İletişim
Yardım
Bugünki Mesajlar
Ajanda
Üye Listesi
Kayıt ol
Home

Navigation
Geri git   DelikanForum.NET > DİN-SİYASET / EKONOMİ-SAĞLIK > Dini Bilgi ve Eğitim
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler

  #1
Alt 07.08.2007, 10:44
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
Arrow fıkıh kavramını çarpıtan (bilerek) uveylimcik...cik..cik...

ahmet kurucan - ZAMAN



Hatırlayacağınız gibi fıkhî meseleleri ele aldığımız bu köşeye başlarken, usul/metodoloji ile ilgili bazı değerlendirmelerde bulunmuş ve zaman zaman buna geri döneceğimizi ifade etmiştik. Bu söze binaen kavram planında çok önemli olduğuna inandığımız bir meseleyi kısaca ele almak istiyorum. Zira kavramlarla konuşuyoruz.

Konuştuğumuz kavramların anlam çerçeveleri iyi belirlenmez, herkes kendine göre tarifler ortaya koyarsa, o kavram anlaşmanın değil anlaşamamanın, birliğin değil ayrılığın ve aykırılığın hem sebebi hem de sonucu olur. Kaldı ki dünyevî ve uhrevî, imanî ve amelî, ferdî ve içtimaî hayatımızın bütününü alakadar eden bir kavram, tarifi üzerinde hemen herkesin fikir birliğine sahip olması gereken kavramların başında gelir.

Fıkıh, bir şeyi derinlemesine anlamak, idrak etmek demektir. Literatürde ise şer'î ve amelî hükümleri bilmektir. Bu hükümler, Allah-kul münasebetini kapsayan ibadet dahil, hayatın bütün alanlarını içine alır.

Kavramın tarihçesi ile alakalı şu hususun mutlaka bilinmesi lazım: Başlangıçta tefsir, hadis, kelam, tasavvuf vb. ilim dalları bugünkü şekliyle birbirinden ayrılmış değildi. Bu sahalarda yapılagelen Kur'an ve sünnetten anlama çabalarının bütünü 'fıkıh' veya 'ilim' şeklinde adlandırılıyordu. Daha sonra bu sahalar bir anlamda istiklaliyet kazanınca, fıkıh, sadece şer'î delillerden elde edilen amelî hükümlere hasredildi. Tabii ki bu yeni durumda diğer alanlara ait bilgiler, yorumlar, çıkarımlar, fıkhî görüşlerle alakası nisbetinde ikinci, üçüncü derecede rol oynayan deliller olarak yerini aldı. Bugün fıkıh dendiği zaman anlaşılan şey de budur ve fıkıh kitaplarının münderecatı bunu göstermektedir.

Hukuka gelince; hukuk, yaratılışları icabı bir arada yaşamak zorunda olan insanoğlunun, birlikte yaşama adına ortaya koyduğu toplum kurallarını ihtiva eden bir alandır. Burada insan-insan ilişkisinden devletler arası münasebetlere kadar hemen her şeyi bulmak mümkündür. Yalnız hukuk, fıkıhta olduğu gibi Allah-insan münasebetini düzenleyen ibadet kurallarını içine almaz.

İslam hukuku kavramı ise Batılıların İslam üzerindeki çalışmaları sonucu ortaya çıkmış ve tamamıyla Batılı oryantalistlere ait bir isimlendirmedir. Çok basit bir anlatımla; oryantalistler yukarıda işaret ettiğimiz ikinci anlamdaki fıkhı kendi dillerindeki karşılığı olan "law" kelimesi ile karşılamış, İslam dinine aidiyetinden dolayı da başına "İslamic" kelimesini getirmişler ve karşımıza "İslam hukuku" çıkmıştır.

Bu aşamada, alabildiği sathî bir nazara sahip herkes, ciddi bir teemmül ve tefekküre girmeden şu sonuca rahatlıkla ulaşabilir: "Fıkıh" kavramının karşılığı "İslam hukuku" değildir. Kavramsal seviyede çok büyük bir yanlıştır bu ve bu büyük yanlışa alanın uzmanı olan kişiler dahil çokları isteyerek veya istemeyerek düşmektedir. Söz konusu yanlışlığın yol açtığı neticelerden birisini kısaca ele alalım; İslam, ebedî ve evrensel olan Kur'an ile Hz. Peygamber'in bütün ümmetini kıyamete kadar bağlayıcı beyanlarından oluşan sahih sünnetinin adı ise -ki öyledir- içtihadî ahkâmın ağırlıklı olarak yer aldığı "fıkha", "İslam hukuku" adını vermek, ona bir anlamda evrensellik ve değişmezlik vasfı vermek demektir. Daha açık bir dille, bir din olarak "İslam" evrensel, öyleyse ona izafe edilen "hukuk" da evrensel gibi bir mana çıkmaktadır. Nitekim bugün Batı dünyasında fıkhın, hadi onların diliyle konuşalım 'İslam hukuku' böyle algılanmaktadır. Kaldı ki taklit döneminden bu yana İslam dünyasında fıkhın algılanışı sebepleri farklı da olsa hemen hemen aynıdır. Önümüzdeki hafta bitirmek dileğiyle.


http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/ya...?yazino=538090
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #2
Alt 07.08.2007, 11:02
 
Gülru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 28.06.2007
Mesajlar: 566
Teşekkür etti: 0
8 Teşekkür 3 Mesaja aldı
Red face

Hüccetül-İslam İmam-ı Gazali -rahmetullahi aleyh- Hazretleri İhya-u Ulumid-din adlı eserinin 'İlim kitabı bölümünde 'Lafızları ile delalet ettikleri mana değiştirilen ilimlerin beyanı' mevzuunda şöyle buyururlar:

'Fıkıh terimini asıl manasından başka manalara değiştirip, başka manalarda kullanmamışlardır. Şu kadar var ki bu terimi bazı teferruatlara hasrederek, kelimenin ihata ettiği geniş sahaları ihmal etmişlerdir.

Zamanımızdaki ilim erbabına sorarsanız; fıkhın teferruatlarını bilip, onlarla fazla meşgul olanları en büyük fakih olarak ileri sürerler. Kim fetva hususunda en çok durmuşsa, o en kuvvetli fakih sayılmıştır.

Halbuki Ashab-ı Kiram zamanında ahiret yolunu, nefsin afetlerinin inceliklerini, amelleri ifsad eden şeyleri bilmeye, ahiret nimetlerine bağlanmaya ve Allah korkusunun kalbi kaplamasına birden FIKIH İLMİ denilirdi.

Nitekim fıkhın bu manada kullanıldığına Allah-u Tealanın şu Ayet-i Kerime'si en bariz delildir:

"Müminlerin hepsinin de toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. İçlerinde her sınıftan bir taife, dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları korkutmaları gerekmez mi? Umulur ki sakınırlar." (Tevbe:122)

İnsanlar ne ile korkutulurlarsa ve hangi ilim Allah korkusunu kalplere yerleştirir ise, işte bu şeyin adı FIKIH İLMİ idi. Yoksa talak, itak, lian, selem ve icare meselelerini bilmek değildir. Çünkü bütün bunlarla kalbin korkutulması mümkün değildir. Tam tersi, bu meselelerle uğraşanların kalpleri büsbütün katılaşır. Nitekim zamanımızda müşahede ettiğimiz gibi, Allah korkusu kalplerden silinir gider.

Bu gibiler hakkında Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır:

"Onların kalpleri vardır, fakat o kalplerle anlamazlar." (A'raf:179)

Buradaki "La yefkahune = Anlamazlar" tabirinde geçen FIKIH kelimesinden fetvaları anlamazlar değil, imanın ne demek olduğunu anlamazlar, manası murad edilmiştir.

Ömrüme yemin ederim ki, "FIKIH" ve "FEHİM, ANLAYIŞ" kelimelerinin ikisi de aynı manaya gelmektedir.'

Hülasa; fıkhın özü Hazreti Allah'tır.




Gülru isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #3
Alt 07.08.2007, 11:05
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim; taklit dönemine girildiği dönemlerden beri İslam dünyasının hemen her yerinde büyük bir çoğunluk "fıkha" tıpkı dünün ve bugünün Batılıları gibi "evrensel" vasfını vermektedirler.
Sosyal hayatın durgunluğunun yeni içtihadi yaklaşımlara ihtiyaç bırakmaması, içtihad ehliyetine haiz alimlerin azlığı, taklit anlayışının gelişmesine hatta kökleşmesini sebep olmuş ve neticede hadise içtihad kapısının kapalı olup-olmadığı tartışmalarına kadar uzamıştır. Halbuki herkes bilmektedir ki usul ve furuu ile fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerin büyük çoğunluğu, âlimlerimizin cehd ve gayretleri ile ortaya koyduğu, kaynağını Kur'an ve sünnetten alan içtihadi yaklaşımlardır. Dolayısıyla bunlara evrensellik vasfının verilmesi hiçbir zaman için söz konusu değildir.

Ayrıca, İslam dininin bir bütün olarak yaşandığı zamanlarda ortaya konan ve ancak o dönemin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi şartlarında bir anlam ifade eden ve yine o dönemin Müslüman ferdinin vicdanına, toplumun ruhuna hitap eden hükümler, bu bütünlük nazara alınmadan günümüze taşınıyor. Bunun sonucu olarak, o çevre şartlarından, o özden, o ruhtan alabildiğine uzak yaşayan bizler, sözü edilen hükümleri/kuralları bırakın uygulamayı, anlamaktan hatta anlasak bile kabullenmekten çok uzak bir noktada bulunuyoruz.


İşte İslam hukuku adı verilerek, evrenselliğine göndermeler yapılarak günümüze taşınan beşeri görüşler ve yorumlar, Müslüman'ın inandığı bu bütünlüğü bozuyor, akıl-kalp, dünya-ukba parçalanmışlığına sebebiyet veriyor. İslam fıkhının başka hukuklarla mukayese edildiğinde en belirgin, en bariz ve en üstün özelliği, bu yaklaşımla ortadan kaybolup seküler bir mahiyet kazanıyor.


Yeri gelmişken bu önemli meseleyi kısaca izaha çalışalım. Kur'an ister hikâye, isterse hüküm ihtiva eden emir ve yasaklama suretinde ele aldığı hemen her konuyu noktalarken imana, ahirete, ceza ve mükâfat gününe, cennet ve cehenneme vurgu yapar. Böylece dünyeviliği bir kenara bırakıp, insanları uhreviliğe yönlendirir. Kısa, geçici dünya menfaatleri için değil, ebedi ve daimi olan ahiret yurdu açısından değerlendirme yapmaya imkan hazırlar. Akıldan kalbe yol açar. Mesela: "....Allah yaptıklarınızdan haberdardır.", "... O herşeyi görür ve bilir.", ".... Allah herşeyi işitir ve bilir.", ".... Eğer inanıyorsanız..." vb. Kur'an'ın hemen her sayfasında göreceğimiz bu türden fezlekeler, dediğimiz gibi insanı uhreviliğe çağırmaktadır.


Ayni türden hatırlatmaları Efendimiz'in (sas) beyanlarında da görebiliriz: "Ben bir beşerim. Bana ihtilaflı davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, beni ikna etmede diğerine nazaran daha kabiliyetli olabilir. Ben de onun doğru söylediğini zanneder, lehine hükmederim. Ancak kime bir Müslüman'ın hakkını vermiş isem, bunun ateşten bir parça olduğunu bilsin. O ateşi ister yüklensin, ister terk etsin."( Buhari, Şehâdât 27; Müslim, Akdiye 5) Hakeza: "Müftüler sana fetva verseler de, kalbine danış."(Dârimî, Buyû, 2) Gördüğünüz gibi gerek ayetlerin fezlekeleri, gerekse sadece iki örneğini sunduğumuz hadisler, hukuk kavramının kapsama alanı dışında kalan, imana, ceza gününe, vicdana göndermelerde bulunarak, dünya-ukba bütünlüğünü yakalıyor ve o bütünlük içinde insana hitap ediyor. Âkif bunu ne güzel ifade eder: "Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu/Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer'den onu." Bu yaklaşımı bugün mahkeme salonlarının ne soğuk duvarlarında, ne de hakim ve savcıların beyanlarında görmek mümkündür. Hasılı; kavramların içini doğru bir şekilde doldurmak ve onu yerli yerinde kullanmak dünü daha iyi anlamak, bugünü daha iyi yaşamak ve geleceği daha iyi şekillendirmek için özenle riayet edilmesi gereken şartların başında gelir. İslam hukuku ve fıkıh kavramlarını gazete makalesinin vüsati nisbetinde ele alış sebebimiz de zaten budur.


...................aynı yazar , aynı gazete.................
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #4
Alt 07.08.2007, 11:08
 
Üyelik tarihi: 21.06.2007
Mesajlar: 630
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
:)

Bu durumda oryantalist kim oluyor acaba.?
berr isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #5
Alt 16.08.2007, 08:00
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
'Modern fıkıh', 'geleneksel fıkıh' tarzında kategorik ayırımlar yapılıyor günümüzde pek çokları tarafından. Bu ayırımların içi, felsefi değerlendirmeler, akli çıkarımlar ve örneklemelerle doldurulmaya çalışılıyor.
Bu yaklaşımı benimseyenlere göre klasik fıkıh kitaplarında var olan her şey geleneksel, günümüz âlimleri tarafından söylenen şeyler de modern. Tabii bu yaklaşımın son tahlilde uzandığı ve bugün açık bir dille seslendirilmese de varacağı yer; 'geleneksel olan şeyler, modernle yan yana gelemez, o halde modernitenin içinde bunlara yer yoktur' olacak.
Farklı açılardan farklı değerlendirmelere konu edilebilir bu yaklaşım. Bunlara geçmeden önce 'Modern ile geleneksel kavramları arasında kategorik bir ayrım yapılabilir mi?' sorusunun cevabı aranmalıdır bence. Bir nesneyi bıçakla ortadan kesercesine 'şurası geleneksel, burası modern' demek acaba ne kadar doğruyu yansıtmaktadır? Hele bu, dünden bugüne akıp giden zaman ise. Belki farkındalar, belki değiller; ama şurası bir gerçek ki modern ve geleneksel derken aslında ayrımı yapılan şey zamandır. Zamanın obje olduğu ve bunun ister fıkıh, ister tarih, isterse başka ilim dallarıyla irtibatlandırıldığı yerde esas konuşulan şey, dün yani tarihi olan gerçekle, bugün yani yaşanan gerçek ayırımıdır. Bu yaklaşıma göre, dün ve dünde yaşanan her şey artık tarihtir. Tarih olduğuna göre tarih mezaristanına gömülmesi gerekir ve tarihî olan da bugünün/modernin hasmıdır, düşmanıdır.
Kendi içinde ciddi bir çelişki barındırıyor aslında bu düşünce. Çünkü madem düne ait olan her şey tarihîdir, gelenekseldir, öyleyse dün yani 24 saat önce yaşanan gün de gelenek olmuştur. Belki de post-modern-modern ayırımı ile anlatılmak istenen de budur. Fakat şurası unutulmamalı ki sosyal hayat, teknik ve teknoloji ölçüsünde hızlı akmıyor. 10 asır öncesinin durağanlığı elbette yok bugün; ama dünden bugüne, sabahtan akşama insan ve toplum hayatında hiçbir sabite bırakmayan bir değişiklik de söz konusu değil. Zaten böyle bir şey hayatı insanoğlu için yaşanmaz kılardı.

Bunların kastettiği manada geleneksel-modern ayrımının, İslam fıkhı açısından bütünüyle yanlış olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Zira İslam fıkhı, kendi içinde İlahi ve beşeri kaynaklı ve alabildiğine tutarlı, ahenkli hükümleriyle günümüze kadar gelmiş ve hiçbir zaman tarihin çöplüğüne atılacak nesne olmamıştır. Zaten öyle olsaydı bugün ne 15 asırlık İslam medeniyet ve kültüründen ne de ne kadar eksik, aslından uzak olursa olsun -ki o da ayrı bir tartışma konusudur- yaşanan bir Müslümanlıktan söz edebilirdik. En basitinden, Allah-kul arasındaki ilişki şeklini yansıtan ibadetler aynıyla devam etmektedir. Ruh, mana ve derinlik boyutu herkesin namazı için farklı olsa da en azından şekil olarak 15 asır önceki Müslüman'la günümüz Müslüman'ının kıldığı namaz aynıdır.

İbadet haricindeki alanlara gelince; oralarda fıkhın kendini yeniden üretmesi prensibi devrededir. Kur'an ve sünnet gibi asli sabitelere bağlı istihsan, maslahat, örf vb. metodolojide kullanılan araçlar başka hukuk sistemlerine nasip olmayan ölçüde hayatiyetlerini asırlardır devam ettirmektedirler. Tarihî süreçte söz konusu işlemin zaman zaman şu ya da bu sebeple kesintiye uğraması teorik kabullere zarar verecek mahiyette değildir. Yukarıda farklı açılardan değerlendirmeye konu olabilir dediğimiz bu mevzuda söylenecek son söz İslam fıkhı için klasik-modern tarzda kategorik ve net ayrışımların ne teorik ne de pratik açıdan doğru olduğudur. Bu hakikatin gerekçelerini bir başka zaman, bir başka yazıda ele almak niyetiyle.

16 Ağustos 2007, Perşembe ahmet kurucan - zaman
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #6
Alt 16.08.2007, 08:33
 
Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.314
Teşekkür etti: 2
63 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Bismillah...

Çarpıtma nerededir?

vesselam
Ninja-Kedi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #7
Alt 16.08.2007, 08:36
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız Ninja-Kedi
Mesajı göster
Bismillah...

Çarpıtma nerededir?

vesselam

çarpıtıldığı yerdedir : )
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #8
Alt 16.08.2007, 09:15
 
Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.314
Teşekkür etti: 2
63 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Bismillah...

Çarpık perspektifiniz çarpık görmenize sebeb olmasın:)

vesselam
Ninja-Kedi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #9
Alt 16.08.2007, 13:18
Arife Her Gün Kadir Gecesidir
 
elmnightmare - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.02.2007
Mesajlar: 8.448
Teşekkür etti: 348
378 Teşekkür 202 Mesaja aldı
Alıntı:
İbadet haricindeki alanlara gelince; oralarda fıkhın kendini yeniden üretmesi prensibi devrededir.
__________________
elmnightmare isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #10
Alt 16.08.2007, 14:03
 
Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.314
Teşekkür etti: 2
63 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Bismillah...

Bu cümlede şaşırılacak ve çarpık olan ne vardır?

vesselam
Ninja-Kedi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #11
Alt 16.08.2007, 14:22
Arife Her Gün Kadir Gecesidir
 
elmnightmare - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.02.2007
Mesajlar: 8.448
Teşekkür etti: 348
378 Teşekkür 202 Mesaja aldı
Bir iki özel meselede ihtilaf var demeyip genele yayıp ibadet dışında alanın yeniden kendini üretmesi gerekir ifadesi sakıncalı bir cümledir...
Bunu Oryantalistler başlattılar...Önce hadislerin bir kısmı reddedildi...Sonra ayetleerin tahrifine gidildi.

Bazı meselelerde fıkıhın yeniden yoruma ihtiyacı var demek gibi özel duruma ait bir cümle kullanabilecekken genel konuşulması sakınca doğurur.
Anlayamadığımız konu ibadet dışında hangi konu da fıkıh kendini yeniden üretmeli...
Bunun örneklerini vermediği sürece Kurucan'ın kafasına vuran çok olur..
__________________
elmnightmare isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #12
Alt 16.08.2007, 14:23
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
Alıntı: Mesajı yazan Arkadaşımız Abdulcabbar
Mesajı göster


İbadet haricindeki alanlara gelince; oralarda fıkhın kendini yeniden üretmesi prensibi devrededir.


16 Ağustos 2007, Perşembe ahmet kurucan - zaman
yazarın kasdettiği "ibadet" muğlaktır...ibadetten sadece (namaz ,oruç , zekat ve haccı) kasdediyorsa...bunların dışında "İSLAMIN DEĞİŞMEZ SABİTELERİ YOKMUDUR ? " tabiii ki vardır...mesela HADLER....sonra bu hadlerin uygulanması ibadet midir değil midir ?

mesela CİHAT ibadet midir ? bu ibadetin değişmezleri ve değişenleri nelerdir...( fıkıh metinlerine göre )


"ibadet harici" dediği zaman "ÇARPITMIŞ" oluyor...
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #13
Alt 16.08.2007, 14:46
 
Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.314
Teşekkür etti: 2
63 Teşekkür 43 Mesaja aldı
Bismillah...

Azizim doğru okumak gerekir. İfade edilen ilmi bir gerçektir. "yeniden kendini üretmesi gerekir" sizin hatalı okumanızdır. İfade; fıkıhta muayyen olan kısmın dışında kalan mevzuların yeniden üretilmeye açık olduğudur. Bu ilmi bir hakikattır. "Gerekir,yapılır" vs gibi ifadeler yoktur. "genel konuşulması"da sizin şahsi yorumunuzdur. Zira bir genelleme yapılmış değildir. Bilakis bir ayrım yapılmıştır.

Sözün sibakındaki cümle;

"Kur'an ve sünnet gibi asli sabitelere bağlı istihsan, maslahat, örf vb. metodolojide kullanılan araçlar başka hukuk sistemlerine nasip olmayan ölçüde hayatiyetlerini asırlardır devam ettirmektedirler. "

Bu cümle ibadetle kastedilenin ne olduğu ve dahi kendini yeniden üretecek konununda ne olduğunu ifade etmektedir. Meseleler Kur'an ve sünnet gibi asli sabitlere bağlı kalınarak istihsan,maslahat,örf gibi metodolojilerle yenilenebilir.

Bu mevzuda Gülistan dergisindeki röportajında Ebubekir Sifil hocanın "örfi içtihadlar" ile ilgili beyanlarına da bakılabilir.

vesselam
Ninja-Kedi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #14
Alt 16.08.2007, 14:51
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
azizim , biz okuduğumuzu anlayacak kabiliyetteyiz elh...

sen kendi anlayışını gözden geçir...ibadet haricinde , değişmez sabiteler "sayısal" olarak ibadet bölümünden daha fazladır...
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #15
Alt 16.08.2007, 14:55
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
İslâm fıkhının kapsamı insanın kendisi, toplum ve yaratıcıyla olan münasebetlerini düzenler. Çünkü fıkıh, hem dünyevî, hem uhrevî niteliğe sahiptir.

Hem din, hem devlettir, kıyamete kadar süreklidir ve bütün insanlığa yöneliktir.

Bu hükümlerin özelliği bütüncül oluşudur.

Yani iman, ahlâk, ibâdet, muameleler içiçedir, birbirinden ayrışmış hayat alanları veya lâik temellerle dini hükümlerin ayrışmışlığı sözkonusu değildir.

Gönül huzuru, toplum düzeni, fert ve toplum hayatı, herkesi mutlu ve huzurlu kılma düşüncesi, Allah'ın gizli-açık her şeyi kontrol etmekte olduğu esası bu hukuku güçlendiren iç motiflerdir. İslâm, bu anlamda bütün beşerî sistemlerden ayrılmaktadır.


Fıkh'ın yöneldiği mükelleflere ait söz, fiil, akit ve tasarruflar iki alanda cereyan eder: ibadetlere ait hükümler; temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, adak, yemin gibi insanla Rabbi arasındaki münasebetleri düzenleyen hükümler. Bu konu ile, ilgili olarak, Kur'an-ı Kerîm'de yüzkırk kadar ayet vardır.

ikincisi, muamelata hükümleridir. Akit, hukuki tasarruf, suç ve ceza gibi insanların birbirleriyle ve toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hükümler. Bunlar, beşerî hukuktaki umûmî ve hususî hukuk alanına girmektedir. Bunların gâyesi; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumun diğer toplumlarla münasebetlerini düzenlemektir.

Muamelat hükümleri şu dallara ayrılmaktadır:


Aile hukuku: "el-ahvâlü'ş-şahsiyye" denilen bu hükümlere Kur'an'da nikâh, talâk, iddet, nafaka, mehir, nesep, miras gibi terimlerle yer verilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş kadar ayet vardır.

Medenî hükümler: Alım-satım, kira, kefâlet, ortaklık, borçlanma, borcu ödeme gibi fertler arasındaki mâli ilişkileri düzenleyen ve hak sahibinin hakkını koruyan hükümler, bu niteliktedir. Bu hususta da Kur'an-ı Kerîm'de yetmiş ayet vardır.


Ceza hükümleri: Bunlar, mükellefin işlediği suçlar ve bunlara uygulanacak müeyyidelerle ilgilidir. Amaç, can, mal, ırz ve hakları korumak, suçlu ile mağdur ve toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek ve güveni sağlamaktır. Bu konuda otuz kadar âyet-i kerime vardır.

Usûl hukuku: Kaza, dava, isbat yolları gibi konuları kapsar. Bunlarla ilgili olarak yirmi kadar ayet vardır.

Anayasa hukuku: Devlet nizâmını ve bu nizâmın işleyiş tarzını belirleyen, yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler olup, "el-Ahkâmü's-Sultaniyye" adıyla incelenmiştir.

Devletler umumi ve hususî hukuku: Bu hukuk dalı, İslâm devletinin barış ve savaş zamanlarında diğer devletlerle olan münasebetlerini, müslüman ve zimmet ehli vatandaşların haklarını düzenler. Bu konu ile ilgili olarak yirmibeş ayet vardır.

İktisat ve maliye hukukuna dair on ayet vardır. Bu ayetler, İslam devleti'nin gelir kaynakları ile harcama yerlerini gösterir


(ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, Dimaşk 1984, I, 15 vd; M. Ebû Zehra. Usulü'l-Fıkh, s.96 vd).
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #16
Alt 27.09.2007, 10:25
Adalet
 
Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
Zekât, "Allah'ın verilmesini emrettiği mallar ve kazançlardan bir miktarını belli zaman aralıkları içinde yine O'nun emrettiği yerlere, sırf Allah rızası için verme demektir." Istılahta kabaca böyle tarif edilen zekât, herkesin bildiği gibi İslam'ın beş temel esasından biridir.
Zekât, ferdî ve içtimaî açıdan birçok maslahatı bünyesinde barındırır. Ezcümle; mala karşı alabildiğine cimri ve hasis yaratılan insanı, fıtrat çizgisine çeker, paraya, mal ve menale kulluktan, Hakk'a kulluk makamına çıkma yollarını açar. Bir başka ifadeyle maddeye kulluktan, maddenin efendiliğine çıkartır insanı. Mala bereket katar, onun çoğalmasına ve artmasına vesile olur. (Tevbe, 9/103) Mal biriktirme hırsını engeller. İnsana harcama disiplini aşılar. Fani dünyaya takılıp kalan kişilere ebediyet yolcusu olduğunu hatırlatarak, onun gidişâtına, duygularına, planlarına yol gösterir. Dünya hayatının faniliği gibi gerçeklerle, dünyanın en ölümsüz, en güçlü şahsı olma, ebedi dünyada kalacakmış gibi gerçekleşme ihtimali imkânsız hayal ve hülyaları arasına set koyar.
Zekât, her toplumda var olan fakir-zengin arasındaki maddî uçurumun kapanmasına, sosyo-ekonomik adaletin sağlanmasına vesile olur. Manevî açıdan fakirdeki zengine karşı muhtemel kıskançlık duygusunun saygı, sevgi ve hürmet hisleri ile yer değiştirmesine sebep olur. Fakirlikten hırsızlığa kadar birçok köklü problemin çözülmesinde ciddi rol oynar. Bu açıdan zekâtı 'toplumsal ibadet' olarak nitelendirmek mümkündür.

Ferdî ve içtimaî açıdan daha yüzlerce faidesinin sayılabileceği zekâtın en önemli özelliği, onun ibadet oluşudur. Bu, zekâta tabi mallar, nisap miktarı, oranları, sarf yerleri vb. açılardan bakıldığında insana 'vergiden hiçbir farkı yokmuş' imajı veren zekâtı, vergiden ayıran en köklü farktır. İslam'ın olmazsa olmaz beş temel esasından biri olması da zaten bunu göstermektedir.

Ne var ki tarihî süreçteki bazı sapmalar, gevşemeler bugün zekâtın İslam'da hiç de hak etmediği şekliyle tatbikine vesile olmuştur. Bu süreçte teorik açıdan zekâtın farziyyetine inanmada herhangi bir problem veya bir farklılık yoktur. Farklılık, değişen ve gelişen iktisadî ve içtimaî yapıya uygun olarak zekât düzenlemelerinin yenilenemeyişindedir. Efendimiz ve sahabe dönemindeki uygulamaların, o döneme nisbetle oynadıkları rol ve ekonomik değerler nazara alınmadan olduğu gibi kabulü hatta bir anlamda ebedileştirilmesi, zekâtı sosyo-ekonomik adaleti sağlayıcı konumdan uzaklaştırmıştır. Söz konusu uygulamaların uzun zaman tatbiki, neticede 'teoride de böyle' anlayışını doğurmuş ve son tahlilde zekât ferdî ve vicdanî bir ibadet hüviyetine bürünmüştür.
Bu anlayış ve kabulün tabii veya gayri tabii uzantısı olarak; maalesef zekât olarak verilen, mal ise; kullanıl/a/mayan, satıl/a/mayan, seri sonu ya da tedavülden kalkmış malların verilmesi; para ise birçok fakiri gönülleme amacıyla sadaka miktarını geçmemesi, zekâtın fakirin hakkı olduğu fikrinden uzak hesaplama usulleri hatta kaçamakları gibi şeyler ortaya çıkmıştır. İşte bütün bunlar bazılarının zekâtı 'burjuva sadakası' olarak adlandırmasına neden olmuştur. Bu perspektiften bakıldığında haksız da değillerdir. Yerinden oynayan ve İslam'ın beş temel esasından biri olan bu taşı, aslî yerine oturtmak başkasının değil, Müslümanlar olarak bizim vazifemizdir. Ona hem yeniden Efendimiz (sas) dönemindeki fonksiyonunu icra ettirmek, hem teorik olarak ibadet, pratik olarak da sosyo-ekonomik adaleti sağlamadaki konumunu iade etmek mecburiyetindeyiz. Bunun sağlayacağı dünyevî ve uhrevî fayda ve maslahatlar bütün insanlığa racî olacaktır.

27 Eylül 2007, Perşembe AHMET KURUCAN

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/ya...?yazino=593625

not : bu kadar uzun bir zekat yazısında bir kere bile DEVLET kelimesi geçmemektedir...

"Allah (c.c) ' a yemin ederim ki, namazla zekatin arasini ayiranlarla mutlaka savasacagim . Çünkü zekat mali bir haktir.Allah(c.c) 'a yemin ederim ki; Resulullah (s.a.v) 'a vermis olduklari bir deve yularini dahi bana vermezlerse ,bu sebeble onlarla mutlaka savasirim" (Ebu Davud ; Zekat:1) ( hz. ebubekir)

zekat ve devlet....yapışık ikizlerdir...


yozlaşan nedir acaba ?
kılıçustası isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #17
Alt 27.09.2007, 11:30
Arife Her Gün Kadir Gecesidir
 
elmnightmare - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 25.02.2007
Mesajlar: 8.448
Teşekkür etti: 348
378 Teşekkür 202 Mesaja aldı
Alıntı:
Ne var ki tarihî süreçteki bazı sapmalar, gevşemeler bugün zekâtın İslam'da hiç de hak etmediği şekliyle tatbikine vesile olmuştur.
Bunlara kimler de dahil acaba............
__________________
elmnightmare isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
  #18
Alt 28.09.2007, 07:28
 
Orduyevi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17.04.2007
Mesajlar: 141
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
Sonuc olarak; gunumuz sartlari icinde ictihat, modern zamanlarda yasadigimiz sorunlara gercekci cozum uretecek bir yoldur. Devreye sokulacak yeni yorumlama metotlarinin bu noktada cok buyuk onemi vardir. 15 asirlik fikhi mirasin reddedilmemesi, ondan azami derecede istifadeye dikkat edilmesi oncelikli sarttir. Bu cercevede ictihat, bir taraftan gelenegin, diger taraftan modernligin sorgulanmasi anlamini tasir. Elde edilecek yeni bilgilerin halk tabaninda kabul gormesi icin de, ictihadi goruslerin degisebilirligi baglaminda bir suuurun olusturulmasi sarttir. "Mezhepleri iltizam sart degildir" gibi oldukca radikal bir cikisin bugunku Islam toplumunda kabul gorecegini zannetmek buyuk bir hatadir. Zihni yapimiz meydanda. Bindigimiz dali kesmeyelim. Onun icin bu asamada selefe karsi takinilacak tavrin buyuk bir onemi oldugu ve uretilen yeni Islami bilgilerin, uygulayicilar tarafindan hayata yansitilmadiktan sonra sorunlarimizin devam edecegi gercegi unutulmamalidir.
14 Ağustos 1998


Altını çizdiğim ikinci bölümdeki söylem bana birilerini çağrıştırıyor. Bir dönem böyle dediler, sonra batıya, müsteşriklere ayak uydurdular, bazıları şu anda mucizeleri reddediyorlar, tefsirler yazıyorlar... İnşaALLAH Kurucan'ın sonu böyle olmaz. On yılda fikirleri pek değişmemiş Ama gidiş o gidiş bizden söylemesi.

O dönem de bu meseleleri çok dillendirmiş sonra bir ara vazgeçmiş ara ara devam etmiş ve 2007'de seri halinde tekrar gündeme getirmiş.

Acaba bir şeylere ya da birilerine göre mi bu konuyu dillendirip gündeme getiriyor diye düşünmek, bu davranışın manidar olduğuna inanmak uç bir fikir ve haksızlık mı yoksa yerinde bir tespit mi?

Fıkıh Usulü doğrultusunda bu ve buna benzer, Kurucan tarafından kaleme alınmış yazıları değerlendirmek, karşılaştırmalar yapmak hatta acaba doğru mu yazmıştır diye düşünmek ya da bakmak hatta ve hatta bakmayı akıldan geçirmek fâkihlere hakaret gibi olur.

Yazan kişinin yazılarından, on yıldan bu güne, bu meseleye ilişkin 10'a yakın (benim gördüklerim) direkt ya da dolaylı yazısı olan bu kişinin tavrınız gözden geçirip psikolojik haline bakmak yeterli olacaktır, fazla araştrma yapmaya ve kıyasa lüzum yoktur.
Orduyevi isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline)   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Lesezeichen