|
Adalet
![]() ![]() Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
|
EMİN SARAÇ HOCAEFENDİ İLE SON DEVİR ALİMLERİMİZ ÜZERİNE..(1)
Bu yazı : 1385 defa okunmuştur. ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın... “Salihlerin anıldığı yere rahmet-i İlahi nazil olur.” Fatih Camiinin imam odalarının birinde, 02. 02. 2007 tarihinde, Osmanlı ulemasının bakâyâsı mübarek bir insanla karşı karşıyayız. Hiç randevu almadan gittiğim ilk mülakat oluyor bu. Emin Saraç Hocaefendi şefkati ile içimi öyle ısıtıyor ki, iki saat boyunca, baş başa, unutamayacağım bir sohbet gerçekleşiyor. İkimizin de, ulemamıza duyduğumuz derin sevgi ve hayranlığın sonucu bu röportaj meydana çıkıyor. Bir çınarın gümbür gümbür devrilirken bile arkasında bıraktığı ilim, irfan, edep hazinesi karşısında hayranlıkla dinliyorum kendisini.. Hocamızın yetişebildiği herkesi sormaya çalıştım kendilerine.. İlk defa duyduğum birçok şey oldu. Hâlbuki kendisi ile yapılan mülakatların çoğunu okumuştum. Ama bu gibi zatlar her defasında değişik koku veren bir çiçek gibi adeta.. Hocaefendi 1943 yılında başladığı ilim serüvenine hâlâ aynı aşk ve şevkle devam ediyorlar. Fatih Camiinde sabah saat 10’da başlayan dersleri, özellikle Pazar günü Şifa-yı Şerif takrirleri kaçırılmayacak fırsatlar aslında.. Kendisini görünce, dinleyince şu sözü hatırladım; “İrfan sahibi, gün geçirmiş insanlarla bir saatlik sohbet birkaç cilt kitaba bedeldir.” Kendilerine her şey için çok teşekkür ediyorum. Allah(cc) onu hayırlı ömürlerle muammer eylesin de, emsalini yetiştirmekle bizi serfiraz buyursun. Hocamıza ilk sorumuz İskilipli Atıf Efendi hakkında oluyor.. -Ali Haydar Efendi, İskilipli Atıf Efendi için “O azimetle amel etti, biz ruhsatla amel ettik” der, ellerini dizlerine vurur “Atıf Efendi kardeşimiz kazandı, biz kaybettik” derdi. Onlar ders şerikidir, beraber Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’den okumuşlar. O zat burada yatıyor, seni kabrine götürebilirim. O dönem öyle bir devir ki, zor şeyler geçirmişler. İnsan da zayıf.. Bazıları ruhsatla bazıları azimetle amel etmişler. Atıf Efendi hakkında bir şey daha diyeyim. -Buyurun hocam.. Ali Haydar Efendi demişti ki: “Bir gece rüyamda görmüştüm ki, bir çocuk annesi tarafından nasıl okşanırsa Resulullah da(SAV) Atıf Efendi’yi(Emin hocaefendinin sesi titremeye başlıyor ve gözyaşlarına boğuluyor) kucağına almış, öyle okşuyor… Yine bir şey daha söyleyeyim; Atıf Efendi müdaafatını hazırlıyor.. Sonra sabaha kalkınca o müdafaayı yırtıyor. Sarığını düzeltmeye başlıyor. Ali Haydar Efendi; “Atıf Efendi kardeşim! Sarık düzeltme zamanı mı? Yarın akıbetimiz belli olacak” diyor. Atıf Efendi; “Yok yok” diyor “Ben Resulullahı rüyamda gördüm. “Atıf yanımıza gelmek istemiyorsun?” buyurdular. Ben yarın gidiyorum." Şunu da, Ali Haydar Efendinin kerimeleri Saide abla'dan duymuştum. “Bir akşam” demiş “kapıyı açtılar. Gardiyan; “Ali Haydar Gürbüzler çabuk çabuk” diye bağırıyor. Kalktım, gittim. “Ne olacak acaba? Yoksa son nefeslerimizi mi alıyoruz?” derken, bir koğuşun kapısını açtılar. Orada sarhoşlar, ayyaşlar, derbeder, çapulcu insanlar toplanmışlar.” Oraya atıyorlar. Ne yapsın istiğfar, salâvat ile o anki ahvale göre meşgul oluyor. Aradan bir iki saat geçtikten sonra kapı açılıyor, çağırıyorlar. Bu sefer Atıf Efendi’yi getiriyorlar. Orada tenekeler var, insanlar onlara abdest bozuyorlar. Odanın içindeki kokuyu düşünün. Orada saatlerce mahsus tutuyorlar, öyle muamele ediyorlar. -Ali Haydar Efendi nasıl bir insandı? -O da son devrin fakihlerindendi. Ömer Nasuhi Bilmen kendisine çok saygı gösterir. O da ona devamlı “Ömer Efendi evladım, Ömer Efendi evladım” diye yüksek sesle hitap ettiğini iyi hatırlarım. Çok zeki bir kimseydi. Yüz yaşını aştığı halde, gözlük takmadan gitti. Devamlı okurdu. Ali Haydar Efendi’nin aslında doğum tarihi belli değildir. “Yüz ona geliyorum” demişti. Namaz zevki müthişti, Allah için..Evvabin namazını 20 rekat kılardı..Allah şefaatlerine nail eylesin. Garık-ı rahmet eylesin. Bir gün şöyle demişti: “Ben altı yaşından itibaren okumaya başlamıştım ve elimden en az altı saat kitap düşmez. O zamandan beri ibadet ü taatımı yaparım. Ama şu Menderes’in yaptığı iş var ya, (Ezan’ı aslına irca) onun bir günlük sevabına –o da kabul olursa- bu yaşıma kadar yaptığım ibadet sevabını vermeye hazırım.” Öyle hayranlığını izhar etmişti. Mustafa Sıbai de Menderes için “o İslam’ın şehididir, zamanımızda İslam namına şehid olanlardan birisidir” demişti. Bir sed yıktı o, bir sed yıktı, tasavvur edemezsiniz, tasavvur edemezsiniz.. -Ömer Nasuhi Efendi'den de bir nebze bahsedebilir miyiz? -Ömer Nasuhi Efendi çok mütevazı idi. Bir mecliste oturduğu zaman zaruri olarak konuşturulmazsa, o saatlerce oturur, kelime ağzından çıkmaz, öyle bir kimse.. Hatta bir gün bir mecliste birisi dedi ki; “Efendi hazretleri, âsârınız (eserleriniz) bizi ihya etti. Siz olmasaydınız halimiz ne olacaktı?” Ömer Nasuhi Efendi; “Estağfurullah! Eslafın asarından müktebesattır.(Selef âlimlerinin eserlerinden alıntıdır) dedi. Onunla alakalı bir şey daha aklıma geldi. Ben bunu kayınpederimden(Ali Yekta Efendi) işittiğim için, kayınpederim de onun çok yakını bir insan olduğu için onu anlatayım. Istılahat-ı Fıkhiyye Kâmusu çıktığı zaman Amerika’da bir üniversite karar alıyor. “Bu zata bizim üniversitenin doktora payesini verelim” Sonra sefarete bir yazı gönderiyorlar. Sefaretten bir zat geliyor, durumu Ömer Nasuhi Efendiye haber veriyor. Hocaefendi red ediyor ve diyor ki: “Ben onlardan şeref alacak değilim. Onların şerefi bana lazım değil.” Kayınpederime de “bunu kimse duymasın” diyor. Şimdi bizim bu profesörlere öyle bir teklif gelse, sevinçten uça uça ayaklarına giderler. -Sizin İstanbul’a geldiğiniz sıralar Fatih’in en maruf hocalarından birisi de merhum Hüsrev Aydınlar Hocaefendi idi. Onunla alakalı da bir şeyler lütfeder misiniz? -Hüsrev Efendi biz İstanbul’a ilk geldiğimizde burada, minberin sağ tarafında her gün ders okuturdu. Öğlen ve ikindiden sonra en yüksek dersler okunurdu. Hidaye’yi(Fıkıh) okutuyordu, Kadı Tefsirini, Buhari-i Şerifi, İhya u Ulûm’u, Şifa-yı Şerif’i, Risale-yi Kudsiye’yi okuturdu. Bu gibi kitaplar burada devamlı surette okunurdu. Hüsrev Efendi o sıralar en çok ders okutan kimseydi. Tabii o sıralar İstanbul’da çok hocalar vardı. Mesela Hazim Efendi, Mesnevi okuturdu. Mekki Efendi, Kadı Tefsiri okuturdu. Şurada Kulalı Emin Efendi ders okuturdu. Ama Hüsrev Efendi en çok ders okutanlardandı. Bir gün camiden çıkıyoruz. Kahvehaneleri göstererek; “Evladım, buraya oturmaya alışan şu ilimden zevk alamaz” dedi. Güzel bir tembihti. Bir gün de Şehzedebaşında “Direkler arası” denen bir yer vardı, iki tarafında sinema vardı. Oradan geçerken “Şu sinemada resimlere bakan kimse bu ilimden zevk alamaz, nasip olmaz. Sakın oralara gitme” demişti. Bu tembihler vesilesi ile dokuz sene Kahire’de kaldığım sürede bir defa bile sinemaya gitmedim. Yalnız bir defa İstanbul’un fethini anlatan bir film gelmişti. Ezherli talebe arkadaşların ısrarıyla, vatan hasreti ile onu görmek için gittik. Hüsrev Efendi bize böyle güzel tembihler yapmıştı. Allah rahmet eylesin. Bir de düşün, öyle fedakâr ki, kızı uzun zaman verem hastalığına müptela idi, vefat etti. Ama Hocaefendi dersi bırakmadı. Derse geldi. Ondan sonra kızını defnetmeye gitti. Ve onun o devirde yaptığı o işler büyük bir şeye vesile oldu. Eslafın tedris vazifesinin devamını sağlamış oldu. -Peki o devirlerde tedrisat yasak değil mi? -Onlara dersiam olmaları hasebiyle “vaaz edebilirsiniz” izni vardı. O dersleri vaaz adı altında veriyorlardı. O dersler halkın anlayacağı kitaplardan okunurdu. Ama mesela Kavaid( Sarf, nahiv gibi alet ilimleri) okutmak için Gümülcineli Mustafa Efendi hocamız ta hünkâr mahfilinin arka tarafına gider, orada üç kişiye teker teker çıkarır, orada okur, dersi verirdik. O kitap da orada bırakılırdı. Bir defasında Hüsrev Efendi’yi buradan emniyete götürmüşler. Koltuğunda Buhari-yi Şerif var. Demişler ki; “Hoca ders vermenin yasak olduğunu bilmiyor musun?” Hüsrev Efendi demiş ki: “Ben ne yapıyorum biliyor musun?” İşte okuttuğum kitap.. Komiser “Ben ne anlarım “deyince Hocaefendi; “Anlamazsan beni neye çağırdın?” cevabını vermiş. -Ömer Nasuhi Efendi de kendisine çok saygı gösterirmiş.. -Onlar birbirinin kıymetini bilir, gereken saygıyı gösterirlerdi. -O devirde bir de ünlü muhaddis Bekir Hâki Efendi var. Onunla alakalı bir şeyler anlatır mısınız? -Bekir Hâki Efendi’de çok büyük bir hafıza vardı. Farsça şiir mahfuzatı kadar, Arapça ve Türkçe şiir mahfuzatı çok fazlaydı. Arap edebiyatına çok âşina..Devamlı kitap okuyan bir kimse ve zeki bir kimse.. Fakat şunu söyleyeyim mi, Bir gün Bekir Hâki Efendi ve Ömer Nasuhi Efendi ile Erenköy’de bir mecliste bulunuyoruz. Ömer Nasuhi Efendi varken, Bekir Hâki Efendi hiç konuşmazdı. Ömer Nasuhi Efendi gittikten sonra, Bekir Hâki Efendi dedi ki; “Ben sizi sabaha kadar dinletirim, konuşurum. Ağlatırım da, güldürürüm de. Ama bizim ilmimiz ilim değil, onun(Ömer Nasuhi Efendinin) ilmi ilimdir. Fakahat (fakihlik) makamı ondadır.” Bekir Hâki Efendi, kendisinden dua isteyenlere; “Güzel kardeşim! Siz, köy amcaları var ya, o işçiler, ırgatlar var ya, onlardan dua isteyin. Onların kazançları helaldir. Biz şehirde münafık olduk. Bizim lokmamız da helal değildir, duamız da müstecap değildir” der, gülümserdi. Onun bir tavrı vardır ki, takdire şayandır. Refik Tulga, 1960 ihtilali zamanında İstanbul valisi ve belediye reisidir. O zaman Ömer Nasuhi Efendi İstanbul müftülüğünden alınıp, Diyanet İşleri Reisi yapılınca, Bekir Hâki Efendi de İstanbul müftüsü oldu. İstanbul müftüsü iken bir gün Refik Tulga, hocayı İstanbul valiliğine çağırıyor. Orada beyzi bir masanın etrafında İstanbul’un idareci sınıfı var. Onların yanında Refik Tulga, Bekir Hâki Efendiye diyor ki; “Burası eski bir payitahttır. Siz de buranın en büyük hocasısınız. Biliyorsunuz, düşen hükümetin yaptığı büyük kötülüklerden birisi de ezanın değiştirilmesidir. Sizin emrinizle ezan Atatürk’ümüzün istediği şekilde Türkçe okunacak. Biz de onu tasvip edeceğiz, elbette memnuniyetimizi ifade edeceğiz. Sizden bunu bekliyoruz.” Hoca biraz düşünüyor ve diyor ki; “Hımm..Benim dinim muztar kalan bir insanın cife(leş) yemesini mubah kılar. Ama bu iş gâvurluktur. Ben bu gâvurluğu kabul edemem. Olamaz..olamaz…” diye bağırıyor..(Bekir’in deliliği tuttu” derdi, tabir de bu)..İki gün sonra Hocaefendi vazifeden azledildi. Ama İbrahim Elmalı 1965’ten sonra Diyanet Reisi olduğu zaman, hocası olması hasebiyle, iade-i itibar ile tekrar İstanbul müftülüğüne Bekir Hâki Efendi’yi getirtti, oturttu.” Bekir Hâki Efendi Ömer Nasuhi Efendi Kayınpederim Ali Yekta Efendi, İstanbul müftülüğünde üçü sacayağı gibiydi. Onlar evliya insanlardı. Onların misalini bulamazsın şimdi. -Hocam, bulunduğunuz ulema meclislerinde Bediüzzaman’dan bahsedilir miydi? -Efendim, Bediüzzaman’ın Mustafa Sabri Efendiye mektup yazdığını hatırlıyorum. Mustafa Sabri Efendi’ye “benim kitabımı Arapçaya tercüme et” diye teklifte bulunmuştu. Mustafa Sabri Efendi tebessümle karşıladı “Onu biz Dar-ül Hikmet’e almıştık, çok iyi olmuştu” dedi. Sonro o kitabı Ali Yakup Efendi aldı okuyordu, bayağı devam etti. Mustafa Sabri Efendi böyle dinledi. Sonra "Herhalde Ali Yakup Efendi bu gece sabaha kadar bu kitabı dinletecek bize" diye latife etmişti. Gördüğüm âlimler hiç onun aleyhinde konuşmadılar. Aleyhinde değil, takdir ifade eden sözler söylemişlerdi. Bediüzzaman’ın çeşitli tavırları vardır. Mesela Meşrutiyeti savunmuştur. Hatta burada, Fatih mahfelinde, Sultan Abdülhamid’in aleyhinde, ittihatçıların lehinde hitabede bulunduğunu ben Ömer Nasuhi Bilmen’in ağzından işittim. Sonra nedamet etmiştir. Ama “innemel itibari bil havatim” var ya, “bir insanın sonunadır itibar." Bediüzzaman hapishaneye girince başka bir Bediüzzaman oldu. O geçmiş olan Bediüzzaman’dan nedamet etti. “Euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti” dedi ve Sultan Abdülhamid Han’ın torunu Rukiye Sultan ki, Sultan Abdülhamid’in büyük oğlu Selim Efendi’nin kerimesi, Osman Turan’ın kayınvalidesidir. Bediüzzaman son İstanbul ziyaretinde bu hanımın kapısına gidip, Osman Turan’a diyor ki; “Ne olur kayınvalidenize söyleyin. Ben onunla konuşmak istiyorum.” Osman Turan diyor ki; “ Kendileri erkeklerle görüşmek istemez.” Onun üzerine kapı aralanıyor. Bediüzzaman diyor ki; “Biz gençliğimizde o günkü havaya kapılarak cedd-i âlâ hakkında hürmetsizlik yaptık. Şimdi ben de onun yanına gidiyorum. Nolur, o mübarek dedeniz namına beni affedin ki ben ona kavuştuğumda utanmayayım. Ne olur, rica ediyorum diyor ve gidiyor. Böylece helalleşiyorlar. Bunu Kadir Mısıroğlu’ndan dinlemiştim. Bediüzzaman’la alakalı bir şey daha aklıma geldi. Onu da anlatayım. Ali Haydar Efendi demişti ki; “Bediüzzaman İstanbul’a ilk geldiğinde(1907) birçok ulema gibi ben de gittim. Kapısında “Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz” yazılıydı. Mutavvel’den(Dersiamlık imtihanı bu kitaptan yapılırdı) çok zor bir sual hazırladım. Tereddütsüz ve çok isabetli, en doğru cevabı verdi. Gördüğüm en zeki insanlardandır.” -Bediüzzaman’ı görmek size nasip oldu mu hocam? -Uzaktan gördüm. Beyazıt Camii şerifinde Cuma namazını kılmış, çıkıyordu. Fakat bir de bir kere, vefat ettikten sonra rüyada gördüm. Bir mecliste uzaktan onu seyrediyordum. “Gel, gel.. Sen ders okutan kimsesin, seni seviyorum” dedi. Allah rahmet eylesin. O hapishanedeki hayatında hiçbir zaman yes’e, ümitsizliğe kapılmadı. O günün zor şartları içerisinde imani esasları ihya ve beyan eden güzel eserler meydana getirmiştir. Bu herkesin yapabileceği iş değildir. Fevkalade bir hadisedir, o zor şartlar altında..O günkü o zor şartlar içerisinde , o eserleri yazmak büyük bir iman eseridir. —Süleyman Efendi ile görüştünüz mü? -Süleyman Efendinin dersine bir hafta kadar devam etmiştim, Şehzadebaşındaki evinde bir hafta kadar ondan ders okuduk. Bir hafta sonra takibat başlayınca- o zaman takibat çoktu- o, dersi kesti. Ben de burada Gümülcineli Mustafa Lütfü Efendinin dersine katıldım. Fakat ben onu da daima hayırla anarım. Fatih’in son mücaz(icazet verilmiş hoca) dersiamlarındandı. İbadet ü taatına daim, İslami ilimlerin okutulmasının zaruri olduğuna itikad eden çok gayretli bir kimsedir. “İslami ilimleri ihya etmezse bu memleket tehlikededir” diye bu tehlikeyi hisseden bir kimseydi. Devrin ehl-i küfrüne karşı nefreti vardı. Hangi hoca ki, küfrün ele başlarına nefreti vardır, ben o zatın sâlih ve kâmil olduğuna itikad ederim. Onun da zamanın ehl-i küfrüne nefreti çok şiddetliydi. Hele o azimet, o hapse girip de yine devam etmek ne demektir biliyor musun? O, polat gibi iman ve azimet sahibi olmaktır.. -Devam edecek- Fotoğraflar -Sırasıyla- 1-Emin Saraç Hocaefendi 2-İskilip'li Atıf Efendi 3-Ali Haydar Efendi 4-Ömer Nasuhi Efendi 5-Hüsrev Aydınlar Efendi 6-Bekir Hâki Efendi 7-Bediüzzaman Hazretleri 8-Mustafa Sabri Efendi 9-Süleyman Hilmi Efendi Salih Okur ![]() Eklenme tarihi : 2007-02-15 Saat : 18:11:40 http://www.cevaplar.org/index.php?kh...9&yazi_id=5387 |
|
|
|
|
Adalet
![]() ![]() Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
|
EMİN SARAÇ HOCAEFENDİ İLE SON DEVİR ALİMLERİMİZ ÜZERİNE..(2)
Bu yazı : 1356 defa okunmuştur. ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın... -Elmalılı Hamdi Efendi hakkında büyüklerimizin kanaati nasıldı? -Onun ilmine toz kondurmazlardı.. - Abdülhamid’in hal fetvasının metnini hazırlamış değil mi hocam? -O zaman fetva emini Nuri Efendi Karagümrük tarafında oturuyor. Abdülhamid’i hal fetvası içinihtilalcilerden bir heyet kapısına geliyor. Kapısını çalıyorlar. İçeriden bir ses; “Efendim” diyor. “Şimdi kalktı, abdest almaya çıktı.” Tekrar çalıyorlar, “Namaza başladı” Böyle uzuyor, yani hoca çıkmak istemediğini belli ediyor. Kapıdakiler çalmakta ısrar edince, karşılarına çıkıyor; “Efendim” diyor “Ben istifamı hazırladım, alın. Ama şunu söyleyeyim; Sultan hal’i şuumettir(uğursuzluk) Bir sultanı(Abdülaziz) hal ettik, hâlâ omzumuzdan muhacirlerinin yükünü indiremedik. Onu hal ettik, onun musibetini hâlâ bitiremedik. Şimdi bu halife sultanı hal edersek, onun musibetini düşünün” diyor, veriyor istifayı.. Sıkıştırıyorlar. “Sen” diyorlar “sultanın sokakta, ayaklar altında çiğnenmesini mi istersin, yoksa bunun canını kurtarmayı mı?” Orada fetva metni yazılıyor. Fakat Hamdi Efendi bu meselede zararın hafifini ihtiyar etmişti, başka bir şey değil. -Ehven-i şer yani… -Evet, ehven-i şerle amel etmiştir. -Mehmed Akif’in Sultana karşı oluşu? -Mehmed Akif Bey’in ittihatçı olduğu malum. Fakat diğer ittihatçılar gibi değil. İttihatçıların çeşitleri var. Propagandalar da o zaman insanlara tesir etmiş. Mustafa Sabri Efendi, Mısır’dayken Mehmed Akif’e zaman zaman “Akif Bey, hadi bakalım, Rıza Tevfik Beyi geride bırakacak şiir bekliyoruz sizden” dermiş. Malum, Rıza Tevfik Bey Abdülhamit’in en yaman muhaliflerinden iken, onun sonrası yıkımı görünce Abdülhamid Han’ın Ruhaniyatından İstimdat adlı şiirini yazmıştır: “Tarihler adını aldığı zaman sana hak verecek ey koca sultan Bizdik utanmadan iftira atan asrın en siyasi padişahına” Aynı şekilde, Mustafa Sabri Efendi böyle bir şiir yazmasını Akif Bey’den istedi, bir türlü yaptıramadı, olmadı işte. Kaderde yokmuş demek ki. -Hocam, o sıralardaki bazı büyük alimlerin hiçbir yazılı eser bırakmadan göç etmesini nasıl anlamalı? -Aslında o zaman bazı hocalarımızda şöyle bir zihniyet vardı; “Eslafın bıraktığı asar yeni bir mevzuya ihtiyaç bırakmamıştır. Biz bu eserleri okuyup, neşretmemiz lazımdır. Yoksa yeni bir eser yazmaya lüzum yoktur” diyorlardı. Nitekim Hendekli Remzi Efendi ve Hamdi Efendi aynı devirde birisi Fatih dersiâmıdır, diğeri de Beyazıd dersiâmıdır. Hendekli Remzi Efendi eline kalemi almamıştır. Çok zeki birisi, hatta ikisi (Elmalılı Hamdi Efendi ve Remzi Efendi) hakkında “ başından ayağına ilim dolu iki dağarcık” derlermiş. O kadar ilimlerine hayran olunan kimseler. Ama Remzi Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin eser yazmasına canı sıkılmış; “ne lüzumu var, neden eser yazıyor” diye. Ben Mustafa Sabri Efendi’den işittim; “Öyle alimlerimiz vardı ki Teftazani gibi..Fakat ellerine kalem alıp yazmaya lüzum görmezlerdi” demişti. -Efendim, Zahid Kevseri hakkında da bir şeyler lütfetseniz.. -Mustafa Sabri Efendi Şeyhülislam iken, o da Şeyhülislam vekiliymiş, ders vekili. Ders vekili denmesinin sebebi şudur; Sultan Beyazıd, Beyazıd Cami-i Şerifini ve medreselerini yaptırınca “buranın baş müderrisi zamanın şeyhülislamı olacaktır” demiş. Şeyhülislam olacak ama o zaman Şeyhülislamlık makamı öyle bir makam ki, o zaman ayrı bir maarif vekâleti olmadığı için Şeyhülislam aynı zamanda maarif vekili idi. Bu yoğun mesaiden dolayı şeyhülislama vekâleten bir ders vekilliği ihdas edildi. O zat, o medresede şeyhülislama vekâleten hem ders okutuyor, hm de bütün medresenin mesuliyetini yükleniyordu. Mustafa Sabri Efendi Mevkıf’ül Akl’ın 3. cildinde bir haşiyede şöyle diyor; “Geçmiş Şeyhülislamlar Zahid Efendi gibi bir ders vekili bulamadıkları için ben onların karşısında iftihar ederim. Fatih Medreseleri de Tenib-ül Hatip ve Nükhet-i Tarife gibi kitapların müellifi Zahid Kevseri gibi bir âlimi sadrında yetiştirmekle kıyamete kadar iftihar eder. Zahid Kevseri ki,iki bahr-i muhitte emsalsiz bir dalgıçtır; Fıkıh ve Hadis İlminde..” Mısır’da bir gün bir mecliste Mustafa Sabri Efendi Zahid Kevseri’ye dedi ki: “Hocaefendi, Muhyiddin-i Arabî demiş ki: “Eğer Allah bana şefaat etme yetkisi verse ben evvela bana muhalefet edenlere şefaat ederim” Ben ona muhalefet ettim. Senin böyle bir hakkın yok. “ Böyle latifeleşmişlerdi.. -Efendim Babanzade Ahmed Naim Efendi hakkındaki düşünceleriniz.. -Babanzade… O çok muhterem bir kimseydi. Onun hakkında ulemamızın hep takdir ve ihtiram ifade eden sözlerini işitmişimdir. Bekir Hâki Efendi derdi ki: “ben onun gibi Ezan-ı Muhammedi’ye ihtiram eden bir kimse görmedim. Rahlesinin başında, ezan okunurken ayağa kalkar. Fatih meydanında giderken ezan okunurken, durur ezan-ı Muhammedi’yi kemal-i ihtiramla dinler.” Mehmed Akif de onu çok severmiş, kabrini Ahmed Naim Efendi’nin hemen yanına istemiş..Onlar mübarek insanlardı. Hatta işittiğime göre Latin Harfleri kabul edilince “artık benim yazacak bir şeyim kalmadı” diyerekten Buhari-i Şerif’in 2.cildinin tercümesinden sonra kalemini kırmıştır. Yazının değişmesi çok büyük bir meseledir, o çok insanların kalbini yaktı. Hatta Abdülhakim Efendi’nin kardeşi Taha Efendi, harflerin değiştirildiği gün “Eyvah bu felakette mi başımıza gelecekti? Artık ben çok yaşamam” demiş ve o gün ikindi vakti vefat etmiştir. Ben Ahmet Tevfik Bey’den dinlemiştim. -Hacı Cemal Öğüt Efendi’den birkaç hatıra lütfeder misiniz? -Hacı Cemal Öğüt Efendi çok hoş, tatlı, mübarek bir insandı. Allah rahmet eylesin. Nükte ile hikmeti cem eden bir insandı. Bir vaaz eder, ağlatır, gözleri yaşartır, biraz sonra bir nükte yapar, çatlatır gülmekten, yerlere yatırır.. Cuma namazından sonra vaaza çıkar ve büyük bir cemaat onun vaazını takip ederdi. Ondan sonra hiç onun gibi Cumadan sonra vaaz edip de cemaati toplayan olmadı. Şimdiki vaizler(Hocamız gülüyor) “nasıl olsa cemaat camiye gelecek” diye Cumayı fırsat biliyor. Cuma namazından sonra vaaz et de cemaatten kim kalır, gör.. Cemal Efendi, nükte ile hikmeti cem etme şerefine erişmiş, çok salih bir kimse, âlim bir insan idi. Sâhi(cömert) de bir insandı. Senede bir defa muhakkak İstanbul’daki hocaefendileri evine davet eder. O zaman şimdiki gibi zenginlik yok, sofralar şimdiki gibi zengin değil. Fakat o zat her bir misafirine bir tavuğu içi doldurulmuş bir şekilde kor, isteyen istediği gibi yerdi.. - Ermenekli Saffet Aysu Efendi’yi görmek nasip oldu mu hocam? Evet, o zatı gördüm. Dar-ül Hikme azalarından büyük bir alim idi. Onun Mısır’da bir hocaefendiye yazdığı, hattı ve muhtevası çok güzel Arapça bazı mektuplarını Kahire’de görmüştüm.. -Alvar İmamını gördünüz mü hocam? -Evet gördüm. O da âşıklardan bir kimseydi. Hacca giderken, 47'demiydi 48'de miydi buraya, Hüsrev Efendi'nin dersine gelmişti. Sonra Ali Haydar Efendi'ye gitti. Aynı günlerde bir gün sabah namazından sonra, Üçbaş medresesinde oturan Yakup Efendi isminde bir zatla beraber, Kıztaşında misafir olduğu evde kendisiyle sabah kahvaltısı yaptık... -Abdülhakim Arvasi Efendi’ye yetişebildiniz mi? Abdülhakim Efendi’ye ben yetişemedim, görmedim ama Çarşamba’da Ali Haydar Efendi’yi ziyarete geldiğini duymuştum. -Mehmed Zahid Kotku ve Sami Efendilerle ile de yakınlığınız olduğunu biliyoruz. Bu konuda neler diyebilirsiniz efendim? -Ben bir devirde iki tane zatın büyük hizmet ettiğine son olarak şahidim. Birisi Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi diğeri Mehmed Zahid Efendi. Her ikisi de bu millete ibadetü taat zevkini ve muhabbet-i Resulullah aşkını aşıladılar. Birisi dünyalıkların içerisine girdi, zenginlere rehber oldu. Öbürü de Profesörleri etrafına topladı. Hüsnü şehadet için bunlar yeterlidir yahu. Bıraktıkları eserler meydandadır. -Gönenli Mehmed Efendi ile nasıl tanıştınız? -Gönenli Mehmet Efendi ismini ilk defa 1943’te İstanbul’a ilk geldiğim zaman işittim. O zaman bu tür haberler gazetelerde yazmazdı. “Kulak gazetesi” ile kulaktan kulağa işitilirdi; “Bu gece Gönenli Mehmed Efendi ve 9 talebesi Şehzadebaşı karakolunda gecelemiş.” Gönenli Mehmed Efendi’nin ismini ilk olarak bu şekilde işittim. Sonra bu zat Denizli’ye hapse gönderilmişti.. Medreseler kapandıktan sonra muvakkat bir İmam Hatip Okulu açılmıştı. Gönenli o mektepte okumuştu. Kendisi fazla bir ilim tahsili görememişti. Ama âşık, halis, mübarek, zahid bir kimseydi. Talebelere kucak açtı, Kur’an öğretti, barınmalarını sağladı. Hülasa âşık bir kimseydi. Hatta onunla Mekke’den Medine’ye bir yolculuk yapmıştık. Aman Efendim…Kur’an-ı Kerim’i okur “Allah” diyerek öyle bir aşka gelirdi ki.. Efendim, bu insanlar bu memleketin temel taşıydı. Okumak isteyen talebelerin ellerinden tutmuşlardı..Eserleri meydanda..Hâlâ onun maddi imkan sağladığı talebeleri kürsüleri, mihrapları dolduruyorlar, üniversitede hocalar.. -Musa Topbaş Efendi hakkında ne buyurursunuz? -Musa Topbaş dünya ile ahirete beraber çalışan sâhi bir ailenin evladıdır. R. Mahmud Sami Efendi’yi tanıyınca her şeyi bıraktı, ona bende oldu..Medine’ye gitti, kemal-i edeple o zata hizmet etti. Elhamdülillah güzel de bir varis bıraktı. O da fevkalade isabetli bir iş olmuştur. Osman Nuri Efendi de çok güzel terbiye almıştır. Ben onu İmam Hatip de talebe iken, kollarını sıvamış abdest almaya koşarken hatırlarım. Çok iyi terbiye almış bir kimsedir. -Esad Coşan Hocaefendi? -Rahmetli Esad Efendi'ye Cenab-ı Hak ömür verseydi, onda çok büyük kabiliyet vardı. Ben onun konuşmalarını Ramazanlarda, sahur vaktinde açarım ve dinlerim. O esasen edebiyat üzerine kendisini vermiş ama mütalaası, ifade tarzı ve malumatı gayet güzel. Konuştuğu zaman gayet güzel, makul konuşurdu. İza mate gariben mate şehiden(Gurbette ölen şehid olarak ölmüştür-hadis) olmuştur inşaallah. -Siz Mısır’dayken Ali Ulvi Bey orada mıydı? -Ali Ulvi dönmüştü. Mustafa Sabri Efendi’nin Ali ulvi’ye “nur-u aynım” diye başlayan bir mektubu vardır. O da çok şahane bir kimseydi. Medine’de uzun seneler kaldı. Bu zaman zarfında dünyanın her tarafından gelen bir çok zevat ile tanışmış, görüşmüştü. -Hocam Mısır’dayken Hasan el Benna ile görüştünüz mü? -Biz gittiğimizde o şehid düşmüştü, gitmişti. Ama Seyyid Kutup ile çok görüştük. -Merhum Kutup hangi mezheptendi? -Şafii idi onlar.. Hasan el Benna ile alakalı da şunu anlatayım; Mustafa Sabri Efendi, Hüseyn Heykel Paşa’nın Hayat-ı Muhammed kitabına bir tenkit yazmış, kitap basılacak ama kitabın ismini koyamıyor. Hasan El Benna o sırada ziyaretine geliyor.. Sohbet sırasında Hasan el Benna “Eğer münasip görürseniz “El Kavl-ül Fasl” ismini verelim buna” deyince Mustafa Sabri Efendi çok memnun kalıyor; “tamam” diyor, “el Kavl-ül Fasl” olsun diyor. -Yusuf Kandehlevi ile görüştüğünüzü duymuştum.. Yusuf Kandehlevi merhumla bir gün akşam ile yatsı arasında Harem-i Şerif’te oturduk. Hayran oldum kendisine, hayran oldum..Çocukluğumdan itibaren Elhamdülillah hoca meclislerine giden bir insanım. Benim babam da, dedem de hocaydı. Buraya 43’te geldiğimizden beri birçok hocaefendilerin dersine gittim. Ama Yusuf Kandehlevi’nin meclisinde bulundum da, o kadar hayran oldum ki, o kadar olur.. Derin, hâlis, mübarek, ilim, irfan, iffet sahibi..Yaşı da o sıralar 40 civarındaydı. Zaten bir süre sonra da vefat etti. O yazdığı Hayat-üs Sahabe kitabı da ne kadar güzel bir âlim olduğunu gösteriyor. O günlerde Hayat-üs Sahabe’nin birinci cildi yeni çıkmıştı. Kendi el yazısıyla onu bana hediye etmişti. Muhammed Zekeriya Kandehlevi ile de oturduk, görüştük. Medine-i Münevvere’de.. -Eski Suriye Baş müftüsü Ahmed Kuftaro ile tanışıklığınız var mı? -65’de Hacca giderken tanıdım. O zaman merhum Mahmud Bayram hoca ve Salih Şeref efendiyle Suriye’den geçerken makamında ziyaret ettik. O da bizi İstanbul’dan gelmiş genç hocalar diyerek arabasına aldı, mübarek yerleri gezdirdi. Salih, mübarek bir kimseydi, hem de meşayaih’ten idi.. -Abdülfettah Ebu Gudde için neler diyeceksiniz efendim? -Abdülfettah Ebu Gudde ismindeki zat, son olaraktan İslam aliminin zerafetini, nezaketini, ahlakını ve ilmi gayretini temsil eden şahsiyetlerden ve ciddi olarak Ehl-i sünnet yolunu takip eden bir alimdir. Zahid Kevseri Efendi’nin, Mustafa Sabri Efendi’nin hayranıydı. Fatih Cami-i Şerifine geldiği zaman “Zahid Efendi burada yetişmiştir” deyince, zangır zangır titreyerek ağlamıştı. Ben hâlâ Zahid Kevseri hocamın köyüne gittiğim yok, Türkiye’ye ilk geldiği zaman gitti, onun köyünü buldu, Zahid efendinin babasının kabrini ziyaret etti. O kadar sadık bir kimseydi. -Ebul Hasan en Nedvi hakkında hocam? -Ebul Hasan en Nedvi için “alim-ül âlemi ve mürşid-i Rabbani”(dünya çapında bir alim ve Rabbani bir mürşid) derim..İrşad erbabıydı. Dört tarikatta (Nakşî, Kadiri, Çeşti, Kübrevi) icazeti vardı. -Eserlerinden gördüğümüze göre çok itidalli bir insan.. -Öyleydi..Nereye gittiyse her yerde insanların kalplerini fetheden bir üslubu vardır. -Mısır’a geldi demiştiniz hocam? -Üç ay kaldı.. -Tahsil için mi gelmişti? -Hayır. O zaman ilk defa memleketinden dışarı çıkmıştı. Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti? adlı eserinin tab’ı için gelmişti. Üç ay kaldı ve herkesin hayret ve hayranlığını mucib oldu. O zamanlar genç, siyah sakallı bir kimseydi. -O geldiğinde Mustafa Sabri Efendi hayatta mıydı acaba? -Evet ve Nedvi hepsini de ziyaret etti. -Said Ramazan El Buti ile tanışıyor musunuz efendim? -Said Ramazan el Buti’nin babası Molla Ramazan Efendi’yi gördüm. Çok büyük bir âlimdi. Said Ramazan da zamanımızın âlimlerinden, fazıllarından bir zattır. -Emced Zehavi ile karşılaştınız mı? -Emced Zehavi’yi ben ilk defa Bağdat’ta bulunduğu yerde ziyaret etmiş, elini öpmüştüm. O zat Irak ulemasının fakihlerindendi. Burada, Fatih medreselerinde ve Mekteb-i Nüvvab’ta okumuştur. Çok kuvvetli bir fakihti. Nasıl burada, İstanbul’da kuvvetli bir fakih denilince Ali Haydar Efendi akla gelirse, Bağdat’ta da o zatın öyle bir şöhreti vardı. Kendisi, küçük biraderimin düğün merasimine iştirak etmişti. O zaman Beyazıd’da kaldığı otelde ziyaretine gitmiştik. Karyolasının üzerinde, elinde Sadr-uş Şeria’nın Tavzih-Tevzih adlı eserini mütalaa ediyordu ki, öyle herkesin mütalaa edemeyeceği, kaideleri toplayan, çok zor bir kitaptır. -Efendim, Said Havva? -Said Havva’yı da gördüm. Genç ama velud, çok üretici, gayretli, himmetli birisi ve İhvan-ı Müslimin’in çok kıymetli insanlarından bir kimseydi. Hama hadiselerinde hepsi alt üst oldu. O Hama’da hâlâ tahribat bitmemiştir. -Efendim, malumunuz Mevdudi, Seyyid Kutup, Muhammed Hamidullah gibi değerlerimize “mezhepsiz” yaftası asan kimseler var. Sizce bu iftiraların sebebi nedir? -Onların hedef ve gayelerini bilmeyen kimseler onu söylerler. Onlar birer fakih insanlar değil. Bunlar İslam mücahidi, İslam’ın hizmetinde bulunan kimseler. Onlar İslam’a davet için yazı yazmış kimseler. Yoksa bir fıkıh kitabı yazmak için sözlerini söylemiş kişiler değil. Bunlar fakahat yolunu değil, İslam’ın ruhunu ihya gayreti ile ortaya çıkmış, büyük, mücahid kimseler. Mevdudi’nin Kur’an’a Göre Dört Terim adlı bir eseri var. Orada bazı zuhülleri(yanılmaları) var. Onun için, Ebul Hasan en Nedvi hem tenkidini hem takdirini yazmıştır o kitab için. Ama “ bu mezhepsizdir, sapıktır, tahribatçıdır” diye onun hakkında denilemez. O, gazetecilikle ortaya çıkmıştır. Ulum-u Şeriyye insanı değildi. O daha çok, İslam’ı yaymak, hâkim kılmak ve Cemaat-i İslami’yi tesis yoluna girmişti. Onun hayat hengâmesi öyledir. Ebul Hasan en Nedvi ve Muhammed Reşid Numani gibi değildir. Onun için bir takım tökezlemeleri olmuştur. Hamidullah için de aynı şeyleri diyebilirim. Ben Hamidullah meselesini Ebul Hasan en Nedvi’ye sordum, bir..Muhammed Reşid Numani’ye sordum, iki..Her ikisi de o diyarın büyük alimlerindendir. Onlar dediler ki; “Hamidullah kardeşimiz çok hâlis, haluk, ahlak-ı hamide sahibi bir zattır. Ama ulum-u şeriyyeyi ehlinden tahsil etmediği, kendi kendine öğrendiği için bazı zuhülleri olmuştur.” Hakikaten çok salih bir kimseydi. Mesela konferansını verir, sonra camiye girer, uzun süre Kur’an okurdu. Çok âşık bir insandı. Ali Ulvi’den dinlemiştim “Medine’de bulunduğu sürece her gününü oruçlu geçirirdi” demişti. Allah rahmet eylesin. -Mustafa Sıbai, efendim? -O da çok değerli bir zattı. Allah rahmet eylesin. -O İslam sosyalizmi fikrini savundu mu? -Bakınız, El İştirak-ul İslamiyye adıyla eserine başlık vermiştir ama içeriği öyle değildir, malumat başkadır. Kitabın başlığında hata etmiştir o kadar. Onun hadisin sünnetteki yeri hakkında çok mükemmel bir kitabı vardır. -Hocam son olara sizden bir hatıranızı istirham edeceğiz. Bir zaman, Tunuslu Reşid Gannuşi’nin Fatih camiinde bir ikindi namazı sırasında cemaati görünce söylediği bir sözü söylemiştiniz. Okuyucularımız için onu bir kere daha anlatır mısınız? -Reşid Gannuşi bir yaz mevsimi gelmişti. İkindi’nin sünnetini kılan cemaati seyrettikten sonra “maşallah.. Herkes geldi, ikindi namazının sünnetini sükûnetle kıldı. İşte Osmanlı’nın izzetinin sebeplerinden biri de bu sünnet namazlara gösterdiği ihtiramdır” demişti. -Efendim, sizi çok yorduk, hakkınızı helal ediniz. -Estağfurulah… Not: Resimleri bulunan zevat: Sırasıyla: 1-Emin Saraç Hocaefendi 2-Elmalılı Hamdi Efendi 3-Mehmed Akif 4-Mustafa Sabri Efendi 5-M. Zahid Kevseri Efendi 6-Hacı Cemal Öğüt Efendi 7-Alvar İmamı 8-Mehmed Zahid Kotku Efendi 9-Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi 10-Gönenli Mehmed Efendi 11-Musa Topbaş Efendi 12-Osman Nuri Topbaş Efendi 13-Esad Coşan Hocaefendi 14-Ali Ulvi Kurucu 15-Hasan el Benna 16-Seyyid Kutup 17-Şeyh Ahmed Kuftaro 18-Abdülfettah Ebu Gudde 19-Ebul Hasan en Nedvi 20-Molla Ramazan el Buti 21-Said Ramazan el Buti 22-Said Havva 23-Mevdudi 24-Muhammed Hamidullah 25-Mustafa Sıbai Salih Okur ![]() Eklenme tarihi : 2007-03-13 Saat : 05:17:31 http://www.cevaplar.org/index.php?kh...9&yazi_id=5433 |
|
|
|
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 20.06.2006
Mesajlar: 4.314
Teşekkür etti: 2
63 Teşekkür 43 Mesaja aldı
|
Bismillah....
Çok güzel bir iktibas.Allah razı olsun. vesselam |
|
|
|
|
Adalet
![]() ![]() Üyelik tarihi: 28.11.2006
Mesajlar: 3.527
Teşekkür etti: 22
30 Teşekkür 23 Mesaja aldı
|
|
|
|
|
![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: 23.03.2007
Mesajlar: 2.043
Teşekkür etti: 0
2 Teşekkür 2 Mesaja aldı
|
Estağfirullah abi hatanın büyüğü bendedir. Sana olan sevgimde birşeyin değiştiği yok. İyi yönleri alınır kötü fikirleri terk edilir, bunun için ayırd edebilmek lazım kendime hiç güvenmiyorum. Akıbetlerini elbette Allah bilir birşey diyemem Paylaşım için tekrardan teşekkürler abi.
__________________
Ağlayarak uyumuş yağmur olmuşum rüyamda bana hasret bi çöl için... |
||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||
![]() Üyelik tarihi: 28.06.2007
Mesajlar: 876
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
bu yaziya tesekkür ettim bazi mübareklerin ismi gectigi icin.
Konu derinsular tarafından (18.08.2007 Saat 01:10 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
![]() Üyelik tarihi: 28.06.2007
Mesajlar: 876
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|
ama iyi kötüyü ayirt edebilmek icinde en az o kitaplari yazanlar kadar bilgi sahibi olmak gerekmezmi ?. iyiyi kötüyü dogruyu yanli$i alim olmayan nasil ayirt edebilirki bunlarin kitaplarindan ?. avam tabakasinin öyle $ÜPHELi kitaplara yaklasmamasi daha hayirli degilmidir ?. |
||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||
![]() ![]() Üyelik tarihi: 10.07.2004
Mesajlar: 1.947
Teşekkür etti: 0
0 Teşekkür 0 Mesaja aldı
|