![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 31.08.2002
Mesajlar: 5.591
Teşekkür etti: 25
146 Teşekkür 76 Mesaja aldı
| Cevşen ilk Saidi Nursi ile bilinmiş değildir. Cevşen aslında Şia'da meşhur iken ilk olarak Nakşi şeyhi Ahmed Ziaüddin Gümüşhanevi Hz.leri tarafından ehlisünnette de meşhur edilmişdir. Dolayısyla mese nur cemaatinin bir icadı gibi algılanmamlı. Kusur veya faydası bu cemaatin mesuliyetinde değildir.
__________________ " M a k s a d l a r ı n A n a s ı S a b ı r d ı r . " |
| | |
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 13.11.2006 Yaş: 32
Mesajlar: 428
Teşekkür etti: 1
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
| 5.1.13. CEV SEN-ÜL-KEBÎR Cevsenü’l-Kebir; siyah, kırmızı ve mavi mürekkeple basılmıs, ayrıca cümlelerin sonları da numaralandırılmıstır. Said Nursî, bu münacatın (duanın) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait oldugunda ısrarlıdır: Hem meselâ, Kur'ân’ın hakikî ve tam bir nevi münâcâtı ve Kur'an’dan çıkan bir çesit hulâsası olan Cevsen-ül-Kebir namındaki münâcat-ı Peygamberî’de (A.S.M.) (...)890 (...) hem "Cevsen-ül-Kebîr" münâcâtının seksenaltıncı ukdesinde: (...) diye olan gayet ârifâne münâcât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) beyanı gösteriyor ki; (...)891 Kur'an’dan ve münâcât-ı nebeviye olan Cevsen-ül-Kebîr’den aldıgım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmissem; kusurumun affı için Kur'an’ı ve Cevsen-ül-Kebîr’i sefaatçi ederek rahmetinden niyaz ediyorum.892 (...) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevsen-ül-Kebîr namındaki münâcat-ı âzamında mârifetullahda gayet yüksek ve gayet câmi’ derecede mârifetini göstererek böyle demistir; biz de, hayâlen o zamana gidip Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dedigine "Âmin" diyerek, (...)893Said Nursî, bu ısrarına ragmen, maalesef hiçbir kaynak göstermemistir. Cevsenü’l-Kebir894, cep kitapçıgı seklinde basıldıgı hâlde, bunda da herhangi bir kaynaga yer verilmemistir. Bu duanın Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait oldugu iddia edildigine göre, hadis kitaplarında yer alması gerekirdi. Oysa, hadis kitaplarında böyle bir duaya rastlanmamaktadır. Su hâlde, bu duanın Hz. Peygamber’e isnadı yalandır. Maalesef, Nur Risaleleri’ndeki mevzu hadislere uzunca bir tanesi daha vb." gibi Siî kaynaklı oldugu anlasılmaktadır895: eklenmistir. Said Nursî’nin asagıdaki ifadelerinden, bu rivayetin de "Celcelûtiye, Ercüze, (...) Al-i Beyt’in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevsen-ül-Kebîr’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir.896 Binbir Esma-i lâhiyyeye sarîhan ve isareten bakan ve bir cihetle Kur'an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevseni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevsen-ül-Kebîr" münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karsı tavsifler, (...)897Said Nursî, Cebrail (a.s.)’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir gazvede zırhını çıkarmasını ve Cevsen’i okumasını emreden bir vahiy getirdigini de iddia etmektedir. Bu haberin de ne bir kaynagı ve ne de bir mesnedi vardır. içinde aynı iddiaların yer aldıgı Sözler Yayınevi’nce basılan Cevsen-ül Kebir adlı kitap, Vahye Göre Büyük Zulüm adlı eserde Said Çekmegil tarafından haklı olarak "zulüm karısmıs kitap" olarak tavsif edilmistir.898 Sonra, söz konusu vahiy hangi gazvede gelmistir? Resulullah’ın herhangi bir gazvede zırhını çıkardıgına dair hiçbir rivayet yoktur. Bilâkis, Hz. Peygamber’in söyle buyurdugu sabittir: "Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, onunla düsmanları arasında Allah Tealâ hükmünü vermedikçe zırhını çıkarması yarasmaz."899 Üstelik Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber’e zırhını çıkarmasını degil, çıkarmamasını emretmistir. Hendek Harbi’nde kâfirlerin dagıldıgı gecenin sabahı Müslümanlar Medine’ye dönüp silâhlarını bıraktıkları sırada, Cebrail, Resulullah’a gelmis ve "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler, henüz silâhı bırakmadılar. Allah Tealâ, sana Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor; ben de onlara gidiyorum." demisti.900 Savasta zırhı çıkarmak söyle dursun, Hz. Peygamber (s.a.v.) Uhud Günü iki zırhı üst üste giymistir.901 Yine aynı savasta Resulullah’ın basında migferi de vardı ve aldıgı darbe ile migfer kırılmıs; Peygamberimiz de yaralanmıstı.902 Resulullah’ın savaslarda kullanmak üzere 9 kılıcı, 7 zırhı, 6 yayı, 2 kalkanı, 5 mızragı, 2 migferi vb. silâh ve teçhizatı vardı.903 Herhâlde, bu Cevsen’den sonra hepsini kaldırıp atmıstır!...904 ibn Kayyım söyle der: Allah’a tevekkülün tam anlamıyla gerçeklesebilmesi için, o konuda yapılması gereken her isi yapmak ve bütün sebeplere sarılmak lâzımdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı, tevekkül bakımından da insanların en mükemmeli oldukları hâlde, bütün silâhlarla donatılmıs olarak düsmanlarının karsısına çıkıyorlardı. Resulullah (s.a.v.), "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 5/67) seklinde Allah Tealâ’nın teminatına ragmen Mekke fethinde oraya girerken basına migferini koymayı ihmal etmemistir (Buharî, Libâs, 17/26). islâmî ilimlerin künhüne vâkıf olamayan bazı sathî âlimler bu konuyu çesitli yorumlara bogmuslar; bazen Resulullah’ın bu davranısının yalnızca ümmetini egitmeye yönelik oldugunu, bazen de yukarıda zikri geçen ayet-i kerimenin o zaman henüz nazil olmadıgını söylemislerdir. Hâlbuki bir ülkede emîrlerden birinin sormus oldugu bir meseleye cevap verilirken, Ebu Kasım b. Asakir’in et-Tarihu’l-Kebir adlı eserinde su hadis zikredilmistir: "Resulullah (s.a.v.), bir Yahudi kadının kendisine zehirli koyun ikram etmesinden sonra, ev sahibi yemege baslamadan o yemekten yemezdi." Bazı âlimler, bu hadiste, sultanlar için güzel bir örnek bulundugunu söylemislerdir. Bu konuya söyle bir itirazda bulunulmustur: Allah Tealâ’nın: "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 5/67) ayetiyle sizin söylediklerinizi bir arada nasıl düsünebiliriz? Allah Tealâ, onu korumayı garanti etmisse, o da hiç kimsenin kılına bile dokunamayacagını kesinlikle bilir. Bu itiraza cevaplar aranırken bazıları yukarıdaki hadisin zayıf oldugunu, bazıları da bu ayet ininceye kadar Resulullah (s.a.v.)’ın öyle davrandıgını, bu ayet-i kerimenin inmesinden sonra o âdetini terk ettigini söylemislerdir. Hâlbuki onlar, Allah Tealâ’nın teminat vermesi ile Resulullah (s.a.v.)’ın sebeplere sarılmasının birbirine zıt seyler olmadıgını düsünselerdi, zorlama sonucu yaptıkları açıklamalara hiç gerek kalmayacaktı. Allah Tealâ, islâm dinini bütün dinlere üstün kılacagını haber verdigi hâlde; Resulüne de savasmayı, düsmanına karsı kuvvet ve mühimmat hazırlamayı, onlara karsı uyanık olmayı, harp sanatının gerektirdigi bütün tedbir, dikkat, ciddiyet ve gizlilik prensiplerine uygun hareket etmeyi emretmekten de geri durmamıstır. Çünkü bütün bunlar, Allah Tealâ’nın hangi sebeplere yapısılırsa hangi sonuçlara varılacagı hususunda haber vermesi demektir. Resulullah (s.a.v.), Rabbini en iyi bilen, onun emirlerine en sıkı sarılan bir kimse olarak, Allah Tealâ’nın hikmeti icabı, zafer kazanmayı, dinini diger dinlerin üzerine çıkarmayı ve düsmanına galip gelmeyi kendisine dayandırdıgı sebeplere yapısmayı ihmal etmemistir. Aynen bu konuda oldugu gibi, Allah Tealâ tebligini tamamlayabilmesi ve dinini açıga çıkarmak için Resulünün hayatını garanti etmistir. Ama Resulullah (s.a.v.), normal bir insanın hayatını sürdürebilmesi için muhtaç oldugu yemek, içmek, giyinmek ve barınmak gibi tedbirlerin hepsini almıstır. Bu husus birçok kimseyi yanıltmaktadır. Hatta, bazı kimseler duayı bile terk etme noktasına gelmistir. Çünkü, onlara göre sayet istenen sey ezelde takdir edilmisse, zaten kendiliginden olacaktır; yoksa dua etmek sonucu degistirmeyecektir. "Öyleyse dua ile ugrasmanın faydası nedir?" diye bir soru yöneltmisler, sonra da akılâne bir cevapla: "Dua etmek ibadettir." demislerdir. O zaman yanlısı dogruya karıstıran bu adama denir ki: Bir kısım daha kaldı. O da sudur: Bir kimseye, belli bir sebebe yapısması sonucu istegine ulasması takdir edilmisse, bu demektir ki, söz konusu sebebe yapısırsa arzusuna nail olacak, yoksa olmayacaktır. Yanılgı içindeki bu adam aynen: "Karnımın doyması takdirde varsa, yemek yesem de yemesem de doyarım. Sayet doymam takdir edilmediyse, yemek yesem de yemesem de doyamam. O hâlde yemek yemenin ne faydası var?" diyen kimseye benzer. Bütün bunlar ve bunun gibi düsünceler, Allah’ın hikmetini ve seriatının ruhunu yok etmektir. Basarı Allah’tandır.905 Sözler ve Yeni Asya Yayınevlerince hazırlanan Cevsen-ül-Kebir’lerin takdiminde yer alan "kim bu duayı su kadar okursa, evine hırsız girmez, evi yanmaz, hastalıklardan sifa bulur, cennetlik olur..." gibi ifadeleri buraya nakletmek istemiyoruz. Vadedilen bu seylerin okundugunda gerçeklesmeyecegini bilen Said Nursî’nin bastan aldıgı tedbiri (!) de gösterelim: Aziz sıddık karde slerim! Evvelâ Cevsen’in teksiri gayet büyük bir sevaptır. Ruh-u canımla sizleri tebrik ederim. Fakat sizin tercüme ettiginiz sevabına dair olan parçanın aynını yazmayınız. Çünkü böyle sevaplar hakkındaki rivayetler mütesabih nev'indendir, hakiki mahiyetleri bilinmez. Dinsizler veya mu’teriz feylesoflar ya mübalâgadır derler veyahut, neuzubillah hurafedir diye tevehhüme düserler. (...) Hatta kendim 35 seneden beri Cevsen’i hergün okudugum hâlde ve avsiyemle de çok sakirdler vird gibi okudukları hâlde sevabına dair olan o parçayı 3-4 defa okumamısım. Çünkü sevap noktasında o mümkün ferde mazhar olmadıgı kendim gayet yüksek gördügümden o haddimden hadsiz derecede yüksek makama elimi uzatamadım (...) (Hizbu Envâr el-Hakaik en-Nûriyye, 39-41, "Said Nursî" imzalı yazı. Yazı, Osmanlıca harfleri ile yazılmıstır.) Eger o dünyaya ait faideler ve menfaatlar, o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. iste bu sırrı anlamayanlar, -meselâ, yüz hâsiyeti bulunan Hem de makbuldür. Bu hikmet anlasılmadıgından, çoklar, aktabdan ve selef-i Evrâd-ı Kudsiye-i Sâh-ı Naksibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevsen-ül-Kebîri, o faidelerin bâzılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar.- O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler, o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir sûrette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düser. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müsevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düsünüp, sevke gelip, evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. salihînden mervî olan fâideleri görmediklerinden süpheye düser, hatta inkâr da eder.906 Yine Cevsen’le ilgili bir iddia da, onun dua olarak ve hatta kendisinin misli olmadıgı iddiasıdır: Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevsen-ül-Kebîr ile, öyle bir mârifet-i rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandanberi gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, tahkîk-i efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetisemedikleri gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın basında, Cevsen-ül-Kebîrin doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildigi yere bakan adam, Cevsen’in dahi misli yoktur diyecek.907 Allah Tealâ, Kitabında kendisini nasıl tavsif, kendisine nasıl ve hangi sözlerle dua edecegimizin örneklerini göstermistir. Hadis kitaplarında da Resulullah (s.a.v.)’tan sahih olarak rivayet edilen yüzlerce dua varken, böyle mesnetsiz bir münacatın dua olarak mislinin olmadıgı iddiası, çürütülmeye bile gerek olmayan bir iddiadan öteye geçemez. Cevsen’in dahi misli olmadıgı iddiası da bostur... Dipnotlar: 890 Sözler, 424, Onbirinci Sua Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Mes'elesi Emirdag Çiçegi/Aziz sıddık kardeslerim; S uâlar, 213, Onbirinci Sua/Onuncu Mes'ele Emirdag Çiçegi/Aziz sıddık kardeslerim; Âsâ-yı Mûsa, 59, Onuncu Mes'ele Emirdag Çiçegi/Aziz sıddık kardeslerim. 891 Suâlar, 88, Yedinci Sua/Âyetü’l-Kübra/Mukaddime. 892 Suâlar, 48, Üçüncü Sua/Münâcat; Lem'alar, 445, Münâcat; Âsâ-yı Mûsa, 187, Sekizinci Hüccet-i îmaniye Münâcât. 893 Lem'alar, 415, Otuzuncu Lem'a/Hâtime. 894 Cevsen, "örme zırh" anlamında Farsça bir isimdir. (Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedisi, Sabah Gazetesi, 1992, 4/130.) Cevsen-i Kebir ise, büyük zırh demektir. Efendimiz’e vahyen gelmis kendisi Arapça, ismi Farsça olan bir baska metin var mıdır?...895 M. Fethullah Güven, Cevsen hakkındaki bir soruya verdigi cevapta söyle demektedir: "Daha çok Siî kaynaklardan gelmis olması, Ehl-i Sünnet’in Cevsen’e karsı soguk davranmasına sebep olmustur. (...) Sünnî kaynaklar Cevsen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevsen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dısındaki eserlerde ben simdiye kadar, Cevsen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildigini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmıs müsterek tavrın tezahüründen baska bir sey degildir ve Cevsen’in degerine menfî yönde etki edecek bir agırlıgı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettigi pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı sekilde Küleynî’nin el-Kafî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehli Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamıslardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Siî imamlar nakletmisler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha isin basında endiseyle karsılanmıslardır. Cevsen için de aynı durum söz konusu olmustur. (...)"(M. Fethullah Gülen, Prizma I, Nil Yayınları, zmir 2002, 119-120.) S iî Kuleynî’nin el-Kâfî’sine daha önce deginmistik ve onun ne menem bir "hadis kitabı" oldugu hakkında bir bilgi vermesi için bir-iki nakilde de bulunmustuk. Gülen de, tıpkı üstadı gibi, hatta üstadından daha mahirce, safdil Sünnîleri kandırmak ve onları Siîlige ve Siî kaynaklarına alıstırmak için demagoji yapmaktadır. Biz ise, yalancı S iîlerin degil, isnadı "din" bilen ve bizi bu konuda ikaz eden selef-i salihînin izindeyiz. mam Müslim, Sahih’in Mukaddimesinde "snadın Dinden Oldugunu Beyan Babı" açar ve söyle der: "Bu babta, rivayetin ancak mevsuk ravilerden kabul edilmesi lâzım geldigi; ravilerde bulunan kusurlar sebebiyle onları cerh etmenin caiz, hatta vacip oldugu; bunun haram olan gıybet degil, bilâkis ser'-i serifi müdafaa manasına geldigi görülecektir." (Müslim, Mukaddime, 5. Bab.) Muhammed b. Sirin demistir ki: "Süphesiz ki bu ilim (isnad) dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden aldıgınıza dikk |