İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 25.11.2006, 14:34
 
Üyelik tarihi: 24.07.2006
Mesajlar: 304
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
TASAVVUF (Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir.)


TASAVVUF


Tasavvufun Menşei:

Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtının yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur.

Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir.

Asr-ı saâdet’te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikatı vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu.

Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.

Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvanı tasavvur etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra Ashâb-ı kiram’a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn” gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.

İslâmî ilimler ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.



Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye’nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Nasıl yaşıyordu? O Nur’un sohbetinde kendilerine icabeden herşey veriliyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu. Kimisi çok alıyordu, derya oluyordu; kimisi az alıyordu, havuz oluyordu.

O Nur’un sohbetinde bulunmakla, Allah-u Teâlâ onları lütfu ile dolduruyordu. Şu kadar var ki, Ashâb-ı kiram’ın hepsinin dereceleri aynı değildir. Bu dereceler, onların kendi şahsiyetlerine âit faziletlere, İslâm’a yaptıkları hizmete göre farklılık arzetmektedir.

Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye ile meşgul olmamıştır, çok az olmuştur. Amma hepsi de Tarikat-ı aliye’nin içinde idiler. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki;

Seninle beraber olanlardan bir tâife de kalkıyorlar.” (Müzemmil: 20)

Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.

Dikkat edilirse görülür ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullah için çok seyrek halka toplamıştır. Hadis-i şerif’lerde birkaç yerde geçer. Ashâb-ı kiram’ı her yönden yetiştirmeye çalışmıştı. Çünkü herşeyden habersiz bir topluluğun, her yönden eğitime ihtiyacı vardı. Bir yönden, bir noktadan değil, birçok yönlerden onları yönetiyordu.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz kendilerine göre bir ders vermişlerdi, fakat yaygın değildi.

Çünkü onlar Hazret-i Kur’an’ın nuru ile nurlanmış, feyzi ile feyizlenmişlerdi. Âyet-i kerime’ler sabah akşam nâzil oluyordu. Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile, şeref-i sohbeti ile hemhâl oluyorlardı. O Nur’un karşısında bulunuyorlar, o Nur’dan nur alıyorlardı, ilim alıyorlardı, edep alıyorlardı, feyz alıyorlardı. O Nur’un yanında bulunmak, ona bakmak kâfi idi. Baka baka iman ediyorlardı. Hepsi de Tarikat ehli idi, amma kapalı, meydanda birşey yok. Öylece yetişiyorlardı.

Bu müridan da aynı şekildedir. Ciddi bir ders almış, terbiye görmüş değil, hususiyetli bir şey yok. Kitaplardan nasibi kadar almış, kimisi derunî noktasına yavaş yavaş inmiş, kimisi cihada eğilmiş, kimisi yolda kalmış, amma o yolun içinde bulunuyor. Herkes nasibi kadar nasibini alıyor. Kimisi açık olarak, kimisi gizli olarak terakki ediyor. Fakat hepsi de kapalı olarak götürülüyor, gizli hallerle terbiye ediliyor. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakati ve nasibi nisbetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülüyor, Allah-u Teâlâ’nın ilâhî lütfuna nâil oluyorlar.

O yol ile bu yol bu noktada da bitişiyor.

Her ne kadar mâneviyat yoluna ağırlık veriyorsa da birçok müridan bunun ciddiyetle farkında değil.

Ashâb-ı kiram da böyle idi. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin aralarında bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı suffa da aynı şekilde yetişiyordu. Ashâb-ı kiram ile her zaman görüşemese de, Ashâb-ı suffa ile her zaman görüşüyordu. Onlar onun talebeleri idi. Onun feyzi ile gıdalanıyorlardı. Onlar onu tercih etmişlerdi.



Ashâb-ı kiram ve Tâbiîn devirlerinden sonra muhtelif ilimlerle uğraşanlara, uğraştıkları ilimlere göre isimler verilmişti. Meselâ Tefsir ilmiyle uğraşanlara “Müfessirûn”, Hadis ilmiyle uğraşanlara “Muhaddisûn”, Kelâm ilmiyle uğraşanlara “Mütekellimûn”, Fıkıh ilmiyle uğraşanlara da “Fukaha” gibi isimler verilmişti.

İşte bu arada rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan ve Allah yoluna sülûk eden zümrenin yoluna da “Tasavvuf” adı verildi.

İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır.

Zühd hareketi “Mutasavvıfe” adı ile bir topluluk meydana getirince tasavvuf sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse; başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki, İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi.

Bedenî ameller için hükümler konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece “Tasavvuf ilmi” doğmuş oldu.

Zâhirî fıkhın hükümleri Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunduğu gibi, bâtınî fıkhın hükümleri de Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunmaktadır.

İslâm dini ruh ile bedenin birleşip kemâle erdiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki cephesi olduğu gibi, dinin de zâhir ve bâtın diye iki yönü vardır.

Namaz, oruç ve diğer amellerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlar zâhirî fıkhın mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşû gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.

Fıkıh konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh- Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna “Kadiri tarikatı”, hafi zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendi tarikatı” denmiştir.

Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye’dir. Gaye, Allah-u Teâlâ’yı en güzel şekilde zikretmek ve O’na kulluk yapmaktır.


ÖMER ÖNGÜT/Tasavvufun Aslı, Hakikat ve Marifetullah incileri
ibrahimem isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 25.11.2006, 21:20
 
erganns - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 01.03.2006
Mesajlar: 55
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
HVE'L HADÎS


((BOŞ SÖZ DERSİ VEREN CEMAATLAR)

Sözlerin En güzeli Allahın kitabı(Quran ı Kerim) Yoılların En güzeli Muhammed Sallalahu Aleyhi ve Selemin
Yoludur.İşlerin En kötüsü İslam dinine sonradan sokulan bidatlerdir.Her bidat Sapıklıktır.Bidat ehli Ateştedir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in zamanında onun tebliğinin önünü kesmek, insanların onu dinlemesini engellemek için müşrikler bir alternatif yol buldular. Kur'anın iman çağrısını ve insanların onu dinlemeye olan iştiyakını bu alternatif yolla kesmeye çalıştılar.

Nadr bin Haris Hira ve Şam’a gitmiş, oralardan çeşitli halk efsaneleri, Rüstem ve İsfendiyar gibi krallarla ilgili menkıbeler öğrenmişti. Mekke’ye dönüşünde halkın arasına girerek her mecliste öğrendiği bu kıssaları anlatmaya başladı. Böylece insanların Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kulak vermelerini engellemeye çalışıyordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne zaman ki bir meclise oturup Allah'ı ansa peşine hemen bu kişi gelir kendi kıssalarını anlatırdı. Sonra “benim kıssalarım Muhammed’inkinden daha güzeldir.” Diyerek alay ederdi. Hatta bu adam işi daha da azdırarak şarkıcı bir cariye satın aldı. İslam’a girmek isteyenleri tutup bu şarkıcıya getirir, onu yedirip, içirir, eğlenceye daldırırdı. Sonra da “bu Muhammed’in çağırdığından daha hayırlıdır”. Diyerek insanları haktan saptırmaya çalışırdı.

Allah-u Teala onun hakkında şu ayeti kerimeyi indirmiştir.

“İnsanlardan öyleleri var ki herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı (lehvel hadîs)i satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.”[1]

Bu gün de Nadr bin Haris’ler yok mu ? Meclislerine topladıkları insanları Kur’an okumaktan ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in pak sünnetini öğrenmekten alıkoymak için, ölülerin menkıbeleri ile veya bir dizi kerametle onları dinlerinden alıkoyanlar yok mu? Var elbette.

Bugün hangi tasavvuf dergahında yücelttikleri şeyhlerin düzmece hikayelerinden başka bir şey anlatılıyor ki? Bunların bazılarına göre Kuran değişmiş ,bazılarına göre kuranın zahiri ve batini yorumu var.Ve Seyyit olmayan Şeyh olmayan anlayamaz diyorlar. Gördükleri düzmece ruyalar ve Zuhuratlar Adeta Bir dinamit gibi dinin temizliğine doğruluğuna saldırı...Ehli Sunneh Alimleri insanları Yanlız Allah kulluk edip ondan yardım istemeye davet ediyor. Oysa bu Şeyhler ve Kendilerinin Seyyit olduğunu idda eden kişiler Kendilerine bel balamaya kendilerinden korkmaya sığınmaya davet ediyor. Gaybı bildiklerini iddaa eden bu zavallılar daha bi kaç gün önce

ne yediklerini ne içtiklerini hatırlamıyorlar. Bazı cemaatlerde Şeyhine
secde edenler, ruku edenler,cinsel sapkınlıkları olanlar bile var...

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki” diye başlayan hadisler terk olunalı yüzyıllar oldu, eskiden İslamî tedrisat rasulullahın sözlerine bina edilirdi, şimdi ise “efendi baba buyurdular ki” veya “şeyh hazretleri buyurdular ki” ile geçirilen sohbet saatleri sayesinde, dini ilimler terkedilmiş, lehve’l hadis (boş söz) tedrisatına başlanmıştır. İşte bu yüzden ortada ümmet yok. İşte bu yüzden mazlumların ahı yerde kalmakta. İşte bu yüzden İslam coğrafyası kafirlerin ayak paspası olmakta. Ümmeti bu zillete mahkum edenlerin kimin tarafında olduğu anlaşılmalı değil mi artık.Bunlar kimin>dostu!!! Allahın dostu olmak nerde,bunlar nerede ?

Allah'ı yüceltmek yerine efendisini, seyidini yücelten adamlar futbol takımı tutar gibi şeyh tutmakta. Rakip takımı ezmek ister gibi din kardeşinin çukurunu kazmakta. Bu gidişat ümmet olma yolunda ancak geri geri gitmektir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in numune insan oluşunu unutup, “biz onu çok seviyoruz” diyerek kuru bir sözden ibaret peygambere iman da, elbette ümmeti zilletten kurtarmayacaktır. Topluma din diye yutturulan hikayeleri ve anlaşılmaz muammaları reddetmedikçe, boş gidilip boş gelinen oturmalardan vazgeçmedikçe, ümmet iflah olmayacaktır.

50 sene tarikat meclislerinde bu menkıbe ve kerametleri dinleyen bir ihtiyar İslam’ın nesini öğrenmiştir. Unutulmamalı ki Allah düşmanlarının en büyüğü Deccalinde bir süre olağan dışı halleri zuhur edecek. Bu dinlediği hikayeler Allah katında kendisine ne fayda verecektir.Peygamberin sünnetine göre abdest almayı,namazı torununa öğretebilir mi?

İnsaf ehli olup düşünmeli ve tarikat sohbetlerinde imanın şartı gibi tekrarlanan menkıbelerin İslamın önünü kesmek için, kuranı susturmak için, ümmeti cehalet çukurunda eğlemek için tezgahlanmış birer lehve’l hadîs (boş söz) olduğu artık anlaşılmalıdır. Kulun dünyada zilletten izzete kavuşması için evladı iyalini kurtarması için, bilgili bir ümmet teşekkülü için ve bu ümmetin ahiretinin de cennet olması için boş sözleri ve boş adamları terk etmeli,Şeyhi düşünmeyi,Şeyhten istemeyi bırakıp, Kurana ve sahih sünnete yönelmeliyiz ki “Rabbimiz bize dünyada da güzellikler ver ahirette de” diye tekrarlayıp durduğumuz yakarışlarımız, dualarımız kabul olsun.Bütün din kardeşlerimize Cemaatçilik ayrımı yapılmadan dua etmeliyiz.Yanlız Alalha sıhınıp ondan istemeli ondan yardım dilemeliyiz ki >Yüce kitabımız Kuranda Allah Suphanehu ve Teala Kuranın ilk suresinden son suresine kadar kendisine sığınılmasını ve yardım istenilmesini emrediyor.
erganns isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen

Seçenekler

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB-Code Açık.
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı.
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Erdoğan Önerdi’’Türk Birliği’’ kuruluyor! mendires Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 8 19.02.2008 11:45
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen hayvanlar Elcihad Dini Bilgi ve Eğitim 2 31.01.2008 11:07
Kur’an-ı kerim bulunan CD’ye, başka şeyler yüklemek uygun mudur? Alp Dini Bilgi ve Eğitim 0 02.07.2007 10:54
Vâkia Sûre-i şerif’i(1-6) elmnightmare Hadis Köşemiz 0 06.04.2007 17:16
Necmettin Erbakan’dan AKP’ye çağrı: “Lübnan’a asker göndermek sonunuz olur " refah Haberler - Siyaset konusu soru ve cevaplar 0 22.08.2006 13:49


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:28 .
Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Template-Modifikationen durch TMS Web Design by: vbdesigns.de
İletişim - Anasayfa - Arşiv - Disclaimer - Yukarı git