduğu yerlerde ve yabancı dış ülkelerde, namaz kılan bir kişi, açıkça ben müslümanım demekte ve îmânını fiilen kanıtlamaktadır.

Beş vakit namaz, her insana farz mıdır?

Beş vakit namazın farz olması için öncelikle insan olmak gerekli, ama yeterli değildir. İnsan olmanın dışında;

1 - Müslüman olmak.

2 - Akıllı olmak.

3 - Bülûğa (Erginlik çağına) ermek.

4 - Kadınlar âdet ve nifastan temizlenmiş olmak.

Bu dört konuyu biraz daha açıklığa kavuşturalım.

1- İslâm dinini kabul edenlere “Müslüman” denir.

İslâm dini, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanları ve tüm dünyayı kapsayan son ilâhî dindir. Bu nedenle, dil, renk ve ırk ayrımı yapmaksızın herkesi kabul eden, kucaklayan ve kardeş yapan bir dindir.

Bir kişinin daha önceki inancı ve yaşamı ne olursa olsun, İslâm’ı kabul edenler, müslümandır, kardeştir ve aynı haklara sahiptir.

Bir kişinin müslüman olabilmesi için, anlamını bilerek, inanarak kalbi ile onaylayarak, dili ile bir defa, “Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh” diye kelime-i şehâdeti getirmesi yeterlidir.

Allah’tan başka hak ve gerçek ilâh (Ma’bud) olmadığına ve Hazreti Muhammed’in, Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna inanan ve müslüman olan kişi, bu inancına bağlı kaldığı sürece müslümandır ve kesinlikle Cennet’e girecektir.

Cennet’e giriş, iki çeşittir.

Birincisi; Mahşer yerinde, ya hiç sorguya çekilmeden veya sorgulamadan sonra, Peygamberler, Sıddıklar, Şehidler, Evliyalar ve Salihlerle birlikte mânevi feyizler, ruhsal zevkler ve büyük coşku ile hiç azap görmeden Cennet’e girmek.

İkincisi;Mahşer yerindeki sorgulamada, sevâbı az ve günahı çok gelenler, günahları kadar yanmak üzere Cehennem’e atılacaklar, günahlarından arındıktan ve Cennet hayatına uyum sağlayacak duruma geldikten sonra Cennet’e gireceklerdir.

Allah’tan başka rabb’ler edinenler, İslâm karşıtı kişileri ve onların görüşlerini ilâhlaştırıp, putlaştıranlar ve İslâm dışı ideoloji ve sistemleri benimseyip, bunların kurbanı olanlar, inanç açısından İslâm dininden çıktıkları için, bunların Cennet’e girmeleri haramdır ve Cehennem’de sürekli kalacaklardır.

2- Allah’ın en büyük nimetlerinden biri olan“Akıl”, ilâhi bir lûtuftur. Yani Yüce Allah dilediği varlıklarına bu nimeti vermiştir.

İlâhi emirlere muhâtap olan, bilinçsiz hücreler, et ve kemik yığınları değil, ancak akıllardır.

Yüce Allah, Kur’an’da;“Ey akıl sahipleri..” diye akıllara hitap etmekte, emir ve yasaklarını onlara bildirmektedir.

Malı olmayan fakirlere, zekât ve hac gibi ibâdetler farz olmadığı gibi, aklı olmayanlara da namaz ve oruç gibi ibâdetler farz değildir.

Doğuştan aklı olmayanlara, sonradan aklını yitirenlere veya yaşlılık nedeniyle ağır bunama dönemine girenlere beş vakit namaz ve oruç farz değildir. Ayrıca bir gün, bir geceden (24 saatten) fazla ve altı namaz vakti kadar veya daha fazla baygın halde ve komada kalanlara da, bu hastalıkları devam ettiği sürece namaz farz olmadığından, bu hastalar sağlığa kavuştuktan sonra da bu namazları kazâ etmezler.

Eğer baygınlık ve koma hali, 24 saat (beş namaz vakti) veya daha az olursa, bu hastalar sağlığa kavuştukları zaman baygın ve koma halinde kılamadıkları namazlarını kazâ ederler.

“Aklın yolu birdir” derler, doğrudur. Çünkü en akıllı ve en bilinçli varlıklar olan ve nefsâni duyguları olmayan meleklerin arasında, hiç bir görüş ayrılığı ve görüş ayrılığından kaynaklanan tartışmalar olmaz.

İnsanların ve cinlerin kendi aralarındaki görüş ayrılıkları ve görüş ayrılığından kaynaklanan tartışmalar, kavgalar ve savaşlar, şehvet, öfke, ihtiras, kin ve benlik gibi nefsâni duyguların akılları devre dışı bırakmasından ileri gelen olaylardır.

Dinsiz ve dengesiz bir yaşamın kurbanı olanların ve şehvet gibi nefsâni duygularının etki ve baskısı ile akılları devre dışı kalanların, çıplaklığı savunmaları ve baş örtüsüne karşı olmaları, onların açısından doğaldır.

3- Bülûğ (erginlik) çağına ermeyen çocuklara beş vakit namaz farz değildir. Çocukların bülûğa ermesi, bedensel yapılarına, psikolojik duyarlılıklarına ve yaşadıkları iklim şartlarına göre farklı olabilir.

Genelde kızlar 9 yaşından ve erkekler 12 yaşından sonra bülûğa ererler.

15 yaşına gelen kız veya erkeklerde, bülûğa erme belirtileri olmasa da, bu yaştan sonra, şer’an (dînî açıdan) bülûğa ermiş olurlar.

Erkekler ilk ihtilâm olmaları ile ve kızlar, 3 günden az olmamak üzere ilk âdet kanını görmeleri ile bülûğa ermiş olurlar.

Bülûğa eren kızlara ilk âdet kanından temizlendikleri anda, beş vakit namazı kılmaları ve örtünmeleri farz olur.

Bülûğa eren, yani gece ilk defa ihtilâm (rüyada cünüp) olan erkeklere, o gecenin yatsı namazından başlamak üzere, beş vakit namaz farz olur.

Çocuklar, ana-babanın elinde ilâhi emânettir. İslâm fıtratı üzere doğan ve tertemiz bir halde ana-babaya teslim edilen yavruları, korumak, kollamak ve Allah’ın emri doğrultusunda yetiştirmek, ana-babanın üzerine farzdır.

Çocukların sağlığını korumak da ana-babanın görevidir. Özellikle gebelik ve emzirme dönemlerinde sigara, alkol ve uyuşturucu kullananlar ve çocukların yattığı kapalı odalarda sigara içenler, yavrularının sağlığına zarar verdikleri için Allah katında sorumludurlar.

Çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına kâmet okuyarak, İslâm’a uygun ve anlamı güzel olan bir isim takmalı ve konuşacağı zaman, önce Allah demesini öğretmeli ve sık sık tekrarlamalıdır.

Yavrunun doğal gıdası, ilâhî formüle dayalı ana sütüdür. Zorunlu nedenlere dayanmadıkça ana sütünden ayrılmamalıdır.

Çünkü el değmeden, plastik ve metal kaplara girmeden, elektronik cihazlardan geçmeden, havadan etkilenmeden ve dış ısı ile besin kaybına uğramadan, taptâze ve âb-ı hayat (hayat suyu) gibi anaların göğsünden fışkıran ana sütü, doğal ve genel besleyiciliği yanında, hastalıklara karşı koruyucu özellikleri de vardır.

Helâl lokma yiyen, iyi huylu ve sağlıklı bir anneden iki yaşına kadar süt emen yavrulara, her açıdan ana sütü yeterlidir.

Yavrusunu seven, onun gerçek ve kalıcı geleceğini düşünen ve Cennet’e hazırlamak isteyen ana-babalar, yavrularını her türlü kötü ve çirkin sözlerden, günah işlenen ve özellikle belirli kanalları izlemekten, ateşten korur gibi korumalıdırlar.

Yüce Allah buyuruyor; “Ey mü’minler! Kendinizi ve ehlinizi (eş ve çocuklarınızı) yakacağı taş ve insan olan ateşten koruyun.” Tahrim-6

Çocuklar 7 yaşına yaklaşınca, namazın önemi vurgulanmalı, namazla ilgili ön bilgilerin ve kısa surelerle, duâların öğretilmesine başlanmalıdır.

Sevgili Peygamberimiz; “Çocuklarınız 7 yaşına gelince, onlara namazı emredin ve 10 yaşına gelince kılmazlarsa (hafifçe) vurun.” buyuruyor.

En büyük mürşid ve en büyük eğitimci olan Peygamberimizin bu emri doğrultusunda yavrularımızı 7 yaşında namaza başlatalım. Severek, okşayarak ve bazen sevdikleri şeyleri alarak, ödüllendirerek namaza alıştıralım ve namazı sevdirmeye çalışalım.

Sünnet cemiyeti dolayısı ile bir ev sohbetinde, çocukların dini eğitimleri ve 7 yaşında namaza başlatılmaları konusunu anlatırken, ilkokul müdürü olduğunu söyleyen biri sözümü keserek aynen şunları söyledi;

“Çocukların 7 yaşında namaza başlatılmaları ve 10 yaşından sonra baskı uygulanarak namaza zorlanmaları, çocukların özgürlük haklarına, insanlık haklarına ve genel ahlâk ve hukuk kurallarına saygısızlık değil midir?”

Müdür beyin bu insancıl (!) yaklaşımlı sorusu üzerine konuyu değiştirmek zorunda kaldım ve müdür beyin içerisinde bulunduğu, yaşadığı, uyguladığı ama farkında olmadığı sistemi örnek vererek cevaplandırmaya çalıştım;

“Müdür bey! dedim. Beş yıllık (o zaman öyle idi) ilk öğretim yasalarla belirlenmiş, zorunlu ve temel bir eğitimdir.

7 ve daha yukarı yaştaki çocuklar, sabahın kör karanlığında, tatlı uykularından zorla uyandırılmakta ve sıcak yataklarından zorla kaldırılmaktadırlar.

Tatlı uykularından ve sıcak yataklarından zorla kaldırılan çoçuklar, yarı aç, yarı uykulu bir halde ve kışın soğuk günlerinde, kar, tipi, yağmur ve fırtına altında üşüyerek ve ıslanarak okula gitme zorunluğundadırlar.

Ayrıca büyük kentlerde o saatteki yoğun trafiğin arasında körebe gibi kaçarak, koşarak ve trafik canavarından kıl payı kurtularak okula gitmektedirler.

Veliler bu uygulamayı yürütme ve gerekli hallerde zor kullanma ve baskı yapma zorunluğundadırlar.”

Müdür beye dönerek, “Sayın müdür bey!” dedim.

“Doğumla, ölüm arasında sınırlı ve kısıtlı olan kısacık dünya hayatı için, çekilen bunca çileleri, sıkıntıları ve hatta ölüm tehlikelerini hoşgörü ile ve doğal karşılıyorsunuz.

Diğer yanda, Allah’ın, İslâm fıtratı (İslamî yaşantı) üzere yarattığı yavruların, doğal yaşamlarının bir gereği olan beş vakit namazı, ana-babalarının yanı başında ve sıcacık odada kılmalarını, neden bu derece abarttığınızı ve yadırgadığınızı anlayamadım.” dedim

Müdür bey, doğrusu kendisinden hiç beklemediğim bir olgunlukla boynuma sarıldı ve benim gibi bir âcizden özür diledi.

Sevgili din kardeşlerim!

Binbir güçlükle yetiştirmeye çalıştığımız ve üzerine titrediğimiz yavrularımızın haydut, terörist olmalarını istemiyorsak, ileride bizleri sevmelerini, saymalarını, vatana, millete yararlı olmalarını ve en önemlisi mahşer yerinde yakalarımıza yapışıp, bizlerden davacı olmamalarını istiyorsak, çok sevdiğimiz yavrularımızı, peygamberimizin emir ve irşatları doğrultusunda yetiştirmeye çalışalım.

Münâfıklar gibi önce ekmek, sonra din demeyelim ve sahâbeler gibi, her yerde, her konuda ve her zaman dîni ön plânda tutalım.

Yavrularımızı 7 yaşında namaza başlatalım. 10 yaşına geldikleri zaman daha duyarlı olalım ve başta Kur’an olmak üzere gerekli temel ve genel dînî bilgileri öğretelim.

4- Âdet ve nifas (lohusalık) halinde kadınlara, bu halleri devam ettiği sürece namaz farz değildir.

Ruhla sonsuzlaştırılan ve sonsuzluk âlemi için yaratılan insanların özlemlerinde ve bilinç altlarında doğal olarak ölümsüz bir yaşamın, özlemi ve isteği vardır.

Genç, sağlıklı, dinamik, sorunsuz ve hayat dolu insanlarda bu özlem ve istek daha güçlüdür.

Şeytan, Hz. Adem ile Hz. Havvâ’ya işte bu açıdan yaklaştı. Uzun yıllar cennettte kaldığı için, yalnızca kendisinin bildiği bir sırrı ifşâ ediyormuş gibi davrandı ve Allah adına yemin ederek, o yasaklanmış ağacın meyvesinden yiyenlerin ölümsüz hayata kavuşacağını söyledi.

Hz. Adem korktu ve irkildi ama genç, dinamik, sağlıklı, sorunsuz ve hayat dolu bir kadın olan Hz. Havvâ, hemen o ağacın meyvesinden yedi, eli ile Hz. Adem’in ağzına götürerek yemesi için ısrar etti ve yedirdi.

Allah tarafından cezalandırılan Adem ve Havvâ, cennetten sürülüp, yaşam şartları en güç olan Dünya gezegenine indirildiler. Suçu önce işleyen ve eşi Adem’i suç işlemeye teşvik eden Havvâ, ayrıca her ay adet kanı görmekle cezalandırıldı.

Kadınlardan her ay gelen ağır kokulu, kara, kırmızı ve sarı renkli kana, adet (aybaşı) kanı denir.

Adet kanı 3 günden az ve 10 günden fazla olmaz.

Aşağıdaki kanlar, âdet ve nifas kanı olmayıp, burundan ve kesilen parmaktan gelen kanlar gibi yalnızca abdesti bozarlar.

İstihâze adı verilen bu kanlar, namaza, oruca, Kur’an okumaya engel olmadığı gibi, hanımların eşleri ile münâsebette bulunmalarına da engel olmazlar.

3 günden az gelip kesilen kanlar.

Âdet günlerinde, 10 günden fazla gelen kanlar.

İki adet arasında, 15 gün geçmeden önce gelen kanlar.

9 yaşından küçük kızlardan gelen kanlar.

Adetten kesilmiş kadınlardan gelen kanlar.

Gebe kadınlardan gelen kanlar.

Doğumdan sonra 40 günden fazla gelen kanlar.
__________________

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 08.11.2006, 15:45

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Mîrâc Açısından Namaz

Mîrâc Açısından Namaz

Mîrâc nedir?

Mîrâc; yüceldi, yükseklere çıktı anlamındaki “arece” fiilinin miftah vezninde ism-i âletidir.

Miftah; (anahtar) kapalı kapıları açan bir âlet olduğu gibi, Mîrâc da madde ötesi melekût âleminin kapılarını açan, mânevî araçtır.

Madde ötesi bir varlık olan ve âlem-i ervahtan gelen ruhun, madde ötesi âlemlerde mânevî feyizler ve ruhsal zevklerle huzur bulması ve tatmin olmasıdır.

Mîrâc, peygamberlerin ve evliyâların “seyr-i sülûk” u, yani Allah yolunda mânevî ve rûhâni yolculuğudur.

Bütün peygamberlerin ve evliyâların, ruhsal olgunluklarına ve Allah katındaki derecelerine göre, rûhâni mîrâcları vardır.

Ruh ve bedenle birlikte yapılan ve Mekke’deki Mescid-i Haram’ dan önce Kudüs’ teki, Mescid-i Aksâ’ya ve oradan yedi kat gökleri, Sidre-i Müntehâ’yı ve Melekler Alemini aşarak “Kabe Kavseyn” makâmına kadar uzanan Mîrâc, Hâtem’ül Enbiyâ ve Makâm-ı Mahmud sahibi olan sevgili Peygamberimize lûtfedilen özel bir Mîrâc’tır.

Cebrâil’in, “ileri geçersem yanarım” diye aczini itiraf ettiği ve peygamberlerin gıbta ettiği bu Mîrâc, akıl ve hayaller ötesi bir olay olduğu için, müşrikleri çıldırtıp Esfel-i Sâfilîn’e yuvarlamış ve Ebû Bekir’i sıddîkıyet makâmına yüceltmiştir.

Sonsuz merhamet sahibi olan yüce Allah, bizleri de bu kutsal Mîrâc nîmetinden yoksun bırakmamış ve peygamberimizin dili ile bunu haber vermiştir.

Sevgili peygamberimiz;“Namaz, mü’min’lerin mîrâcıdır.” hadîs-i şerîfi ile, çok sevdiği ümmetine bu müjdeyi vermiştir.

“Her şey aslına döner.” topraktan yaratılan bedensel yapımızın ölünce çürüyüp tekrar toprağa dönüştüğü gibi.

Mîrâc gecesi farz kılınan ve Mîrâc’dan gelen namaz da, kılan kişileri tekrar Mîrâc’a taşır.

Evet, namaz mü’minlerin mîrâcıdır. Mü’min’ler, ancak namaz ile Mîrâc’ın mânevi fazîletlerinden ve ruhsal zevklerinden yararlanırlar ve namaz ile madde ötesi âlemlere yücelebilirler.

Beş vakit namazı kılanların herbiri, Mîrâc’ın mânevî faziletlerinden ve ruhsal zevklerinden yararlanır mı?

“Namaz, mü’minlerin mîrâcıdır” hadîsinin aslı; “Essalâtu Mîrâcul mü’minîn” dir. Essalâtü’ deki lâm ile Elmü’minîn’ deki lâm, cins için değil ahd (belirlilik) içindir.

Her namaz, Mîrâc olmadığı gibi, her mü’minin kıldığı namaz da Mîrâc olmaz demektir.

Namazın gerçekten Mîrâc olabilmesi ve kılan kişiyi mânevî feyizlere, ruhsal zevklere ve madde ötesi âlemlere taşıyabilmesi için, önce namaz kılan kişinin gerçek mü’min olması, tevhid inancını kalbine yerleştirmesi gereklidir.

Tevhid ve şirk birbirinin zıddıdır. Tevhidin olduğu yerde şirk ve şirkin olduğu yerde tevhid olmaz.

Din karşıtı kişileri ilâhlaştıranlar, avuçları şişinceye kadar onları alkışlayanlar ve onların, dînin temeline dinamit koymalarını kıllarını kıpırdatmadan, boyalı basında ve kanallarda zevkle izleyenler..

Sonra alelacele aldıkları abdestle, yatıp kalkıp namazlarını kılıverenler, ne îmânın tadını, ne namazın tadını ve ne Mîrâc’ın tadını alamadıkları gibi, Cennet’in kokusunu da alamazlar.

Yüce Allah buyuruyor;“Gerçek mü’min’ler, kurtuluşa erdiler. Onlar namazlarında huşû edicilerdir. (Namazlarını huşû ve huzurla kılıcılardır.)”Mü’minûn 1-2

Gerçek mü’min-gerçek namaz. Artı-eksi uçları gibi, bu ikisi bir araya gelince, nice nice mânevi enerjiler, mânevi feyizler ve ruhsal zevkler oluşur ve kılınan namaz, gerçekten Mîrâc olur.

Sevgili din kardeşlerim!

Namazımızın gerçek Mîrâc olması ve bizleri mânevi feyizlere, ruhsal zevklere ve ilâhi huzura taşıyabilmesi için, öncelikle namazın alt yapısını oluşturan ön şartları yerine getirelim. İnanç, bilinç ve ihlâsı kendimize ilke edinelim.

Namazın ön şartları tuvalette başlar. Çünkü tuvaletine sıkışan kimsenin, tuvalete gitmeden namaz kılması mekruhtur.

Ameller (işler) niyete bağlıdır. Namazı huşû ve huzurla kılabilmek ve kerâhetten sakınma amacı ile tuvalete girenlerin, namazla ilgili sevapları yazılmaya başlar.

Abdest, namazın anahtarı ve müslümanların şeytana karşı en etkili silahıdır.

Önceden abdest alarak, namazın vaktini bekleyenlere, şeytan yaklaşamaz. Onları önemsiz işlerle oyalayıp, namazın vaktini geçirtemez.

Bu nedenle, gücümüzün yettiği ölçüde vakitten önce abdest alalım ve kendimizi namaza hazırlayalım.

Abdest veya gusül gibi maddî ve mânevi temizlikler yapıldıktan ve üst baş temizliği gözden geçirildikten sonra, namaz vakitlerini ilâhi randevu olarak algılamalı, ruhsal ve psikolojik açıdan namaza girişe hazırlanmalıdır.

İlâhi randevunun başlangıcını bildiren Ezan’lar okunmaya başlayınca, müezzinler, “Allâhü Ekber, Allâhü Ekber” deyince gönüller duygulanmalı, iş, güç bırakılmalı, yaşam durmalı ve tüm inananlar namaza koşmalıdır.

Ezan duâsından sonra ayağa kalkılır, kıbleye dönülür ve namaz için niyet edilir.

Namazın akışını etkileyecek olan niyet gerçekten çok önemlidir. Bu nedenle kalp ile yapılması farzdır.

Niyet, kişi ile Allah arasında bir sözleşmedir. Niyet ile âdet ve ibâdet ayrılır ve kişinin sevâbı niyeti ile orantılı olur.

Niyet, kişinin kendine gelişi, Allah huzurunda olduğunu hatırlayışı ve gafletten sıyrılıp çıkışıdır.

Niyet, kişi ile dünyası arasına çekilen kalın bir duvardır. Duvarın dış tarafında bitmeyen, tükenmeyen dünya işleri, ihtiras, tartışma, kavga ve gaflet..

Duvarın beri tarafında yalnızca Allah’a ibâdet.

“Niyet ettim Allah rızası için filân namazı kılmaya.” derken, ağzından çıkan sözleri kulağı duymalı ve anlamını kalbinden geçirmelidir. Namazı gerçekten Allah rızası için kılmaya özen göstermeli ve Allah’ın rızasını amaç edinmelidir.

Niyetten sonra eller kaldırılarak ve “Allâhü Ekber” (En büyük Allah’tır) diye tekbir alınır.

Tekbirden sonra, Yüce Allah’a kayıtsız, şartsız, tam teslimiyet anlamında eller bağlanır.

Sol el, burun temizleme ve tahâret gibi aşağılık ve nefsâni işlerde kullanıldığı için, ruhun, nefse ve hakkın, bâtıla karşı üstünlüğünü kanıtlamak için, sağ el, sol elin üzerine konur.

Namaza, “Allâhü Ekber” (En büyük Allah’tır) diye girilir ve Allah’tan başka her şey önemini yitirir ve namazın dışında kalır.

Namaza giriş tekbiri farzdır ve bu tekbire, “Tahrîme Tekbiri” ve “İftitah Tekbiri” denir.

Tahrîme Tekbiri;Haram kılan tekbir demektir. Bu tekbirden önce kendine helâl olan yeme, içme, konuşma, iş, güç gibi şeyler artık haram kılınmış ve kişi âdeta melekleşmiştir.

İftitah Tekbiri;Açış ve fütûhât tekbiri demektir. “Allâhü Ekber” diye tekbir alan ve el bağlayıp, Yüce Allah’a teslim olan kişiye, madde ötesi melekût âleminin kapıları açılır ve ruhâni Mîrâcı başlar.

Dünya açısından hiç bir baskı ve dayatma olmadığı halde, yalnızca Allah’ın emrini yerine getirmek ve Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için, işini, gücünü bırakan, tatlı uykusunu ve sıcak yatağını terk eden ve gereğinde baskılara karşı direnerek abdest alan ve el bağlayıp, ilâhi huzura yönelen kişi, yeme, içme gibi beşeri sıfatlardan arınıp melekler gibi ruhsal hâle dönüşünce..

Önce, meleklerin doğal ve temel gıdası olan tesbih, hamd ve tevhid anlamını taşıyan, Sübhâneke’yi okur.

Sübhâneke’nin sonunda, “Ve lâ ilâhe ğayrük” (Senden başka ilâh yoktur.) derken, putçuluğa dayalı sapık ideolojileri, sapık sistemleri ve sahte ilâhları yok sayarak, tevhid inancını tazeler.

“Su uyur, düşman uyumaz.” derler. En tehlikeli ve en bilinçli düşmanımız olan şeytan, kalp ve damarlarımızda elektrik akımı gibi dolaşırken, nefsâni duygularımızı tahrik ederken ve kalbimize kötülükleri fısıldarken, huzurlu namaz kılamayacağımız için, “Eûzü billâhi mineş şeytânir racîm” diye, (Şeytanın şerrinden her şeyi bilen, her şeyi gören ve sonsuz kudret sahibi olan Yüce Allah’a sığınırız.)

Sonra, “Bismillâhirrahmanirrahîm”diye, Allah’ın huzurunda olduğumuz bilinci ve Allah’ın bizleri gördüğü, bildiği ve dinlediği inancı ile yavaş yavaş içimize sindire sindire ve azçok anlamını düşünerek Fatiha ve zamm-ı sûreyi okuruz.

Özellikle, “İyyâke na’budü ve iyyâke nesteıyn” (Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım isteriz.)âyetini okurken, gerçekçi ve samimi olalım. Namazda ve namazın dışında bu âyetin anlamına bağlı kalalım. Yalnız Allah’a ibadet edelim, başka ilâhlar edinmeyelim. Yalnız Allah’tan yardım isteyelim ve sahte kurtarıcıları putlaştırmayalım.

Fâtiha ve zamm-ı sûreden sonra, Allah’ın sonsuz ve sınırsız kudreti ve büyüklüğü karşısında saygı ile eğilmek için rükû’a gidilir.

Rükû’a giderken yine “Allâhü Ekber” diye tekbir alırız. Rükû’da en az üç defa, ama yavaş yavaş “Sübhâne Rabbiyel Azîm” (Büyük ve azamet sahibi olan Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim.) dedikten sonra..

“Semi’allâhü limen hamideh” (Allah, kendisine hamd edenlerin hamdini/övgüsünü kabul eder.) diyerek rükû’dan doğruluruz.

Rükû’dan doğrulduktan sonra ayakta ve dimdik bir vaziyette “Rabbenâ lekel hamd”(Ey Rabbimiz! Hamd, övgü, şükür sana mahsustur.) der ve sonra “Allâhü Ekber” diye secdeye kapanırız.

Yüce Allah;“Secde et, yakın ol”(Alak - 19)buyuruyor.

Secde, ibâdetlerin özü ve kulun Allah’a en yakın olduğu, ruhsal ve mânevi halidir.

Secde, topraktan yaratılan insanın tekrar toprağa dönüşü, bir devranın, bir ömrün ve bir rekâtın tamamlanışı demektir.

Secde, alın ve toprağın, onur ve tevâzunun birleşmesidir.

Secde, Mîrâc açısından sıçrama noktasıdır.

Taş devri müşriklerine özenenler, tören ve kutlama adı altında putlaştırılan taşların önünde eğilirken, bizler, yalnızca Allah’a secde edilir inancı ve Allah huzurunda olduğumuz bilinci ile secdeye vardığımız zaman..

En az üç defa ama yavaş yavaş “Sübhâne Rabbiyel Âlâ” (Yüceler yücesi Rabbimi noksan sıfatlardan tenzih ederim.) dedikten sonra secdeden başımızı kaldırıp otururuz.

Secde etmediği için lânetlenen şeytanı kahretmek için, “Sizi topraktan yarattık, tekrar toprağa döndüreceğiz.”âyetini uygulamak için ve secde halindeki ruhsal zevklere doymadığımız için, “Allâhü Ekber” diye ikinci secdeye gideriz.

İkinci secdeden sonra, “Allâhü Ekber” diye ayağa kalkış, kıyamet’ te yeniden dirilip, kabirden kalkış demektir.

İkinci rekâtta el bağlayıp ayaktaki duruş, sorgulanmak üzere mahşer yerindeki bekleyiş demektir.

Her iki rekât, Mîrâc açısından yeni bir makama yükseliştir. Bu nedenle her namazın ikinci rekâtın sonundaki oturuşta, sevgili Peygamberimizin Mîrâc’ta okuduğu, “Ettehıyyâtü lillâhi vessalâvatü vettayyibât”(Söz ile, (medih, övgü, şükür, zikir) beden ile ve mal ile yapılan ibâdetlerin hepsi yalnızca Yüce Allah’adır.)

“Esselâmu aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi veberakâtüh” (Ey Allah katındaki derecesi yüce olan Nebiy (Hazreti Muhammed) Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketleri sana olsun.)

“Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn”(Dünya, Ahiret selâmeti bizlere ve Allah’ın salih (iyi) kullarına olsun.)

“Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve resûlüh” (Şehâdet ederim ki Allah’tan başka hak ve gerçek ilâh (ma’bud) yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Hazreti Muhammed, O’nun kulu ve peygamberidir.)

Kılmakta olduğumuz namaz üç veya dört rekâtlı namaz ise, Yüce Allah’a tahıyyeler sunduktan, sevgili peygamberimiz’e, Allah’ın selamını, rahmetini ve bereketlerini diledikten sonra, kendimize, birlikte olduğumuz cemaate ve Hz. Adem’den günümüze kadar gelip geçmiş, Allah’ın sâlih (iyi) kullarına selâm ve duâ ettikten sonra, kelime-i şehâdet’ten aldığımız îman gücü ve mânevi enerji ile ayağa kalkar ve Mîrâc yolculuğumuza devam ederiz.

Ka’de-i Âhire denilen son oturuşlarda, Ettehiyyâtü’den sonra Allâhümme salli alâ ve Allâhümme bârik alâ diye başlayan Salâvât-ı Şerîfeleri okuyarak, Allah’ın emrini yerine getirmeye çalışır ve peygamberimize olan sevgi, bağlılık ve vefa borcumuzu yerine getirmeye çalışırız.

Sonra, Rabbenağfirliy duâsı ile kendimizin, ana-babamızın ve tüm mü’minlerin hesap günü af edilip bağışlanmasını sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz’den dileriz.

Namaza başlarken Tahrîme Tekbiri ile bizlere haram kılınan yeme, içme ve konuşma gibi şeylerin tekrar helâl olması ve melekût âleminden, dünya âlemine dönebilmemiz için, önce sağımızdaki ve sonra solumuzdaki meleklere selâm vererek namazdan çıkarız.

“Elkabrü sandûkul amel” (Kabir amel sandığıdır). Dünyanın en varlıklı ve en ünlü kişileri, madde olarak mezara beyaz bir kefenden başka bir şey götürmezken, insanların iyi ve çirkin amelleri (işleri) o kişi ile birlikte mezarına girecektir.

İnsanın iyi amelleri (sevapları) çok güzel, çok sevimli ve nûrâni şekillerde mezara gelecekler ve kıyâmete kadar o kişi ile arkadaşlık edeceklerdir.

Kötü ameller (günahlar) de, kara, korkunç, yılan, akrep ve ejderha şeklinde mezara gelecekler ve kıyâmete kadar o kişiye azap edeceklerdir.

İyi-güzel amellerin başında farz’lar gelir. Farzlar’ın başında her gün beş defa tekrarlanan Namaz gelir. Namaz ne derece inançlı, bilinçli, ihlâslı, dosdoğru ve güzel kılınırsa, o derece güzelleşir, nurlanır ve insanın mezarında en yakın ve en samimi arkadaşı olur.

Namaz, mânâ aleminde bir insana benzer. Namazın farzları, o insanın kalp, beyin, ciğer ve böbrekleri gibi hayatî organlarıdır. Vâcipler, kol, bacak, göz, kulak gibi dış organlarıdır. Sünnetler, el ve ayak parmaklarıdır. Müstehaplar, kaş, kirpik ve saçlarıdır.

Farzların terki, hayâtî organların ölümü demektir. Vâciplerin terki, kolsuz, bacaksız ve gözsüz kalmak demektir. Sünnetlerin terki, parmaksız kalmak demektir. Müstehapların terki, saçların dökülüp kel kalması demektir.

Namazlarımızın, Allah katında kabul olması, mezarda ve âhirette karşımıza sevimli, nurlu ve düzgün bir şekilde çıkması için, bid’at ve hurâfelerden kaçınma koşulu ile, namazın farzlarını, vâciplerini, sünnetlerini ve müstehaplarını en ince ayrıntılarına kadar yerine getirmeye çalışalım.

Unutmayalım! Her şeyin bir özü vardır. Gülün özü koku, şekerin özü tad ve sütün özü yağ olduğu gibi, insanın özü ruh, namazın özü ise huşû’dur.

Huşûsuz namaz, ruhsuz beden gibidir.

Huşû nedir?

Huzur ve sükûn demektir. Yani iç duygular Allah huzurunda, beden, hareketsiz ve sâkin demektir.

Kalp, yerleri, gökleri ve bütün varlıkları yaratan, yöneten ve yönlendiren Yüce Allah’ın huzurunda.

Akıl, namazda ve namazda olduğunun bilincinde.

Hayal, Cennet’le, Cehennem’in tam ortasında.

Gözler, önde secde mahallinde.

Dil, Kur’an okumakta ve zikir etmekte.

Kulaklar, dilde ve dilin okuduğunu dinlemede.

Eller, sağı solu kaşımaksızın, hareketsiz ve üst üste.

Ayaklar, dağlar gibi sabit, hareketsiz ve yan yana.

Gönül, mânevi feyizler ve ruhsal zevklerle dolup taşmada.

Ruh, ilâhî cezbe ile melekût âleminde ve Mîrâc yolunda.

İşte, namazın canı ve rûhu olan huşû..

İşte, kişiyi Mîrâc’a, Cennet’e ve Cemâlullah’a taşıyacak olan namaz.

Yüce Allah buyuruyor; “Gerçek mü’minler felâha (Cehennem’den kurtulup Cennet’e) kavuştular.

Onlar, namazı huşû içinde kılıcılardır.

Onlar, lağfiyattan (günahlardan ve boş şeylerden) kaçınırlar.” Mü’min: 1-2-3

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a inanan gerçek ve kesin îmana erişenler, gaflet perdelerini parçaladıkları için, namazlarını huşû, huzur, mânevi feyizler ve ruhsal zevklerle kılarlar.

Namazın dışında da Allah’ın huzurunda olduğu bilincini sürdürenler, sürekli Allah’ı ananlar, zikir edenler ve Allah yolunda, Allah’ın dîni için çalışanlar, her an mânevi feyizler ve ruhsal zevklerle dolup taştıkları için, her türlü günahlardan ve gereksiz boş şeylerden kaçınırlar.
__________________

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 07.12.2006, 08:53

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Günahlardan Korunma Açısından Namaz

Günahlardan Korunma Açısından Namaz

Günah ne demektir?

Günahın genel anlamı; Cehennem’e giden yol demektir. Bu yolun başlangıcında Allah’a, Peygamber’e isyan ve nefsâni duyguların isteği doğrultusunda çılgınca ve hayvanca bir yaşam vardır.

Günahların kökeni, öfke, şehvet, onur, kin, ihtiras ve benlik gibi nefsâni, hayvansal duygulardır.

Ruh ve nefis denilen iki karşıttan, yani melek’le, hayvansal hayatın birleşiminden yaratılan insanların hem sevap ve hem günah işleme yönünde eşit oranda eğilim, istek ve yetenekleri vardır.

İnsanı etkileyen Ruh ve Nefis, iki ayrı uçta bulunan zıt güçlerdir. Bunlardan birini sevindiren, diğerini gücendirmiş ve birine yaklaşan, diğerinden uzaklaşmış olur. İnsan, hangisine yaklaşırsa onun etki alanına girmiş olur.

Madde ötesi, ölümsüz bir varlık olan “RUH”, insanın aslı ve değişmeyen gerçek kişiliğidir.

Bedensel yapıdaki hücresel ve organik değişiklikler, rûhu etkilemez. Başkasının gözü ile gören, başkasının böbreği ve kalbi ile yaşayanların ruhlarında bir değişim olmaz.

Âhiret âleminde yeni bedenleri ile birleşecek olan ruhların gerçek ve genel kişiliklerinde hiç bir değişim olmayacaktır.

Bedensel yaşamla sınırlı olan nefsâni duygular, insanın dünyasıdır. Bedensel yaşamın sona ermesi, nefsânî duyguların da sonudur.

Sevgili Peygamberimiz;“Dünyasını seven âhiretine ve âhiretini seven, dünyasına zarar verir. Ama siz, (ikisi çatıştığı zaman)sonsuz olanı, geçici olana tercih ediniz” buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimizin irşâdı doğrultusunda hareket edelim ve ruh-nefis çatışmasında tavrımızı sürekli ruhtan yana koyalım. Sonu pişmanlık olan geçici nefsâni zevkler için âhiretimize zarar vermeyelim.

Hayvansal nefsâni duygular, akar sulara benzerler. Akar sular dere yataklarının dışına çıkmadıkları sürece çevre için hayat ve enerji kaynaklarıdırlar.

Eğer dere yataklarını aşar, çevreye yayılır ve sele dönüşürlerse, çevre için felâket olurlar.

Nefsâni duygularda kalp ve damarlarda dolaştıkları sürece bedensel yaşam için, hayat ve enerji kaynağıdırlar.

Nefsâni duygular bir uyarı veya tahrik sonucu genişleyip dış organlara yansır ve eyleme dönüşürlerse, insanın hem dünyasına ve hem âhiretine korkunç zararlar verirler.

Özellikle nefsin en duyarlı ve en güçlü duyguları olan ve her türlü fuhşiyâtın ve münkerâtın (kötülüklerin) kökeni olan şehvet ve gazap (öfke), hafif bir uyarı veya tahrik sonucu hemen etkilenir ve genişlerler.

Bu etkilenme ve genişleme ile kalpte eyleme dönüşme yönünde bir istek ve eğilim başlar.

Bu istek ve eğilim, inançtan kaynaklanan Allah korkusu ile ânında önlenmezse, güçlenerek gerilim ve baskıya dönüşür. Bu gerilim ve baskı irâde gücünü aşarak ve aklın kontrolünden çıkarak dış organlara yansır ve eyleme (günaha) dönüşürse, freni patlayan araba gibi sonucun ne olacağı bilinemez.

Gerçekte bedensel yaşamımız için, hayat ve enerji kaynakları olan nefsâni duyguların, dış organlara yansıyarak günaha dönüşmelerini önlemek için can simidimiz olan beş vakit namaza sarılmamız şarttır.

Neden mi? Çünkü diğer ibâdetler sürekli olmadığı için, nefsâni duyguların aniden günaha dönüşmesinde yetersiz kalırlar.

Beş vakit namazı vaktinde ve düzenli bir şekilde kılanların gönülleri, abdest, namaz ve tesbihat gibi ibâdetlerle sürekli nurlandığı için, karanlığı seven ve karanlık ortamda gelişen nefsâni güçler, eyleme geçecek güce erişemezler.

Yüce Allah buyuruyor; “Sana vahyolunan kitabı (Kur’an’ı) oku ve (beş vakit) namazını dosdoğru ve güzelce kıl! Kesinlikle namaz, (her türlü) fuhşiyâttan ve münkerâttan korur” Ankebût-45

Beş vakit namazı, vaktinde, dosdoğru ve güzelce kılanların, her çeşit fuhşiyattan ve münkerâttan (kötülüklerden) korunacağı, Yüce Allah’ın kesin teminâtı altındadır.

Yüce Allah bu âyetinde, öncelikle Kur’an okumamızı emretmektedir. Çünkü Kur’an’a uymayan, Kur’an dışı ibâdetler, bid’at ve geçersiz olduğu gibi, Kur’an karşıtı işler de haramdır.

Kur’an’sız yaşam, dinsiz, dengesiz ve düzensiz bir yaşamdır.

Sevgili Peygamberimiz; “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı okuyan, okumasını öğrenen ve başkalarına öğretendir.” buyuruyor.

Kur’an, vahiy yoluyla ve Cebràil aracılığı ile peygamberimize indirilen son ilâhî kitaptır ve Allah’ın koruması altındadır.

Allah’ın ilmi ve kudreti, sonsuz ve sınırsız olduğu gibi, Allah’ın kelâmı da, sonsuz ve sınırsızdır ve Kur’an, Allah kelâmıdır.

Bu nedenle Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı okuyanlar, öğrenenler, öğretenler, Kur’an için çalışanlar ve Kur’an’daki ilâhî emirlerin doğrultusunda yaşayanlar, Allah katında insanların en hayırlısıdırlar.

Ancak hadîs-i şerîfin mefhûm-u muhâlifine (karşıt anlamına) gelince, yani Kur’an’ı okumayanlar, okumasını öğrenmeyenler ve bildikleri halde başkalarına öğretmeyenler, ne yazık ki, insanların en hayırsızıdırlar demektir.

Sevgili din kardeşlerim!

İnsanların en hayırsızı olmamak, Kur’an’dan kopmamak, mezara Kur’an’sız girmemek ve mahşer yerinde yüce Allah’a karşı, belirli kanallardaki sapık ve müstehcen filmleri seyretmekten, futbol maçlarını izlemekten, sapık sistemlerin, sapık ideolojilerini bilgi diye okumaktan ve okutmaktan, senin kitabın olan Kur’an’ı okumaya vakit bulamadım dememek için.

Lütfen ve Allah rızası için, Kur’an’a sahip çıkalım ve Kur’an’a yönelelim.

Âyeti kerime’de, “Kur’an oku!” emrinden sonra, “Ekımissalâh”, “Namaz kıl!” emri gelmektedir.

Her emirde bir şart ve her şartın bir karşılığı vardır. “Namaz kıl!” emrindeki şart; “Kulum, sen, beş vakit namazını kılarsan” dır ve bu şartın karşılığı; “Kıldığın beş vakit namaz seni her türlü fuhşiyâttan ve münkerâttan kesinlikle koruyacaktır.” demektir.

Şart yerine getirildiği anda, şartın karşılığı otomatikman yerine gelir.

Çamaşır makinesinin çalışması için, düğmeye basılması şarttır. Düğmeye basılarak şart yerine getirilirse, makina çalışmaya başlar.

Her namaz kişiyi kötülüklerden koruyabilir mi?

Abdullah İbni Abbas hazretlerinin sohbetine gelenlerden biri, gözlerini haramdan koruyamadığını, bir diğeri, dilini yalandan ve gıybetten koruyamadığını, bir diğeri, kızdığı zaman öfkesine hakim olamadığını, ve bir diğeri de, aşırı dünya sevgisinden dolayı haram kazançtan kendini koruyamadığını söylediler ve kurtuluş için bir çözüm önermesini rica ettiler.

Abdullah İbni Abbas, her birine, “Namazı daha güzel, daha doğru kıl!” diye cevap verince, dinleyenlerden biri; “Ya Abdullah! Arkadaşlarımız sana ayrı ayrı şikâyetlerde bulundular, sen ise, herbirine namazı daha güzel ve daha doğru kılın diye cevap verdin. Dayandığın kaynak nedir?” deyince.

“Sana vahiy olunan kitabı (Kur’an’ı) oku ve namazını dosdoğru ve güzelce kıl. Kuşkusuz namaz (her türlü) fuhşiyâttan ve münkerâttan korur.” -Ankebût-45 âyetini okuyunca, dinleyenlerin hepsi tatmin oldular ve Allah’ın kesin teminatına güvendiler.

Namazın, sahibini (kılan kişiyi) her türlü kötülüklerden koruyucağı kesindir ve Allah’ın teminatı altındadır.

Ancak, Allah’ın teminatı, şartın tam ve noksansız olmasına bağlıdır.

Makinenin düğmesine hafifçe dokunulur ve güzelce basılmazsa makine çalışmaz.

Namaz da, tembel tembel ve gelişigüzel kılınırsa, sahibini kötülüklerden koruyamaz.

Çünkü “Essalâtü*deki Lâm, ahd (belirlilik) içindir. Yâni Kur’an’ın ve Sünnet’in belirlediği kurallar çerçevesinde, inanç, bilinç, huşû ve ihlâsla namazını dosdoğru ve güzelce kıl demektir.

Bu şartların doğrultusunda kılınan namazın sahibini (kılan kişiyi) her türlü fuhşiyâttan (yüz kızartıcı, çirkin günahlardan) ve münkerâttan (diğer kötülüklerden) koruyacağı, Allah’ın kesin teminatı altındadır.

Hz. Enes bildiriyor; “Ensardan bir genç hakkında peygamberimize, ‘Ya Resûlâllah! Filân genç burada (mescidde) beş vakit namazını çok güzel kılıyor ama geceleri de bazı fuhşiyâttan geri kalmıyor.’ diye şikayette bulundular.

Peygamberimiz; “Onun (güzel kıldığı) namazı, yakında onu her türlü fuhşiyâttan alıkoyacaktır.” dedi ve gerçekten öyle oldu.

Yüce Allah, Mü’minûn sûresinin başında; “Kurtuluşa eren gerçek mü’minlerin namazlarını huşû ile kıldıklarını ve lağviyâttan, boş sözlerden ve gereksiz işlerden kaçındıklarını bildiriyor.

Cehennemden kurtularak, Cennet’e ve Cemâlûllah’a kavuşan ve ebedi kurtuluşa, mutluluğa eren gerçek mü’minler, namazlarını huşû, huzur ve ihlâsla dosdoğru ve güzelce kılıp, günah olmadığı halde her türlü boş sözlerden, gereksiz ve anlamsız işlerden kaçınıp, Allah yolunda din için çalışırken.

Altınlı, marklı gün yapıp, doyasıya eğlenenlerin, belirli kanallardaki sapık yayınları ve müstehcen filmleri kaçırmayanların, beş yıldızlı otellerde eğlenenlerin, futbol maçlarını nefeslerini keserek izleyenlerin, Kur’an Kursları’nı kapatıp, Kur’an öğrenimini engelleyenleri, İmam Hatipleri kapatıp, inançlı, ahlâklı ve dürüst bir gençliğin yetişmesini engeleyenleri ve inançlı kızlarımızı, eli kanlı teröristler gibi yerlerde sürükleyenleri alkışlayanların kulakları çınlasın.

Sevgili din kardeşlerim.

Beş vakit namazda huzur vardır. Mânevi feyizler ve ruhsal zevkler vardır. Bunların da ötesinde, nice sırlar ve nice hikmetler vardır ki, dil ile anlatılamaz, kalem ile yazılamaz ve akıl bunları kavrayamaz.

Dost ve düşmanın bildiği bir gerçek vardır. Beş vakit namazlarını Kur’an’ın ve Sünnet’in belirlediği kurallar içerisinde inanç, bilinç, huşu ve ihlâs ile dosdoğru kılanlar, alkol, kumar, uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvet, faiz ve adam öldürme gibi büyük ve çirkin suçları işlemedikleri gibi, güçleri nisbetinde küçük günahlardan da sakınırlar.

Tüm bunlara rağmen, insan bir beşerdir ve beşer hatasız olamaz. Bu açıdan bakıldığında, beş vakit namazı kılan müslümanların da yanılgıya düşebileceği ve küçük de olsa bazı günahları işleyebileceği bir gerçektir.

Günahlardan korunma açısından en etkili ve en güvenilir silah, namaz olduğu gibi, günahların imha ve yok edilmesinde en etkili ve en güvenilir silah, yine namazdır.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, peygamberimiz; “Bir kişi güzelce abdest alsa, tırnak altlarına kadar bedenindeki (Abdest organlarındaki) günahları dökülür.” buyurmuştur.

Müslim, Tirmîzî ve İbni Mâce’nin rivayet ettikleri bir hadiste, peygamberimiz; “Büyük günahlardan sakınıldığı sürece, beş vakit namaz ile cuma namazı, diğer cumaya kadar, arada işlenen günahlara keffârettir (onları örter, gizler.)” buyurmuştur.

Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz: “Sizden birinizin kapısı önünden bir nehir aksa ve (o kişi)her gün beş defa bu nehirde yıkansa, o kişide kir diye bir şey kalır mı?” (diye sorunca) Sahabeler:“Hayır, kir diye bir şey kalmaz” dediler.

Peygamberimiz; “Beş vakit namaz da böyledir. Allah, namaz ile günahları giderir.” buyurdu.

Sahabelerden biri, bize göre küçük, ama ona göre dağlar gibi büyük bir günahın içinde kendini buluvermişti.

Allah’ı hatırladı, hemen tevbeye başladı ve ağlayarak mescide gitti. Allah korkusundan, tir, tir titreyerek ve ağlayarak ikindi namazını güçlükle kıldı.

Namazdan sonra Peygamberimize yaklaştı, ağlayarak suçunu anlattı ve ne yapması gerektiğini sordu.

Peygamberimiz daha cevap vermeden Cebrâil geldi ve “Haseneler seyyiâtı giderir” âyetini getirdi.

Bunun üzerine Peygamberimizin yüzü güldü ve ağlamakta olan sahabeye, “Kıldığın ikindi namazı ile o günahın bağışlandı” müjdesini verdi.

Namaz kılmayanların kulakları çınlasın ve Allah onlara da beş vakit namazı düzenli bir şeklide kılmayı nasip eylesin. Amin.

Beş vakit namazı inanç, bilinç ve ihlâsla kılanlar, büyük günahlardan sakınmaları koşulu ile abdest almaya başladıkları anda, damlayan abdest suları ile birlikte günahları dökülmeye başlar.

Namaz için el bağlayıp, Allah huzurunda dikildikleri ve gönülleri Yüce Mevlâ’ya yöneldiği zaman, günahları incele, incele yok olur gider.

Günahları yoksa?

Aldıkları sevapları katlana, katlana amel defterlerine yazılır, gönülleri nurlanır ve onlar daha kârlı çıkarlar.

Ya namaz kılmayanlar?

Onların işi gerçekten zor, hem de çok zor. Neden mi?

Abdest, namaz gibi günah savar silâhlardan ve ibâdetlerden yoksun olanların, en küçük günahları af edilmeksizin zerre, zerre amel defterlerine yazılır ve gönülleri günahlarla kararır.

Sürekli biriken ve büyüye, büyüye altından çıkılamaz hale gelen günahlarına, her gün, günde beş vakit kılmadıkları namazların büyük ve korkunç günahları da eklenince, Sırat köprüsü bu yükü çekemez ve bunlar Cehennem’e yuvarlanır giderler.

İşin çok daha acı bir yönü var.

Alınları secde görmeyenler, günde beş defa Allah’a isyan edenler, Kur’an’a sırt çeviren ve ezana kulak tıkayanlar.. Sanki onlara günah işleme hakkı ve imtiyazı verilmiş gibi, kendileri güle oynaya ve açıkça günah işlerken..

Hacıların, hocaların ve beş vakit namazı kılan müslümanların en küçük günahlarını eleştirir dururlar.

Yüce Allah insanları İslâm fıtratı üzere ve eşit şartlarda yaratmıştır. Dili, rengi ve ırkı ne olursa olsun, herkes Allah’ın kuludur ve Hazreti Âdem ile Havva’nın torunudur.

Ruh bedende ve can tende olduğu sürece, tevbe kapısı herkese açıktır.

Ey insanoğlu!

Makamın, mevkiin ve rütben ne olursa olsun,

İşin, gücün, yaşamın, çevren ne olursa olsun,

Tepeden, tırnağa günaha batmış da olsan,

Sapıtıp, taşlara, putlara, tapmış da olsan,

Alkolün, kumarın, fuhşun, kurbanı da olsan,

Uyuşturucunun bağımlısı, satıcısı da olsan,

Çağdaşlık adına çırıl, çıplak soyunmuş da olsan,

Hayân, iffetin, örtün, zorla alınmış da olsan,

Aldatılmış, pavyonlara satılmış da olsan,

Allah’tan ümîdini kesme, seni o yarattı.

Sen onu unutsan da, o seni unutmadı.

Sayısız nimetleri hep senin için yarattı.

Yerleri, gökleri, Cennet’i senin için yarattı.

Sayılı nefeslerin damla, damla tükenmeden,

Azrâil, yakana yapışıp işini bitirmeden,

Tevbe et, koş, Allah’a koş!

Abdest al, namaza, felâha koş!

Yüzünü Kıble’ye, gönlünü Rabbine dön.

Secde’ye kapan, yüce Allah’a dön.

Her aradığını namazda bulacaksın.

Tüm duygularınla tatmin olacaksın.

Vallahi kendini başka dünyalarda bulacaksın...
__________________

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.

İmzada bulunan Resim ve Linkleri görebilmeniz için 0 Mesajınız olması gereklidir !.Sizin ise şuan 0 Mesajınız var.
_313_ isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 21.12.2006, 18:58

 
_313_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19.02.2006
Mesajlar: 2.212
Teşekkür etti: 0
1 Teşekkür 1 Mesaj için aldı
Sevap Açısından Namaz

Sevap Açısından Namaz

Cennet-Cehennem gibi, sevap-günah da, birbirinin tam zıddıdır. Sevabın genel anlamı, Cennet’e giden yol demektir. bu yolun başlangıcında, yani dünya bölümünde, islâm düşmanlarının zulûm, baskı ve zorbalıkları vardır.

İki yüzlü münafıkların sapıklık hareketleri ve sahte din istismarcılarının çıkar kavgaları vardır.

Diğer yandan, insanın kendi nefsinin hayvâni duygularının, günah işleme yönünde istek, eğilim ve hatta baskısı vardır.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Allah’ın inançlı, bilinçli ve ihlâslı kulları, başta beş vakit namaz olmak üzere, ibâdetlerden aldıkları mânevi feyizler ve ruhsal zevklerle bu engelleri aşar ve diğer insanları da kurtarmaya çalışırlar.

Aşırı soğuklardan korunmak için, daha fazla giyinmeye ve daha fazla kaloriye ihtiyacımız olduğu gibi.

Günümüzde sokağa taşan haramlardan korunabilmek için, daha güçlü ve daha bilinçli îmâna ve daha fazla sevaba ihtiyacımız vardır.

Allah’ın emirlerine ve rızasına uygun olma koşulu ile ve Allah rızası için yapılan her ibâdetin bir sevabı vardır.

Ancak sevapların başında Yüce Allah’ın kesin emirleri olan farzlar gelir. Farzların başında da beş vakit namaz gelir.

Her gün beş defa tekrarlanan ve sürekli bir ibâdet olan namaz, Allah’ı hatırlatır ve kişiyi Allah’ın huzuruna taşır.

Yüce Allah buyuruyor; “Ancak Allah benim. Benden başka ilâh yoktur. Yalnız bana ibâdet et ve beni hatırlaman için namaz kıl!” Tâ hâ-14

Dînin direği olan namaz, insanlara, Allah’ı hatırlatır. Allah’ın emirlerini, yasaklarını hatırlatır ve insanları haramlardan korur.

Yarı çıplak kadınların ve alkolik erkeklerin toplandığı sazlı cazlı düğün salonlarında ve gazinolarda, caz takımları, oyun havaları çalarken veya çıplak dansözler gösteri yaparken hiç kimse Allah’ı ve Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlamaz.

Aksine alkolün etkisi, cazların coşkusu ve cinsel arzuların gerilimi ile daha fazla günah işleme yönünde birbirleri ile yarışırlar.

Sevgili kardeşlerim!

Bu dünya vefasızdır. Hiç kimseye yar olmamıştır, bizlere de olmayacaktır.

En üst makamlarda oturanlar, tüm yetkileri ellerinde toplayanlar ve ellerinde demir gibi sağlam tapuları bulunanlar, tüm mallarını, mülklerini bırakıp gitmişlerdir.

Ölüm, yalnız onların değil, hepimizin ve tüm canlıların müşterek kaderidir.

Vaktimiz gelince, sayılı nefeslerimiz tükenince, devletin tepesinde de olsak, tıp profesörü de olsak, beyaz kefene bürünüp bu vefasız dünyadan göçüp gideceğiz.

Yaşam boyu hırsla, ihtirasla didinip biriktirdiğimiz mallar, arkamızda dövüş, kavga ve mahkeme kararı ile paylaşılırken, sevap ve günahlarımız bizimle birlikte kabre girecektir.

Beş vakit namazı, vaktinde, düzenli bir şekilde, dosdoğru ve güzelce kılanların, günlük yaşamlarının büyük bir çoğunluğu ibâdetle geçer.

Sevgili Peygamberimiz; “Ameller (işler) niyetlere bağlıdır ve her kişi için, niyetinin karşılığı vardır.” buyurmuştur.

Sabah namazına kalkma niyeti ile yatan ve çalar saati ayarlama gibi gerekli önlemleri alanların, namazla ilgili sevapları başlamıştır.

Tatlı uykularından ve sıcak yataklarından Allah rızası için ve namaz kılma niyeti ile kalkanlar, tuvalet dahil namazın ön hazırlıklarına başlarken attıkları adımlarının ve hareketlerinin ayrı ayrı sevapları yazılır.

Abdest almaya başladıkları an, yıkadıkları organlarından damlayan su damlacıkları ile birlikte, küçük günahları dökülmeye başlar.

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor; “Bir müslüman kul (kişi), abdest almaya başlayınca, ağzını yıkarken, ağzındaki günahları, burnunu yıkarken, burnundaki günahları, yüzünü yıkarken, göz kapaklarının altına kadar yüzündeki günahları, kollarını yıkarken, tırnak altlarına kadar kollarındaki günahları, başını mesh ederken, kulak altlarına kadar başındaki günahları ve ayaklarını yıkarken, tırnak altlarına kadar ayaklarındaki günahları dökülür.”

Namazın anahtarı olan abdestle ilgili pek çok hadis-i şerifler ve sevindirici müjdeler var. Anahtarı bu derece değerli olan hazineyi düşünelim ve bu düşüncenin ışığı altında namazın sevaplarını düşünelim.

Beş vakit namazı vaktinde ve düzenli bir şekilde kılan, Allah’ın inançlı, bilinçli ve ihlâslı kulları, her gün tam kırk rekât namaz kılmaktadırlar.

Bu kırk rekât namazda,

Kırk kıyam; Allah huzurunda ayakta dikilme,

Kırk rükû; Allah huzurunda ayakta eğilme,

Seksen secde; Allah huzurunda yerlere kapanma,

Yirmi bir kâ’de; Allah huzurunda oturma.

Namazın temel yapısını ve genel anatomisini oluşturan bu bedensel ibâdetler, namazın aslı ve rükûnlarıdır.

Taberânî ve Hâkîm’in rivayet ettikleri hadiste, Peygamberimiz; “Allah, yarattığı varlıklarına tevhidden (îmandan) sonra, namazdan daha sevimli bir şeyi farz kılmamıştır. Eğer Allah katında namazdan daha sevimli bir şey olsa idi, melekleri öyle ibâdet yaparlardı. Meleklerden bazıları (sürekli) rükûda, bazıları (sürekli) secdede, bazıları (sürekli) kıyamda ve bazıları (sürekli) kâ’de (oturma) halindedirler.”

Namaz, îmandan sonra bütün ibâdetlerin aslı ve kökeni olduğu gibi, kıyam, rükû, secde ve kâ’de de namazın aslı ve kökenidir.

Kur’an, “Allah için kıyam edin, Allah için rükû ve secde edin.” emirlerini tekrarlamakta ve özellikle “secde et, yakın ol.” emri ile secdenin eşsiz bir ibâdet şekli olduğunu vurgulamaktadır.

Eşyalar zıddı ile bilinir. Putlaştırılan taşların önünde saygı amacı ile dikilenler ve amaçları ne olursa olsun, putlaştırılan taşların önünde rükû ve secde edercesine eğilenler, en büyük günaha girmiş ve Allah’a şirk koşmuş oldukları gibi..

Allah huzurunda olduğu inancı ve bilinci ile kıyam, rükû, secde ve kuûd yapanlar da en büyük sevabı kazanmış ve îmanın zirvesine ulaşmış olurlar.

Tirmîzî’nin rivâyet ettiği hadiste, Peygamberimiz; “Kim ki, Allah’ın kitabından bir harf okursa, O’nun için bir hasene vardır. Bir haseneye on katı (sevap) verilir.”

Âdet, nifas ve cünüp halinde olmama koşulu ile namazın dışında Kur’an’dan bir harf okuyana on sevap verilir.

Namazda kıraât (Kur’an okuma) farzdır ve namazın bir rüknüdür. Bu nedenle namazda okunan Kur’an’ın sevabı kat kat arttırılır.

İmam Beyhâkî’nin rivâyet ettiği hadiste, Peygamberimiz; “Kim ki (Âdet, nifas ve cünüplükten) temiz olduğu halde, Allah’ın kitabından bir harf dinlerse, on sevap yazılır, on günahı silinir ve derecesi on katı arttırılır.

Kim ki Allah’ın kitabından (Kur’an’dan) bir harfi, namazı oturarak kılarken okursa, elli sevap yazılır, elli günahı silinir ve derecesi 50 kat arttırılır.

Kim ki Allah’ın kitabından bir harfi ayakta namaz kılarken okursa, 100 sevap yazılır, 100 günahı silinir ve derecesi 100 kat arttırılır.”

Bir günlük beş vakit (40 rekat) namazda, 40 Fatiha ile 33 zamm-ı sûre okunur.

Hâzin Tefsirin’e göre bir Fatiha’da (Besmele dahil) 140 harf vardır. 40 Fatiha’nın toplam harf sayısı 5.600 eder.

33 zamm-ı sûredeki toplam harf sayısı ise, kısa sûrelerin okunduğunu kabul edersek, 3.800 eder.

Bir günlük beş vakit namazda, Fatiha ve zamm-ı sûre olarak okunan toplam harf sayısı 9.400 ve bir aylık beş vakit namazda okunan toplam harf sayısı tam 282.000 eder.

Namazda okunan Kur’anın her harfine 100 sevap yazıldığına göre, bir aylık namazdaki yalnız Fatiha ve zamm-i sûrelerin toplam sevabı 28.200.000 eder.

Allah’ın vereceği sevap bununla sınırlı değildir. Yüce Allah, dilediğine kat kat fazlasını da verir.

Ayrıca her namazın sonunda tesbihata başlamadan önce bir Âyet-el Kürsî okunur.

Bir Âyet-el Kürsî’de 170 harf ve 5 Âyet-el Kürsî’de 850 harf vardır.

Bir ayda okunan Âyet-el Kürsî’nin toplam sayısı tam 25.500 eder.

Her gün beş vakit namazda duâlardan sonra da birer Fatiha okunur. Beş Fatiha’nın toplam sayısı 700 ve bir ayda okunan Fatiha’nın toplam harf sayısı 21.000 eder.

Bir aylık namazda Fatiha ve zamm-i sûre olarak okunan 282.000 harfe, bir aylık Âyet-el Kürsînin 25.500 ve bir aylık Fatiha’nın 21.000 harfini de ilave edersek tam 328.000 harf eder.

Müfessirlerin sultanı Abdullah İbni Abbas’a göre, Kur’an’ın toplam harf sayısı 323.671’dir.

Düzenli bir şekilde beş vakit namazı kılan gerçek müslümanlar, her ay Kur’an-ı Kerimi bir defa hatim etmekle birlikte, geriye fazla olarak 4.829 harfleri de kalmaktadır.

Peygamberimize gelen ilk ilâhi emirlerden biri, “Ve rabbeke fe kebbir..”. Müddessir-4

Rabbini büyüklükle, Rabbini tekbirle an, anlamındaki bu ilâhi emri uygulamak için namaza tekbirle girilir.

13’ü farz olan “İftitah Tekbirleri” ve 201’i sünnet olan “İntikal Tekbirleri” olmak üzere bir günlük beş vakit namazda 214 de fa “Allahü Ekber” diye tekbir alınır.

Tirmîzi’deki bir hadiste, Peygamberimiz; “Tesbih (Süphânallah) mîzânın yarısını ve “Elhamdülillâh” mîzânın diğer yarısını doldurur. Tekbir ise yerle gök arasını doldurur.” buyuruyor.

Namazın dışında inanarak ve Allah’ı büyükleme amacı ile alınan bir tekbir (Allahü Ekber)’in sevabı yerle gök arasını doldurduğuna göre, bir günlük namazda alınan 214 tekbirin sevabını düşünelim.

Diğer yandan, farz olan 13 iftitah tekbirinin ayrı bir özelliği vardır.

Râmuz’daki bir hadiste peygamberimiz; “İmamla birlikte alınan iftitah tekbiri, bin deveden hayırlıdır.” buyurmuştur.

Mâdenler, ağırlıkları açısından, parasal değerleri açısından, kullanıldığı yerler açısından ve insanlara sevimlilikleri açısından farklı değerler taşıdıkları gibi..

Mâneviyat da aynen böyledir. Bazı kelimeler, (zikirler) sevap açısından, ağırlıkları açısından, ibâdetlerdeki yerleri açısından ve Allah’a sevimlilikleri açısından farklı değerlere ve özelliklere sahiptirler.

Buhârî ve Müslim’deki bir hadiste, Peygamberimiz; “İki kelime vardır ki, dilde hafif, mîzânda ağır ve Rahman (olan Allah’a) çok sevimlidirler. (Bunlar) “Sübhânallâhi ve bihamdihî ve Sübhânallâhil azîm” dir.

Müslim’deki bir hadiste, Peygamberimiz; “Allah’a en sevimli kelâm dörttür. Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhüekber’dir.”

Bir günlük beş vakit namazda, 15 defa Sübhâneke’nin başında, 120 defa, “Sübhâne Rabbiyel Azîm” diye rükû’da ve 240 defa “Sübhâne Rabbiyel Alâ” diye secdede olmak üzere, 375 defa Azîm ve Alâ isimleri ile birlikte Yüce Allah tesbih, tenzîh edilir.

Yine bir günlük beş vakit namazda, 15 defa Sübhâneke’de “ve bihamdik” diye, 40 defa Fatiha’nın başında “Elhamdü Lillâhi Rabbil Âlemîn” diye, 40 defa rükû’dan doğrulurken, “Semi’allâhü limen hamideh” diye ve 40 defa rükû’dan doğrulduktan sonra, “Rabbenâ lekel hamd” diye, 135 defa Yüce Allah’a hamdedilir.

Namaz’ın dışında bir defa “Sübhânallah ve Elhamdülillah” demenin sevabını düşünelim ve namazda bu sevabın onlarca, yüzlerce defa katlandığını unutmayalım.

Yüce Allah buyuruyor; “Yedi kat gökler ve arz (dünya) ve bunlarda bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Allah’ı hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ama siz, onların tesbihini anlayamazsınız.” İsra-44

İşte! Beş vakit namazı kılan ve Yüce Allah’a kul olan gerçek müslümanlar, kâinatı kapsayan bu zikir halkasına dahil olmakta ve tüm varlıklarla birlikte Allah’ı tesbih, hamd ve tekbir ile zikir etmektedirler.

Allah’a inanan, îman eden ve inancı doğrultusunda yaşayan gerçek müslümanlar, kıldıkları her iki rekâtın sonunda ve günde 21 defa, Yüce Allah’ın lütuf ve rahmet kapısında oturup, “Ettehiyyâtü Lillâhi vessalâvâtü vettayyibât” söz ile beden ile ve mal ile yapılan bütün ibâdetler yalnızca Yüce Allah’adır diye Rabbül âlemin olan Allah’a tehiyyeler sunarlar.

“Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühû’ diye çok sevgili peygamberimize selam verirler ve yüce Allah’ın selâmını, rahmetini ve bereketlerini dilerler.

“Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis sâlihîn” diye, gelip geçmiş ve halen hayatta olan bütün sâlih (iyi) kullara ve kendilerine, Allah’tan selâmet dilerler.

Ve sonunda Kelime-i şehâdeti getirerek, Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Hazreti Muhammed’in, Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu tüm varlıklara ilân ederler.

Ka’de-i âhire denilen son oturuşlarda, Ettehiyyâtü’den sonra Allâhümme salli alâ ve Allâhümme bârik alâ diye başlayan en değerli salâvât-ı şerîfeler okunur.

Yüce Allah buyuruyor; “Kuşkusuz Allah ve melekleri, o nebîye (Hazreti Muhammed’e) salât ederler. Ey îmân edenler, siz de ona salât edin ve tam teslimiyet ile selâm verin.” Ahzap-56

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz; “Kim bana bir salât-ı şerîfe getirirse, Allah ona on salât (rahmet) eder.”

İmam Beyhakî’ nin rivayet ettiği bir hadiste, peygamberimiz;“Kim bana bir salât ederse, Allah ona on salât (rahmet) eder, on günahını siler ve derecesini on kat artırır.”

Tirmîzî’nin rivâyet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz;“Kıyamet günü bana en yakın olanınız, bana en çok salâvât (-ı şerîfe) getireninizdir.”

Ebû Dâvud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz; “Kabrimi bayram (piknik, eğlence) yeri yapmayın. Ama bana salât edin. Nerede olursanız olunuz, salâtınız bana ulaşır.” buyuruyor.

Namazla bağlantılı her türlü ibâdetlerin sevapları kat kat çoğaltıldığı gibi, namazda okunan salâvat-ı şerîfelerin sevapları da kat kat çoğaltılır.

Beş vakit namazda, 15’i Allâhümme salli alâ ve 15’i Allâhümme bârik alâ olmak üzere her gün tam 30 ve ayda 900 tane en değerli salâvât-ı şerîfeler okunmaktadır.

Son oturuşta salâvat-ı şerîfelerden sonra, namaz kılan kişi kendisi için, ana-babası için ve tüm din kardeşleri için duâ ve istiğfar anlamını taşıyan, Rabbenâ âtina ve Rabbenağfirlî gibi duâları okur.

Aynı inancı paylaşan, aynı yolun yolcusu olan ve sonsuzluk âlemi olan Cennet’te ebediyyen birlik ve beraberlik içerisinde yan yana yaşayacak olan bütün mü’minler (inananlar) kardeştir.

Bu nedenle beş vakit namaz kılan yüz milyonlarca müslümandan her biri bütün din kardeşlerine duâ eder ve kendisi de yüz milyonların duâsına ortak olur.

Namazını kılıp uyuyanlar, işleri, güçleri ile uğraşanlar veya kara toprağın altında mezarlarında yatmakta olanlar, namaz kılmakta olan din kardeşlerinin duâlarından yararlanırlar.

Unutmayalım! Dünyada sürekli ezanlar okunmakta ve 24 saat hiç kesintisiz namaz kılınmaktadır.

İnkârcılıkta inatla direnenlere ve çağdaşlık adı altında taş devri insanı ile aynı inancı paylaşan ve aynı taşlara tapınanlara bir sözümüz yok.

Ama inandığı halde, nefsinden kaynaklanan tenbellik nedeni ile namazı ihmal edenleri Allah rızası için uyarıyorum.

Gelin. Siz de gelin. Allah’a inanan, kıble’ye yönelen ve secdeye kapanan yüz milyonların arasına siz de katılın.

Peygamberlerin başını çektiği bu toplumda, nice nice evliyâlar var, kutuplar var, yediler var, kırklar var, üç yüzler var, ricâlullah var ve Allah katında değerli nice sâlih kullar var.

Kıbleye yönelerek ve alnınızı secdeye koyarak bu topluma katılırsanız, hem dünyada yaşadığınız sürece ve hem kabrinizde yaşadığınız sürece, bu kutsal ve seçkin toplumun duâsına ortak olursunuz.

Nesâî, Taberânî ve Dâr-e Kutnî’nin rivâyet ettikleri bir hadiste, Peygamberimiz;“Kim ki farz (vakit)namazlarının sonunda Âyet-el Kürsî’ yi okursa, o kişinin (o an)Cennet’ e girmesine ölümden başka engel yoktur.”

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, Peygamberimiz;“Kim ki vakit namazlarının sonunda 33 defa Allah’ı tesbih ederse, 33 defa Allah’a hamd ederse ve 33 defa Allah’ı tekbir ederse ve yüzü tamamlamak için, “Lâilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” derse, deniz köpükleri kadar günahlar bağışlanır.”

Namazın farz ve sünnetlerini kılan kişi, oturduğu yerde önce bir Âyetel Kürsî’yi okur ve sonra 33 defa “Sübhânallah”, 33 defa “Elhamdülillah” ve 33 defa “Allahü ekber” der ve yüzü tamamlamak için bir defa, “Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr&#