İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
KAYIT OL
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 14.10.2002, 23:22

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Hz HATICE...(Radiyallahü anhü...)


Selamün Aleyküm Kardesler...

Dünyada gelmis gecmis en Hayirli Kadinlardan örnek almak üzere

ve kendimizi onlara taniyarak cok daha yakin hissetmek,

Hayatlarini bilmek neler yasamislar,nelerle karsilasmis,nelere

gögüs germisler...Hep beraber Ögrenmeye ne Dersiniz...?



Bismillahirrahmanirrahim...




Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s)'in temiz, iffetli ve yüce ahlâk

sahibi olan hanimlarinin ilki.

O, Araplarin en asil kavmi olan Kureys kavminden ve Kureys kavminin de,

en asil, pak ailelerinden idi. Babasi Huveylid, annesi Fâtima'dir (Ibn Ishak,

es-Sîre, Nesr. Muhammed Hamidullah, s. 60).

Hz. Hatice'nin baba tarafindan soyu Kusay'da Peygamberimizin baba

tarafindan soyu ile birlestigi gibi, annesi tarafindan da soyu yine

Peygamberimizin baba tarafindan dedesi olan Lüey'de bilesmektedir (M.

Asim köksal, Islâm Tarihi, Mekke Devri, 96).


Hz. Hatice, ticaretle ugrasan zengin, haysiyetli, serefli bir kadindi. Ücretle

tuttugu adamlarla Sam'a ticaret kervanlari düzenlerdi. Hz. Muhammed

(s.a.s.)'in dogru sözlü, güzel ahlâkli ve son derece kendisine güvenilen bir

insan oldugunu ögrenince, O'na ticaret ortakligi önerdi. Hz. Muhammed

(s.a.s) Hz. Hatice'nin bu teklifini kabul etti. Hz. Hatice O'nun baskanliginda

bir ticaret kervanini Sam'a gönderdi. Ayni zamanda kölesi Meysere'yi de

O'nunla beraber gönderdi. Meysere, yolculuk sirasinda Hz. Muhammed

(s.a.s.)'de harikulade hallere sâhid oldu. Gittikleri yerde, Peygamberimiz

(s.a.s.) satacaklarini satti ve alacaklarini da aldi. Ondan sonra geri

döndüler. Hz. Hatice bu ticaret kervanindan çok memnun oldu. Daha önce

gönderdigi ticaret kervanlarina nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti.

Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkinda Meysere'yi de dinleyince, O'na olan

itimadi ve sevgisi daha da artti. O'na anlastiklari ücretten fazlasini verdi ve

Hz. Muhammed (s.a.s)'e evlenme teklifinde bulundu (Ibn Ishak, a.g.e.,

59).

Hz. Peygamber (s.a.s.) durumu amcasi Ebu Talib'e anlatti. Ebu Talib Hz.

Hatice'yi Hz. Muhammed (s.a.s.) için istedi. Iki aile anlasti. Dügünleri o

zamanin örf ve adetlerine göre, Hz. Hatice'nin evinde yapildi. dügünde Ebû

Talib ve Hz. Hatice'nin amcasi Amr b. Esed birer konusma yaptilar. Ikisi de

konusmalarinda hikmetli ifadelerde bulundular ve evlenecekler hakkinda

güzel seyler söylediler. Ondan sonra misafirlere ikram yapildi, yemekler

yenildi. Ebû Talib nikâhlarini kiydi. Mehir olarak 500 dirhem altin tesbit

edildi (Ibn, Sa'd Tabakat, VIII, 9).


O zaman, rivâyetlerin ekseriyetine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.) 25 ve Hz.

Hatice 40 yasinda idiler. Aralarinda 15 yas fark vardi (Ibn Hacer, el-Isâbe,

539). Bazi rivâyetlerde bu yas farkinin daha az oldugu kayitlidir.


Rasûlullah (s.a.s.)'in evlendigi ilk kadin, Huveylid'in kizi Hatice'dir. Hz.

Hatice ilk olarak Atik b. Aziz'le evlendi, ondan bir kizi oldu. Onun

ölümünden sonra, Temim ogullarindan Ebû Hale ile evlendi. Ondan da bir

oglu ve bir kizi oldu. Onun da ölümünde sonra, Rasûlullah (s.a.s.) ile

evlendi (Ibn Ishak, a.g.e., 229).

Hz. Hatice'nin Rasûlullah (s.a.s.)'den Fâtima, Ümmü Gülsüm, Zeyneb ve

Rûkiyye adinda dört kizi, Kâsim ve Abdullah adinda da iki oglu dünyaya

geldi. Kelbî'nin rivâyet ettigine göre, önce Zeynep, sonra Kâsim, sonra

Ümmü Gülsüm, daha sonra Fâtima, ondan sonra Rûkiyye ve en sonunda

Abdullah dünyaya geldi. Ali b. Aziz el-Cürcânî de, Kâsim'in Zeynep'ten daha

önce dogdugunu nakletmistir (Ibn el-Esir, Usdü'l-Gâbe, I, 434).


Hz. Hatice(r.anha), Rasûlullah (s.a.s.)'e, Peygamberliginden evvel son

derece saygi gösterip onu mutlu ettigi gibi, Peygamberligi döneminde de,

ona ilk inanan, onunla beraber namaz kilip ona ilk cemaat olan kisi vasfini

kazandi. Daima Hz. Muhammed (s.a.s.)'e destek oldu, ona moral verdi,

son derece güzel davranis ve sözleri ile, onun basarilarina katkida

bulunmaya çalisti.


Hz. Hatice, Rasûlullah (s.a.s.)'e (Allah kendisini Peygamberlikle

sereflendirdigi zaman) teskin etmek için; "ey amca oglu, beni melek

geldigi zaman haberdar edebilir misin?" diye sordu. Resûlullah

(s.a.s.); "evet" cevabini verdi. Bir gün Hatice'nin yaninda iken, ona Cibril

geldi ve; "Ey Hatice! Iste bu Cibril'dir, bana geldi" dedi. Hatice "Su anda

onu görüyor musun?" diye sordu. "Evet" karsiligini verdi. Hatice bu kez sag

tarafina oturmasini söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) Hatice'nin sag tarafina

oturdu. Hz. Hatice; "Simdi görüyor musun" sorusunu tekrarladi. Rasûlullah

(s.a.s.) yine olumlu cevap verince, Hz. Hatice örtüsünü çikarip atti. O sirada

Rasûlullah (s.a.s.)in hâlâ kucaginda oturuyordu. "Onu, simdi görüyor

musun?" diye tekrar sordu. Rasûlullah (s.a.s.) bu kez "hayir" cevabini

yerince, Hz. Hatice; "Bu seytan degil; bu kesinlikle melek, ey amca oglu!

Sebat et, seni müjdelerim" dedi (Ibn Ishâk, a.g.e., 114).


Hz. Hatice(r.anha), Allah'in selâmina ve Rasûlullah (s.a.s.)'in övgüsüne

nâil olacak derecede faziletli ve serefli bir kadindi. O, imanda, sabirda,

iffette, güzel ahlâkta, kisacasi her yönü ile örnek olan bir anneydi.

Rasûlullah (s.a.s.); "hristiyan kadinlarinin en hayirlisi Imrân'in kizi Meryem,

müslüman kadinlarinin en hayirlisi ise. Hüveylid'in kizi Hatice'dir" buyurdu.

Bu konudaki diger bir hadisinin meali söyledir: " Dünya ve âhirette degerli

dört kadin vardir. Imran'in kizi Meryem; Firavun'un karisi Asiye, Hüveylid'in

kizi Hatice ve Muhammed (s.a.s.)'in kizi Fâtima" (Ibn Ishak, a.g.e. s. 228).


Bir gün Cebrâil (a.s.) Rasûlullah (s.a.s.)'e gelerek söyle

buyurdu: "Hatice'ye Allah'in selâmlarini söyle." Rasûlullah (s.a.s.): "Ya

Hatice, bu Cebrâil'dir, sana Allah'tan selam getirdi" deyince, Hz. Hatice,

Allah'in selamini büyük bir memnuniyetle kabul etti ve Cebrâil'e de iadei

selâmda bulundu (Ibn Hisâm, es-Sîre,, I, 257).


Allah'in rizasini, yuvasinin mutlulugunu, dünya ve âhiretin huzur ve

saadetini düsünen bütün anneler için en güzel örnegi teskil eden Hz.

Hatice (r.a.), nübüvvetin onuncu yilinda, Ramazan ayinda vefât etti ve

Mekke'deki Hacun kabristanina defn edildi (M. Asim Köksal, a.g.e. s. 302).

Nureddin TURGAY




mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 15.10.2002, 09:36

 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.335
Teşekkür etti: 0
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

Sevgi kardeşlerim mine kardeşimizin feyiz dolu şimdi diyeceksiniz ne alakası var neden feyiz dolu olsun ki evet hemde anlatılamıyacak derecede okuyana manevi bir keyif veren bir çalışma çünkü yazılardanda anlaşılacagı gibi (((İbn-i Abbas radıyallâhü anhümâ, Resûlüllah (s.a.v.)ın dört çizgi çizdiğini ve Cennet kadınlarının en faziletlileri; Hatîce, Fâtıma, Meryem ve Âsiye (radıyallâhü anhünne)dir buyurduğunu rivâyet eder ))) bu hadisi şeriftede izahı yapılan kadınların en faziletlisinden bahsediliyor.

Sevgili kardeşim mine eğer müsaade edersen bu mana ve maneviyat yüklü çalışmanıza haddim olmadan birkaç kelime ile katılmak ve sizin yazılarinizi cani gönülden desteklemek arzusundayım. Eger hatalarım olur ise hatırlamayi ihmal etmeyin.

Allahü teala razi ve memnun olsun.İnşaallah

PEYGAMBERİMİZİN TİCÂRET HAYÂTINA ATILMASI

Mekkeliler öteden beri ticâretle uğraşırlardı. Ticâretle uğraşmayanlar bir şeye sâhip olamazlar, darlık ve geçim sıkıntısından kendilerini
kurtaramazlardı. Kureyşin zengin ve îtibarlı âilelerinden olan Hz.Hatîce, bâzı kimselere sermaye verip onlarla ortaklık yapıyordu. Şama gidecek ticâret kervanıyla, O da mal göndermek istiyordu.

Ebû Tâlib de ticâretle uğraşanlardandı. Fakat, âile efrâdının çokluğu, kuraklık ve kıtlık yılları, Ebû Tâlibin ticâret ve mâli imkânını zayıflatmıştı. Bu arada Peygamber Efendimize; Artık yetiştin, 25.yaşına bastın. Kendine bir ticârî iş seçmen lâzım. Kureyş, yakında ticâret maksadıyla Şam taraflarına bir kervan göndermek istiyor. Senin bu kervana katılman için bir yol var. İffet ve servetiyle meşhur muhterem dul kadın, Huveylit kızı Hatîceyi tanırsın. O, her sene Kureyşden biri vâsıtasıyla îcâbeden yerlere mal göndererek ticâret ettirir ve adamına hisse verir. Bu işe bu defa sen istekli çıkarsın. Senin temizliğin, doğruluğun ve ahlâkın herkesce bilindiği için, umarım ki seni hemen kabul eder ve başkalarına tercih eder demişti.

Arada ne oldu ise oldu. Olacak olan zuhûra geldi. Yüksek ahlaklı, ulvî karakterli kadın, Peygamberimizin muradını yerine getirdi. Kendisine birini göndererek, şu teklifte bulundu: Kureyş kervanına katılıp Şam taraflarına ticâret için gidebileceğini tahmin ediyorum. Eğer râzı olup malımın başında bulunmağı kabul ederse, kendisine, başkalarına verdiğim ticâret payının iki mislini veririm.

Hz.Peygamberimiz, vâki teklîfi, amcası Ebû Tâlibe haber verdi. Ebû Tâlibin memnuniyeti büyüktü. Heyecanla mukâbele etti; Bu, Allâhın sana ihsan ettiği bir rızıktır. Daha güzeli olmaz. Hemen kabul et. dedi.

Anlaştılar. Hz.Hatîce kölesi Meysereyi de Peygamber Efendimizin emrine verdi ve şu tembihte bulundu: Sana ne emrederse, hemen itaat edeceksin. Hiçbir reyine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin.

Kervan yola çıktı. Râhip Bahîrânın ibâdethânesinin önüne kadar geldiler. Ancak Bahîrâ ölmüş, yerini Nastûra isimli bir râhip almıştı. Bu da iyi bir adamdı. Kervanın yanına geldi. Meysereyi daha önceden tanıyordu. Biraz konuştuktan sonra râhip Nastûra, Meysereye dönerek; Bu zât, Âhirzaman Peygamberi olacaktır. Sakın Şama gitmeyiniz. Oradaki Yahûdîler sizi tanırlarsa muhakkak size zarar verirler. Ben Onun getireceği dîne ve kendisine şimdiden îmân ediyorum. Ne olur! Şama gitmeyiniz. Alışverişinizi burada yapınız. dedi.

Alıcı da zuhûr ettiğinden mallarını Busrâ pazarınde çok kârlı bir şekilde satıp üç ay süren bir yolculuktan sonra Mekkeye geri döndüler.

Hz.Hatîce birkaç kadınla konağının damından kervanın gelişini gözetleyip dururken, bir aralık, devesi üzerinde Peygamberimizi iki meleğin gölgelediğini hayretle görmüş ve bunu yanındaki kadınlara da göstermişti.

Öğle vakti, Hz.Peygamberimiz Mekkeye girdi. Şamdan getirdiği malları Hz.Hatîceye teslim etti. Hz.Hatîce, onları çok iyi bir kârla hemen sattı.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN EVLENMESİ

Hz.Hatîce bir rûya görmüştü. Bunu, eski din üzerine ibâdetini yapan Allâhın sevgili kullarından biri olan amcası Varaka bin Nevfele anlattı. Varaka, Tevrat ve İncili okumuş, bu kitaplardan Âhirzaman Peygamberinin geleceğini öğrenmiş bulunuyordu. Ona rûyasını; Sen, Âhirzaman Peygamberi ile evleneceksin, Onun zevcesi olacaksın. diye tâbir etti.

Peygamber Efendimiz 25, Hz.Hatîce 40 yaşlarında iken, iki taraftan da vâsıtalar zuhur etti ve nihâyet beklenen karar verildi. Nikah, âdet üzerine Hz.Hatîcenin evinde akdolundu. Hz.Hatîcenin vekîli amcazâdesi Varaka bin Nevfel, Peygamber Efendimizin vekîli amcası Ebû Tâlibdi.

Ebû Tâlib, ayağa kalkarak şu sözleri söyledi: Şükür Allâha ki bizleri İbrâhimin zürriyetinden ve İsmâilin neslinden, Maadın mâdeninden ve Mudarın aslından yarattı. Bizi Beyt-i Mükerreminin bekçisi, Harem-i Şerifin hizmetçisi yaptı. Bundan dolayı insanların hâkim ve reîsi yaptı. Şimdi de, çok mutlu bir ânı yaşamak üzere buraya gelmiş bulunuyoruz. Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, Onunla Kureyşten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Çünkü O, haseb ve nesebce, akıl ve fazîletçe hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir, iğreti bir şey. Bundan sonra Onun şânı pek büyük olacaktır.

Bundan sonra, Varaka söz alarak ayağa kalkıp şöyle konuştu: Allâha şükür ki, bizi bildirdiğin gibi yarattı. Kimse sizin fazlınızı inkâr, hayır ve şerefinizi görmemezlik etmez. Biz de sizinle yakınlık kurmağa istekliyiz. Ey cemaat! Şâhit olun, ben Muhammed bin Abdullahı Hatîce binti Huveylide nikah ettim. Kureyşin uluları bu nikâhın akdine şâhit oldular, düğün yapıldı. Develer kesildi, dâvetlilere mükellef bir ziyâfet verildi.

Peygamber Efendimizin Evlatları

Peygamberimizin üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evlâdı dünyâya gelmiştir. Erkek çocukları; Kâsım, Abdullah ve İbrâhimdir. (Abdullah, Tayyip ve Tâhir diye de anılır.) Kız evlâtları; Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtımatüz-Zehrâdır. Hz.İbrâhimden başka bütün çocukları Hz.Hatîceden doğmuştur.

Peygamber Efendimizin dünyâya ilk gelen çocuğu Kâsımdır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, Ebûl-Kâsım diye künyelenmiş ve Ebûl-Kâsım diye anılmıştır. Kâsım ile Abdullah küçük yaşta vefât ettiler. Kızlarının hepsi büyüdü ve onları kendisi bizzat evlendirdi. En büyük kızı Zeynebi Ebûl-As ile evlendirdi. Rukiyye ve Ümmü Gülsümü amcası olan Ebû Lehebin oğullarından Utbe ile Uteybeye vermişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb ve karısı onları oğullarından boşattılar. Daha sonra, Peygamberimiz Rukiyyeyi Hz.Osmana nikâhladı. O vefât edince Ümmü Gülsümü nikâhladı. Bundan dolayı Hz.Osmana iki nur sahibi mânâsına gelen «Zinnûreyn» denmiştir.

En küçük kızı ki, hakkında Seyyidetün-Nisâ (hanımların en hanımefendisi) buyrulan Hz.Fâtımatüz-Zehrâyı da Hz.Ali ile evlendirdi. Peygamberimizin mübârek nesli, Ehli Beyt, Onun soyundan gelmektedir. Hz.Fâtımadan başka bütün evlâtları Peygamber Efendimizden önce vefât ettiler. «Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîyn».


Hz.Hatîce (R.Anha) Vâlidemizin Müslüman Oluşu

Peygamber Efendimizin bütün harekatını dakikası dakikasına takip eden ve dünyânın en zeki hanımı olan Hz.Hatîcet-ül Kübrâ zaten kendisine büyük teselli kaynağı idi. Gerek Meyserenin Şam seyahatinde görerek kendisine anlattığı ve gerekse büyük âlim amcazadesi Vataka bin Nevfelin beyanatı ve gerekse o zamanın en meşhur rahibi bulunan Addasın izahatı ile tam bir mâlumât elde etmişti. Cibril-i Emin hakkında mâlumâtı vardı. Âyet-i kerimeler nazil olur olmaz ve davet emrini ifade eden âyetleri duyunca herkesten evvel Hatîcet-ül Kübrâ vâlidemiz îman etmiş, en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Dünyânın hiçbir hanımına nasip olmayan bu büyük şerefi kazanmak bahtiyarlığına nâil olmuştur.

Hz.Hatîce vâlidemize Cebrail (AS)ın öğrettiği gibi abdest almasını öğretti. Sonra Peygamber Efendimiz imam oldu, birlikte iki rekat namaz kıldılar.


Ramazan-ı Şerif ayında bütün müminlerin annesi Hz.Hatîce vâlidemiz de 65 yaşında olduğu halde vefât etti. Hz.Hatîce vâlidemiz, Peygamberimizin Peygamberliğini ilk tasdik eden, en sıkıntılı günlerinde derdine ortak olan, vefâkâr bir hayat arkadaşı idi. Peygamber Efendimizle birlikte 25 yıl yaşadı. Peygamberimiz, Hz.Hatîce vâlidemizi takdir ve rahmetle anar, hatırasına çok hürmet ederdi. Peygamberimizin Hz.İbrâhimden başka bütün çocukları Hz.Hatîceden doğmuştu. Yalnız Hz. İbrâhim Onun vefâtından sonra Hz. Mâriye adındaki zevcesinden doğmuştur.

CENNET KADINLARININ HANIMEFENDİSİ

Hazret-i Fâtıma radıyallâhü anhâ vâlidemiz, babaları, iki cihan güneşi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)in vefatlarında çok üzülerek beyitler söyledi. Mübârek kabr-i şeriflerinin başında ashâba hitâben,

— Resûlüllâhın mübârek cesedine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzi oldu? demiş ve ashâbı da hüzünlendirmişti.

Onu tesellî eden tek şey, babasının, Ehl-i Beytten ilk olarak bana kavuşacak olan sensin buyurmaları idi. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin vefatlarından altı ay kadar sonra Hz. Fâtıma vâlidemiz de âhirete intikal etmişlerdir. İslâmda tabuta konularak kabre götürülen ilk kadın cenazesi, Hz. Fâtıma (r.anhâ)nın cenazesi olmuştur. Vasiyeti üzerine, geceleyin defnedilmiştir.

Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz onun hakkında, Ben, babası hâriç,
Fâtımadan daha faziletli hiçbir kimse görmedim demiştir.

İbn-i Abbas radıyallâhü anhümâ, Resûlüllah (s.a.v.)ın dört çizgi çizdiğini ve Cennet kadınlarının en faziletlileri; Hatîce, Fâtıma, Meryem ve Âsiye (radıyallâhü anhünne)dir buyurduğunu rivâyet eder.

Yine Resûlüllah Efendimiz onun hakkında, Fâtıma, cennet ehli kadınlarının hanımefendisidir buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden mahrum etmesin. Âmîn...

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 15.10.2002, 15:04

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı

Aleyküm Selam...

Inanirmisiniz Ilk cevabin sizden gelecegi neredeyse

Icime dogmustu... :D

Allah razi olsun bu ilginizden alakanizdan dolayi...

Ne demek...Tabiiki olabilir birbirimize yardim ederek

daha güzel bir hizmet sunabiliriz...

Evet Yazilariniz baya aydinlatici eksikleri giderici...

Sagolun...

Devam edelim insaallah...?

not,Bakin aklima ne geldi,Ben bu Dört Mübarek kadinin hayatlarini

okudum hazirladim uygun buldugum yerlerden...Hatta Hz.Aise,iste

P.Efendimizin diger bazi kadinlarinida insaallah koyacagim buraya...

Ama biliyoruzki ilk sehide Hanimlar ve daha belkide aklimiza

gelmeyen su an bilmiyorum vardir diye düsünüyorum...

belki siz bunu biliyorsunuzdur...

sizde devam yazabilirsiniz hemde cok güzel ve faydali our...

Ne dersiniz Ilmelyakin Kardes...?

Saygi ve Selamlarimla...
mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 16.10.2002, 12:52

 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.335
Teşekkür etti: 0
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina.

HAZRET-İ FÂTIMA RADIYALLÂHÜ ANHÂ

Hz. Fâtıma (r.anhâ)nın doğumu; miladî 609, Cemâziyelahirin 20. Cuma günü, Biset-i Nebevîden üç ay önce, Mekkededir.

Babası; âlemlere rahmet, iki cihan serveri, enbiyânın imâmı, asfiyânın tâcı, gönüllerimizin ilâcı Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz... Annesi, Hz. Hatîcetül-Kübrâ (r.anhâ) vâlidemiz... Lakabı ise Zehrâdır.

Fâtıma kendisi ve zürriyeti cehennem ateşinden korunmuş demektir. Nitekim Deylemî (rh.)nin Ebû Hüreyre (r.a.)den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,

Kızımı ancak, Allah onu ve sevenlerini cehennemden uzaklaştırdığı için Fâtıma diye isimlendirdim buyurmuşlardır.

Zehrâ ise, beyaz ve nûrânî yüze denmekle beraber; saf, berrak, pek parlak ay gibi mânâlara da gelmektedir. Fâtıma vâlidemiz parlak bir yüze sahipti ki, bakanın gözleri kamaşırdı. Ay ışığı gibi geceyi nurlandırırdı. Hz. Âişe (r.anhâ)nin, Ben karanlık gecede Hz. Fâtımanın yüzünün aydınlığı ile iğneye iplik geçirirdim! dediği kadar parlaktı.

Hz. Fâtıma (r.anhâ), kadının insan olarak hiçbir kıymet hükmünün olmadığı bir cemiyette dünyaya gelmişti. Hatta insanlar, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizle, yaşayan erkek evlâdı olmadığı için, soyu kesik mânâsına ebter diyerek alay etmeye yelteniyorlardı. Böylesi bir cemiyette, Resûlüllah Efendimiz o cemiyetin bütün bu peşin hükümlerini hiçe sayıyor, mübârek kızları Hz. Fâtıma, bulundukları yere geldiğinde ayağa kalkıyor ve ona, oturması için kendi yerini gösteriyordu. Efendimiz (s.a.v.), bu hareketiyle Hz. Fâtımanın şahsında kadına verilmesi gereken muallâ mevkie işâret ediyorlardı.

Hz. Fâtıma vâlidemiz sadâkatte, ahde vefâda ve sâir bilumum güzel ahlâkta zirvede idiler. Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz, Resûlüllahtan başka Fâtımadan daha doğru sözlü birini görmedim diyerek, onun bu hasletini de dile getirmiştir.

... Fâtıma vâlidemiz, annelik makamının da en mümtaz örneğidir. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Zeynep (radıyallâhü anhüm) onun sıcak ikliminde yetişmiş ve hiç şüphesiz insanlık tarihinin iftihar tablosundaki yerlerini almışlardır.

Yine Hz. Âişe (r.anhâ)nin bildirdiğine göre, ruh ve madde cephesiyle hâsılı her şeyiyle insanlığın ufku mübârek babalarına benzedikleri için, kendilerine, babasının kızı mânâsına, Bint-i Ebîhâ deniliyordu. Kezâ babalarını bağrına basıp gözetmesinden dolayı da, sahâbîler ona, Ümmü Ebîhâ yani babasının annesi sıfatını lâyık görmüşlerdi. Baba-kız arasındaki sevgi, nezâket ve nezâfet âlemde görülmemiş bir âhenkte idi.

Hz. Fâtıma vâlidemiz, Resûlüllah Efendimizin Cenâb-ı Hakktan aldığı emir neticesinde Hz. Ali kerramallâhü vecheh ile evlenir. Evlilikleri süresince Hz. Aliye o kadar mükemmel bir eş olur ki; Hz. Ali (r.a.) de, Ben, Fâtımayı incitecek ve rahatsız edecek tek bir hareket dahi yapmadım diyerek, kendisinin de ona karşı olan nezâket ve hassâsiyetini ifade eder.
Hz. Fâtıma (r.anhâ), ilmî sâhada da dirâyet sahibi idi. Fıkıh ve tefsir mevzularında âlim, Kurân-ı Kerimi anlayıp anlatmada, ictimaî meselelere hâl çereleri bulmakta eşsizdi. İslâmda kadının muallime ve mürebbiye olmasının en güzel örnekleri ondadır.

Hâsılı Fâtıma vâlidemiz, engin-zengin, ince ve derin bir rûha sahipti. Necip Fâzılın ifadesiyle, Masmavi gök kadar ve en ince fikir kadar derindi ve zengindi onun gönlü. Oruçlu olduğu halde, üç gün boyunca iftarını suyla yapıp, sofrasındaki bir lokma ekmeği kapısına gelen fakire ikrâm edecek kadar da cömertti.

Onun için daha ne söyleyebiliriz ki, bu aczimizle... O, kıyâmete kadar gelecek bütün mümin hanımlara, numûne-i imtisâl olacak her türlü güzel ahlâkın sahibiydi.

HZ. FÂTIMA VE HZ. ALİ R. ANHÜMÂ

Bir gün Resûlüllah (s.a.v.) kızı Hz. Fâtıma'yı ziyarete geldi. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma (r.anhümâ) gülerek bir şeyler konuşuyorlardı. Efendimiz (s.a.v.)'in geldiğini görünce sustular. Fahr-i Kâinat Efendimiz gülmelerinin sebebini sorunca Fâtıma vâlidemiz,

Ali ile sizin yanınızda hangimizin daha sevimli olduğunu konuşuyorduk. Ben (kızınız olmam hasebiyle), yanınızda daha sevimli olduğumu söylüyordum. Ali ise, kendisinin daha sevimli olduğunu söylüyordu, cevabını verdi.

Peygamber-i zîşân sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz;
Kızım sen, babanın evlâdına olan tabii sevgisi ve şefkatiyle bana, Ali'den daha sevimlisin. Fakat Ali de benim nazarımda, senden daha çok izzet ve ikram sahibidir, buyurarak her ikisinin de gönlünü hoş etti.

CENNET KADINLARININ HANIMEFENDİSİ

Hazret-i Fâtıma radıyallâhü anhâ vâlidemiz, babaları, iki cihan güneşi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in vefatlarında çok üzülerek beyitler söyledi. Mübârek kabr-i şeriflerinin başında ashâba hitâben,
Resûlüllâh'ın mübârek cesedine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzi oldu? demiş ve ashâbı da hüzünlendirmişti.

Onu tesellî eden tek şey, babasının, Ehl-i Beyt'ten ilk olarak bana kavuşacak olan sensin buyurmaları idi. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in vefatlarından altı ay kadar sonra Hz. Fâtıma vâlidemiz de âhirete intikal etmişlerdir. İslâm'da tabuta konularak kabre götürülen ilk kadın cenazesi, Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın cenazesi olmuştur. Vasiyeti üzerine, geceleyin defnedilmiştir.

Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz onun hakkında, Ben, babası hâriç,

Fâtıma'dan daha faziletli hiçbir kimse görmedim demiştir.

İbn-i Abbas radıyallâhü anhümâ, Resûlüllah (s.a.v.)'ın dört çizgi çizdiğini ve Cennet kadınlarının en faziletlileri; Hatîce, Fâtıma, Meryem ve Âsiye (radıyallâhü anhünne)'dir buyurduğunu rivâyet eder.

Yine Resûlüllah Efendimiz onun hakkında, Fâtıma, cennet ehli kadınlarının hanımefendisidir buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk şefaatlerinden mahrum etmesin. Âmîn...

BİR KALBE BU KADAR SEVGİ NASIL SIĞIYOR?

Hazret-i Fâtıma (r.anhâ)'nın yanlarında olmadığı bir an Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, Hazret-i Ali'ye sırasıyla; Allâh'ı, Resûlü'nü, Fâtıma'yı ve çocuklarını sevip sevmediğini sordu. Hz. Ali kerramellâhü vecheh, hepsine ayrı ayrı Evet cevabını verdi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz,

Yâ Ali! Gönül bir tane, sevgi ise dört. Bir kalbe bu kadar sevgi nasıl sığıyor? diye sordu. Hazret-i Ali (r.a.) cevap veremedi. Oradan ayrılıp evine geldi. Hazret-i Fâtıma (r.anhâ), eşini düşünceli görünce sebebini sordu. O da anlattı. Yüksek bir akıl, kuvvetli bir zekâ, üstün bir basîret ve firâsete sahip olan Fâtıma vâlidemiz tebessüm ederek şöyle dedi:

Ey Ali, babamın yanına git ve bu soruyu, şöyle cevaplandır:

Yâ Resûlellah! İnsanın, sağ-sol-ön-arka diye yönleri olduğu gibi, kalbin de muhtelif cihetleri vardır. İşte ben, Allah Teâlâ'yı aklım ve îmânımla; sizi, rûhum ve îmânımla; Fâtıma'yı nefsimle, çocuklarımı da babalık şefkatimle severim.

Hazret-i Ali (r.a.) sevinçle yerinden kalkarak Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'in yanlarına gider ve önceki suâli yukardaki gibi cevaplandırır.
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, bu cevabın Hz. Fâtıma'dan olduğunu îmâ ederek tebessümle,

Ey Ali, bu sözler senin değil; ancak peygamber ağacının dalından toplanmış meyvelerdir, buyurur.


Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 18.10.2002, 00:58

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
NE HAZINDIR Hz,ASIYENIN (R.A) HAYATI...:(

Firavun'un Karısı Hz. Âsiye Ali Devanî...

Kur'an-ı Mecid'de adı övgüyle geçen namlı kadınlardan biri de Âsiye'dir.

Yaşadığı dönemde Mısır'ın en ünlü kadını ve bu tarihî ülkenin zalim ve kan

içici imparatoru Firavun'un eşiydi. Firavun'un insanlık tarihine kendi adıyla

geçen akıl almaz zulüm ve adaletsizliklerini bilmeyen, işitmeyen yoktur

bugün. Onun için bu zulümleri teferruatlıyla anlatmaya gerek görmüyoruz

burada. Firavun da Bâbil padişahı Nemrud gibi hem tanrılık iddiasında

bulunuyor, hem de halkın duygularını sömürerek geleneksel put inancını

korumaya çalışıyordu.


Halkın geri kalmışlık ve cehaletinden faydalanan Firavun, sadece ilahlık

iddiasında bulunmakla kalmadı, işi daha da ileri götürerek "ilahların ilahı"

olduğunu söyledi. "Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim."[1]

Firavun'un böyle aşağılık ve kötü bir insan olmasına karşı, karısı Âsiye

âdeta temizlik, dürüstlük, iffet ve asâlet timsaliydi. Halk, onun kocasının

korkusundan rahat bir nefes alamaz ve geceleri dahi rahat uyuyamazken

o, Allah'a tam bir inanç ve kendine güvenle yaşamını sürdürüyor,

Firavun'un hemen yanı başında bulunuyor olmasından zerrece etkilenip

dehşete kapılmıyordu.


Nil kraliçesi Âsiye, Allah Teâlâ'nın indinde öylesine has bir makama ulaşmış

ve Allah'ın yakınlığını kazanabilmiş ki, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a.) şöyle

buyurmuşlardır:


"Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun'un karısı Âsiye, İmran kızı

Meryem, Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a.) kızı Fâtıma."


"Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun'un hanımı Mezâhim kızı

Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a.) kızı

Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma'dır."[2]


Kişiliğin gelişmesi, insanî vazifelerin bilincinde olma ve Allah'a iman, bir

kadını öyle bir mevkie yükseltiyor ki, Firavun'un evinde yaşadığı halde,

cennet köşklerinin sakini oluyor ve dünyanın en seçkin dört kadınından biri

makamına ulaşıyor.


Âsiye, bir an olsun kocasının işlediği zulüm ve haksızlıkları hoş

karşılamadı, bir defa olsun onun safında yer almadı. Erkek çocuk

doğururlar da büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkarlar

korkusuyla, Yâkup soyunun hamile kadınlarının karnını deşip bebeklerini

diri diri parçalayan kan içici kocasının bu vahşiliklerine karşı bir kez bile

lâkayt davranmadı.


İşte bu sıfata hâiz bulunan Mısır'ın bir numaralı kadını Âsiye, saraydaki

odasında oturduğu bir sırada Nil nehrinin ortasında yuvarlana yuvarlana

sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızları ve nedimelerine,

gidip o sandığın içine bakmalarını emretti…


Görevliler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir oğlan çocuğu

bulunduğunu söylediler. Gelecekte Allah'ın peygamberi olacak ve

Firavun'un saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa'ydı bu…


Bebeği alıp Âsiye'ye getirdiler…

Âsiye bunun nur topu gibi bir oğlan çocuğu olduğunu görür görmez, zavallı

annesinin onu, Firavun'un korkusuyla Nil'e bıraktığını anlamıştı. Bu

nedenle, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almaya ve onu bizzat büyütüp

yetiştirmeye karar verdi. Ne pahasına olursa olsun yapacaktı bunu, ne

olacaksa varsın olsundu!…


Firavun içeriye girip de çocuğu görünce yüreğine bir korku düştü; gelecekte

ne olur ne olmaz endişesiyle, derhal öldürülmesini emretti. Fakat Âsiye var

gücüyle karşı çıktı ona:


"Firavun'un karısı dedi ki: Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır o;

onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz.

…"[3]


Firavun razı olmuştu. Onun da izniyle Musa artık sarayda kalıcı oldu ve

bizzat kraliçe tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye

başladı.


Musa, peygamberlik makamına vardığında ve daha ileride de

belirteceğimiz gibi, tekrar Mısır'a dönüp Firavun ve onun putperest kavmine

tebliğde bulunduğunda, Âsiye derhal ona uyarak Rabb'ul-Âlemîn'e iman

getirdi, ancak, imanını Firavun'dan gizledi.


Âsiye, yıllarca gizliden gizliye Allah Tealâ'ya ibadet ediyor ve Musa'nın

kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam etmedi

ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden âdeta

çılgına dönmüştü. Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye çalıştı;

onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.


Bazen tehdid ediyor, bazen tatlı laflar ve boş vaatlerle onu kandırmaya

çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı. Âsiye, bütün varlığıyla Allah'a

inanmıştı bir kez… Nil'in getirdiği ve kendi elleriyle büyütüp yetiştirdiği o

çocuğu peygamberlik makamına ulaştıran ve en büyük mucizesi olan "ışıl

ışıl parlayan bembeyaz elleri" ve mâlum asâsıyla, onu, Firavun ve

putperest kavmini hidayet etmekle görevlendiren Allah'a…


Âsiye'nin benliğinde kâinatı yaratan, dağları, ovaları, denizleri, dereleri,

tepeleri, ormanları… kısacası her şeyi yoktan var eden, yerin ve göğün

sahibi Allah Tealâ'ya iman ve Musa'nın söylediklerine karşı tam bir

inançtan başka bir şey yoktu. Ne Firavun'dan zerrece korkup ürküyor, ne

de bu cellat ruhlu dinsiz katilin eşi ve koca Nil'in yegâne kraliçesi olduğuna

seviniyordu…


Zihni sadece bir şeyle meşguldü onun: Firavun'un hidayet bulması ve bu

cani ruhlu hayvanın günün birinde adam olması!… Onun da kendisi gibi

yegâne ilâh olan Allah Tealâ'ya inanarak sığınmasız zavallı halka zulüm ve

işkence etmekten ve milleti yok oluşa sürüklemekten vazgeçmesini

istiyordu. Ne var ki Firavun, dönüşü olmayan bir yoldaydı şimdi.


İlahlık iddiasına kalkışan, hem de "ilahların ilahı" olduğunu öne sürerek

kendisinden daha üstün hiçbir şey kabul etmeyen Firavun gibi birinin,

Musa'nın buyruğuna boyun eğip ilahlık iddiasından vazgeçmesi ve sıradan

bir insan gibi; "Allah'ım, beni affet!" demesi mümkün müydü sahi?!


Sonunda Firavun, Âsiye'ye, ya Allah'a, ya da ona iman etmesini önerdi.

İkisinden birini açıkça tercih ve ilan edecekti: Ya Musa'nın sözlerine

inanacak, onu izleyecek ve Allah'a iman etmek suretiyle her türlü işkence

ve kötü hadiseye karşı kendisini hazırlayacaktı; ya da tıpkı geçmişteki gibi

bütün haşmet ve şatafatıyla Nil'in kraliçesi ve Mısır'ın en ünlü kadını olarak

kalacak ve putlara tapınmayı kabullenerek, Firavun'u "ilahların ilahı" olarak

benimseyecekti!


Âsiye, Allah'a iman ve Musa'ya inanmayı tercih etti.


Doğru ve hak inancından vazgeçmeyeceğini bildirdi Firavun'a…

Musa'nın getirdiği mucizeleri görerek bütün kalbiyle âlemlerin Rabbi Allah'a

inanmış bulunan ve Firavun'un alabildiğine zâlim, aşağılık, keyfine düşkün

olduğunu anlamış bulunan ferasetli ve cesur Âsiye, Firavun'un kendisi gibi

günün birinde zeval bulup yokluğa karışacak olan sarayında görünüşte

görkemli, gerçekte ise zelil ve aşağılık bir müreffeh hayat sürdürmektense

Allah Tealâ'nın indindekine rıza göstermeyi, kalıcı ve sonsuz olan ilâhî

rızayı geçici ve iğrenç olan nefsânî rahata tercih etmeyi yeğ buldu.



Bu yolda her şeyi göze almış; canı pahasına da olsa Rabbine itaat yolunda

zalim Firavun'a âsi olmaya azmetmişti…


Âsiye'yi inancından vazgeçiremeyeceğini anlayan Firavun, sonunda onun

çarmıha gerilmesini emretti. Âsiye'yi çarmıha gerdikten sonra başını büyük

bir taşla ezerek öldürdüler…


Âsiye'nin can verişi pek feci oldu…


Ne var ki, cellatlarının gözünün önünde işkenceyle can verirken Allah'a

yalvarıyor, O'nu zikrediyordu. Kur'an-ı Kerim, onun işkence sırasındaki o

dayanılmaz durumuna işaretle şöyle buyurur:


"Allah, imanı tam olanlara Firavun'un karısını örnek verir; hani o demişti

ki: "Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve

işkencesinden ve onun zalimlerinin elinden kurtar!…"[4]


Evet… Âsiye, Firavun'un işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri altında

acıyla can verdi; fakat adı, yeryüzü durdukça, dünya tarihinde ve biz

Müslümanların biricik kitabı Kur'an-ı Mecid'de, "dünyanın gelmiş geçmiş

emsalsiz ve en büyük kadınlarından biri" olarak bâki kalıp ölümsüzleşti.


[1]- Nâziât Suresi / 24.

[2]- el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.

[3]- Kasas Suresi / 9.

[4]- Tahrîm Suresi / 11.
mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 18.10.2002, 11:14
Hamd icin Ilim

 
Ahmet76 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.08.2002
Mesajlar: 3.895
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Selamunaleykum!!!

Bilgiler icin Tesekkür'ün gec gelmesi okumadigimizdan degil, devamini bekleyip, sonuna yazmakti.
Artik sabredemedim, ve cok Sagolun varolun demekten baska birsey gecmiyor icimden( ve tabii ki devamini isteriz), Mine ve Ilmelyakin Kardesler!!!


Allah razi olsun!!!
Ahmet76 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 18.10.2002, 16:02

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı

Aleyküm Selam...

Evet Allah sizdende Razi olsun Kardes...

Biraz ara vermekte fayda buluyorum kendimce...

Söyleki,Yazilar ve bilgiler hakikaten cok degerli

Pes pese pes pese yazarsam okunmayacagindan ve araya

Kacacagindan endise ediyorum...2 gün arayla yaziyorum...

Insaallah herkes okur...


Not...Bu yazilari bir sürü yazilar okuduktan sonra

en kisa,en özünü vede en aciklayicisini buraya aliyorum...

Öylesine ilk buldugum siteden alip hemen buraya

koymuyorum bilginize...

Rabbim onlardan örnekler alip uygulayanladan Razi olsun...

Selamlarimla...
mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 19.10.2002, 13:43

 
Esra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 14.10.2002
Mesajlar: 78
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
ISLAM ICIN SAVASAN KAHRAMAN HANIMLAR

İsmi ve Nesebi

İsmi Safiyye idi. Nesebi Resulullah Sallallah aleyhi ve sellemin nesebindendir. Resulullah'ın halası ve Abdulmuttalibıin kızı idi.

Nikahı

Cahiliye devrinde meşhur ebu Sufyan Ibn-i Harb'in kardeşi, Haris İbn-i Harb ile evlenmişti. Haris'den bir oğlu olmuştu. Haris'in ölümünden sonra Hz.Zubeyr'in babası Avam İbn-i Huveyled ile evlendi. Bundan da üç çocuğu oldu. Hz.Zubeyr (r.a.), Sa'ib ve Abd ül-Ka'be.

Resulullah efendimizin halası olan Hz. Safiyye, oğlu Zübeyr ile birlikte müslüman oldu. Oğlu Zübeyr ile birlikte hicret etti. Peygamber efendimize eziyet eden, kardeşi Ebu Leheb’e dedi ki:
- Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve Onun dinini yardımsız, hor, hakîr bırakmak, sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan bilginler, Abdülmuttalib’in soyundan bir Peygamberin çıkacağını bildiriyorlar. İşte, o peygamber, budur!
Böyle söyleyerek Ebu Leheb’i de islâma davet etmiş, fakat o kabul etmemiştir.

Savaşların çoğuna iştirak etti

Hz. Safiyye’nin annesi Hâle ile Resul-i ekremin annesi Amine Hatun kardeş idiler. Bu suretle, Peygamberimiz ile, hem ana, hem de baba tarafindan çok yakın akraba olurlardı.
Hz. Safiyye gazaların çoğuna iştirak etmişti. Gayet cesur idi. Uhud gazasına kati şöyle olmuştu: Resul-i ekrem efendimiz, Uhud savaşına gittikleri zaman, kadınlar da Hz. Hassan bin Sabit’in köşkünde bulunuyorlardı. Erkek olarak sadece Hassan vardı. O da yaşlı ve zayıf idi. Yahudîler bunu fırsat bilip saldırmak istiyorlardı. İçlerinden birisi köşkün dibine kadar sokulup, olup bitenleri dinlemek istedi. Hz. Safiyye bunu gördü ve bağırdı:
- Hassan, şu yahudînin yanına in, onu öldür!
Hz. Hassan dedi ki:
- Ben onunla savaşacak hâlde olsaydım, şimdi herhalde Resulullahın yanında olurdum.
Hz. Hassan, hastalık geçirdiginden kılıç sallayamıyordu. Hz. Safiyye bunun üzerine, bir çadır direğini kaptı ve aşağı indi. Yahudînin kaçmaması için kapıyı yavaş yavaş araladı. Birden çadır direğini yahudînin başına indirdi. Yahudî, yediği darbe sonucu bir daha kalkamadı ve öldü.
Bundan sonra Safiyye eline bir kılıç alarak Uhud’un yolunu tuttu. Elindeki kılıcı ile önüne gelene saldırıyor, bir yandan da müslümanları harbe teşvik ederek, “Siz nasıl insanlarsınız, Resulullahı bırakıp da nereye gideceksiniz” diyordu.

Cesedini görmesin

Peygamber efendimiz onun vaziyetini görünce, oğlu Hz Zübeyr’i çağırdı ve buyurdu ki:
- Annen Safiyye, kardeşi Hamza’nın cesedini görmesin. Çünkü cesedin durumu çok kötü idi. Kardeşinin cesedini böyle görse, herhalde aklını kaçırır.
Hz. Zübeyr de bu emir üzerine annesinin yanına sokularak dedi ki:
- Anneciğim, Resulullah efendimiz senin geri çekilmeni buyuruyor.
- Nasıl? Geri mi dönecekmişim? Kardeşimin cesedinin nasıl olduğunu biliyorum. Bunun intikamını alacağım. Allahü teâlâ bilir ki, ben böyle yapılmasından hiç hoşlanmam. Fakat sabredeceğim. Ama bir gün bunların karşılığını da göreceğim.
Hz. Zübeyr, durumu Resulullaha arz etti. Resulullah efendimiz de halasının metanetini duyunca, cesedin yanına gelmesine izin verdi. Cesedin parça parça olduğunu gördü. Kendisine hakim oldu. Yalnız “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn" dedi. Ellerini açıp duâ etti ve oradan ayrıldı.
Hz. Safiyye Hendek gazvesinde de Hassan bin Sabit’in köşkünde, içeriyi dinlemek isteyen bir yahudîyi öldürmüştür.
Böylece Hz. Safiyye, gerek Uhud’da, gerekse Hendek savaşında birer düşman öldürmesiyle, eshabın takdirine mazhar olmuştur.

Orduları idare edecektir

Hz. Safiyye, Hz. Ömer halife iken, 640 yılında, 73 yaşında iken vefat etti. Bakî kabristanında Mugire bin Sube’nin kabri yanına defnedildi.
Hz. Safiyye disiplinli bir anneydi. Bazen oğlu Zübeyr’e sert davrandığı olurdu. “Niçin böyle yapıyorsun” diyenlere şöyle cevap vermişti:
- Ben onun iyi yetişmesi için böyle yapıyorum. Çünkü o, ileride orduları idare edecektir.
Gerçekten de Hz. Zübeyr büyük bir İslâm fedaisi oldu.

Sen bizim ümidimizdin

Hz. Safiyye, cesaret ve secaati ile nesillere örnek olacak şekildeydi. Gayet fasih ve beliğ mersiyeler yazardı.
Hz. Safiyye, Arap edebiyatında, şiir ve mersiye söylemekte çok ileri idi. Hamasî şiirleri de meşhurdu. Bir tanesinde şöyle demiştir:
Benden Kureyş’e haber salın ve deyin ki: “Ne hakla bize tahakküm etmeye kalkarsınız?
Bizim büyüklüğümüz sizden eksik mi? Şunu iyi biliyorsunuz ki; bizim eski bir şerefimiz ve önce gelme hakkımız vardır.
Bizim için zulüm ateşi yakılmamıştır. Verdiğimiz sözü bozduğumuzun alameti hiç belirtilmemiştir. Bütün hayır ve fazilet bizdedir.” Babası Abdülmuttalib’in vefatında, Hz. Hamza’nın şehit edildiğinde ve Resul-i ekremin vefatlarında yazdıkları mersiyeler meşhurdur.
Resullullah efendimizin vefatındaki mersiyesinde demiştir ki:

Ya Resulallah! Sen bizim ümidimizdin,
Sen bize hep iyilik edenimizdin.

Sen, değildin hiç, haksızlık edenlerden,
Sen, şefkat sahibi ve yol gösterenlerden.

Ve dahî anlatılmayan ilim deryası,
Bugün ağlayanların, senin içindir feryadı.

Senin yoluna hep ecdadım feda olsun!
Malım, canım, bütün varlığım feda olsun!

Ah! Şimdi aramızda sağ olsaydınız,
Ne kadar mesrur olurduk kalsaydınız.

Hak teâlânın hükmü bu, ya sabır diyoruz,
Bilmem ki ne yapsak, hep figan ediyoruz.

Allahın selamı, sana olsun ya Resulallah!
Adın Cennetine girip kalasın ya Resulallah!
__________________
* Gençliðin kiymetini ihtiyarlar, huzurun kiymetini huzursuzlar, sihhatin kiymetini hastalar, hayatin kiymetini ölüler bilir.*
Esra isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 19.10.2002, 13:46

 
Esra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 14.10.2002
Mesajlar: 78
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
ISLAM ICIN SAVASAN KAHRAMAN HANIMLAR

Eshabın Kadın Kahramanlarından:
Ümm-i Ümare Nesibe Hatun


Ümm-i Ümare, Uhud gazasına, kocası Zeyd bin Asım, oğulları Habib ve Abdullah ile birlikte katılarak, secaat ve kahramanlıklar gösterdi. Gazilere su dağıtmak ve yaralarını sarmak vazifesiyle katıldığı savaşın en şiddetli bir anında, Resulullah efendimize saldıran bir müşriki atından aşağı düşürüp öldürdü.
Ok, kılıç ve kalkan kullanarak düşmana saldırırken kendisi de birkaç yerinden yaralandı. Yaralı hâliyle kocasını ve oğullarını savaşa teşvik etti. Düşman, Resulullah efendimize hangi istikametten saldırırsa, hemen kocası ve oğullarıyla oradan müdafaa ederlerdi.

Çarpışmaya koyuldum

Ümm-i Ümare der ki: “Gündüzün başlangıcında Uhud’a vardım. Halk ne yapıyor bir bakayım dedim. Yanımda bir kirba ve içinde su vardı. Resulullahın yanına kadar gittim. Kendisi, o sırada Eshabı arasında bulunuyordu. Bu zamanda müslümanlar savaş üstünlüğünü devam ettiriyorlardı.
Müslümanlar dağılmaya başlayınca, Resulullahın yanına vardım. Çarpışmaya koyuldum. Kılıçla, okla müşrikleri Resulullahtan uzaklaştırmaya çalıştım. Bu arada da yaralandım. Resulullahın yanında on kişi kalmamıştı. Ben, oğullarım ve kocam, Resulullahın önünde çarpışıyor, müşrikleri ondan uzaklaştırıyorduk.
Bir ara Resulullah efendimiz, benim yanımda kalkan bulunmadığını gördü. Yanında kalkan bulunanlardan birisine buyurdu ki:
- Ey kalkan sahibi, kalkanını çarpışana bırak!
O kimse kalkanını Resulullaha verdi. Ben de Resulullah efendimizden alıp, onunla korundum.
Bize ne yaptılarsa, müşrik süvarileri yaptılar. Atlı bir adam gelip, bana vurdu. Kalkanımla korundum. Ben de onun atının ayaklarına kılıç çaldım. At arkaüstü yıkılınca, Peygamber efendimiz oğlum Abdullah’a şöyle buyurdu:
- Ey Ümm-i Ümare’nin oğlu! Annene, annene yardım et!”
Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah ibni Zeyd anlatır:
“Uhud günü sol kolumdan yaralanmıştım. Beni, hurma ağacı gibi upuzun bir adam vurmuştu. Resulullah efendimiz; “Yaranı sar” buyurdu. Anam yanıma geldi. Yaraları sarmak için yanında bulunan hazır bezlerle yaramı sardı.

Herkes katlanabilir mi?

Bu sırada Resulullah efendimiz bana bakıyordu. Annem, yaramı sardıktan sonra, bana dedi ki:
- Kalk yavrucuğum! Müşriklerle çarpış!
Resulullah efendimiz de buyurdular ki:
- Ey Ümm-i Ümare! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye, herkes katlanabilir, dayanabilir mi?
Beni yaralayan müşrik o sırada oradan geçiyordu. Resulullah efendimiz tekrar buyurdular ki:
- İşte, oğluna vuran adam!
Annem, hemen onun önüne geçip, bacağına vurup çökertti. Bunun üzerine, Resulullahın, mübarek dişleri görünecek kadar gülümsediğini gördüm. Sonra buyurdu ki:
- Allaha hamd olsun ki, seni düşmanına muzaffer kılıp, gözünü aydın etti. Öcünü almayı sana gözünle gösterdi.”
Peygamber efendimiz, Uhud savaşında Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah’a buyurdu ki:
- Ey Ümm-i Ümare’nin oğlu!
Hz. Abdullah, “Buyur ya Resulallah” deyince, ona, taş atmasını buyurdu.
Hz. Abdullah, önünde gitmekte olan atlı müşrike bir taş attı. Taş, atın gözüne değince, at ürktü ve at da, atlı da yere yıkıldı. Hz. Abdullah taşa tutup, o müşriki yaraladı.

Su dağıtıyordu

Ümm-i Ümare, Uhud’da oğlu yaralanınca, oğlunun yarasını ve diğer sahabilerin yaralarını sarıyor, susuz olanlara su dağıtıyordu. Daha sonra, eline bir kılıç alarak çarpışmaya başladı.
İbni Kamia kâfiri, Resulullahı öldürmeye yemin etmişti. Resulullahı gördü. Resulullaha hücum edince, Ümm-i Ümare atının önüne geçti. Atını durdurup İbni Kamia’ya saldırdı. O müşrikin üzerinde zırh olduğu için darbeleri pek tesir etmedi. Zırh olmasaydı, o da öldürülen diğer müşriklerin yanına gidecekti.
Sonunda o müşrikin şiddetli bir hücumu ile boynundan ağır yaralandı. Resulullah efendimiz onun için buyurmuştur ki:
- Uhud günü ne tarafıma baktıysam, hep Ümm-i Ümare, hep Ümm-i Ümare’yi gördüm.
Nesibe Hatun, bu savaşta oniki-onüç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı, İbni Kamia’nın, boynunda açtığı yaraydı. Resulullah efendimiz, oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emrettiler. Sonra buyurdular ki:
- Ev halkınızı Allahü teâlâ mübarek kılsın. Senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allahü teâlâ sizin ev halkınıza rahmet etsin!
Bir sene tedavi gördükten sonra bu yara iyileşti.
Müseylemet-ül Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, Ümm-i Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme, kendisinin peygamberliğini kabul etmesini istedi. Habib onu tasdik etmeyince, tek tek uzuvları kesilerek şehit edildi.

Ölümünü göstersin

Bunu işiten Ümm-i Ümare Müseyleme’nin ölümünü göstermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Yaşı altmışın üzerinde olmasına rağmen, oğlu Abdullah’la beraber Yemame savaşına iştirak etti. Savaşın şiddetli bir anında, müslümanların dağılmaya başlamaları üzerine, kılıcını çekerek düşmana hücum etti. Oniki yerinden yara aldı. Müseyleme’yi de yaraladı.
Ümm-i Ümare’nin oğlu Abdullah’ın da bulunduğu, bir grup müslümanın önünden atla kaçmaya çalışan Müseylemet-ül Kezzab, Hz. Vahşi tarafından mızrakla vurularak öldürüldü.
Ümm-i Ümare bu savaşta kolunun birini kaybetti. İslâm ordusunun kumandanı Halid bin Velid, kendisiyle yakından alâkadar oldu. Yaralarını sardırdı. Böylece Müseyleme’nin ölüşünü görmüş oldu.
Bir gün Nesibe Hatun, Peygamberimize dedi ki:
- Ya Resulallah, Allahü teâlâya duâ et de cennette sana komşu olalım. Peygamber efendimiz de, “Allahım! Bunları, cennette bana komşu ve arkadaş et” diye duâ etti. Bunun üzerine Ümm-i Ümare dedi ki:
- Bu bana kâfidir. Artık dünyada ne musibet gelirse gelsin, hiç ehemmiyeti yok.

Melekler duâ ederler

Birgün Resulullah efendimiz Ümm-i Ümare’nin evine teşrif ettiler. Ümm-i Ümare de yemek ikram etti. Resulullah efendimiz "Sen de ye" buyurdular. O da oruçlu olduğunu arz etti. Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği zaman, sofra kalkıncaya kadar, melekler oruçluya duâ ederler.
Hz. Ebu Bekir de hilafeti zamanında, kendisini evinde ziyaret eder, hâlini, hatırını sorardı. Hz. Ömer zamanında, bir savaşta elde edilen ganimetler içinde kıymetli kumaşlar da vardı. Bunların en kıymetlisi olan altın sırmalı bir elbise, Hz. Ömer’e isabet etti.
Herkes gelinine veya hanımı Hz. Ali’nin kızı Ümm-i Gülsüm’e verecek diye beklerken, Hz. Ömer, “Bu elbiseye Ümm-i Ümare herkesten daha layıktır” buyurdu ve arkasından ilave etti:
- Resulullah efendimizin, “Savaşta ne tarafa baktımsa, hep Ümm-i Ümare, hep Ümm-i Ümare’yi gördüm” buyurduğunu işittim.
Bunları söyledikten sonra elbiseyi Ümm-i Ümare’ye gönderdi.
Ümm-i Ümare Uhud’dan başka, Hudeybiye, Hayber Umret-ül kaza, Huneyn ve Yemame gazalarına da katıldı. Biat-i Rıdvan’da hazır bulunmakla şereflendiler. Oğulları Habib ve Abdullah da, Peygamber efendimizin bütün gazalarına iştirak ettiler.
Ümm-i Ümare, ensarın Hazrec kabilesinden olup, Medine’nin ileri gelen ailelerindendir. Mazin bin Neccar’in evladındandır. Annesi, Rebab binti Abdullah’tır. Tahminen miladî 573 yılında doğdu. İkinci Akabe biatında bulunarak, zevciyle birlikte müslüman olmakla şereflendi.

Onlardan da biat aldım

Akabe’de, kocası Zeyd biat ettikten sonra, Peygamberimize gelerek dedi ki:
- Ya Resulallah! Ümm-i Ümare ve Ümm-i Müney adlı iki kadın da bizimle birlikte biat için gelmişlerdir.
Bunun üzerine Resulullah efendimiz, “Hangi şartlarda sizden biat aldımsa, onlardan da aynı şartlarda biat aldım. Ellerini tutup müsafeha zarureti yoktur" buyurdular ve kadınların elini tutmadılar.
Ümm-i Ümare’nin ilk kocası ensardan Zeyd bin Asım’dır. Zeyd’den Abdullah ve Habib isminde iki oğlu vardı. Her iki oğlu da Bedir savaşına katıldı. Diğer gazaların hepsine birlikte iştirak ettiler.
Hz. Zeyd’in vefatından sonra Ümm-i Ümare, Guzeyye İbni Amr’la evlendi. Bu zattan da oğlu Temim ve kızı Havle dünyaya geldi. Ümm-i Ümare’nin ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Ancak Medine’de vefat etmiş, Bakî kabristanına defnedilmiştir.
Ümm-i Ümare’den, Abbad ibni Temim, Hâris ibni Abdullah ibni Kâb, İkrime ve Leyla hadis rivayet etmişlerdir.
__________________
* Gençliðin kiymetini ihtiyarlar, huzurun kiymetini huzursuzlar, sihhatin kiymetini hastalar, hayatin kiymetini ölüler bilir.*
Esra isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 19.10.2002, 16:41

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı

Allah razi olsun Esra Katkindan dolayi... :D

Cok güzel bir birlesim Allah razi olsun...

Ne kadar Büyük insanlarimiz varmista haberimiz yokmus... :!:

Devam insaallah...

Saygilarimla...

mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 21.10.2002, 15:08

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002
Mesajlar: 2.175
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Hz AISE Raziyallahü anhü...

Hz. ÂISE (r.a.)

Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk iman eden onun en sadik

arkadasi Hz. Ebu Bekr es-Siddîk'in kizi ve Hz. Peygamber'in zevcesi.

Hicret'ten dokuz veya on sene önce Mekke-i Mükerreme'de dogdu. Annesi

Ümmi Rûmân binti Âmir ibn Umeyr'dir. Hz. Âise çok küçük yasta müslüman

olmustur.


Resulullah, ilk zevcesi Hatîcetü'lKübrâ hayatta iken baska bir kadinla

evlenmemisti. Onun vefatindan sonra bir süre daha evlenmedi. Resulullah,

Hatice (r.a.)'in ölümüne çok üzüldü. Osman ibn Maz'un'un hanimi Havle

binti Hakim, Resulullah'a gelerek Ebu Bekr es-Siddîk'in kizi Âise ile

evlenmesini teklif etti. Sonra da Resulullah adina Ebu Bekr'e giderek kizi

Âise'yi istedi.


Hz. Âise'nin Resulullah'a nikâhlanmasi Hicret'ten iki veya üç sene önce

oldu. Kaynaklar, bu nikâhlanma sirasinda Hz. Âise'nin yasinin küçük

oldugunu kaydetmektedir. Nikâhin kiyilmasindan iki yil kadar zaman

geçtikten sonra zifâf vukû bulmustur. Hz. Âise'nin o zaman dokuz veya on

bir yasinda oldugu rivayet edilmektedir. Bu rivayetleri bazi tarihçiler

cerhetmekte ve Âise validemizin evlendikleri zaman daha büyük oldugunu

ileri sürmektedirler.


Âise validemizden rivayet edilen bir hadiste, Hz. Cebrâil Âise'nin resmini

ipek bir hirka içinde Resulullah'a getirmis ve "Bu, senin dünya ve ahirette

zevcendir." demisti. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bâkire olarak nikâhladiklari

tek zevcesi vâlidemiz Hz. Âise'dir. Resulullah onu çok severdi.

Ona 'Hümeyra' lâkabini vermis ve: "Dininizin yarisini bu Hümeyra'dan

aliniz" buyurmuslardir.


Hazret-i Âise, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katildi ve diger

sahâbe hanimlari gibi harpte yaralilarin tedavisiyle bizzat mesgul oldu.

Uhud gazâsinda sirtinda su ve yiyecek tasiyip yardim için Peygamber

Efendimizin hep yaninda kalmisti. Hatta, peygamberimizin Uhud'da

müsriklerin taslariyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasir yakip, külünü

basarak kanlarinin durmasini saglamisti. Hz. Âise bir ara Uhud'da kiliçla

cepheye gitmek istemisse de, Resulullah buna müsaade etmemistir.


Âise 14-15 yaslarinda iken Benu Mustalik (Müreysi') gazâsina Resulullah'la

beraber katildi. Gazâ dönüsü tuvalet için geride kalmasi yüzünden iftiraya

ugradi; savasa ganimet için katilan münafiklar Hz. Âise'nin, gecikmesi

sebebiyle, kâfilenin ardindan yaninda Ashabtan Safvan ile birlikte geldigini

görünce bunu kötü sözlerle ve çirkin bir sekilde yorumladilar.


Yolda bu dedikodulara bazi müslümanlar da karisinca Hz. Âise çok üzüldü;

Medine'ye gelince hastalandi. iftira, dedikodu etrafa yayilmisti. Atesi

yükselerek yataga düstü. Bu arada kendisini fazla aramayan

Rasûlullah'tan izin isteyerek babasi Ebû Bekir'in evine gitti. Orada bir

müddet kaldi; sabirla bekledi. Bu arada Rasûlullah diger hanimlarina ve

sahâbeden en yakinlarina Âise'nin durumunun ne olabilecegini sordu.

Hepsi de Hz. Âise'nin temiz ve suçsuz oldugunu söylediler; "Peygamberini

fenaliklardan koruyan Cenâb-i Hak, size böyle bir seyi revâ görmez,

sabreyleyin" dediler.


Aradan bir ay gibi uzun bir zaman geçinceye kadar danismalarini sabirla

sürdüren Resulullah, sonunda Hz. Ebû Bekir'in evine ugradi. Hz. Âise'yi,

anne, babasi ve sahâbeden bir hanimla aglar buldu: "Ya Âise, senin için

bana söyle söyle söylediler. Eger sen, dedikleri gibi degilsen; Allah'u Teâlâ

yakinda senin dogrulugunu tasdik eder. Eger bir günah islediysen, tövbe ve

istigfar eyle! Allah'u Teâlâ, günahina tövbe edenlerin tövbesini kabul

eder. " buyurdular. Resulullah'in mübarek sesini isitince aglamayi kesen

Hz. Âise babasina bakip cevap vermesini istedi.


Hz. Ebû Bekir ve Âise'nin annesi böyle söylentilere ve dedi-kodu yapanlara

sadece sasirdiklarini söylediler. Hz. Âise ise: "Allah'u Teâlâ'ya yemin

ederim ki kulaginiza gelen lâflarin hepsi yalandir, iftiradir, Allah biliyor ki

benim bir seyden haberim yoktur. Yapmadigim bir seye evet dedigimde

kendime iftira etmis olurum. Sabretmek iyidir. Onlarin söyledigi sey için

Allah'u Teâlâ'dan yardim bekliyorum." dedi. Günahsiz oldugundan, kalbinin

temizligi ile ve kendinden emin olarak bekledi .


Bu sirada Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yüzünde vahiy alâmetleri belirdi. Hz.

Ebû Bekir, Resulullah'in basinin altina bir yastik koyup üzerine çarsaf

örterek beklediler. Vahiy tamamlaninca Resulullah terlemis yüzünü örtünün

altindan kaldirarak: "Müjdeler olsun sana ey Âise! Allah'u Teâlâ seni

temize çikardi. Senin pak olduguna sahit oldu." deyip Kur'an'daki Nûr

Suresinden, o an nazil olunan 10 ayeti okudu. Hz. Ebû Bekir hemen kalkip

kizi Âise'yi basindan öptü, "Kalk, Resulullah'a tesekkür et." dedi. Kendisi

için ayet inecegini aklindan geçirmeyen Âise saskinlik içinde: "Hayir

kalkmam baba vallahi kalkmam. Allah'u Teâlâ'dan baskasina sükretmem.

Çünkü Rabbim beni Ayet-i Kerîme ile methetti." dedi. Ama, çok sevindi.

iftirada bulunanlar zamanla hakîr ve zelîl oldular.


Peygamberimiz (s.a.s.) 632 senesinde hastalaninca son gününü Hz. Âise

validemizin evinde geçirdi. Rebiü'levvel ayinin onikinci pazartesi günü

ögleden önce mübarek basi, Hz. Âise validemizin gögsüne yaslanmis

oldugu halde vefat etti. Resulullah'in vefatindan sonra Ashâb-i Kirâm, Hz.

Aise validemize müminlerin annesi adini vererek, ona büyük hürmet

göstermislerdir. Hz. Âise de, sahâbe içinde, kirk yila yakin bir müddet daha

yasamis ve pek çok hadis rivayet etmistir.


Hz. Âise'nin bu son kirk yillik hayatindaki en önemli olay; Cemel

Vak'asi'dir. Hz. Osman'in karisiklik çikaran entrikaci asiler tarafindan sehid

edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kisas yapmak

hususunda günün sartlari geregi olarak sabirla hareket etmeyi uygun

bulmustu. Bu yumusak davranistan yüz bulan asiler taskinliklarini artirarak

fenaliklarina devam ettiler.


Durum böyle endise verici bir hâl alinca Ashâb-i Kiram'in büyüklerinden bir

kismi (Talha, Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sirada hac için orada bulunan

Hz. Âise'yi ziyaret edip, olaylara el koymasini ve kendilerine yardimci

olmasini istediler. Hz. Âise de; acele etmemelerini, sabirla bir köseye

çekilip Hz. Ali'ye yardimci olmalarini tavsiye etti. Ashâb-i Kirâm'in büyükleri

de Hz. Âise'nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi

uygun gördüler.


Hz. Âise'ye de: "Ortalik düzelinceye ve halifeye kavusuncaya kadar

bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanlarin annesi ve

Resulullah'in muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âise de,

müslümanlarin rahat etmesi ve Ashâb-i Kirâm'in korunmasi için onlarla

birlikte Basra'ya hareket etti. Bu gidisi asiler, Hz. Ali'ye baska türlü

anlattilar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sagladilar.

Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âise'ye bir haberci yollayarak, olaylar ve

yolculugu hakkindaki düsüncelerini sordu. Hz. Âise, fitneyi önlemek ve

sulhu saglamak için Basra'ya geldigini; öncelikle katillerin yakalanmasini

istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüsü Hz. Ali de uygun bularak

sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birlesmeyi kararlastirdilar.


Bu baris haberini ve memnunlugu isiten münafiklar birlesmeye engel

olmak için, gece karanlik basinca, her iki tarafa da ayri ayri askerlerle

saldirdilar. Taraflara da: "Bakin, karsinizdakiler sözünde durmadi" deyip bu

gece baskini ile ortaligi karistirdilar. Karanlikta neye ugradiklarini

bilemeyen müslümanlar harb etmeye basladilar. Her iki taraf da

karsisindakini suçluyordu. iste bu iki müslüman grup arasinda meydana

gelen çatismaya Cemel vak'asi denir.


Bu vak'ada Hz. Aise'nin ictihadi Hz. Ali'nin ictihadina uymamisti. Buna

ragmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneligi Kur'an-i Kerim ayeti ile sabit

olan Hz. Aise'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandir."

hadisini haber veren Hz. Âise de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz.

Ali'nin sehâdetine üzüldü ve çok agladi. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok

severlerdi.


Hayatinin son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadinlara mahsus

hallere dair fikhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yilinda Medine-i

Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kildirdi.

Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanina defnedildi. Küçük

yaslarda iken Âise'nin egitim ve ögretimiyle bizzat babasi Hz. Ebû Bekir

(r.a.) ilgilenmistir. Bütün müminlerin annesi olan Âise validemiz daha

küçük yaslarda iken okuma yazma ögrenmis, zekâsi ve kabiliyeti ile

etrafinin dikkatini çekmistir. Ögrendiklerini unutmaz, ezbere tekrar ederdi.

Hafizasi çok kuvvetli idi. Akilli, zeki, âlime, edibe, iffet sahibi bir hanim idi.

Pek çok konulari siirle anlatan sanatkârca bir ifadeye sahipti. Ashâb,

karakter ve hâfizasina güvendikleri ayet-i kerime ile övüldügünü bildikleri

için birçok meseleyi ondan sorar ve ögrenirlerdi.


Hz. Âise vâlidemiz babasi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Hz. Osman'in

hilâfetleri zamaninda Hz. Peygamber'den isittiklerini müslümanlara anlatti.

Devamli oruç tutar ve daima gece namazi kilardi. Hz. Âise fikih ve ictihadda

keskin, kuvvetli görüse sahiptir. Fikih ilminin kurucularindan sayilir.

Devrinin üstün âlimlerinden ve Fukahâ-i Seb'a*dandir.


Hz. Âise, güzel ahlâkli, merhamet dolu, cömert ve ibadete düskün, çok

zeki bir sahâbiydi. Hepsinin basinda en mümtaz vasfi ise islâm'a ve ilme

olan büyük hizmeti idi. Müslüman bilginler arasinda yaygin bir rivayete

göre fikih ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âise nakletmistir.

Ebû Mûsa el-Es'ârî: "Bizler, müskül bir mesele ile karsilastigimizda gider

Hz. Âise'ye sorardik." demistir.


Abdurrahman b. Avf'in oglu Ebû Seleme: Resulullah'in sünnetini Hz.

Âise'den daha iyi bilen; dinde derinlesmis, Ayet-i Kerîme'lere bu derece

vâkif ve sebeb-i nüzulleri bilen, ferâiz ilminde mâhir bir kimseyi

görmedim." demistir.


Hakkinda imam Zührî: "Eger zamaninin bütün âlimlerinin ve

peygamberimizin diger zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hz. Âise'nin ilmi

yine daha agir basardi" derdi.


Atâ b. Ebî Rebâh; "Hz. Âise, ashâb içinde en çok fikih bilen, isabetli rey

bakimindan en ileri gelen bir kimse idi." demistir.

Tabiinden Mesruk; "Allah'a yemin ederim ki, Ashâb-i Kirâm'in ileri

gelenlerden bir çogu gelir Hz. Âise'den Ferâiz'e ait sorular sorar ve

ögrenirlerdi." demistir.

Hz. Âise Peygamberimizden ikibinikiyüzon hadîs rivayet etmistir.

Kendisinden de Ashâb ve Tabiin'den bir çok kimse hadîs nakletmislerdir.

Sahih hadis kitaplari Hz. Âise'nin fetvalari ile doludur. Ahmet b. Hanbel

Müsned adli eserinde de Âise'nin rivayet ettigi hadislerinden uzun uzun bahseder .

Hz. Âise'nin naklettigi hadislerden bazilari:

"Ey Âise, Allah, kullarina lutf ile muamele edicidir. Her iste

yumusak davranilmasini sever."

"Her gün yirmi kere ölümü düsünen kimse, sehidlerin derecesini bulur"

"Resul-i Ekrem (s.a.s.) 'in en ziyade hoslandigi ibadet, devamli

olani idi, az olsa bile."

"Sekir (sarhosluk) veren her içki haramdir. "

Hazret-i Peygamber (s.a.s.) söyle buyurmustur:

"Cebrâil hiç durmaz komsu hakkina hürmet olunmasini bana tavsiye

ederdi. Hatta ben yakinda komsuyu mirasçi kilacak sandim. "

mine isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 22.10.2002, 15:04

 
ledunn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02.08.2002
Mesajlar: 3.335
Teşekkür etti: 0
3 Teşekkür 2 Mesaja aldı
Rahman Rahim Allahin adi ile...
Allaha hamd olsun.
Selam olsun onun secmis oldugu kullarina

İfk Hâdisesi

Bu, Benî Mustalik Gazvesi (Müreysi gazası)ndan dönüşte ortaya çıkan, bir iftira hâdisesidir ki Müslümanları çok büyük üzüntüler içinde bırakmıştır. Bu, doğrudan doğruya Hz.Âişe R.Anhanın şerefli şahsına tevcih edilmiş pek çirkin bir yalan ve iftiradır.

Hz.Âişe, Müreysi Gazasına çıkmadan, ablası Esmâdan emânet bir gerdanlık almış ve boynuna takmıştı. Kâfile, sefer dönüşü konakladığı yerden sabaha karşı hareket hazırlığına başladı. Hz.Âişe, ânî bir ihtiyaçla biraz uzaklaşmak zorunda kaldı. Dönüşünde ablasından aldığı gerdanlığı düşürmüş olduğunu farketti.

Develer teker teker kalkıyor, kâfile yürüyüş koluna giriyordu. Hz.Âişe, gerdanlığı bulmak için hızla geriye döndü. Karanlıkta el yordamıyla biraz aradıktan sonra gerdanlığı buldu. Dönüp hızla konaklama yerine geldiğinde kâfilenin yola çıkmış, uzaklaşmış olduğunu gördü. Hz.Âişe, olduğu yerde örtüsüne sımsıkı bürülü olarak bekledi.

Kâfilenin geri hizmetlerine memur olan Saffan (R.A.) kâfileyi epeyce arkadan tâkip ediyordu. Şafak vakti o noktaya vardığında Hz.Âişenin tek başına beklediğini gördü. Devesinden inip, kendi devesine Hz.Âişeyi bindirerek deveyi hızlı hızlı yürütüp Medîne önlerinde kâfileye yetişti. Hz.Âişe, Saffanın devesinden inip kendi taht-ı revânına geçti.

Böyle kısa bir müddet kendi devesinden geri kalmış olmasını fırsat bilen Abdullah ibn-i Übeyy ve bütün münâfıklar fiskosa, iftira ve dedikoduya başladılar. Münâfıkların niyetleri; Hz.Âişenin babası Hz.Ebû Bekir (R.A.)dan başlayarak, bütün Sahâbîlere yayılacak dehşet hissi ve bu hissin doğuracağı ihtilâflar vesîlesi ile İslam birliğini parçalamaktı. İftirayı öyle yaydılar ki Hz.Âişeden başka herkes duydu.

Hz.Ebû Bekir (R.A.) kıbleye doğru ellerini açmış; Allâhım! Bu işin hakîkatını göster diye iltica ediyordu.

Müslümanların ağzını bıçak açmıyor fakat, herkes iftirayı muhâl görüyordu.

Hz.Âişe (R.Anha) ise hakkında yapılan dedikodulardan habersizdi. Bir akşam Hz.Ebû Bekrin hizmetinde olan Mistahın annesiyle gezerken, ayağı sürçünce kadın, Hz.Âişeye dönüp oğlu Mistaha bedduâ etmişti. Bundan üzülen ve taaccüb eden Hz.Âişe Mistahın annesine; Ne yapıyorsun? İnsan, sahâbi olan oğluna hiç bedduâ eder mi? deyince kadın ağlamaklı gözlerle Hz.Âişeye bakarak; Sen, ne asil ve fazîletlisin! Fakat, oğlum Mistah sana yapılan iftiraya inananlardan dedi ve iftirayı anlattı.

O âna kadar, söylenenlerden habersiz olan Hz.Âişe (R.Anha) başından vurulmuşa döndü. Doğru babasının evine gitti. Düşüp bayıldı. Annesi teselli vermeğe çalıştı, fakat teselli olamıyordu. Hz.Ebû Bekir ve zevcesi kendisini kaldırdılar, ayılttılar. İftirâya değer verme. Allah hakîkatı gösterir, sabret. dediler.

hz.Âişe, evine Rasûlüllahın nezdine döndü. Fakat, hemen ateşler içinde yatağa düştü. Allâhın Rasûlü muazzam bir vakar ve sükûnet içinde çıkıp geliyor, yalnız sıhhatini soruyor ve başka hiçbir bahis açmıyordu. Hz.Âişe bu vaziyetten o kadar ürktü ki hemen izin alıp, babasının evine kapandı. Gecesi gündüzü duâ ve gözyaşı ile birçok günler geçti.

Hz.Peygamberimiz, kime sordu ise hep Onun mâsumiyeti hakkında cevaplar almıştı.

Sonra, Hz.Ebû Bekrin evine, Onun yanına gitti ve ilk defa hâdiseyi ele aldı; Bir günah işledinse tövbe et. Allah tövbeleri kabul eder. Günahın yoksa, hak mâsumluğuna şehâdet edecektir. dedi.

Herkes sustu.

Hz.Âişe, cevap versinler diye annesine babasına baktı. Onlar da hiçbir şey söylemiyor, susuyorlardı. Hz.Âişe doğruldu. Tâ can evinden konuştu; Bu vaziyette ancak Allâha sığınırım. Onun yardımını isterim. dedi.

Çok geçmeden, Allâhın Rasûlünün alnında, o anda kendine vahyin geldiğinin ifâdesi olan, nokta nokta nur fışkıran ter damlaları görüldü. Hz.Âişenin mâsum, temiz ve pak olduğuna Allâhü Teâlâ şahâdet ediyor ve Onun hakkında yapılan iftiraları reddediyordu. Bu hususta Sure-i Nurun 11-20 Âyetleri inmişti.

Müjde yâ Âişe! dendi.

Bundan sonra annesi, Hz.Âişeye; Kızım! Haydi zevcinin yanına git. dedi.

Fakat, o anda o kadar duygulu idi ki; Ben ancak Allâha şükrederim. Başka kimseye minnetim yoktur. dedi.

Halbûki bütün minnetimiz Allâhın sevgilisi Muhammedül Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellemden gelecek şefâattadır. Bu inceliği herkesten de iyi bilen Hz.Âişe, sevilen zevce olmanın naz ve zerâfet mevkiinde olduğundan, bu şefâatı peşin olarak almış bulunuyordu. Böylesine büyük ve zor bir imtihandan sonra naz yaptığı için Peygamber Efendimize böyle söylüyordu.

Hz.Âişe (R.Anha)nin yüceliği, zerâfeti, nezâheti hakkında 18 âyet nâzil olmuştur.

Selam, Hudaya ittiba edenlere
ledunn isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 22.10.2002, 15:37

 
mine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29.05.2002